6 Eylül 2008 Cumartesi
Ali Türkan - 8 Mart 2002
Şaban Aga'nın bostanı "top sahası" olmuştu... Yanından geçen dere de kurumuştu zaten. Dere yatağında gündüzleri çocuklar oynuyor, geceleri de "o biçim" işler dönüyordu. Bostan, şehrin bittiği yer değildi artık. Bostana dikine inen sokaklar ziftlenmeye, "taş mektebin" yanına Marşal yardımı asker barakalarından "okullar" dikilmeye de başlanmıştı.
Her şey top sahasında bitiyordu o semtte. Top sahasının "öteki yanı" öteki İstanbul'un da ötesiydi. Kürt mahallesiydi orası. Oranın çocukları kalleştiler. Teke tek dövüşmeyi bile bilmezlerdi de, sürüyle dalarlardı kavgaya. Her hırsızlık onlardan, o kuyruklulardan bilinirdi.
Rum komşulardan haso lâkerdaların, taramaların, pilâkinin; Ermeni komşulardan "iyi" suyun özelliklerini öğrenir, korka korka konuştukları ana dillerinden birkaç kelime kapardık. Bunlardan ne öğrenecektik ki? Ayıydı işte hepsi! Aradan bunca yıl geçtikten sonra merak ediyorum; acaba Rum komşularımız da bizim için "İstanbul'u ayılar işgâl etti" diye düşünürler miydi? Hiç aklımıza gelmezdi sormak. Onlar için, biz de "sonradan gelme" sayılırdık çünkü. Mahalle savaşlarında da Türk çocuklar, gâvurlara karşı domuz topu gibi birleşirdi zaten. Hepsi komşumuzdu, Paskalya'da çöreklerini, evlerine konuk gittiğimizde altın tozlu kayısı likörlerini içerdik ama bir "fark" vardı arada; onlar başkaydı.
İstanbul da başkaydı o zamanlar. "Siboplu" plastik çakmak icad edilmemişti henüz. Her yer kebap kokmuyordu. Şehre göçen köylüler "haddini biliyordu". Dağdan gelip bağdakini kovmuyordu kimse. Lumpenler, sankülotlar onlara biçilen rol gereği, kentlinin hizmetini görüyorlardı; "ayaklar" baş olmamıştı daha.
Müslüm'ün, İbo'nun esamesi okunmuyordu. Pikaplardan yükselmeye başlayan "Batsın bu dünya" feryadı bile o kadar yeniydi ki, birkaç yıl sonra gazete patronlarından birinin bütün bir gece odasına kapanıp Orhan Gencebay dinleyeceğini ve Günaydın adında bir gazete çıkartacağını da bilmiyorduk henüz. Tabii, şimdi köşelerinden lumpenlere küfür eden yığınla gazetecinin, o gazetede mesleğe gireceğini de. (Öyle gazetelerde çalışmak değil, onları okumak ayıp ya.)
Erbakan" komik" adamdı, Ecevit de umudumuz olmak için Kıbrıs Savaşı'nı bekliyordu pusuda... Deniz'ler asılmadığı için, kimse kıymetlerini bilmiyordu daha. Adları, "üç fidan, mare nostrum" falan olmamıştı. Halk kısaca "anarşüt" diyordu, okumuşlar da silahlı eylemleri tartışıyordu daha... Çoğunda da bu "kavruk" gençleri yargılama eğilimi ağır basıyordu zaten.
Roller belliydi. Biz İstanbullu'yduk, onlar köylü. Her yıl "memleket" dedikleri bir yere gidiyorlardı, evet...
"Hudâyî-nâbit bir ayırım" vardı ortada. Filmlerde, kitaplarda saf, mert, dürüst Anadolu delikanlısı sürekli işlense bile, en azından dilleriyle alay ediyorduk kente gelmişlerinin. Okulda, sokakta arkadaştık ama ilk kavgada "mına goduumun Lâzı, Kürdü" falan oluyorlardı. Onlar, işimize geldiği kadar bizden, onlara çizilen rol içinde bu memleketin çocuklarıydılar.
