22 Ağustos 2008 Cuma
Ali Türkan - 1 Ağustos 2002
Herif, paşa dedesinin konağında büyüyüp "beybaasının" parasıyla Galatasaray Lisesi'nde okumuş, sonra gene onun ilişkileriyle gazeteci - yazar sınıfına girmiş; bir başka biri, hayatı boyunca şansı yaver gittiği için, önce Saint bilmemne lisesi, ardından cart gazetesinde bi köşe kapmış.
Yani sık sık söylenen "Türkiye'nin en iyi eğitimini almış" insan türünün arasına karışmış... Oturup bu "imtiyaz" için manitusuna dua edip iki insana yardımı dokunacak bi şeyler yapacağına, nimetlerinden faydalandığı adaletsizliğe övgüler düzüyor bir de. Misyoner okullarından aldığı eğitimi, silah gibi kullanıp hem de kendisini okuyanları ezmek için "değerlendiriyor".
Bir tarzı var bu adamların. "Becerebilir miyim?" diye merak edip ben de denedim ve şöyle bir şey çıktı ortaya:
"CD pleyıra (bunun Türkçesi nasıl acaba?) Tang Xianzu'nun Peonyen Köşkü adındaki o nefis operasının CD'sini attım. Hem de Ye Tang'ın uyarlaması yani... Boru değil, Çin operası bu! Elime de Goethe'nin Urfaust'unu aldım. Ne güzel demiş usta: "Und seh, dass wir nichts wissen können". Az önce de bizim Stephen geldi; son romanı epey tutmuş; onu konuştuk."
Artık becerip beceremediğime siz karar verin.
İnsana bu tip şeyleri yazdıran, yani kibarca söylemem gerekirse, okuyucuyu eşek yerine koyduran ruh hali nasıl bir şeydir acaba? Bir insan bunları yazınca, "Ah ne entellektüel, ne zevkliyim. Bizim ayılar anlamaz bunu. Dere suyuna yufka ekmeğini banarak karın doyuran, sonra da bilek kalınlığında hacet gideren bu kekolardan utanıyorum. Reichstag binasının karşısında mangal da yapar bu hırtlar. Zevkleri de kakaları gibi kalındır" gibi bir şeyler mi demek ister?
Sürekli entellektüellinden, eğitiminden dem vuran biri, "haset etme n'olur, çalış senin de olur" hırtlığındaki bir zenginle neden bu kadar benzeşir? Bilgi, neden kendini savunamayacak insanlara saldırmanın silahıdır bu adamlar için? Bunu hangi ahlâkla bağdaştırır, meslek ilkesinin neresine sığdırırlar?
Yazısını açarsın, mavra başlar: Yok, Victor Hugo kırk bin sözcük kullanmış da, yok Villon kuş kondururmuş, yok Rimbaud 62'den tavşan yaparmış. Başka biri (Emile Zola) Yahudilerden nefret edermiş ama Dreyfuss Davası'nda da onun tarafını tutmuş. Şarap kadehini böyle, kahve fincanını şöyle tutarmış...
Onun bunları yazdığı gün, yanındaki odada çalışan arkadaşı tekme tokat işten atılmış; "anadilimizi istiyoruz" diyen kadınlar, apar topar içeri tıkılmıştır ama bunların hiç önemi yoktur. Bunların adını anmaya da ihtiyacı yoktur zaten. O entellektüeldir. Öyle entellektüeldir ki, Tuluz Lotrek'in hangi kerhanelerde tepiştiğini bile bilir; gidip yerinde incelemelerde bulunmuştur... Anında Lorca'dan dörtlükler çıkartır heybesinden ve anında Elhamra'nın planını çizer cıgara paketinin arkasına...
O, öyle entellektüeldir ki, kendisine tanınan şansa hiç sahip olmamış insanlara, hangi müziği dinleyeceklerini, hangi şehirde yaşayacaklarını, nasıl besleneceklerini, kaç çocuk doğuracaklarını, v.s. dikte etmeye kalkar. Eeee kolay değil, adam Paris'te yaşamış.
O kadar entellektüeldir ama kendine, "yahu, benim bunca terbiyesizliğe hakkım var mı?" diye bir soru sormak aklına gelmez. Arada bir, "muğlâk" hedeflere sardığı ve kendine hafiften "sol" bir hava da verdiği için, kahramandır da aynı zamanda.
