Patronsuz Medya

 Google Web   Derkenar  

O, Pavel'in sevdiği kadındı

Ali Türkan ~ 21 Eylül 2001


Çingene'ydi. Öyle "Karmen" operasından fırlamış bir hali yoktu canım; düpedüz insandı.

Siyah saçları beline kadar inerdi. Gözleri ışıl ışıl, onlar da siyah... Bedeninin her yeri "kadın" diye bağırırdı. Boy pos da yerindeydi ha! Domuzuna "açık" giyinirdi. Arada bir kapalı giyinince daha fena olurduk. Ya o yürüyüşü. O bir adım atardı, kalçaları üç kere titrerdi. Bitirim takımının "sakız çiğniyor" dediği durum olurdu yürürken.

Bütün fabrika hastaydık. Yiyecekmiş gibi bakanından tut da, ilgilenmiyormuş pozlarında "ağır" takılanına kadar, her çeşit var. Artık kim nereden duyduysa, iyi giyinen erkeklerden hoşlandığı söylentisi yayılmıştı. O günden sonra işe "kont" gibi gelmeye başlamıştı proleterya. Herkes iki dirhem, bir çekirdek... Yanaklar ayna... Kokular o biçim... "Seninki ne marka" diye parfüm muhabbeti yapılıyor.

İstekler de çeşit çeşit. İşyerinde "malzeme" toplayıp bunca yıllık helâlini mutlu edeninden, iki saatte bir soğuk duş yapanına; aşk şiirleri yazıp derin derin iç çekeninden, "fantaaazilerini" anlatanına kadar ne ararsan var. Hormonlar yerlere saçılmış, üstüne basıyoruz.

Kantinde sandalyeler ona ayarlı.

"Ağır" takılıyorum ya, oralı değil pozlarındayım ama içim gidiyor benim de... Aynı bölümde çalışmadığımız, ilgi de bu kadar yoğun olduğu için, punduna getirip tanışamıyorum da bir türlü... Zaten herkes birbirini kolluyor. İlk "hareket çekenin" anası ağlar. Ağlasın be! Korkum kazanacağım düşmanlardan değil. Bir "hayır" derse, hayali bile kalmayacak; işte bundan korkuyorum. Yoksa tam "ülke batıran" cinsinden. Hani Memalik-i Osmanî senin olacak, "al anam!" diyeceksin de yetmezse komşu ülkelerden biraz daha arazi yağmalayıp ayaklarına sereceksin. Kim kızar Baltacı'ya?

Bir süre yaver gitti şansım. Öğle yemeklerinde hep karşımdaki masalardan birine, yüzü bana dönük oturuyordu. Sonra ne olduysa, sırtını döner oldu.

İşte o günlerde, "rakip"ten saymadığım için olsa gerek, bir kenarda oturan ve ona bakan bir adamın fakına vardım.

Hani Erzincan depreminin olduğu günlerde bir fotoğraf çıkmıştı gazetelerden birinde. Çocuklarını, karısını, annesini, babasını, tüm tanıdıklarını kaybeden bir adamın fotoğrafıydı. Çömelmiş, öyle bakıyordu. Gördüysen, sen de hatırlarsın. İşte o adamın gözlerinde acıyı görmüştüm ben. Öyle böyle değil, gerçek acıyı. Elle tutuluyordu adamın acısı...

İşte, o daha önce farkına varmadığım adamın gözlerinde de gerçek sevgiyi gördüm o gün. O sevdiğine bakıyordu, ben de ona. Farkımda bile değildi. Bakışları bütün gün gitmedi gözümün önünden. Bütün gün huzursuz çalıştım. Eve gittim aynı huzursuzluk. Sürekli "hadi lan, abartıyorsun!" diyordum kendime. Utanıyordum aslında. O kadın için düşündüklerimden, ona yapmak istediklerimden, kirimden utanıyordum.

Ertesi gün o adamın masasına oturdum öğle yemeğinde. Hiç hoşnut olmamıştı ama merakıma yenilmiştim. Kimdi, neyin nesiydi? O günden sonra da haftalarca süren bir dostluk başladı aramızda.

