22 Ağustos 2008 Cuma
Ali Türkan - 20 Şubat 2002
Adına ister "Beyaz Türk " de, ister entel, dantel, vesaire... Yalnız bize özgü olmayan ama bizde son yıllarda nüfus patlaması geçiren bir insan türüyle karşı karşıyayız. Eskiden öfke duyduğum ama zamanla ve git gide acımaya başladığım insanlar bunlar...
O kadar çok çelişkiyi, o kadar fazla tutarsızlığı (ki, tutarlı olmaya ille de övgüler düzüyor değilim) bünyelerinde barındırıyorlar ve o kadar eziliyorlar ki, inan, ne zaman aklıma gelseler, onların adına hüzünleniyorum.
Sürekli bir kimlik, bir aidiyet sorunu yaşıyorlar. Yaşamlarının özeti, hayal kırıklıklarının da toplamı oluyor. Çünkü kime tutunurlarsa tutunsunlar, hangi "akımın" peşinde koşarlarsa koşsunlar fos çıkıyor. Aradıkları çözümü ne o topraklarda bin yıl önce yaşamış halk ozanlarında, ne de Batı'dan ithal hazır reçetelerde bulabiliyorlar.
Hülyalı hülyalı devrim hayalleri kuruyorlar ve hayalleri gerçekleşmeyince de bu işin baş sorumlusu, devrimi yapamayan halk, onların "ilkelliği" oluyor.
Bir Mayıs törenlerine mutlaka katılan bir hanım tanıyordum bir zamanlar. İşçinin, emekçinin bayramı yani... Ama aynı hanım, Akmerkez denilen yeri bilmeyen taksi şoförüne, yani bayramına katıldığı emekçiye, "Akmerkez'i de bilmiyorsanız, bu işi yapmayın kardeşim!" diye, hem de epey üst tondan çemkirebiliyordu mesela...
Hem devrim hayalleri kurmak, hem devrimin halkla yapılacağını bilmek, hem de kendi halkından bu kadar nefret etmek, insanı nasıl bir ruh haline götürür acaba? Bunca lahana turşusuna, hangi perhiz dayanır?
Önce, hele o yıllarda, eskinin sıkı devrimcilerinin Özal müridi olmasına ne kadar şaşırmıştım, anlatamam. Hani bu tür devrimcilerin reklamcı, milletvekili, bulvar gazetelerinde köşe yazarı falan olmalarını kanıksamıştım ama "rahmetli" gibi bir adamın ardından gidebilmeleri, onun vizyon sahibi olduğuna inanmaları, "ikinci" Atatürk gibi komiklikler yapmalarını bir türlü anlayamamıştım.
Anlayamamıştım çünkü samimi olduklarına inanıyordum saf saf. Oysa samimi olmakla samimi olduğunu sanmak arasında epey fark var.
Şöyle bir düşününce, en azından tanıdıklarımdaki ortak özelliklerin, korkaklık ve sık sık aşırıya kaçan bir güvensizlik duygusu olduğunu görüyorum.
O korkaklık duygusu yüzünden de sürekli sığınacak, sırtlarını dayayacak birilerini arıyorlar. Önce "halkımdır n'eyler, n'eylerse güzel eyler" oluyor, işçi sınıfına methiyeler yazıyorlar; ardından ve hiç utanmadan, bu topraklara gelmiş en işçi, halk düşmanı adamın ardı sıra gidebiliyor, onun sığ fikirlerinde dünyalarını tanımlayabiliyorlar.
Balıkla beyaz şarap içecek ve cuma namazlarına katılarak müslüman olacak kadar yanar döner, tıpkı elektro saz gibi hilkat garibesi varlıklar bunlar aslında. Konu olmaları da etkilerinden kaynaklanıyor sanırım.
Neredeyse yüz elli yıldır, koca bir memleketin beğenisini, eğitimini, kılık kıyafetini, geleneklerini falan bunlar belirliyor maalesef. Öfke duymasam da ne kadar tehlikeli olduklarının, hastalık derecesinde bu toplumun her hücresine sindiklerinin farkındayım.