O barıştan yanadır. Türk-Yunan bilmemne derneğinde ödül alırken, "bir denizin iki kıyısındaki iki güzel halk..." gibi inciler yumurtlayıverir. Diğer, özellikle Arap komşularıyla barış içinde yaşamak gibi bir niyeti yoktur. Varsa bile, bunu pek söylemez. Yazılarında geçirir de Araplar'a... Bizi "sattıklarından" dem vurur.
Haaa! Bir huyu daha vardır: Sürekli, Türk Burjuvası'nın şekilsizliğinden, kültürsüzlüğünden söz eder. Avrupa tarihinde, Amerika ve Afrika kıtalarının yağmalanması sonucu cukkalanan paradan (akümülasyon) ve o parayı neresine süreceğini bilmeyen zenginlerin sanata yatırım yaptığından haberi vardır çünkü. Bu kadarına da "çüş" demek geliyor içimden ama sanki bizim zenginler şekillenince, kendilerine de bi "sakal" atacakları gibi bir umut taşır. En azından sponsor olacaklarını, tanıtımları için ellerini ceplerine atacaklarına inanır.
Aslında, bazı şeyler olmasa, "samimi" olduğuna da inanacağım. Sonuçta, gazeteci olmak angut olmaya engel değil. Memleketimizde de hangi coğrafyada yaşadığının, yan yana kaç Türkiye olduğunun farkına varmadan, papyonlu bir ahengin içinde yaşadığına inanan salak sayısı epey yüksek. Ama ben gene de yaptıklarında "kasıt" olduğuna inanıyorum.
Meselâ (arabesk dinleyenleri nerdeyse hayvan yerine koyduğu yazılarında) model olarak gösterdiği Avrupa, bunca yıl içinde yaşadığım, ciğerini bildiğim Avrupa'ya hiç benzemiyor. Yazdıklarını okuyunca benim bile, Avrupalı'nın allâme-î cihan olduğuna inanasım geliyor nerdeyse (nitekim, buraya gelmeden önce inanıyordum da buna).
Hayır efendim, ortalama bir Fransız, İngiliz, Alman, Hollandalı, Amerikalı, Yunanlı falan, koltuğunun altında tuğla kalınlığında kitaplarla gezip skolastik felsefe hakkında ahkâm kesmiyor. İnanmayın bu hurafelere! Onlar da bütün gün hayvan gibi çalışıp akşam olunca TV'nin karşısına çörekleniyor ve Çarkıfelek tarzı yarışma programlarını, ahmak Amerikan dizilerini seyrediyor, bira çips tüketip aklına eserse karısına sopayı basıyor. Sonra da tavuklar gibi yatıyor. İmrenilecek fazla bir şey yok hayatlarında.
Üstelik arabesk müzikle aynı işlevi gören, aynı ihtiyacı karşılayan müzik türü, burada da yapılıyor ve çatır çatır da satılıyor. Bir yazısında arabeske sövdükten sonra, başka bir yazısında (bir de utanmadan) övdükleri rembetiko ne sanki? Hanım kızımız cayır cayır "kegome" (yanıyorum) diye bağırıyor kafadan (aynı şarkının içinde bol bol "aman aman" da var).
Ya fado ne yana düşer? Blues, zenci arabeski değilse, nedir Allah aşkına? Almanların da aşktan, acılardan, kalp yaralarından dem vuran kapı gibi "schlager" leri yok mu?
Alman köylüleri Mozart mı dinliyor sanki? Eine kleine Nachtmusik ha! Nah dinliyorlar! Klasik müzik de konser başına seksen euroyu bastıracak ensesi kalınların emrinde zaten. O parayı iki günde kazanabilen biri de "ben bununla bir hafta karnımı doyururum" hesabı yapıyor her "normal" insan gibi.
Velhasıl, kol gibi hacet giderenlerden biri olarak, bi nane yedim ben. Dün akşam oturdum ve Tang Xianzu'nun o operasını olmasa bile (Çin müziği uzak geliyor bana), başka bir operayı dinledim. Hadi bu neyse de bi de mabadım kalktı ki, o kadar olur yani... Birden kendimi, "ne olur şu millet de böyle şeyler yapsa" modunda buldum. Yani, şeyimin keyfi için yaptığım, benim keyif aldığım bir şeyden herkesin keyif almasını istemek gibi masum bir düşüncenin yanında, bunları (veya benzerlerini) dinlemeyenleri pek de adamdan saymayan bir düşünce de oluştu.