Ve derinden yeni bir rol biçiliyordu onlara... Birileri, o köylülerin omuzlarına, hiç sahip olmadıkları bu memleketi kurtarma işini yüklemişti. Yarım yamalak okunmuş Marx kitaplarındaki "işçi sınıfının tarihteki rolü" onlara lâyık görülüyordu o birileri tarafından. Teneke mahallelerin adı gecekondu oluyor, "gecekondulardan doğacak güneşin" tarzı edebi geyikler yapılıyordu.
Yüz elli yıldır memleketi kurtarmak için her şeyi deneyenler, gemileri yakıp kente göçmüş köylülerin çocuklarını seçmişti şimdi de memleketi kurtarmak için. Onların "nerede boynu bükük bir garip görsen / hor görme, kimbilir ne derdi vardır" hüznünü, devrimi yapacak öfkeye çevirmeye çalışıyordu.
O köylü çocukları devrim falan yapmadılar. Çünkü onlara gösterilen "hedef" kendi hedefleri değildi. Gemileri yakıp geldikleri bu kentte, başka dertleri vardı. Aşağılanmanın, dışlanmanın hakkından gelmeye; onları köylerinden, "memleketlerinden" buralara getiren yokluğun hakkından gelmeye çalışıyorlardı. O yokluğun hakkından gelmek de paranın efendiliğinden geçiyordu; efendiyi tarih sahnesinden kaldırmaktan değil.
Şehir, Şaban Aga'nın bostanında bitiyordu. O bostanın öteki tarafı Kürt mahallesiydi. Adı Esenler olmamıştı daha.
Bunca taksimi haybeye yapmadım tabii. Esenler'de bişii olmuş gene... Siirtliler'le Çingeneler paça kasnak birbirine dalmış, ölenler, yaralananlar olmuş.
Her şeyi kıçından anlamakta ve anlatmakta mahir ediplerimiz de, "mazlum" rolünü gene gariban İstanbullu'ya biçmişler. Hani depremde İstanbul'da kaç kişi ölür tartışmaları gibi, sanki Türkiye yalnızca İstanbul'dan, İstanbullular'dan ibaretmiş gibi, İstanbul'da olan her olayda da İstanbul'un "asıl sahipleri" mazlum oluveriyor hemen. İstanbul'un asıl sahiplerinin kimler olduğu, o sahiplerin bu sıfatı haketmek için neler yaptığı tartışmasını bir yana bırakıyorum.
İstanbul'a göç etmek zorunda kalmış, "memleket"lerini terketmiş, sevdiklerinden ayrılmış; üstelik geldiği yerin bir türlü kabul etmediği, "ayı" muamelesi yaptığı insanların duygularının, ülke içindeki böylesi bir göçe neden olan dinamiklerin falan önemi yok sanki. Öyle ya bu hanzoların her yeri kebap kokuttukları yetmezmiş gibi, ölüleriyle çevreyi kirletiyorlar bir de. Şu gecekondulara, pardon varoşlara baksanıza canım, köpek bağlasan durmaz! Bunlar insan olsa, oralarda yaşamazlar zaten.
Zaten Rumlar'la Ermeniler'i de bunlar kaçırdı. Epestrefe vre! Gelin artık Yorgos, Andonidis, Kostas... Gelin ki, sizin kızlara yeşillenip, her İstanbul gencinin düşünü gerçekleştirebilelim. Bu köylü karılarının elleri, ayakları bile kocaman. Cilve milve de bilmez bunlar. Mezeleri de bi boka benzemez, müzikleri de!
