Patronsuz Medya

6 Eylül 2008 Cumartesi

 Google Web   Derkenar  

 

Biri Bizi Düdüklüyor!

Ali Türkan - 29 Nisan 2003


Park fırın var. Atatürk meydanında, kasabalıların "Beton Mustafa" dediği heykelin karşı sırasında hemen... Hem taş fırın, hem de odun ateşinde kurabiye gibi ekmek yapıyorlar. Tarif edilmez bir lezzeti var pişirdikleri ekmeğin.

Çoğu gece sabahladığımdan, uyumadan önce gidip Park fırından ekmek alıyorum. Uyandığımda ya fırın kapanmış, ya da o saate kadar ekmek kalmamış olduğu için, sabahları alıyorum ekmeğimi. İyice eve kapandığım bugünlerde, benim için de yürüme nedeni oluyor; cıgaranın bokunu çıkartmış olmanın vicdan azabını azaltıyor falan.

Yolumun üstünde, Eski Pazar denilen yerden, fabrikalara servis otobüsleri kalkıyor o saatte. Trakyalı, fıstık gibi kızlar, koç gibi delikanlılar, ayda iki yüz elli milyon karşılığı ömür törpülemeye taşınıyorlar. Ben, avareliğin buruk tadını çıkartıyorum. Fırından aldığım sıcacık ekmeğe, kimi zaman biraz peyniri, bazen helvayı katık edip oradaki kıraathanelerden birinde, benim için akşam yemeği olan "sabah kahvaltımı" yaptığım da oluyor.

Delikanlılar, kızları kesiyor. İki maaş, beş yüz milyon eder. Babadan da bir ev kalmışsa, bir de işsiz kalmazlarsa, geçinip giderler işte. Beyaz eşya taksitle tabii. Toplum, hele burada, başka türlüsüne izin vermediği için, evlenecekler elbette. Ahlâk, şu, bu... Ne halt edersin?

Kızlarla delikanlıların babaları da var. Çoğu işsiz. Kahveleri akşama kadar onlar dolduruyor, akşamları da oğulları.

Kimini tanıyorum. Partisine "okey" oynuyoruz. Manitalarının hangi kızlar olduğunu da biliyorum. Delikanlılardan biri kahretmiş. Kızın babası "ev" diye tutturunca, evlenemiyorlarmış bi türlü. "Kaçırsana" dedim; "sanki biz bilmiyorduk hıyar!" der gibi baktı yüzüme. Kız, ailesini çiğneyemezmiş. "Seni çiğneyen karıya boşver" diyemedim.

Babaların, anaların, delikanlıların, kızların bi ortak özelliği var; gözleri, nerede olurlarsa olsunlar, hep televizyonda. Haklılar, tek eğlenceleri. Sık sık, "Passaparola kızlarından hangisi daha güzel?" muhabbeti oluyor. Benim favorim, şu saçları rasta yaptırmış melez kız. Taraftarı da çok doğrusu; "bakmayın lan yengenize" şeklinde kıskançlık tripleri yapıyoruz maas'çuktan.

* * *

Gerçek sıkıcı. Kimse, kendi gerçeğini görmek istemiyor televizyonda. Belki bu yüzden, ortalık, herkesin olmak istediği "kahramanlardan" geçilmiyor. Taş konaklarda oturan birkaç karılı toprak ağaları; vicdan sahibi mafya babaları; bir ofiste bir şey olarak çalışan ve hiç maddi sorunu olmayan "memurlar"., dört çekerli arazi arabaları, boğaz manzaralı daireler, konak yavruları; fıstık gibi kızlar, oğlanlar, "üst düzey" ihtiyaç maddeleri olarak beynimize yerleştiriliyor.

Televizyonda karşımıza çıkan neredeyse her şey, bizim bir takım nanelere ihtiyacımız olduğunu anlatıyor bize. Tüm bunlara sahip olamayanlara da hayatın vazgeçilmez tadlarını çıtırdatmak kalıyor alternatif olarak. Televizyon, arza talep yaratma makinesi olmaktan başka bir iş görmez hale gelmiş durumda. Hamamın namusu kurtulsun diye yapılan birkaç eli yüzü düzgün program da kimsenin uyanık olmadığı saatlerde yayınlanıyor.

Bunlara sahip olmadan, ne kadar mutsuz olacağımıza inanıyoruz. "Günümüz insanı" diye ısrarla en gelişmiş insan türü olduğu vurgulanan varlık, önce mutsuz edilen, sonra da mutsuzluğundan kaçışı, kendisine gösterilen geçici adreslerde arayan bir varlık oluyor aslında.

