6 Eylül 2008 Cumartesi
Ali Türkan - 29 Nisan 2002
"Moda" diyeceğim ama moda olmaktan falan çıktı artık. Hatta, bana sorarsanız, boku da çıktı işin...
Soğuk Savaş yıllarında, Doğu Bloku ülkelerinden kaçmış yazarların Batı'da baş tacı edilmeleri için, yetenekli olmalarına, yazdıklarında "roman" tadı verecek bir şeyler olmasına falan hiç gerek yoktu... Biraz Prag Baharı, "biraz tu kaka Stalin" yetip artıyordu... Biz de salak gibi "ulan, Batı'da okunuyor, vardır bir kerameti" diye o kitapları okuyor, okumayanları da adamdan saymıyorduk.
Roman kahramanı doktor, sevişirken mutlaka kadınların makatlarını parmaklıyor, biz ağzımız açık "vaaay be, eloğlu neler yazıyor!" diye bu ucuzluğun içinde keramet arıyorduk. Gâvur yapıyor abi! Aynı doktor evine geliyor, sevgilisi "saçlarında başka kadınların apış aralarını koklamaktan bıktım!" meâlinde hönkürüyor, biz aydınlanmayı bekleyen bilmemkaçıncı ülke okurları, bu sözlerden feyz alıyorduk.
Batı öyle buyurmuştu çünkü.
Bol anti-stalinizm üstü, demokrasi ve pornografi sosu. Yersen tabii.
Sanat, neyi sokuşturursan, onun adı olmuş nasıl olsa. Kur ilişkilerini, sat malını. Yeter ki belli kuralların, belli bir "konsensus"un dışına çıkma. Peynir - ekmek gibi satar Allah'ıma! Ne yeteneğin önemi olur, ne de yaşamını adayacağın bir davaya gerek kalır... O kuralları hatmedersin ve kendi ülkende büyük yazar olur, Batı ülkelerinde de "tanınırsın".
Çok şükür, Stalin gibi bir diktatörümüz yok bizim. İttihatçılar'ı suçlu ilan etmekten de hepten yorulduk. İslâmcı'sı da bunu yapıyor; cumhuriyetçisi de, sosyalisti de nasıl olsa... Tamam anladık! Enver, Talât... İyi de kardeşim, Abdülhamit mi kaldı yani? Cumhuriyet kurulmadı mı? Kuruldu ve on yılda her savaştan açık alınla çıkılmadı mı? Sonra kör - topal demokrasimiz gelmedi mi? (Bu sözü çocukluğumdan beri duyarım; bi kere de ben kullanayım, çok görmeyiniz reca ederim.)
İşte buralarda kafam karışıyor benim. İttihatçılar'dan sonra, neredeyse yüz yıllık bir boşluk var suçlu arayışında. Arada iyi paşa - kötü paşa mavraları oluyor, kimileri Menderes'e dokunduruyor falan ama her şey üstü kapalı, belli belirsiz. Açık açık değil de şöyle bir dokundurma şeklinde. Hani utanmasam, bir nevi entellektüel fordçuluk diyeceğim. Önce üç satır yerden yere vuruluyor birileri; sonra dört sayfa "gözleri çakmak çakmaktı" edebiyatı... Her eleştirinin, her çözümlemenin yanına bir de ama'larla dolu şerh düşürülüyor.
Bütün gençliğim, neye inanacağımı anlamayarak geçti bu yüzden. Spor salonlarında yapılan kongrelerde sol yumruğunu kaldırıp slogan atan yazarlar, köşelerinde kemalizmin meziyetlerini sayıp dökerken de aynı şaşkınlıkla baktım. Neye inanacağımı, kime güveneceğimi şaşırdım.
Ve bir şey oldu.
Ülkenin kaderini tayin etme sahnesine, hiç beklenmeyen tipler fırladı. Çoğunun kafası benim gibi karışıktı. Benden birkaç yaş büyüktü çoğu... Yeşil parkalar giyer, pos bıyık bırakırlardı. Ve yalnızca, inanabilecekleri netlikte yazılmış, tok sesle bağıran, tehdit eden kitapları okumaya başlamışlardı.
Gerisi bilinen hikâye. Önce on dokuz ilde, ardından bütün yurtta sıkıyönetim ilan edildi. Ve şiddet bir balyoz gibi indi o çocukların üstüne. O çok sözü edilen 78 kuşağı, kendi kahramanlarını çıkaramadı bile. Yalnız askeri idarenin şiddeti değildi çünkü onları bitiren. Ondan çok daha sinsi, daha aşağılık bir entellektüel şiddet vardı. Ülkemin korkak aydınları, yüz yıldır aradıkları suçluyu bulmuşlardı nihayet. Stalin olmadığı ve bazı paşalara lâf söylemek de sıkı maça istediği için, ülkeyi bu hale getiren bir sorumlu bulunması gerekiyordu.Ve hiç görülmemiş bir entellektüel şiddet girdi devreye. Ne sığlıkları kaldı o çocukların, ne -balığın yanında beyaz şarap içmeyi bilmedikleri için- angutlukları. Gidemedikleri okulların, alamadıkları eğitimin bile sorumlusu oldular.