Adı Pavel. Çekoslavakyalı. Yüz otuz kilo çekiyordu kısacık boyuyla. Kulakları duyuyordu ama konuşamıyordu; dilsizdi. Bırakmıştı Pavel. Memleketinde yaşlı bir anacığı vardı; ona para göndermek için çalışıyordu.

Pavel'e kalsa işi gücü bırakıp, elinde kemanı şehir şehir gezecek, kimsenin onu ikinci defa aşağılamasına izin vermeyecekti. Yüz otuz kiloydu ama seksen kilosu yürekti zaten. Kimse o yüreği görmek için çaba harcamıyordu. Oysa bir kere keman çalarken dinlemeleri, bir kere o kadına bakan gözlerini görmeleri yeterdi.

Başlangıçta çok zor anlaştık, "dil"ini öğrenmem de epey sürdü. Elleriyle sevgisini anlattı bana bir kere. Gerek yoktu aslında. Anlatma ihtiyacı işte... Öyle bir kadın anlattı ki bana, ben o kadını hiç bir yerde görmedim şimdiye kadar. Utandım bir kere daha. Artık "Pavel'in sevdiği kadındı o". Ne erkekleri görünce "koketleşen" davranışlarını görüyordum, ne göğüslerini, ne kalçalarını...

İkimiz de biliyorduk olmayacağını. Kadın farkında bile değildi onun. İşyerindeki angutlar da sürekli şişmanlığıyla alay ediyorlardı zaten.

(Bir keresinde çalıştığı bölüme gitmiştim. Yirmi yaşlarında bir it, yanından geçen Pavel'in göbeğini tutup sallamıştı eliyle. Tam üstüne yürüyordum ki, eliyle engel oldu Pavel. O kadar bıkmıştı salaklardan.)

Sonra o kadın, fabrikadaki genç müdürlerden biriyle "çıkmaya" başladı. Fabrikanın otoparkına kadar adamın arabasıyla geliyor, kapıdan ayrı ayrı giriyorlardı. İstedikleri kadar saklasınlar, çabuk duyulmuştu tabii.

Pavel de ortalıkta görünmez oldu. Önce yalnız kalmak istediğini sandım ve aramadım ben de. İşyerine de haber vermediğini öğrenince iyice meraklandım.

Birkaç kere evine de gittim ama kapı duvar, açan yok. Birkaç gün sonra da gazetelere haber oldu dostum. Evden kokular gelince, polise haber vermiş komşuları...

Otuz altı yaşındaydı ve yaşadığı gibi gitmişti bu dünyadan; yapayalnız.

O öleli tam on yıl oldu. Tam on yıl önce bugün almıştım ölüm haberini. Kemancı İsaac Stern'i severdi, o da Eylül'de öldü.

Noolucak ki, gidiyoruz işte birer birer...

Kalanlara selâm olsun.

Derkenar okurları ne diyor?

Ali abim. Sen de gitin. Bir gün kafan esti Berlin'den de gitin. Oldu mu böyle ben de gelecektim İstanbul'a takılacaktık. Sana Berlin'i anlatacaktım. Nalet olsun böyle dünyaya kötüler yine kazandı. Bu dünyada bir iyi abimiz de ayrıldı yanımızdan...

Ali Yeter ~ 11 Ocak 2008 (21:14)

Ah be Ali Abi, neydi acelen? Biliyorduk zaten herkeslerden yakisikli, herkeslerden daha güzel göcecegini bu diyarlardan... Ama böyle apansiz, ardinda böylesine derin sizilar birakip gitmek yakisti mi sana?

Her gidisinde bir dönüsün olmustu oysaki. Ya simdi? Simdi Dünya biraz daha kücüldü, biraz daha büyüdü karanlik. Yalnizllik istegine eyvallah ama oldu mu böyle eyvallahsiz sivismak?

Bogazimdaki dügümler ellerimi bagliyor, yazamiyorum bile aklimdan gecenleri. Bir yerlerden umarim olsa söyleyecegim birseyler ama ne herhangi bir Güc 'e senin inanmisligin var ne de benim eyvallahim.

Öpüyorum kocaman gözlerinden kocaman kocaman. Inci taneli insanlar, gülyüzlü Ayse'ler ve onurlu yasaminin bir yerlerinde beni de agirladigin icin. Ne mutlu ki bana seni tanidim canim abim...

