Patronsuz Medya

 Google Web   Derkenar  

Neredeydin ki günlerdir?

Ali Türkan ~ 21 Eylül 2001


Hâlâ var mı, bilmiyorum. Ortokula başladığım yıl, bizim sınıfta iki amiral, bir tane de kurmay havacı albay vardı. Aileler, sünnet giysilerini değerlendirmek için, "maşallah"ı çıkartıp, okul giysileri yapmışlardı. Ceketlerin sarı düğmeleri ne biçim parlardı ama...

* * *

Geçenlerde epey içtim. Zaten ayda bir ama sıkı içerim (ayıptır söylemesi, en az bir "büyük" boğarım kendi payıma). Sabaha doğru, eve dönerken "halk işi" bir meyhaneye de daldım. İçerde birkaç kişi kalmıştı. Masalarına çağırdılar. Mekânın müdavimi, hâlâ iş kıyafetleriyle oturan, tesisatçı kılıklı dört adam ile eş kontenjanından iki de kadın. En koyusundan Berlin aksanıyla konuşuyorlar.

Hararetli bir tartışma var. Tıkanmış bir kanalizasyon borusunu açmak için kullanılan iki yöntemden, hangisinin daha iyi olduğu konusunda anlaşamıyorlar aralarında. Tam anlamıyla "boktan" mevzu.

Beni, konuya hiç katılmadan, kendi dünyasına gömülmüş olan biri ilgilendirdi yalnızca. Aslında o da konuya katılacaktı ama (tipik sarhoş hareketi) sigarasını bir türlü kültablasının girintisine yerleştiremedi. Dakikalarca uğraştı, sigara tükendi...

* * *

Menekşe'de yüzmeye giderdi gariban takımı. Florya'daki Güneş plajı, birkaç numara kalın gelirdi. Menekşe Halk Plajı derlerdi yanlış hatırlamıyorsam. Hâlâ kaldı mı bilmiyorum. Mayo kiralayan işportacı esnaf vardı oralarda. Bir keresinde ben de kiralamıştım. Önünde kocaman, sarı metalden bir tokası bile vardı.

* * *

Yaşlı bir bakkal vardı bizim sokakta. "Bir kilo sinek getirene bin lira vereceğim" derdi. Yağını çıkaracaktı herhalde.

* * *

Yahu şu siyasi yürüyüşlerden, polisle çıkan itiş kakıştan sonra, neden tek ayakkaplar kalır meydanda? Öteki tekleri nerededir peki?

* * *

Bir kadın tanımıştım bir zamanlar. Zifiri karanlıkta bile görürdüm gözlerini.

* * *

Bir ara "Almanya'dan abim getirdi" marka pikaplar vardı. Acaip yeşil, komik kırmızı renkteydi çoğu. Kırk beşlik plâklar, önündeki ağız gibi bir girintiden içeri itilirdi. N'oldu onlar?

* * *

Büyük kızımla biraz sorun yaşıyoruz son günlerde. Büyüyor ve büyümeyi yanlış algılıyor sanırım.

Daha önce Almanlar'ın çoğunlukta olduğu bir okula gidiyordu. "Aykırı" bir çocuktu zaten. Haksızlığa hemen manzara koyar, öğretmenleriyle kavga ederdi sürekli. Kavgalarının devamını da ben yapardım öğretmenleriyle. Sonunda "ulan kendine benzeyenlerle bir arada olsun" diye, onun da onayıyla, Kreuzberg'de bir okula yazdırdım. O zamandan beri de, çevresine uyabilmek için, değişme ihtiyacı hissetti. "Marka" eşyanın sayısı arttı, cep telefonu merakı başladı, v.s... Konuşmalardan da kaçar oldu. "Dünyanın en iyi babası" dediği adam da, ona alabildiği şeyler kadar kıymetli oldu gözünde.

Geçen gün adını böyle koymuştu babalığımın ve içimde bunun acısı vardı. Dün bi güzel kapıştık. Bi boku halledemedik ama en azından sevginin de kaydı ve şartı olduğunu anladı. Sisteme kurban etmemeye uğraşıyoruz annesiyle. Yaşını ve o yaşta bunların olağan olduğunu da biliyoruz, kaygılanma. (Hatıra defterini hiç okumadım daha).

Neyse...

Fakirlik ve vefasızlık konusunda kalmıştık galiba, oradan devam edelim.

* * *

Ne zaman karşılaşsak, uzun uzun bakardı bana. O kadar emindim ki baktığının "ben" olmayacağından, başımı çevirip arkama bakardım ben de.

Ama nasıl döküntüydüm o günlerde...