Seks, kumar, çikolata, beyaz eşya, marka giysiler, arabalar, kredi kartları... Her derde, her boya, her meşrebe uygun, geçici çözümler... Geçici, çünkü, kalıcı çözümler tüketimin önündeki en büyük engel. Miadı üç haftada dolan şarkılardan, iki ayda bir değiştirilmesi gereken sevgililere; duvarlardaki badananın renginden, yer döşemesinin cinsine; saç modeline, kuku traşına (ne bakıyonğuz, bi zamanlar kalp şeklinde olanı modaydı, bir ara şerit gibi kitiye işaret edeni, şimdi de cillop olanı), akla gelebilecek her şeye, "mutsuzluktan" kaçış için sürekli gönderme yapılıyor. Beyinlerimiz, küçümsenmeyecek bir bombardıman altında. Televizyonun karşısında geçirdiğimiz her an, formatlanıyoruz.

Biliyorum, bunu kabul etmek, bir çoğumuz için, en başta egomuzla ilgili bir sorun doğuruyor. Formatlanan bir varlık, amaçlanan hedefe en uygun "araç" olduğunu kabul etmek, yenir yutulur şey değil doğrusu. İyi de, en cahilimizden en okumuşuna, neden böylesine güçlü egolara sahibiz? Neden hepimizin hâlâ ve ısrarla, her söylenen söze, doğruluğunu şöyle bir tartmadan, bir "alternatif söz üretebilme becerisi" var? Neden, karşımızdakini anlama kültüründen böylesine ve ısrarla kaçıyoruz? Ve benim için en önemli soru: Yaşadığımız çağın her aracı, egolarımızı beslemeye neden bu kadar uygun?

Biraz dikkatli bakınca, medya denen şeyin, korku, egoistlik, hodpesentlik ve tüketim ihtiyacı gibi, insanın en kötü hasletlerini beslediğini görmek mümkün.

Haber spikerleri, güler yüzle "iyi akşamlar" diledikten sonra, o akşamın da dünyanın da aslında ne kadar kötü, ne korkulası olduğunu anlatabilmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Hemen ardından gelen dizilerde, filmlerde de bol bol ölüm, kan, şiddet eşliğinde, hayat denen şeyin aslında ne kadar kolay yok edilebileceği anlatılıyor.

Tüketeceğimiz maddelerin neler olduğuna karar verilirken kullanılan kriterler, korkularımızın seçiminde de kullanılıyor. İnsan, korkularıyla yaşamayı, korkularının hakkından gelmeyi becerebilen bir varlık olduğu için, yeni korkularla besleniyoruz. Korkularımız bile gelip geçici ve modaya uygun hale sokuluyor.

Hiç bir şey doğrudan anlatılmıyor bize. Çünkü "anlatanlar" egolarımızın ne kadar güçlendiğinin ve doğrudan anlatılan her şeye "hayır" dendiğinin çok iyi farkındalar. Bu yüzden de anlatılmak istenen her şey, küçük damlalar halinde, bilinç altımıza sokuşturuluyor. Her şeyi, bilmemiz gerektiği kadar öğreniyor, fazlasına kafa yormak yerine, gene medyanın yarattığı "uzmanların" reçetelerine sarılıyoruz.

Son yirmi yılda, nelerle korkutulduğumuzu ve bu korkuların hangilerinin fos çıktığını düşününce, hiç bir şeyden korkmamaya karar verdim. Bu coğrafyanın geleneğinden gelme bir "ulan, nereden inceldiyse oradan kopar anasını satayım!" dervişliğine verdim kendimi. Bir rahatladım ki, sormayın gitsin. Yok nükleer savaşmış, yok ozon tabakasıymış, olmadı uzaylılarmış; ipimle kuşağım be! Ölümden öte köy var mı?

Aha, buzdolabım bozuk. Bi kovanın içine biraz su koyar, salarsın karpuzu içine. Yemeklerini bir günlük pişirirsin, alış verişini ona göre yaparsın. Belki inanmayacaksınız ama çamaşır makinem de bozuk. Yatmadan önce donu, çorabı çitiliyorum; haftada bir de kazan kaynıyor.

Biliyorum. Bir çok şey, ihtiyaç ama insanın onur diye bir hasleti de var. Formatlanmak ve ihtiyaçlarımın böylesi esiri olmak, onuruma dokunuyor benim.

Didaktikliğim şeytti gene, farkındayım ve kısa kesiyorum.

* * *

Eski Pazar yerinden servis otobüsleri kalkıyor. Aylığı iki yüz elli milyona, gencecik çocuklar taşınıyor fabrikalara ve bütün mevzu, hişşt bıyıklıyı degajeye doğru alırken, vazgeçilmez tadları çıtırdatabilmek için göz dikilen o iki yüz elli milyondan alınacak payın etrafında dönüyor.

Gecenin üçü ve köpekler uluyor. Masamda kahve fincanım, tüten cigaram ve sevdiklerimin resimleri duruyor. Sabaha da bir ekmek alacağım Park fırından. Fazlasına ihtiyacım yok; hiç olmadı.

 

Ali Türkan

 

Yazıyı arkadaşlarınıza da önermek ister misiniz?

Konuyla ilgili görüş belirtmek ister misiniz?