Haydar Cicek ~ 12 Ocak 2008 (19:24)

 

Bölüm: Yazarlar

Ali Türkan

 

Yazıyı arkadaşlarınıza da önermek ister misiniz?

Konuyla ilgili görüş belirtmek ister misiniz?

Son Yorumlar

Hasan Saka, Sokak hayvanları için dedi ki: Sokak hayvanları sağlığımız için tehlike yaratıyor. İtlâf edilsinler diyemeyeceğim ama hiç değilse... (Devam)

Battal Takoz, Buyurun Çadır Tiyatrosuna! için dedi ki: 90'lı yıllardaki "Kanal Market" deneyimini hatırlayan var mı? Efe Özal'ındı sanırım... (Devam)

devrim, Günümüzün Nevrotik İnsanı için dedi ki: Bahsedilen belirtilerden birini bile gösteriyorsanız kendi iyiliğiniz için hemen doktora gidin... (Devam)

Cavit Olgun, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Yaziniz için sagolun, ama ben onyillar oldu, cumhuriyet gazetesi denince tapu daireleri ve karakol... (Devam)

Tüm Yorumlar

Web Gezgini

Tanrı insanın elinin dolu olup olmadığına bakmaz temiz olup olmadığına bakar

'Yaratılış'ın ani mi, yoksa evrimle mi olduğu konusu insan oğlu-kızı olarak meçhulümüz. Elimizde teoloji ve teoriler var. Teoriye inanan o zatın dogmatikliği ile teolojiye inananın dogmatikliği arasında bir fark yok.

Prof. Dr. İlhami Güler (Star)

En Son Yazılar

Buyurun Çadır Tiyatrosuna!

Kâmuran Kızlak

Benim çocukluğumda bazı ilçe ve kasabalarda panayırlar kurulurdu. Oralarda kurulan "Çadır Tiyatroları"nda milleti epeyce "olgun" (yani Kabe-i Mükerreme'yi tavaf yaşı gelmiş) hatunları röntgenlemeye ikna etmeye çalışan panayır cazgırları olurdu. Bu insanlar o günlerin bir nevi program sunucularıydı. Yetenekli cazgırlar çoğu çaptan düşmüş üryan hatunlar hakkında yaptıkları akıl çelici reklâmların etkisiyle çadırı doldururlardı.   Yazar

Derviş William, sözü eğri büğrü söyleme!

Necdettin Efendi

Mütemadiyen kınayan, hakir gören, elinde balta, "berbat" avına çıkan, linç eden yazılar yazmakta kararlıysan, bir daha düşün. Hatta git biraz dolaş, martılara, bulutlara, denizin ve gökyüzünün sonsuzluğuna dal, senin müzmin gerginliğinin ve hep olumsuz ayrıntılara odaklanıyor oluşunun kaç kişinin neresinde olacağına dair derin tefekküre dal, sonra eve dön, yazdıklarını bir de o gözle oku; bakalım nasıl bulacaksın.   Dilin Kemiği

Ne yersem zayıflarım?

Seyit Balkuv

"Erdemli insan" olmak için mutlaka kötülüklerle, adaletsizliklerle mücadele etmek mi gerekiyor? Sadece "iyi insan" olarak yaşamaya çalışmak yeterli değil midir? Haksızlıklar, adaletsizliklerle dolu bu dünyada, hangi çabalarımızın "daha iyi bir dünya" için bir katma değeri vardır? Yoksa bu çabalar bizi asabi ve gergin biri yapmaktan başka bir işe yaramaz mı?   Yazar

Matbuatta kabileler savaşı

Necdet Şen

Öyle bir ağız dalaşı ki, bunu "kim haklı?" diye izleyenlerin eline geçecek tek şey, ancak kafa karışıklığı ve utanma hissi olabilir. Belki bir de "ben bu kadar lâubaliliğe müstehak mıyım?" sorusu. Şahsen ben kendimi buna müstehak görmüyorum. Ülkemi de. Dilin Kemiği

 
eXTReMe Tracker

© 2000-2008 Derkenar.com ~ Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar iznimiz olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.