Ayakta Sümerbank işi, mukavva "pençeli", üstelik iki numara büyük ayakkaplar; kıçımda Mahmutpaşa kot. Satan puşt "beyazlar" demişti (o zamanlar kot beyazlatmak modaydı), beyazlayacağına barsak gibi olmuştu; gömleğin düğmeleri eksik ve umurumda bile değil. Aylardan nisan ve "ayıp örtsün" diye öküz gibi bir paltoyla çıkıyordum sokağa. Sağ cebimde, okuna okuna sayfaları aşınmış, "sahip olduğum" tek kitap: Sabahattin Âli'nin İçimizdeki Şeytan romanı... Ömer'i kalaylayıp geziyorum sokaklarda.

Herkes başka bir yerde biliyor beni. Kırmışlar. Kırmamak için saklanıyorum. Bir arkadaşın bekâr odasına, ev sahibesi görmesin diye gece yarısı giriyor, sabah, kimseler uyanmadan çıkıyorum. Cebimdeki paranın bir kısmını, ilerde lâfı edilir diye, arkadaşa vermişim; kalanını da cıgaraya bölmüşüm (sen sevmezsin ama ben "boklu tiryaki" denilen cinsindenim). Hamama gidebilmek en güzel düşüm. Kafam kaşınıyor ve "en azından haşereye faydam dokunuyor" diye kendimi avutuyorum.

Sabah çıkınca karanlık oluyor sokaklar. Hemen deniz kenarına inip güneşin doğuşunu seyrediyorum. Avare günler işte... Ayaklarım nereye götürürse, oraya gidiyorum. Ama her gün, ibadet eder gibi "Sahaflar"a uğruyorum bir... Kitap alacak param yok ama kapaklarına bakıyorum. Kapakta Erkal Yavi günleri... Bir de dükkânlardakilerin, beni bir türlü bir yere oturtamayan bakışları çok eğlenceli.

Sol cebimde de bir tomar teksir kâğıdı... Kitapları karıştırırken kafama takılanları, Meydan'ın bir kıyısına çöküp not ediyorum (Hâlâ saklarım o notları).

İlk defa o meydanda, çömelmiş, notlarımı alırken gördüm onu. Yanında bir arkadaşı, elinde okul kitapları, çay içiyordu... Öyle dalmışım ki yüzüne, o da bana baktı. Hemen başımı öne indirdim. Sonra da ilgilenmiyormuş pozları tabii.

O günden sonra da hep o saatlerde gittim oraya; bazen rastlıyordum. İlgilenmiyormuş gibi yapıyordum ama o bana bakıyordu artık. Sonunda bir günlük cıgara parasını minibüse yatırıp oturduğu yeri de öğrendim. Ondan sonra da sürekli karşısına çıkar oldum tabii. "Kötü bir niyetim" yok, punduna getirip seyrediyorum yalnızca.

Annesinin gözleri maviymiş. Mavi kaça katlanır? Diyelim ki yüz. Lacivertin en koyusu, en güzeli... Suç aleti gibiydi gözleri. Bakışları da yaralama fiiline girerdi zaten. Ceza Kanunu'nda en az altı ayı var.

Tanıştık.

Bir gün, en beklemediğim anda tabii, çömeldiğim yere gelip "ne yazıyorsun o kâğıtlara sürekli?" diye sordu. Tam da onu yazıyordum ama "hiiiç" diyebildim yalnızca. Ama o bırakmadı peşini. Ellerim titreyerek verdim kâğıtları... Sesini çıkartmadan okudu. "Yürüyelim mi biraz" dedim ve yürümeye başladık.

İyi de, nereye kadar yürünür yani? Parasızlık da en çok burada koyar insana zaten. Ben de çeneye vurdum. Anlatıyor, güldürüyor, hırpaniliğimi aklımla örtüyordum aklım sıra. O gün ne kadar ölüp ne kadar dirildiğimi bir ben bilirim, bir de o kadar ölüp dirilenler.

Ertesi gün buluşmak için sözleştik. Ulan hamam parası! Cıgara paraları da suyunu çekmişti. Arkadaşın odasında da bir leğen bile yoktu ki...

Dünya kadar nasihat dinleme tehlikesini de göze alarak, uzak akrabadan birinin kapısını çaldım o akşam. Sesimi çıkarmadan dinledim de zaten. Ben sesimi çıkartmadıkça dozu arttırdı akraba ama sonunda banyosuna daldım ve derimi soya soya keselendim. Allah'tan bitlenmemiştim. Gömleğe düğme bakınırken sıfır bir gömlek de çıkardı karısı. Bayram armağanlarından kalmış, kimseye olmuyormuş... Yenge işte! Yengelerin piri... Gömlek de gömlek ha! En imansızından "zühtü sarısı". Uykumda bile "samanlıktan kaldıramadım samanı da zühtü" türküsünü söyledim. Çarşaflar gıcır, keyfim yerinde tabii.