Onlara 68 kuşağının devamı denildi ama 68 kuşağı bile "biz edebiyattan geldik, bunlar öfkeden geliyorlar" türünden farkları koydu ortaya. Bu kara kuru, "kaba saba" çocuklardan nefret etmek, beyaza hayran milletimiz için çok kolay oldu doğrusu.
Heeeey be!
"Asırda onlar yendi, onlar yenildi.
Çok sözler edildi onlara dair
ve onlar için:
'zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur' denildi"
Nasıl olmaz? Vardı!
Hayatlarını adadıkları bir dava vardı. "Yarın daha güzel olacak, çocuklarımız daha güzel bir dünyaya doğacak, onlar bizi anlayacak" düşleri vardı.
İşte "konsensus" da burada kuruldu. O düşlerine bile göz diktiler. Kapatılmaları, işkenceden geçirilmeleri falan yetmedi. Düzenin cezalandırdıklarını, yazar makulesi yerden yere vurdu bir de.
Moda oldu.
Romanlarında geçmişi sorgulamayan, sol örgüt içinde beyni yıkanmış bir "olumsuz tip" vermeyenler, yazardan sayılmaz oldu. Çocuklarının dünyasında, her kötülüğün sorumlusu yapıldılar. Onları yerden yere vurmak için harcanan enerjinin yarısı, sıkı yönetimle hesaplaşma adına harcanmadı mesela. Kafası karışık olmasına rağmen ülkesine sahip çıkan, daha güzel bir dünya için yaşamını ortaya koyanlara, en büyük darbe de en yakınlarındakilerden geldi.
Köşesinde, yaptığı şarkılarda, yazdığı öykülerde o gençlere ajite çekenler, gaz verenler, o kadar korktular ki kendi geçmişlerinden, o geçmişte ne varsa karalamaya başladılar. Kimi Turgut Özal'a yamanıp onun şefaatiyle gene şarkıcı kaldı, kimi plaza açılışlarında, koşa koşa ön saflara geçip Demirel'in elini öptü.
Moda oldu.
O gençlere sövmeyen; onları karalamayan hiç bir şey, sanat sayılmaz oldu. Tüm bunların üstüne, biraz "Kürtler'e yazık oluyor salçası, bir buçuk gladyo üstü az derin devlet" hem aydın olmaya, hem yazar sayılmaya, hem de Batı'da tanınmaya yetti de arttı bile. Yaptıklarının doğruluğu, yanlışlığı tartışılmadan, bu topraklara gelmiş en namuslu kuşak, en delikanlı çocuklar da bozuk para gibi harcandılar.
Biraz çaresizlikten, biraz da İslâm toplumu içinde yaşamaktan ve toplumun tepkisini çekmekten korktukları için ortaya çıkan bazı "aykırılıkların" üstüne, çakal gibi atlandı. "Bunlar sevmeyi bile bilmez, kadınlara 'bacı' der ama akıllarında da 'götürmek vardır" gibi ucuzluklar, koca bir kuşağı karalamaya yetti de arttı bile. Söyledikleri onca şeyden, yapmaya çalıştıklarından özenle en kaba, (hatta) en aptalca olanlar seçildi ve ortaya dımbır dımbır saz müziği denleyen, kadına aç ama gene de "bacı" diyen, sarkık bıyıklı, kaba saba bir prototip çıkartıldı. Önce yahninin etleri ayıklandı ve geriye kalan soğana da "bi boka benzemiyor" denildi yani.
Bu boku çıkmış şeyin modası da yirmi yıldır geçmedi nedense. Yalnızca renkleri değişiyor arada bir. Birileri "bırakın konuşsunlar efendim, onlar da konuşsun da ne olduğunu anlasak" demeye getiriyor sözü bugünlerde. Nasıl olsa sesleri hiç bir yerde duyulmayacak ve nasıl olsa, "söyleyecek şeyleri olsa konuşurlardı; hepsi sekter bunların" olacak. Niye konuşsunlar ki? Konuşunca, derin devletten önce, "o kafa" dikilmedi mi karşılarına? Ve gene dikilmeyecek mi? Çünkü onlar, "mare nostrum" olamadılar. Çünkü ileri gittiler, hadlerini aştılar...
