Ali Türkan ~ 20 Şubat 2002
Adına ister "Beyaz Türk " de, ister entel, dantel, vesaire... Yalnız bize özgü olmayan ama bizde son yıllarda nüfus patlaması geçiren bir insan türüyle karşı karşıyayız. Eskiden öfke duyduğum ama zamanla ve git gide acımaya başladığım insanlar bunlar...
O kadar çok çelişkiyi, o kadar fazla tutarsızlığı (ki, tutarlı olmaya ille de övgüler düzüyor değilim) bünyelerinde barındırıyorlar ve o kadar eziliyorlar ki, inan, ne zaman aklıma gelseler, onların adına hüzünleniyorum.
Sürekli bir kimlik, bir aidiyet sorunu yaşıyorlar. Yaşamlarının özeti, hayal kırıklıklarının da toplamı oluyor. Çünkü kime tutunurlarsa tutunsunlar, hangi "akımın" peşinde koşarlarsa koşsunlar fos çıkıyor. Aradıkları çözümü ne o topraklarda bin yıl önce yaşamış halk ozanlarında, ne de Batı'dan ithal hazır reçetelerde bulabiliyorlar.
Hülyalı hülyalı devrim hayalleri kuruyorlar ve hayalleri gerçekleşmeyince de bu işin baş sorumlusu, devrimi yapamayan halk, onların "ilkelliği" oluyor.
Bir Mayıs törenlerine mutlaka katılan bir hanım tanıyordum bir zamanlar. İşçinin, emekçinin bayramı yani... Ama aynı hanım, Akmerkez denilen yeri bilmeyen taksi şoförüne, yani bayramına katıldığı emekçiye, "Akmerkez'i de bilmiyorsanız, bu işi yapmayın kardeşim!" diye, hem de epey üst tondan çemkirebiliyordu mesela...
Hem devrim hayalleri kurmak, hem devrimin halkla yapılacağını bilmek, hem de kendi halkından bu kadar nefret etmek, insanı nasıl bir ruh haline götürür acaba? Bunca lahana turşusuna, hangi perhiz dayanır?
Önce, hele o yıllarda, eskinin sıkı devrimcilerinin Özal müridi olmasına ne kadar şaşırmıştım, anlatamam. Hani bu tür devrimcilerin reklamcı, milletvekili, bulvar gazetelerinde köşe yazarı falan olmalarını kanıksamıştım ama "rahmetli" gibi bir adamın ardından gidebilmeleri, onun vizyon sahibi olduğuna inanmaları, "ikinci" Atatürk gibi komiklikler yapmalarını bir türlü anlayamamıştım.
Anlayamamıştım çünkü samimi olduklarına inanıyordum saf saf. Oysa samimi olmakla samimi olduğunu sanmak arasında epey fark var.
Şöyle bir düşününce, en azından tanıdıklarımdaki ortak özelliklerin, korkaklık ve sık sık aşırıya kaçan bir güvensizlik duygusu olduğunu görüyorum.
O korkaklık duygusu yüzünden de sürekli sığınacak, sırtlarını dayayacak birilerini arıyorlar. Önce "halkımdır n'eyler, n'eylerse güzel eyler" oluyor, işçi sınıfına methiyeler yazıyorlar; ardından ve hiç utanmadan, bu topraklara gelmiş en işçi, halk düşmanı adamın ardı sıra gidebiliyor, onun sığ fikirlerinde dünyalarını tanımlayabiliyorlar.
Balıkla beyaz şarap içecek ve cuma namazlarına katılarak müslüman olacak kadar yanar döner, tıpkı elektro saz gibi hilkat garibesi varlıklar bunlar aslında. Konu olmaları da etkilerinden kaynaklanıyor sanırım.
Neredeyse yüz elli yıldır, koca bir memleketin beğenisini, eğitimini, kılık kıyafetini, geleneklerini falan bunlar belirliyor maalesef. Öfke duymasam da ne kadar tehlikeli olduklarının, hastalık derecesinde bu toplumun her hücresine sindiklerinin farkındayım.