Yalnız bununla mı sınırlı suçları? Önce gariban edebiyatı yapıp diktikleri gecekonduları, şimdi para karşılığında kiraya bile veriyorlar. Siz bakmayın liberalizmi, piyasa ekonomisini falan savunan zevata; namussuzluk üç kuşak önce yapılmayınca namussuzluk değildir onlar için. Deden çalmış olacak ki, artan parayla sanata yatırım yapıp, istenen Türk burjuvası olacaksın. Devlet arazisi yağmalayıp, üstüne bir apartman dikince hırsız, devletin tamamını yağmalayıp memleketin çanına ot tıkayınca da "burcuva" olunuyor... Bu köylü milletinin anlamadığı da bu zaten. Bilmem ne günlerine sponsırlık yapmayacaksa, n'apayım ben öyle hırsızı?
Bence her eve lâzım.
Türkiye köylüsü, Türk yarı aydınının da kolaylığı demek aynı zamanda. Ülkedeki her yanlışta, her toplumsal geri çekilmede, elinin altındaki hazır günah keçisi. Başka suçlu aramasına gerek bile yok.
Onun için, Rumları kaçıran yanlış politikalar değil, köylüler. Çarpık kentleşmenin, alt yapı yetersizliğinin sorumlusu da onlar elbette.
Yürekten inanmadıkları bir davada, kestaneyi ateşten almakla görevlendirdikleri, görevden kaytarıyor diye "suçlu", her zaman dışladıkları, ayıpladıkları insanlar, geldikleri yere kendi kültürlerini dayatıyorlar diye "hanzo" olur memleketimizde.
"6/7 eylül olaylarında, dedem üç Rum aileyi saklamış bizim eve" mavraları başlar. Hesapta İstanbullu dedenin, olaylar o hale gelene kadar ne yaptığı sorusunu sorma gereğini bile görmez. Asıl İstanbullular'ı sepetleyenler arasında dedesinin de olabileceği ve aynı eleştirdiği o köylüler gibi, aynı "barbarlığın" rantlarından faydalandığını düşünmek bile istemez. Dedesi niye suçlu olsun ki? İstanbul'u kebap kokutanlar var işte.
Ve onların çocukları. Caz dinlemek yerine, İbo, Müslüm gibi "naylon" delikanlıları idol yapan; sevmeyi bilmediği için ölümüne seven; dandollukta sınır tanımayan; doğru dürüst beslenmemiş, eğitim almamış bir kara kalabalıktır elbette.
İspatı da kolay: Kimsenin onaylamayacağı ama dünyanın her yerinde yaşanan bazı ilkellikleri örnek gösterirsin, olur biter. Ya cinnet geçirirken çocuğunun üstüne mazot döken bir anne olur bu örnek, ya çevresi öyle şekillendirdiği için, Müslüm babanın konserlerinde göğsüne faça atan bir delikanlı.
Başka şartlarda bu enerjisini sanata, insanlığa yararlı başka işlere harcayabileceği halde, o şartlara hiç kavuşmadığı için "lumpen" olan bir delikanlı da düzenin kurbanı değil, tam tersine, her şeyin sorumlusu olur.
Yaşananları, sonuca bakarak değerlendiren asıl ilkeller de, her sonucun bir de nedeni olduğunu ve aslolanın da o neden olduğunu hatırlamak istemezler nedense. Ya da işlerine gelince hatırlarlar.
İstanbul sizin istediğiniz gibi değil efendiler! Benim istediğim gibi de değil. Bu pisliğe övgü düzmek için de insanın hasta olması gerekir sanırım. Ama bu işin sorumlusunun yanlış adreste aranmasından da gına geldi yani.
Mutlaka her İstanbullu, gene Rum komşularının olmasını ister ama bunu "şu ayıların yerine" istediği anda, iş komşuluk ilişkilerinden falan çıkıp terbiyesizliğe dönüşür. İstanbul da kimsenin babasının malı değil zaten. İnsanlara sırf geldikleri yer yüzünden antipati duyan, onun istediği şekle girmedikleri için ağzına geleni söyleyen, sorsan İstanbullu olmak yerine Parisli, Londralı olmayı tanımlayacak adamların da haddini bilmesi gerekiyor yavaş yavaş.
