Patronsuz Medya

 Google Web   Derkenar  

Hep Akdenizliyiz canım!

Ali Türkan ~ 10 Ekim 2001


Zor zenaat gurbette yaşamak.

Değişiyor insan. Sorun değil; değişmekten korkanlar düşünsün... Asıl zor olanı yozlaşmamak, şanzımanı dağıtmamak.

İlk iki yıl, yolunu el yordamıyla bulmak ve Almanca öğrenmekle geçiyor. Zaten her şeyin sorumlusu da Almanca bilmemek oluyor bu zaman içinde. Yıllardır burada yaşayanların, onca yılın tecrübesiyle söylediklerine inanmıyorsun. Gördüklerin yetiyor sana.

Heeeyt! Cennet ulan burası!

Sokaklarda istediğin gibi öpüşüyorsun, istediğin yürüyüşe katılıyor, istediğin sloganı bağırarak atıyorsun. İnsanlar uygar, sokaklar temiz... Manitalar uzun bacaklı ve de sarışın... Üstüne mavi, yeşil gözlü, meraklısına koca popolu, iri memeli... Fethederim lan burayı ben!

Görüntünün ardında bir de "öz" olduğu, asıl belirleyici olanın da o öz olacağı, aklına bile gelmiyor.

İstediğin kadar Almanca öğren. Toplumun büyük bir kesiminin seni kabul etmediğini görüyorsun canın acıya acıya... Uzaydan, ne uzayı, Türkiye'den gelmişsin gibi davranıyorlar sana. Her karşılaşmada, her sohbette bu "aidiyeti" hatırlatıyorlar...

Asıl Almanca'yı öğrendikten sonra, "neden sopa yediğini anlayamayan çocuk gibi" yaşama süreci başlıyor.

Büyük şehir çocuğu olman; Batılı bir anlayışla yetişmen; Sartre, Auster okuman; rock dinlemen; new age'den haberdar olman yetmiyor gariban işçi imajından sıyırmaya. Allah'tan "suçlu" hemen gözünün önünde: Pasaportunda "işçi ailesidir, hariçte geçimini temin etmiştir" damgası olanlar.

Her sohbette onlarla "fark"ının altını çiziyorsun bu yüzden. "İstanbul, İzmir başka canım! Tıpkı Avrupa gibi..."

Böylece kabul göreceğine, neysen o gibi görüleceğine inanıyorsun ama o da yetmiyor tabii. Çünkü, içine girdiğin (veya bi türlü giremediğin) toplum, sen buralara gelmeden çoook önce bir rol biçmiş sana kafasında. Onlar için, Orient Express filminde, beyaz şapkalı, şık kostümlü kadının ardından "miss sahip! miss sahip!" diye bağırarak yürüyen, bir "bakşiş" için kendini paralayan o sarıklı hamallardansın.Unutma, damızlık boğalarına "Hasan" adını veren bir kültür coğrafyasının içindesin.

Ve ne yaparsan yap, seni değil, o imajı görüyorlar. Sen de çareyi, onların hayran olduğu, en azından görünüşü sana az çok benzeyen insanlara sığınmakta buluyorsun. Ve "beni İtalyan sanıyorlar" mavrası başlıyor ister istemez. Elinden geleni de yapıyorsun İtalyan'a benzetsinler diye. İstediğin olunca da yanıt hep aynı: "Eee, ne de olsa Akdenizli'yiz hep.

(Bu "Akdenizli" geyiğini, Kuzey Afrikalılar da çok tutuyor.)

Anlamadım! Ne buyurdun? Nereliyiz?

Yok oğlum! Arap'sın sen, Türk'sün! Her şeyine (sen inkâr etsen bile) İslâm kültürü sinmiştir. Zaten seni İtalyan sananlar da, her azıcık esmeri İtalyan, her sakallıyı da babaları sanıyor... Arap ya da Türk olduğunu öğrenince de davranışları değişiyor hemen. Biraz dikkatli baksan, bu kadar kendinle meşgul olmasan, sen de görürsün bunu...

Uzun sürüyor ama görüyorsun da sonunda. Adamı öyle kolay kolay İtalyan yapmazlar burada. O zaman da "köprü" palavralarını alıyorsun repertuarına.

Uygarlıklar arasında köprü ya cennet vatanımız.

"Efendim, acılı analarımıza galat, Anadolu koymuşuz yaşadığımız toprakların adını."

Analarının acılı olmasıyla övünen köprü; fazladan Avrupalı bir de... Neremle güleyim bilmem ki!

Salak bu gâvurcuklar. Sanki ilk defa sen gezdiriyorsun bu sakala bu usturayı. Salak oldukları için de, akıllarına bir sözlük almak ve "Anatolia" sözcüğünün Grekçe'de "güneşin doğduğu yer" yani doğu olduğunu öğrenmek gelmiyor.