Bilgi, insanın kendisiyle, dünyayı algılamasıyla, mutluluğu aradığı yerle ilgili bir şey. Öyle mutlu oluyorsan, karşına çıkan her şeyi merak et ve öğren. Ama bilgili olmak, insanı durduk yerde entellektüel yapmıyor. Dört ressam, iki şair adı sayıp okuyucularının senin yanında ne kadar değersiz olduklarını vurgularken, entellektüelliğin olmazsa olmaz koşulu, mazlumun yanında yer almaya böylesine es geçmen de yığınla ayıbından biri olsun emmoğlu. Sen güce taptığın için, hayatına kattığın her şey, senin gücünü pekiştirmeli. Okuduğun kitapların silaha dönüşmesi de bu yüzden.
Eğer entellektüel, senin gibi bir şeyse, ayrışanın anasını avradını!
Bonsuar, kalinişta, guutenaht, gudnayt, hede, hödö, şu, bu.
Yok olmadı! Kalimerhaba yani.
Ellerine yüreğine sağlık, bu özünü bilmezler anca bu kadar güzel anlatılır.
Selma - 22 Aralık 2007 (11:22)
Ali Türkân'ın bu yazısını okuyunca Murat Bardakçı'nın 2007 yılı içinde Sabah gazetesinde Güneri Civaoğlu hakkında yazdığı bir yazıyı hatırladım. Murat Bardakçı o yazısında Kylie Minogue'un donunun rengine kadar her şeyini bilen; fakat kendi tarihinden bihaber dantellektüellerden söz ediyordu.
Beş veya en fazla on yıl sonra kimse hatırlamayacağı için Kylie Minogue'un ne donu, ne onun rengi, ne de şarkıları ilgimi çeker; ama 150 yıl sonra hatırladığımız ve her dinleyişimde (özellikle Muazzez Abacı'ın sesinden) biraz daha meftun olduğum Dede Efendi'nin "Reh-i Aşkında edip Kaddimi Kütah Gönül" bestesi beni fena halde ilgilendirir.
Sadede geleyim: Gördüğüm kadarıyla entellektüelliğe çapı yetmeyenler malûmatfuruşluğu entellektüellik diye sokuşturmaya çalışıyor.
Bu arada, Ali Türkân'ın son yazısını 2004 yılında yazdığını görünce çok üzüldüm. Umarım bu zaman zarfında oralarda bir Fraulayn bulmuştur ve ona çok yoğun bir Türkçe eğitimi vermekle meşguldür, hevesi tavsayınca da o güzelim yazılarına geri döner.
Kamuran Kızlak - 24 Aralık 2007 (23:34)
Mutluluk ve sevinç durumları için söylecek sözlerim olur ve becerebildiğim kadar paylaşmayı bilirim; lakin ölüm karşısında nutkum tutuluyor, dilhun oluyorum adeta. Ölüm söz konusu olduğunda, bir süre kaybedilen insanla yaşananları hatırlayıp gönül defterini temize çekmekten başka söylenecek pek söz yok galiba. Ali Türkan'ın o nefis yazılarını daha yeni keşfetmiştim ve iki hafta önce yukarıdaki yorumu yazmıştım, nerede olduğunu ve neler yaptığını bilmeden. Meğer bavulunu toplamakla meşgulmüş... Eminim Ali Türkan'ın nesli tükenmekte olan "Kalender" insanlardan biriydi. Keşke tanıyabilseydim...
Kamuran Kızlak - 9 Ocak 2008 (13:32)
Ali Türkan
En sonda masonların ayrımcılık yaptıklarını belirtirken bazı örnekler vermişsiniz, bedensel...
Selami Güneyler - Amerikan Dolarında Mason Simgeleri
Arthur Miller'in Satıcıın Ölümü adlı eseri bir tiyatro yapıtıdır. Öncelikle. Ama bunun...
Cüneyt Uzunlar - Ayrıcalıklılar kulübü üniversite
Sevgili Necdet Cumhuriyet'te yazdiginiz zamanlari hayal meyal hatirliyorum. Gozden irak olan...
Cihat Sahinkaya - Uğur Mumcu
Değerli necdet şen (yazım kurallarına uymayacağımı peşinen söyliyeyim) o malûm gazetenin sıkı bir...