Stalin gibi bir diktatörümüzün olmaması ne kötü değil mi? Memlekette meşhur olmaya yeten "boktan devrimciler" edebiyatı, insana evrensel ün getirmiyor işte. Batı, kendilerini ilgilendirmeyen, onlar için tehlike arz etmeyen konuları sallamıyor nedense.
Ali Türkan
Sevgili Uğur, bu övgülerinizi keşke okuyabilseydi ama Ali Türkan artık hayatta değil. Basılmış bir...
Derkenar - Sesi güzeldi
Tanrım çok güzel yazıyorsunuz ağabey, klasiklerin çoğunu okudum bu yüzden yeni çıkan kitaplara...
Uğur Kaya - Sesi güzeldi
Bir süre severek öğretmenlik yapmiş biri olarak bir kitapta okuyup anımsadığım şu sözü öğretmen...
Hatice Kizilirmak - Öğretmenin görevi üniformalı çocuk yetiştirmek mi?
Ellerinden öperim o doktorların. Benden yaşça küçük olsalarda!...
Yasemin Aydınlı - Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı
Saygıdeğer hocam, ...
Beta Tester - Bir doktordan mektup
Sevgili adaş, sözünü ettiğin zamanlarda aldığın Rol neydi?...
İlker Koçak - Kuş tüyü Vicdan
Adama sorarlar: “Bir hekim, hiç kendi hastasını tanımaz mı kardeşim?” Bir cerrah, kliniğine yatmış hastasını muayene etmiş, gerekli tetkikleri yap(tır)mış, ameliyat kararı vermişse, zaten o süreçte hastasını çok iyi tanıyor demektir. Sadece ameliyatı değil, hastasının diğer sistemik özelliklerini biliyordur.
Vahap Demir
Halk hem cumhuriyetten hem de serbest seçimlerden hoşlanmaktadır ve tepede işler nasıl giderse gitsin sabırla ve tevekkülle kendinin söz söyleyeceği günün gelmesini beklemektedir. Beklerken de herhalde keyif verdiğinden olsa gerek göbeğini kaşıyarak filân beklemektedir. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Ramazan, sonuçta bir dinsel olaydır. Din deyince aklımıza ilk gelen şey nedir? Fatih Çarşamba: 50 yıldır karikatürüne aşina olduğumuz; peşinde dört tane kara çarşaflı kadınla yürüyen kurt dişli, koca tesbihli, kara sakallı bir adam! Bunlardan kurtulmamızın ilacı nedir? Laiklik! Laikliğin en katı savunucusu kimdir? TSK. Yazar
Murat Örem
Türkiye 30 Temmuz'da işi gücü bırakmış bir mahkeme kararını beklemiyordu. İnanın ki bu ülkede her şeye rağmen insanların çok büyük bir kısmı artık bu arkaik devlet oyunlarına dönüp bakmıyor bile. Onlar para pul hesabı yapmadan bir cana daha can katmanın çabasıyla, bir çocuğa daha iki harf öğretmenin çabasıyla gecesini gündüzüne katıyor. Mektup
Süheyla Apaydın
Türkiye'de gün geçtikçe bozulan bireysel ahlak nedeniyle kaybolan "saf insanlık", maalesef ilk önce kendini insanla uğraşan mesleklerde göstermektedir. Uğraşısı insan olan hekimin, bu bozulmadan kendini tamamen kurtarması, soyutlaması mümkün değildir. Mektup
Vahap Demir
Silgi ortasından delinerek boyuna asılmalı, böylece kaybolması önlenmeliydi. Muntazam kıyafetimizde görüntüyü bozan tek unsur boyunlara asılan silgilerdi. Tek parti döneminin üniform anlayışını sadece tek parti dönemi anlayışının ülkeye yaşattığı sefaletin delebiliyor olması kayda değer bir ironiydi. Yazar
Seyit Balkuv
Fakat, bu sefer de nereden geleceği belli olmayan arsız parazit esintiler, evrensel düşünmeye, hayatı sevmeye, fikr-i sabitleri yok etmeye uğraşan yelkenciye bunun bedelini ödetmek için can atar. Karşı ağırlıklarından azade olmak uğuna mücadele yeteneği körelmiş tekneyi bir o yana, bir bu yana yatırır, bir boş anını bulursa da batırıverir. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Peki, bunca zamanın ardından -bunca yaşanmışlık ortadayken- biz insanlar, diğer Uzak Asyalarda; Ortadoğu'da, Balkanlar'da, Kafkaslarda, Afrika'da, kan kokusuna duyduğumuz iştahı ne kadar dizginleyebildik? Ve doğanın her alanında muktedir olan bizler, ne kadar dindirebildik kendi doğamızdaki "Barış" adlı ağlayan çocuğun gözyaşlarını? Yazar
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.