 Necdet Şen Star'da

Son Yorumlar

Sevgili Uğur, bu övgülerinizi keşke okuyabilseydi ama Ali Türkan artık hayatta değil. Basılmış bir...
Derkenar - Sesi güzeldi

Tanrım çok güzel yazıyorsunuz ağabey, klasiklerin çoğunu okudum bu yüzden yeni çıkan kitaplara...
Uğur Kaya - Sesi güzeldi

Bir süre severek öğretmenlik yapmiş biri olarak bir kitapta okuyup anımsadığım şu sözü öğretmen...
Hatice Kizilirmak - Öğretmenin görevi üniformalı çocuk yetiştirmek mi?

Ellerinden öperim o doktorların. Benden yaşça küçük olsalarda!...
Yasemin Aydınlı - Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı

Saygıdeğer hocam, ...
Beta Tester - Bir doktordan mektup

Sevgili adaş, sözünü ettiğin zamanlarda aldığın Rol neydi?...
İlker Koçak - Kuş tüyü Vicdan

Tüm Yorumlar

Web Gezgini

Nabız

Adama sorarlar: “Bir hekim, hiç kendi hastasını tanımaz mı kardeşim?” Bir cerrah, kliniğine yatmış hastasını muayene etmiş, gerekli tetkikleri yap(tır)mış, ameliyat kararı vermişse, zaten o süreçte hastasını çok iyi tanıyor demektir. Sadece ameliyatı değil, hastasının diğer sistemik özelliklerini biliyordur.

Ata Soyer (Evrensel)

En Son Yazılar

Kaşıyan Adam

Vahap Demir

Halk hem cumhuriyetten hem de serbest seçimlerden hoşlanmaktadır ve tepede işler nasıl giderse gitsin sabırla ve tevekkülle kendinin söz söyleyeceği günün gelmesini beklemektedir. Beklerken de herhalde keyif verdiğinden olsa gerek göbeğini kaşıyarak filân beklemektedir.   Yazar

Ramazan geldi, hazırlıklar tamam mı ey medya?

Ali Sedat Çetinkoz

Ramazan, sonuçta bir dinsel olaydır. Din deyince aklımıza ilk gelen şey nedir? Fatih Çarşamba: 50 yıldır karikatürüne aşina olduğumuz; peşinde dört tane kara çarşaflı kadınla yürüyen kurt dişli, koca tesbihli, kara sakallı bir adam! Bunlardan kurtulmamızın ilacı nedir? Laiklik! Laikliğin en katı savunucusu kimdir? TSK.   Yazar

Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı

Murat Örem

Türkiye 30 Temmuz'da işi gücü bırakmış bir mahkeme kararını beklemiyordu. İnanın ki bu ülkede her şeye rağmen insanların çok büyük bir kısmı artık bu arkaik devlet oyunlarına dönüp bakmıyor bile. Onlar para pul hesabı yapmadan bir cana daha can katmanın çabasıyla, bir çocuğa daha iki harf öğretmenin çabasıyla gecesini gündüzüne katıyor.   Mektup

Bir doktordan mektup

Süheyla Apaydın

Türkiye'de gün geçtikçe bozulan bireysel ahlak nedeniyle kaybolan "saf insanlık", maalesef ilk önce kendini insanla uğraşan mesleklerde göstermektedir. Uğraşısı insan olan hekimin, bu bozulmadan kendini tamamen kurtarması, soyutlaması mümkün değildir.   Mektup

Öğretmenin görevi üniformalı çocuk yetiştirmek mi?

Vahap Demir

Silgi ortasından delinerek boyuna asılmalı, böylece kaybolması önlenmeliydi. Muntazam kıyafetimizde görüntüyü bozan tek unsur boyunlara asılan silgilerdi. Tek parti döneminin üniform anlayışını sadece tek parti dönemi anlayışının ülkeye yaşattığı sefaletin delebiliyor olması kayda değer bir ironiydi.   Yazar

Gidiyordum yelkenimin rüzgârında

Seyit Balkuv

Fakat, bu sefer de nereden geleceği belli olmayan arsız parazit esintiler, evrensel düşünmeye, hayatı sevmeye, fikr-i sabitleri yok etmeye uğraşan yelkenciye bunun bedelini ödetmek için can atar. Karşı ağırlıklarından azade olmak uğuna mücadele yeteneği körelmiş tekneyi bir o yana, bir bu yana yatırır, bir boş anını bulursa da batırıverir.   Yazar

“Uygarlığın” Küçük Çocuğu ile Şişman Adamı

Ahmet Deniz Ölmez

Peki, bunca zamanın ardından -bunca yaşanmışlık ortadayken- biz insanlar, diğer Uzak Asyalarda; Ortadoğu'da, Balkanlar'da, Kafkaslarda, Afrika'da, kan kokusuna duyduğumuz iştahı ne kadar dizginleyebildik? Ve doğanın her alanında muktedir olan bizler, ne kadar dindirebildik kendi doğamızdaki "Barış" adlı ağlayan çocuğun gözyaşlarını?   Yazar

 

Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi   © 2000-2008   Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.

°