Emin Turan - Uğur Mumcu
Bugün kullandığımız birçok teknolojiye zemin hazırlayan, birçok bilimsel buluşun ve dünyaca kabul...
Ahmet Ardal - Ayrıcalıklılar kulübü üniversite
Çocuk sağlıklı doğmaz. Hayatı boyunca sağlıklı olmaz. “Ben ona kiviyle ıstakozu püre yapıp yedirdim,” değil. Senin karnında dokuz buçuk ay boyunca beslenmesi doğru dürüst ŞART! ŞART! ŞART! Ve hiç bir şeyle bunun: bu sürenin/anne karnı koşullarının telafisi mümkün değil.
Seyit Balkuv
Fakat, bu sefer de nereden geleceği belli olmayan arsız parazit esintiler, evrensel düşünmeye, hayatı sevmeye, fikr-i sabitleri yok etmeye uğraşan yelkenciye bunun bedelini ödetmek için can atar. Karşı ağırlıklarından azade olmak uğuna mücadele yeteneği körelmiş tekneyi bir o yana, bir bu yana yatırır, bir boş anını bulursa da batırıverir. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Peki, bunca zamanın ardından -bunca yaşanmışlık ortadayken- biz insanlar, diğer Uzak Asyalarda; Ortadoğu'da, Balkanlar'da, Kafkaslarda, Afrika'da, kan kokusuna duyduğumuz iştahı ne kadar dizginleyebildik? Ve doğanın her alanında muktedir olan bizler, ne kadar dindirebildik kendi doğamızdaki "Barış" adlı ağlayan çocuğun gözyaşlarını? Yazar
İlker Tortop
Darbeyi alkışlayan, faşist sivilleri alkışlayan, zorbaları alkışlayan bu halkın vicdanı neresinde? Bizim güvenlikli sitelerde oturup, siyah camlı arabalarla gezmemiz; savaşa karşı olmamız, sokak hayvanlarına karşı olmamız, Avrupa Birliği'ni istememiz daha iyi bir ülke için yeterli değil sanırım. Yazar
Seyit Balkuv
Aslında üniversite diploması denen şey, ortak menfaatlerini korumak adına bir araya gelen diğer üniversitelilerin birbirine sokularak oluşturduğu ayrıcalıklılar kulübüne kabul pasaportunuzdur. Yoksa gerçek anlamda üniversite bitirmeniz sizi daha erdemli yapmaz. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Kimseye, vicdanının kabul etmediği bir iş zorla yaptırılamaz. Bu, çok ilkel ve çağdışı bir yöntemdir. Bugün, inançlı bir kişiye, "inanma!" baskısı yapmak ne kadar despotça ise, silahı, savaşı, öldürmeyi kabullenmeyen kişiye, silah verip, savaşa gönderip, "öldür" demek de, o kadar despotça ve saçmadır. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Ne yazık ki ok yaydan çıkmıştır. Toplum mühendisleri veya zamane derebeyleri, kendilerinin istediği biçimde bir teba asla yaratamayacaklardır; hem de medyaları, köşe yazarları ne kadar uğraşırsa uğraşsın. Nasıl herkes fötr şapka takmıyorsa, köylüler piyano çalmıyorsa, birileri de bilek kalınlığında yapmaya devam ederek, en yüksek makamlara kadar geleceklerdir. Bu bir popülizm değil, görünen gerçektir. Yazar
Seyit Balkuv
Kimbilir, çatışmalarla ve gerilimlerle dolu hoşlanmadığımız ruh hallerimizi ve hatta hastalıklarımızı kendimizle hesaplaşma ve kendimizi anlama yolunda birer fırsat olarak görebilir miyiz? Sağlığımızın bozulmasına yok açan etkenleri oturup anlamaya çalışmak, bu şekilde hastalıklardan kurtulmak, kurtulamasak da hastalıklarla bile barışık yaşamak çok mu gerçek dışı bir yaklaşımdır? Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Otobüsten inerken de çatışma had safhadadır. Tek kişilik iniş koridorundan, beş kişinin aynı anda inmeye çalışması ister istemez bir sıkışıklığa sebep olmaktadır. Günün sonunda, bu mücadelelerin içinde eriyen savaşçı, indiğinde, yaşadıklarının tamamını içeren böyle bir metin alır eline. Yazar
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.