Kim de "yahu, kime ne zararları var, şurada okuyup kendilerini geliştiriyorlar" falan diyebilir ki? Başka tür yaşam hakkına şans tanımayan her dünya görüşü, başka tür insanı boğan, dışlayan, ezen her yobaz, tehlikelidir.
Üzüntüm; bunların zorla sokmaya kalktıklarının karşısına, aslında tam da bunların ve aynı anlama gelmek üzere, düzenin istediği Doğulu tipine denk düşen, beyaz Kürt İbrahim Tatlıses veya piyasa çarklarını hatmedip insanın en zavallı, en aşağılık duygularını işleyen "sanatçıların" estetik anlayışının oturması.
İbo, mutlaka Mozart'ın, Beethoven'in değil, Maykıl Ceksın'ın karşısına oturur Türkiye'de. Tıpkı onun beyaz olma gayreti gibi bir gayretin içindedir ve tıpkı onun gibi, yüzünü kaybetmiştir.
Kendi değerlerimize sahip çıkacaksak, bu değerleri, milliyetine bakmadan sahiplenmekten yanayım ben. Bu anlamda, meselâ Gorki, mazlumun yanında olması nedeniyle, İbo'dan daha çok hemşerimdir benim. Kollwitz ve Picasso, hemen şuranın çocuklarıdır ama Baykam, bizim oralara safariye gelmiş, kolonyal şapkalı bir İngiliz asilzadesi gibi durur.
Talat Paşa burada, Berlin'de öldürülmüştür ama beni bizim Roza'nın boğulduğu kanal daha çok ilgilendirir.
Rusça, Nazım'ın şiirlerini dinlediğim zaman, birilerine söven bir yobazın Türkçe'sinden daha çok benim dilimdir.
Neleri beğeneceğime, kimleri seveceğime, bazı duyguların tanımını kimlerden nasıl öğreneceğime de ben karar veririm; homongoloslukla Bihruz Bey'lik arasında gidip gelen bir takım zavallılar değil.
Fakat ağzımızı bozmanın zamanı çoktan geçti.
İki adam, siyah "takım elbislerin" içinde... Los Angeles'in bildiğimiz sabahlarından biri işte ve belli ki, arabalarına binmiş işe gidiyorlar. Vincent" Paris'de çiisbörgır'a ne dediklerini biliyor musun?" diye soruyor Jules'e... Metrik hesap sisteminden dem vuruyor, Fransızlar'ın kızarmış patatesi mayoneze bulayıp yemeleriyle dalga geçiyor...
Az sonra iki adamı bir odada görüyoruz. Birkaç da çocuk var odada... Vincent cıgara içiyor, Jules de Tanrı, dünya ve ahlâk hakkında ve öteki Tanrı Marcellus Wallace üzerine nutuk atıyor. Sonra çocuklardan birinin çiisbörgır'ından tadıyor ve çocukları öldürüyorlar.
İki adam, kiralık katilmiş meğer. Çocuklardan Marvin'i alıp gene arabalarına biniyorlar ve hoop, arabanın lastiği bir çukura girdiğinde, tabanca yanlışlıkla ateş alıyor ve Marvin'in suratı parçalanıyor.
İşte asıl cool olan bu.
Bi kere bize yakın kimsecikler ölmüyor. Hatta kendimize yakın bulduğumuz Vincent adındaki gangster bile, filmin ortasında öldürülmesine rağmen, rolüne devam ediyor. Ne sürükleyici, ne neşeli, ne komik. Marvin bok yoluna giderken, biz bu buluşa, bunun arkasındaki dehaya hayran oluyoruz. Ooo may gaat, vandırfull! Veri nays.
Anlaşıldığı gibi, Pulp Fiction filminden söz ediyorum. Vincent'i de bizim John Travolta oynuyor. Bence dünyanın en şanslı sinema oyuncusu olan John Travolta...
Dünyada çok az oyuncuya kısmet olan, iki kuşağın özetini sinema ile verme gibi bir şansı olmuş hergelenin. 70'li yıllarda Bee Gees destekli o danslı filmleriyle, "uyanmaya", satın almaya başlayan bir gençliğin tercümanı olurken, 90'lı yıllarda da artık her şeyi kanıksamış, üç kişiyi öldürmeden önce çiisbörgır muhabbetini olağan karşılayan bir gençliğin hallerini gösterebiliyor.