Kim de "yahu, kime ne zararları var, şurada okuyup kendilerini geliştiriyorlar" falan diyebilir ki? Başka tür yaşam hakkına şans tanımayan her dünya görüşü, başka tür insanı boğan, dışlayan, ezen her yobaz, tehlikelidir.
Üzüntüm; bunların zorla sokmaya kalktıklarının karşısına, aslında tam da bunların ve aynı anlama gelmek üzere, düzenin istediği Doğulu tipine denk düşen, beyaz Kürt İbrahim Tatlıses veya piyasa çarklarını hatmedip insanın en zavallı, en aşağılık duygularını işleyen "sanatçıların" estetik anlayışının oturması.
İbo, mutlaka Mozart'ın, Beethoven'in değil, Maykıl Ceksın'ın karşısına oturur Türkiye'de. Tıpkı onun beyaz olma gayreti gibi bir gayretin içindedir ve tıpkı onun gibi, yüzünü kaybetmiştir.
Kendi değerlerimize sahip çıkacaksak, bu değerleri, milliyetine bakmadan sahiplenmekten yanayım ben. Bu anlamda, meselâ Gorki, mazlumun yanında olması nedeniyle, İbo'dan daha çok hemşerimdir benim. Kollwitz ve Picasso, hemen şuranın çocuklarıdır ama Baykam, bizim oralara safariye gelmiş, kolonyal şapkalı bir İngiliz asilzadesi gibi durur.
Talat Paşa burada, Berlin'de öldürülmüştür ama beni bizim Roza'nın boğulduğu kanal daha çok ilgilendirir.
Rusça, Nazım'ın şiirlerini dinlediğim zaman, birilerine söven bir yobazın Türkçe'sinden daha çok benim dilimdir.
Neleri beğeneceğime, kimleri seveceğime, bazı duyguların tanımını kimlerden nasıl öğreneceğime de ben karar veririm; homongoloslukla Bihruz Bey'lik arasında gidip gelen bir takım zavallılar değil.
Fakat ağzımızı bozmanın zamanı çoktan geçti.
İki adam, siyah "takım elbislerin" içinde... Los Angeles'in bildiğimiz sabahlarından biri işte ve belli ki, arabalarına binmiş işe gidiyorlar. Vincent" Paris'de çiisbörgır'a ne dediklerini biliyor musun?" diye soruyor Jules'e... Metrik hesap sisteminden dem vuruyor, Fransızlar'ın kızarmış patatesi mayoneze bulayıp yemeleriyle dalga geçiyor...
Az sonra iki adamı bir odada görüyoruz. Birkaç da çocuk var odada... Vincent cıgara içiyor, Jules de Tanrı, dünya ve ahlâk hakkında ve öteki Tanrı Marcellus Wallace üzerine nutuk atıyor. Sonra çocuklardan birinin çiisbörgır'ından tadıyor ve çocukları öldürüyorlar.
İki adam, kiralık katilmiş meğer. Çocuklardan Marvin'i alıp gene arabalarına biniyorlar ve hoop, arabanın lastiği bir çukura girdiğinde, tabanca yanlışlıkla ateş alıyor ve Marvin'in suratı parçalanıyor.
İşte asıl cool olan bu.
Bi kere bize yakın kimsecikler ölmüyor. Hatta kendimize yakın bulduğumuz Vincent adındaki gangster bile, filmin ortasında öldürülmesine rağmen, rolüne devam ediyor. Ne sürükleyici, ne neşeli, ne komik. Marvin bok yoluna giderken, biz bu buluşa, bunun arkasındaki dehaya hayran oluyoruz. Ooo may gaat, vandırfull! Veri nays.
Anlaşıldığı gibi, Pulp Fiction filminden söz ediyorum. Vincent'i de bizim John Travolta oynuyor. Bence dünyanın en şanslı sinema oyuncusu olan John Travolta...
Dünyada çok az oyuncuya kısmet olan, iki kuşağın özetini sinema ile verme gibi bir şansı olmuş hergelenin. 70'li yıllarda Bee Gees destekli o danslı filmleriyle, "uyanmaya", satın almaya başlayan bir gençliğin tercümanı olurken, 90'lı yıllarda da artık her şeyi kanıksamış, üç kişiyi öldürmeden önce çiisbörgır muhabbetini olağan karşılayan bir gençliğin hallerini gösterebiliyor.