Bir uyandım ki, öğle olacak neredeyse. Yenge yüreği, dayanamamış zaar; kahvaltı beni bekliyor. Kızılcık reçeli var ki, bana bir tabak kızılcık reçeli verenin kırk yıl kölesi olurum. Gene de kahvaltıyı fazla uzatmadan fırladım evden. Saçları da ne biçim yatırmışım limonla. Yürüdüğüm sokaklar çoban salatası kokuyor. Güneş de domuzuna güneş o gün. İlkbahar bu be! Samanlıktan kaldıramadım samanı da zühtü!

Geldi. Hem de tam zamanında.

Gömleğe güvenip paltoyu da elime almışım. Sırtım duvara dayalı. Yılmaz Güney, hiç o kadar Yılmaz Güney olmamıştır hayatında.

Yürüdük. Elini tuttum. Gözlerine baktım. Tenhalarda sarıldık. Öpüştük bile. Öyle acemice, öyle keşfederce, öyle güzel.

Delikanlı kızdı. Sapına kadar insan. Nasıl güzeldi kafası. Ne üstümdeki çullar ilgilendiriyordu onu, ne parasızlığım. Hepsini aralayıp, eliyle bir kenara itip beni görmüştü bunca insan arasında. "Öl!" dese, "neden?" diye sormadan ölürdüm.

Akşamları evine gidiyordu. Köşeye kadar götürüp gidermiş gibi yapıyor, daha saatlerce dolaşıyordum evinin yakınlarında. Belki bir şey için çıkardı evden, belki bir dakika daha fazla görebilirdim...

Tabii bedenim dayanmadı bunca eziyete, bakımsızlığa ve hastalanıverdim. Bir haber bile yollayamamıştım; deliriyordum. Tam on gün yattım. Ayağa kalkınca da doğru buluştuğumuz yerlere, evinin olduğu sokağa, kokusunun sindiği her yere. Yoktu. Günlerce de bulamadım.

Sonunda karşılaştık. Okula gitmemiş bir zaman. "İş sahibi" bir adam istetmiş de bunu, ona da olur gibi gelmiş. İşletiyor sandım. "Kusura bakma, kendimi de düşünmem gerek" dedi. Sonra da "neredeydin ki günlerdir?" diye sordu kızgınlıkla.

Keşke "öl" deseydi bana.

Okurlar ne diyor?

Yüzünü ilk kez bugün gördüm "Ali Abi"nin. Siyah bir zemin içinde olması ne acı. Biliyorum, şu anda Necdet Şen bir köşede "kendisine ne de çok benzeyen" arkadaşının arkasından "acı" inzivasına yatmıştır, tıpkı Cem Karaca'sı gibi. Yazılarını belki onar kere okuduğum Ali Abime; Şimdi gidip arabama bineceğim, iki bira kapıp buz tutmuş Mogan Gölü'ne kuşbaşı bakarken sessiz sessiz senin için ağlayacağım...

Coşkun Aktaş ~ 9 Ocak 2008 (14:23)

 

 

Bölüm: Yazarlar

Ali Türkan

 

Yazıyı arkadaşlarınıza da önermek ister misiniz?

Konuyla ilgili görüş belirtmek ister misiniz?

Son Yorumlar

Battal Takoz, Buyurun Çadır Tiyatrosuna! için dedi ki: 90'lı yıllardaki "Kanal Market" deneyimini hatırlayan var mı? Efe Özal'ındı sanırım.... (Devam)

devrim, Günümüzün Nevrotik İnsanı için dedi ki: Bahsedilen belirtilerden birini bile gösteriyorsanız kendi iyiliğiniz için hemen doktora gidin... (Devam)

Cavit Olgun, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Yaziniz için sagolun, ama ben onyillar oldu, cumhuriyet gazetesi denince tapu daireleri ve karakol... (Devam)

Tüm Yorumlar

Web Gezgini

Adi yazılar yazan kalitesiz yazar

Faşistler, Atatürk'ü putlaştırmakla ona en büyük kötülüğü ettiler.

Onu "uzaydan gelmiş insanüstü bir yaratık" olarak tanıtmaları için de en başta "insani" yanlarını yoketmeleri gerekiyordu.

Atatürk içki içmez, üşümez, yorulmaz ve acıkmazdı.

Engin Ardıç (Sabah)

En Son Yazılar

Buyurun Çadır Tiyatrosuna!