Marvin'in suratı kaza kurşunuyla parçalandıktan sonra, devreye Mr. Wolf (Harvey Keitel) giriyor ve üstünü bile kirletmeden, tüm cool haliyle arabayı (her ev kadınının yapabileceği bir şekilde) iki battaniye ile temizliyor, kanıtları ortadan kaldırıyor falan.
Sonra Tanrı Marcellus Wallace var. Oraların mafya babası... En cool olan da o elbette. Boksör rolündeki Bruce Willis; o da cool. Filmin ortalarında, Vincent'i, geviş getiren bir sığırın rahatlığı ile öldürüveriyor. Bu kadar az cool'lük hızını kesmeyeceğinden, mafya babasını da "düzülürken" kurtarıyor. Ve az önce iki "sapığın" tecavüzüne uğramış mafya babası, tüm cool haliye "şimdi bu şehirden kaybol ve bir daha da buralarda görünme" diyor, aslında kendisini dolandırdığı için öldürmek istediği boksöre. Yani bir takım kaslarının zorla gevşetilmiş olması bile, bir mafya babasının cool olma durumunu, zerre kadar gevşetmiyor.
Ve mafya babasının karısı rolünde, esas kız Uma Thurman...
Yani bir manita bu kadar cool olur. O meşhur dans sahnesinde yüzündeki ifadeye bir bakın Allah aşkına. Eğlenmiyor, yarışmıyor, kaygılanmıyor, acı çekmiyor, yaşamıyor. Yalnızca cool oluyor.
Doksanlı yılları ve bizi getirdikleri, getirmek istedikleri yeri bu filmden daha iyi anlatabilen bir şeye rastlamadım henüz. Çevrende katliamlar olacak ve yüzünün tek kası oynamayacak. Burnuna kokain yerine eroin çeken bir kadını yaşama döndürmek için, kalbine kocaman iğne ile adrenalin şırınga edebileceksin. Gene kirpiğin oynamayacak.
Belki komşu ülkeyi yerle bir edecekler ve sen "nasıl olsa ticaret yapmıyoruz" diyebilecek, kullanamadığın lüks arabaların derdine düşeceksin ve adam olmaktan dem vuracaksın. Öyle ya! Geber pis Arap! Crash! Boom! Sack!
Bu kadar cool'lük, üşütüyor beni.
Sahi, unutmadan yazayım: Pulp sözcüğü, hiç bir değeri olmayan, ucuz gangster romanlarının basıldığı kâğıtları anlatmak için kullanılıyor. Tarantino, filme bu adı verirken hangi gangasterleri ve beş para etmez kâğıtları düşündü acaba?
Bölüm: Yazarlar
Ali Türkan
+ Yazıların tam listesi
devrim, Günümüzün Nevrotik İnsanı için dedi ki: Bahsedilen belirtilerden birini bile gösteriyorsanız kendi iyiliğiniz için hemen doktora gidin... (Devam)
Cavit Olgun, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Yaziniz için sagolun, ama ben onyillar oldu, cumhuriyet gazetesi denince tapu daireleri ve karakol... (Devam)
Cüneyt Uzunlar, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Sanırım 1986 idi. Cumhuriyet'i, evet, bir kimlik gibi kıç cebimizde taşıyorduk. İstanbul... (Devam)
12 Eylül 'devlet iktidarı'na neredeyse tapınan bir zihniyete sahipti. Askeri yönetimden sivil yönetime geçişte, iktidarın elinin kuvvetli olmasını istiyordu. Hukuk düzenini orasından burasından sıkıştırmasının nedeni de buydu.