Marvin'in suratı kaza kurşunuyla parçalandıktan sonra, devreye Mr. Wolf (Harvey Keitel) giriyor ve üstünü bile kirletmeden, tüm cool haliyle arabayı (her ev kadınının yapabileceği bir şekilde) iki battaniye ile temizliyor, kanıtları ortadan kaldırıyor falan.
Sonra Tanrı Marcellus Wallace var. Oraların mafya babası... En cool olan da o elbette. Boksör rolündeki Bruce Willis; o da cool. Filmin ortalarında, Vincent'i, geviş getiren bir sığırın rahatlığı ile öldürüveriyor. Bu kadar az cool'lük hızını kesmeyeceğinden, mafya babasını da "düzülürken" kurtarıyor. Ve az önce iki "sapığın" tecavüzüne uğramış mafya babası, tüm cool haliye "şimdi bu şehirden kaybol ve bir daha da buralarda görünme" diyor, aslında kendisini dolandırdığı için öldürmek istediği boksöre. Yani bir takım kaslarının zorla gevşetilmiş olması bile, bir mafya babasının cool olma durumunu, zerre kadar gevşetmiyor.
Ve mafya babasının karısı rolünde, esas kız Uma Thurman...
Yani bir manita bu kadar cool olur. O meşhur dans sahnesinde yüzündeki ifadeye bir bakın Allah aşkına. Eğlenmiyor, yarışmıyor, kaygılanmıyor, acı çekmiyor, yaşamıyor. Yalnızca cool oluyor.
Doksanlı yılları ve bizi getirdikleri, getirmek istedikleri yeri bu filmden daha iyi anlatabilen bir şeye rastlamadım henüz. Çevrende katliamlar olacak ve yüzünün tek kası oynamayacak. Burnuna kokain yerine eroin çeken bir kadını yaşama döndürmek için, kalbine kocaman iğne ile adrenalin şırınga edebileceksin. Gene kirpiğin oynamayacak.
Belki komşu ülkeyi yerle bir edecekler ve sen "nasıl olsa ticaret yapmıyoruz" diyebilecek, kullanamadığın lüks arabaların derdine düşeceksin ve adam olmaktan dem vuracaksın. Öyle ya! Geber pis Arap! Crash! Boom! Sack!
Bu kadar cool'lük, üşütüyor beni.
Sahi, unutmadan yazayım: Pulp sözcüğü, hiç bir değeri olmayan, ucuz gangster romanlarının basıldığı kâğıtları anlatmak için kullanılıyor. Tarantino, filme bu adı verirken hangi gangasterleri ve beş para etmez kâğıtları düşündü acaba?
Ali Türkan
En sonda masonların ayrımcılık yaptıklarını belirtirken bazı örnekler vermişsiniz, bedensel...
Selami Güneyler - Amerikan Dolarında Mason Simgeleri
Arthur Miller'in Satıcıın Ölümü adlı eseri bir tiyatro yapıtıdır. Öncelikle. Ama bunun...
Cüneyt Uzunlar - Ayrıcalıklılar kulübü üniversite
Sevgili Necdet Cumhuriyet'te yazdiginiz zamanlari hayal meyal hatirliyorum. Gozden irak olan...
Cihat Sahinkaya - Uğur Mumcu
Değerli necdet şen (yazım kurallarına uymayacağımı peşinen söyliyeyim) o malûm gazetenin sıkı bir...
Emin Turan - Uğur Mumcu
Bugün kullandığımız birçok teknolojiye zemin hazırlayan, birçok bilimsel buluşun ve dünyaca kabul...
Ahmet Ardal - Ayrıcalıklılar kulübü üniversite
Çocuk sağlıklı doğmaz. Hayatı boyunca sağlıklı olmaz. “Ben ona kiviyle ıstakozu püre yapıp yedirdim,” değil. Senin karnında dokuz buçuk ay boyunca beslenmesi doğru dürüst ŞART! ŞART! ŞART! Ve hiç bir şeyle bunun: bu sürenin/anne karnı koşullarının telafisi mümkün değil.