Kimsenin de, Siirtliler onun istediği gibi değil, başka yerden gelenler "hemşo" muhabbeti çekiyor falan diye, birilerini sepetlemeye hakkı yok. Zaten o tanımladığı şekliyle işleyen "İstanbullu olmak" diye bir kültür, bir kurum da yok. İstanbul kurulduğundan beri her kültürden etkilenmiş bir kent. Sular durulunca ortaya ne çıkacağını hep birlikte göreceğiz. Evlerine konuk olduğum zaman beni en iyi şekilde ağırlayan, çocuklarıyla arkadaş olduğum insanları, iki kuşak önce devlet arazisine ev yaptılar diye tu kaka ilân edecek halim yok.
İstanbullu olmaksa sorun; ben de İstanbullu'yum. Hem de kaç göbekten. Benim İstanbul'um her zaman herkesin yaşayabileceği bir kent oldu. İlk adli olayda dokuz milyon insanın sorumlu gösterildiği bir kent değil. (Geriye kalan bir milyon, "gerçek" İstanbullu'ymuş efendim)
Doğrusu, Beylerbeyi iskelesinde nezakketten vapurun kalkmasını geciktiren bir İstanbul'u da özlemiyorum.
Lumpenlerin, tekbir getirerek gırtlak kesmeye kalkanların tarafını tutmuyorum elbette ama dangalaklığın belli yörelere özgü olduğuna inanmayı da aynı derecede tehlikeli görüyorum.
Berlin'de epey tanınan bir Yunan tavernasından bir müşteri almıştım birkaç yıl önce. Atinalı'ymış adam... Biraz muhabbetten sonra, Yunan köylülerini kastedip "bıktım bu ayılardan" demişti bana. Nedense, bir İstanbullu olarak, kendi köylüsünden daha yakın görüyordu beni kendisine.
Ali Türkan
Sevgili Uğur, bu övgülerinizi keşke okuyabilseydi ama Ali Türkan artık hayatta değil. Basılmış bir...
Derkenar - Sesi güzeldi
Tanrım çok güzel yazıyorsunuz ağabey, klasiklerin çoğunu okudum bu yüzden yeni çıkan kitaplara...
Uğur Kaya - Sesi güzeldi
Bir süre severek öğretmenlik yapmiş biri olarak bir kitapta okuyup anımsadığım şu sözü öğretmen...
Hatice Kizilirmak - Öğretmenin görevi üniformalı çocuk yetiştirmek mi?
Ellerinden öperim o doktorların. Benden yaşça küçük olsalarda!...
Yasemin Aydınlı - Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı
Saygıdeğer hocam, ...
Beta Tester - Bir doktordan mektup
Sevgili adaş, sözünü ettiğin zamanlarda aldığın Rol neydi?...
İlker Koçak - Kuş tüyü Vicdan
Adama sorarlar: “Bir hekim, hiç kendi hastasını tanımaz mı kardeşim?” Bir cerrah, kliniğine yatmış hastasını muayene etmiş, gerekli tetkikleri yap(tır)mış, ameliyat kararı vermişse, zaten o süreçte hastasını çok iyi tanıyor demektir. Sadece ameliyatı değil, hastasının diğer sistemik özelliklerini biliyordur.