Köprü palavrasını hiç mi hiç yutmuyorlar meraklanma! Bu ne biçim köprüdür ki, bir çırpıda dört İranlı ya da Hindistanlı yazar adı sayamazsın, köprünün doğu ayağındakileri batıdaki şehirlere sokmamam için elinden geleni yapar, "İstanbul kebap kokuyor!" diye kıçını yırtarsın.

Ve ne yaparsan yap "malı" da, manitaları da o beğenmediğin, "angut" dediğin köylü çocuklarının götürdüğünü görürsün. Kafana da ancak ondan sonra bazı şeyler "daaank!" eder.

Avrupalı, Avrupalı istediği zaman Türkiye'den gelenini ne yapsın? Elinin uzanacağı mesafede milyonlarca "orjinali" var zaten. Seninle ilişkiye girecekse, önemli olan kişiliğin, eğitimin, düşlerin, dünya görüşün değil, görünüşündür yalnızca. "Egzotik" olman yeter ona. Çünkü çölde yolunu kaybeden "beyaz" hatunun ve son anda kendini kurtaran Arap prensine, onun şahin bakışlarından duyduğu heyecana benzer bir şeyler tatmak ister.

Metro-Goldwyn-Mayer şartlanması. Çaktın mı?

Keşke çakmasaydın. Bunun farkına varınca, en tehlikeli süreç başlar senin için. En koyusundan milliyetçi, en aşağılığından ırkçı, en ucuzundan populist olursun.

Evinin duvarlarından resimler kalkar, halı nakışı gelir; Şiir, Mesnevi, hadi Yunus; sosyoloji, İbni Haldun; sosyalizm de Bedrettin olur... Batı'ya varmak için, Doğu'ya yol almaya başlarsın. Bir nevi "asri zaman Kolumbus'u" olursun yani.

Neden?

Daha önce aklın neredeydi? Muasır medeniyet seviyesinin şekille ilgili olduğunu kim öğretti sana? Kafana zorla şapka oturtanlar mı? Yoksa "evrenselliği" Avrupa'ya mal satmak olarak algılayan "sanatçılar"ın mı?

Dünyanın en büyük imparatorluklarından birini kurmuş, çok değil bundan seksen sene önce üç kıta boyu düşünebilen bir halkın bu kadar köksüzleşmesinin, kökleri Avrupa'nın "tu kaka!" dediği bir kültürde olmasından duyduğu utancın altında hangi psikolojik nedenler yatar?

Nedir bu "turiste ayıp oluyor" sendromu?

Neden varlığının onayını Avrupalı'dan almak zorundasın sen?

Yok canım, neler uyduruyorum böyle! Biliyorum, uygarlıklar arasında köprüsün sen. Ana dilinde her cümleye sekiz "eeeeeööö" sıkıştırsan bile, şakır şakır Grekçe, Arapça, Farsça, İngilizce, Fransızca, efendime söyleyeyim, Hititçe, Frigce, Moğolca konuşur; hat sanatımızın eşsiz örnekleri kadar, Rembrandt'tan da zevk alır; "aslı yok yaylasında bin beş yüz koyunum var" türküsünü, Munch'un "Çığlık" tablosundaki figür söylüyormuş gibi dinler; Tom Waits ve Ümmü Gülsüm'e aynı mesafede durursun...

Ama ne yaparsan yap, her zaman çiğnenen de sen olursun.

Şaşacak bi şey yok. Köprüsün sen.

Hadi everybody: Avrupa, Avrupa duy sesimizi!

(İstanbul'dan gelen üçüncü ıtır da yaşamadı burada. Nedenini bilmiyorum ama oralı çiçekler soluyor burada. Yazıdaki kızgınlık bu yüzden.)

 

 

Bölüm: Yazarlar

Ali Türkan

 

Yazıyı arkadaşlarınıza da önermek ister misiniz?

Konuyla ilgili görüş belirtmek ister misiniz?

Son Yorumlar

devrim, Günümüzün Nevrotik İnsanı için dedi ki: Bahsedilen belirtilerden birini bile gösteriyorsanız kendi iyiliğiniz için hemen doktora gidin... (Devam)

Cavit Olgun, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Yaziniz için sagolun, ama ben onyillar oldu, cumhuriyet gazetesi denince tapu daireleri ve karakol... (Devam)

Cüneyt Uzunlar, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Sanırım 1986 idi. Cumhuriyet'i, evet, bir kimlik gibi kıç cebimizde taşıyorduk. İstanbul... (Devam)

Tüm Yorumlar

Web Gezgini

Tanrı insanın elinin dolu olup olmadığına bakmaz temiz olup olmadığına bakar

'Yaratılış'ın ani mi, yoksa evrimle mi olduğu konusu insan oğlu-kızı olarak meçhulümüz. Elimizde teoloji ve teoriler var. Teoriye inanan o zatın dogmatikliği ile teolojiye inananın dogmatikliği arasında bir fark yok.