Seyit Balkuv
Fakat, bu sefer de nereden geleceği belli olmayan arsız parazit esintiler, evrensel düşünmeye, hayatı sevmeye, fikr-i sabitleri yok etmeye uğraşan yelkenciye bunun bedelini ödetmek için can atar. Karşı ağırlıklarından azade olmak uğuna mücadele yeteneği körelmiş tekneyi bir o yana, bir bu yana yatırır, bir boş anını bulursa da batırıverir. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Peki, bunca zamanın ardından -bunca yaşanmışlık ortadayken- biz insanlar, diğer Uzak Asyalarda; Ortadoğu'da, Balkanlar'da, Kafkaslarda, Afrika'da, kan kokusuna duyduğumuz iştahı ne kadar dizginleyebildik? Ve doğanın her alanında muktedir olan bizler, ne kadar dindirebildik kendi doğamızdaki "Barış" adlı ağlayan çocuğun gözyaşlarını? Yazar
İlker Tortop
Darbeyi alkışlayan, faşist sivilleri alkışlayan, zorbaları alkışlayan bu halkın vicdanı neresinde? Bizim güvenlikli sitelerde oturup, siyah camlı arabalarla gezmemiz; savaşa karşı olmamız, sokak hayvanlarına karşı olmamız, Avrupa Birliği'ni istememiz daha iyi bir ülke için yeterli değil sanırım. Yazar
Seyit Balkuv
Aslında üniversite diploması denen şey, ortak menfaatlerini korumak adına bir araya gelen diğer üniversitelilerin birbirine sokularak oluşturduğu ayrıcalıklılar kulübüne kabul pasaportunuzdur. Yoksa gerçek anlamda üniversite bitirmeniz sizi daha erdemli yapmaz. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Kimseye, vicdanının kabul etmediği bir iş zorla yaptırılamaz. Bu, çok ilkel ve çağdışı bir yöntemdir. Bugün, inançlı bir kişiye, "inanma!" baskısı yapmak ne kadar despotça ise, silahı, savaşı, öldürmeyi kabullenmeyen kişiye, silah verip, savaşa gönderip, "öldür" demek de, o kadar despotça ve saçmadır. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Ne yazık ki ok yaydan çıkmıştır. Toplum mühendisleri veya zamane derebeyleri, kendilerinin istediği biçimde bir teba asla yaratamayacaklardır; hem de medyaları, köşe yazarları ne kadar uğraşırsa uğraşsın. Nasıl herkes fötr şapka takmıyorsa, köylüler piyano çalmıyorsa, birileri de bilek kalınlığında yapmaya devam ederek, en yüksek makamlara kadar geleceklerdir. Bu bir popülizm değil, görünen gerçektir. Yazar
Seyit Balkuv
Kimbilir, çatışmalarla ve gerilimlerle dolu hoşlanmadığımız ruh hallerimizi ve hatta hastalıklarımızı kendimizle hesaplaşma ve kendimizi anlama yolunda birer fırsat olarak görebilir miyiz? Sağlığımızın bozulmasına yok açan etkenleri oturup anlamaya çalışmak, bu şekilde hastalıklardan kurtulmak, kurtulamasak da hastalıklarla bile barışık yaşamak çok mu gerçek dışı bir yaklaşımdır? Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Otobüsten inerken de çatışma had safhadadır. Tek kişilik iniş koridorundan, beş kişinin aynı anda inmeye çalışması ister istemez bir sıkışıklığa sebep olmaktadır. Günün sonunda, bu mücadelelerin içinde eriyen savaşçı, indiğinde, yaşadıklarının tamamını içeren böyle bir metin alır eline. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Travma nedir, travma resimleri, travma videoları... "Aşkın bir travmaydı sevgilim" şarkısı; bedava indir, melodisini cep telefonuna yükle! Yetmedi, kesmediyse sıfır altı seviyeli forumlarımıza gel, birbirimize birinci cümleden sonra duyulmamış sofistike küfürler edelim; karşılıklı bayrak gösterip tehditleşelim. Yazar
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.