Vahap Demir
Halk hem cumhuriyetten hem de serbest seçimlerden hoşlanmaktadır ve tepede işler nasıl giderse gitsin sabırla ve tevekkülle kendinin söz söyleyeceği günün gelmesini beklemektedir. Beklerken de herhalde keyif verdiğinden olsa gerek göbeğini kaşıyarak filân beklemektedir. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Ramazan, sonuçta bir dinsel olaydır. Din deyince aklımıza ilk gelen şey nedir? Fatih Çarşamba: 50 yıldır karikatürüne aşina olduğumuz; peşinde dört tane kara çarşaflı kadınla yürüyen kurt dişli, koca tesbihli, kara sakallı bir adam! Bunlardan kurtulmamızın ilacı nedir? Laiklik! Laikliğin en katı savunucusu kimdir? TSK. Yazar
Murat Örem
Türkiye 30 Temmuz'da işi gücü bırakmış bir mahkeme kararını beklemiyordu. İnanın ki bu ülkede her şeye rağmen insanların çok büyük bir kısmı artık bu arkaik devlet oyunlarına dönüp bakmıyor bile. Onlar para pul hesabı yapmadan bir cana daha can katmanın çabasıyla, bir çocuğa daha iki harf öğretmenin çabasıyla gecesini gündüzüne katıyor. Mektup
Süheyla Apaydın
Türkiye'de gün geçtikçe bozulan bireysel ahlak nedeniyle kaybolan "saf insanlık", maalesef ilk önce kendini insanla uğraşan mesleklerde göstermektedir. Uğraşısı insan olan hekimin, bu bozulmadan kendini tamamen kurtarması, soyutlaması mümkün değildir. Mektup
Vahap Demir
Silgi ortasından delinerek boyuna asılmalı, böylece kaybolması önlenmeliydi. Muntazam kıyafetimizde görüntüyü bozan tek unsur boyunlara asılan silgilerdi. Tek parti döneminin üniform anlayışını sadece tek parti dönemi anlayışının ülkeye yaşattığı sefaletin delebiliyor olması kayda değer bir ironiydi. Yazar
Seyit Balkuv
Fakat, bu sefer de nereden geleceği belli olmayan arsız parazit esintiler, evrensel düşünmeye, hayatı sevmeye, fikr-i sabitleri yok etmeye uğraşan yelkenciye bunun bedelini ödetmek için can atar. Karşı ağırlıklarından azade olmak uğuna mücadele yeteneği körelmiş tekneyi bir o yana, bir bu yana yatırır, bir boş anını bulursa da batırıverir. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Peki, bunca zamanın ardından -bunca yaşanmışlık ortadayken- biz insanlar, diğer Uzak Asyalarda; Ortadoğu'da, Balkanlar'da, Kafkaslarda, Afrika'da, kan kokusuna duyduğumuz iştahı ne kadar dizginleyebildik? Ve doğanın her alanında muktedir olan bizler, ne kadar dindirebildik kendi doğamızdaki "Barış" adlı ağlayan çocuğun gözyaşlarını? Yazar
İlker Tortop
Darbeyi alkışlayan, faşist sivilleri alkışlayan, zorbaları alkışlayan bu halkın vicdanı neresinde? Bizim güvenlikli sitelerde oturup, siyah camlı arabalarla gezmemiz; savaşa karşı olmamız, sokak hayvanlarına karşı olmamız, Avrupa Birliği'ni istememiz daha iyi bir ülke için yeterli değil sanırım. Yazar
Seyit Balkuv
Aslında üniversite diploması denen şey, ortak menfaatlerini korumak adına bir araya gelen diğer üniversitelilerin birbirine sokularak oluşturduğu ayrıcalıklılar kulübüne kabul pasaportunuzdur. Yoksa gerçek anlamda üniversite bitirmeniz sizi daha erdemli yapmaz. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Kimseye, vicdanının kabul etmediği bir iş zorla yaptırılamaz. Bu, çok ilkel ve çağdışı bir yöntemdir. Bugün, inançlı bir kişiye, "inanma!" baskısı yapmak ne kadar despotça ise, silahı, savaşı, öldürmeyi kabullenmeyen kişiye, silah verip, savaşa gönderip, "öldür" demek de, o kadar despotça ve saçmadır. Yazar
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.