Seyit Balkuv
"Erdemli insan" olmak için mutlaka kötülüklerle, adaletsizliklerle mücadele etmek mi gerekiyor? Sadece "iyi insan" olarak yaşamaya çalışmak yeterli değil midir? Haksızlıklar, adaletsizliklerle dolu bu dünyada, hangi çabalarımızın "daha iyi bir dünya" için bir katma değeri vardır? Yoksa bu çabalar bizi asabi ve gergin biri yapmaktan başka bir işe yaramaz mı? Yazar
Necdet Şen
Öyle bir ağız dalaşı ki, bunu "kim haklı?" diye izleyenlerin eline geçecek tek şey, ancak kafa karışıklığı ve utanma hissi olabilir. Belki bir de "ben bu kadar lâubaliliğe müstehak mıyım?" sorusu. Şahsen ben kendimi buna müstehak görmüyorum. Ülkemi de. Dilin Kemiği
Seyit Balkuv
Kendimizi çok da bilgili olmadığımız bir konuda atıp tutarken veya uyduruk bir toplantıya çağrılmadık diye tansiyon hapları yutarken buluyorsak veya bir gün haksızlıklar karşısında kükrerken ertesi gün haksızlığa sebep olan gücün yanında süt dökmüş kediye dönüyorsak, birey olarak kendi değerimizin tescili ile ilgili bir takıntı sorunu yaşıyor olabilir miyiz? Yazar
Kâmuran Kızlak
Artık ismini hatırlayamadığım Kapitalizmin geleceğini gören o akıl-fikir adamı "Neo Liberal Vaiz" her kimse büyük adammış. Haddim olmayarak buradan ben de bir kehanette bulunayım bari: Her gün biraz daha azgınlaşan Kapitalizm korkarım insanlığın sonunu getirecek. Kendi başını yer inşallah. Yazar
Ümran Davran
Gözleri görmeyen o kadar çok kedi vardı ki ortalıkta. Felçliler, ön ya da arka patileri olmayanlar. Yani sokakta yaşayamayacak onlarca kedi. Tek dertleri sevilmek gibi görünüyordu. Elimi bulup yanaklarını, başlarını sürtüyorlardı. Benim de canım fena halde yanıyordu. Yazar
Seyit Balkuv
Takım arkadaşlığı, grup çalışması, dostane çalışma ortamı yaratma martavallarına kıymet vermeyin. Yönetim tarafından böyle bir program uygulanmaya çalışılırsa, destekliyor görünün hatta ekibinizi bu yönde cesaretlendirin, fakat asla kendinizi bu grubun içine sokmayın. Zaten yönetim kademesinin yer almadığı böyle bir program kısa süre içinde unutulup gidecektir. Yazar
Necdet Şen
Eğer biz bu kadar yanar döner ve pişkin olmasaydık, Cem Karaca'nın yetmişli yıllarda Maltepe sigarası içtiğine ya da seksenli yıllarda memleketine dönmek için Başbakan eli öpüp öpmediğine takılmak yerine, "neden bugün reklamcıların ve holding yöneticilerinin ekseriyeti eski solcu?" diye sorardık. Dilin Kemiği
Seyit Balkuv
Ali Rıza Bey artık yaşamıyor. Ona benzeyen yaşlı nesil, bazen öfkeli ama çaresiz, bazen kayıtsız, genç nesillere teslim ediyor yaşam alanlarını. O yeni nesil ise, gün geçtikçe daha az benziyor Ali Rıza Bey'e. Onlar yürürken bir yerlerini kaşımıyor. Eşine dostuna ulu orta küfretmiyor. Herkese saygılı ve görgülü davranıyor. Şifresini kimseyle paylaşmıyor. Kadere inanmıyor, herkesin kendi kaderini çizebileceğine inanıyor. Yazar
Necdet Şen
Binlerce yıldır devam eden öğrenme, işlemden geçirme, soyut kavramlar oluşturma, bu kavramları kullanarak başka soyut düşünceler üretme, öğrendiklerimizi sonraki kuşaklara aktarma sürecinin sonunda edindiğimiz "akıl" ve bu aklın vaaz ettiği "kader" ya da "tevekkül" gibi hasletlerin hayvanlarda olmadığı ne malum? Dilin Kemiği
© 2000-2008 Derkenar.com ~ Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar iznimiz olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.