Prof. Dr. İlhami Güler (Star)

En Son Yazılar

Derviş William, sözü eğri büğrü söyleme!

Necdettin Efendi

Mütemadiyen kınayan, hakir gören, elinde balta, "berbat" avına çıkan, linç eden yazılar yazmakta kararlıysan, bir daha düşün. Hatta git biraz dolaş, martılara, bulutlara, denizin ve gökyüzünün sonsuzluğuna dal, senin müzmin gerginliğinin ve hep olumsuz ayrıntılara odaklanıyor oluşunun kaç kişinin neresinde olacağına dair derin tefekküre dal, sonra eve dön, yazdıklarını bir de o gözle oku; bakalım nasıl bulacaksın.   Dilin Kemiği

Ne yersem zayıflarım?

Seyit Balkuv

"Erdemli insan" olmak için mutlaka kötülüklerle, adaletsizliklerle mücadele etmek mi gerekiyor? Sadece "iyi insan" olarak yaşamaya çalışmak yeterli değil midir? Haksızlıklar, adaletsizliklerle dolu bu dünyada, hangi çabalarımızın "daha iyi bir dünya" için bir katma değeri vardır? Yoksa bu çabalar bizi asabi ve gergin biri yapmaktan başka bir işe yaramaz mı?   Yazar

Matbuatta kabileler savaşı

Necdet Şen

Öyle bir ağız dalaşı ki, bunu "kim haklı?" diye izleyenlerin eline geçecek tek şey, ancak kafa karışıklığı ve utanma hissi olabilir. Belki bir de "ben bu kadar lâubaliliğe müstehak mıyım?" sorusu. Şahsen ben kendimi buna müstehak görmüyorum. Ülkemi de. Dilin Kemiği

Segovia'nın gitarı

Seyit Balkuv

Kendimizi çok da bilgili olmadığımız bir konuda atıp tutarken veya uyduruk bir toplantıya çağrılmadık diye tansiyon hapları yutarken buluyorsak veya bir gün haksızlıklar karşısında kükrerken ertesi gün haksızlığa sebep olan gücün yanında süt dökmüş kediye dönüyorsak, birey olarak kendi değerimizin tescili ile ilgili bir takıntı sorunu yaşıyor olabilir miyiz? Yazar

Dünyanın en eski sektörü

Kâmuran Kızlak

Artık ismini hatırlayamadığım Kapitalizmin geleceğini gören o akıl-fikir adamı "Neo Liberal Vaiz" her kimse büyük adammış. Haddim olmayarak buradan ben de bir kehanette bulunayım bari: Her gün biraz daha azgınlaşan Kapitalizm korkarım insanlığın sonunu getirecek. Kendi başını yer inşallah. Yazar

Kimsesiz kedilerin kimsesi

Ümran Davran

Gözleri görmeyen o kadar çok kedi vardı ki ortalıkta. Felçliler, ön ya da arka patileri olmayanlar. Yani sokakta yaşayamayacak onlarca kedi. Tek dertleri sevilmek gibi görünüyordu. Elimi bulup yanaklarını, başlarını sürtüyorlardı. Benim de canım fena halde yanıyordu. Yazar

Yönetici adayları için altın öğütler

Seyit Balkuv

Takım arkadaşlığı, grup çalışması, dostane çalışma ortamı yaratma martavallarına kıymet vermeyin. Yönetim tarafından böyle bir program uygulanmaya çalışılırsa, destekliyor görünün hatta ekibinizi bu yönde cesaretlendirin, fakat asla kendinizi bu grubun içine sokmayın. Zaten yönetim kademesinin yer almadığı böyle bir program kısa süre içinde unutulup gidecektir. Yazar

Sol'un Cem Karaca ile imtihanı

Necdet Şen

Eğer biz bu kadar yanar döner ve pişkin olmasaydık, Cem Karaca'nın yetmişli yıllarda Maltepe sigarası içtiğine ya da seksenli yıllarda memleketine dönmek için Başbakan eli öpüp öpmediğine takılmak yerine, "neden bugün reklamcıların ve holding yöneticilerinin ekseriyeti eski solcu?" diye sorardık. Dilin Kemiği

Babamıza da mı güvenmeyelim?

Seyit Balkuv

Ali Rıza Bey artık yaşamıyor. Ona benzeyen yaşlı nesil, bazen öfkeli ama çaresiz, bazen kayıtsız, genç nesillere teslim ediyor yaşam alanlarını. O yeni nesil ise, gün geçtikçe daha az benziyor Ali Rıza Bey'e. Onlar yürürken bir yerlerini kaşımıyor. Eşine dostuna ulu orta küfretmiyor. Herkese saygılı ve görgülü davranıyor. Şifresini kimseyle paylaşmıyor. Kadere inanmıyor, herkesin kendi kaderini çizebileceğine inanıyor. Yazar

 
eXTReMe Tracker

© 2000-2008 Derkenar.com ~ Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar iznimiz olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.

° °