Kâmuran Kızlak

Benim çocukluğumda bazı ilçe ve kasabalarda panayırlar kurulurdu. Oralarda kurulan "Çadır Tiyatroları"nda milleti epeyce "olgun" (yani Kabe-i Mükerreme'yi tavaf yaşı gelmiş) hatunları röntgenlemeye ikna etmeye çalışan panayır cazgırları olurdu. Bu insanlar o günlerin bir nevi program sunucularıydı. Yetenekli cazgırlar çoğu çaptan düşmüş üryan hatunlar hakkında yaptıkları akıl çelici reklâmların etkisiyle çadırı doldururlardı.   Yazar

Derviş William, sözü eğri büğrü söyleme!

Necdettin Efendi

Mütemadiyen kınayan, hakir gören, elinde balta, "berbat" avına çıkan, linç eden yazılar yazmakta kararlıysan, bir daha düşün. Hatta git biraz dolaş, martılara, bulutlara, denizin ve gökyüzünün sonsuzluğuna dal, senin müzmin gerginliğinin ve hep olumsuz ayrıntılara odaklanıyor oluşunun kaç kişinin neresinde olacağına dair derin tefekküre dal, sonra eve dön, yazdıklarını bir de o gözle oku; bakalım nasıl bulacaksın.   Dilin Kemiği

Ne yersem zayıflarım?

Seyit Balkuv

"Erdemli insan" olmak için mutlaka kötülüklerle, adaletsizliklerle mücadele etmek mi gerekiyor? Sadece "iyi insan" olarak yaşamaya çalışmak yeterli değil midir? Haksızlıklar, adaletsizliklerle dolu bu dünyada, hangi çabalarımızın "daha iyi bir dünya" için bir katma değeri vardır? Yoksa bu çabalar bizi asabi ve gergin biri yapmaktan başka bir işe yaramaz mı?   Yazar

Matbuatta kabileler savaşı

Necdet Şen

Öyle bir ağız dalaşı ki, bunu "kim haklı?" diye izleyenlerin eline geçecek tek şey, ancak kafa karışıklığı ve utanma hissi olabilir. Belki bir de "ben bu kadar lâubaliliğe müstehak mıyım?" sorusu. Şahsen ben kendimi buna müstehak görmüyorum. Ülkemi de. Dilin Kemiği

Segovia'nın gitarı

Seyit Balkuv

Kendimizi çok da bilgili olmadığımız bir konuda atıp tutarken veya uyduruk bir toplantıya çağrılmadık diye tansiyon hapları yutarken buluyorsak veya bir gün haksızlıklar karşısında kükrerken ertesi gün haksızlığa sebep olan gücün yanında süt dökmüş kediye dönüyorsak, birey olarak kendi değerimizin tescili ile ilgili bir takıntı sorunu yaşıyor olabilir miyiz? Yazar

Dünyanın en eski sektörü

Kâmuran Kızlak

Artık ismini hatırlayamadığım Kapitalizmin geleceğini gören o akıl-fikir adamı "Neo Liberal Vaiz" her kimse büyük adammış. Haddim olmayarak buradan ben de bir kehanette bulunayım bari: Her gün biraz daha azgınlaşan Kapitalizm korkarım insanlığın sonunu getirecek. Kendi başını yer inşallah. Yazar

Kimsesiz kedilerin kimsesi

Ümran Davran

Gözleri görmeyen o kadar çok kedi vardı ki ortalıkta. Felçliler, ön ya da arka patileri olmayanlar. Yani sokakta yaşayamayacak onlarca kedi. Tek dertleri sevilmek gibi görünüyordu. Elimi bulup yanaklarını, başlarını sürtüyorlardı. Benim de canım fena halde yanıyordu. Yazar

Yönetici adayları için altın öğütler

Seyit Balkuv

Takım arkadaşlığı, grup çalışması, dostane çalışma ortamı yaratma martavallarına kıymet vermeyin. Yönetim tarafından böyle bir program uygulanmaya çalışılırsa, destekliyor görünün hatta ekibinizi bu yönde cesaretlendirin, fakat asla kendinizi bu grubun içine sokmayın. Zaten yönetim kademesinin yer almadığı böyle bir program kısa süre içinde unutulup gidecektir. Yazar

Sol'un Cem Karaca ile imtihanı

Necdet Şen

Eğer biz bu kadar yanar döner ve pişkin olmasaydık, Cem Karaca'nın yetmişli yıllarda Maltepe sigarası içtiğine ya da seksenli yıllarda memleketine dönmek için Başbakan eli öpüp öpmediğine takılmak yerine, "neden bugün reklamcıların ve holding yöneticilerinin ekseriyeti eski solcu?" diye sorardık. Dilin Kemiği

Babamıza da mı güvenmeyelim?

Seyit Balkuv

Ali Rıza Bey artık yaşamıyor. Ona benzeyen yaşlı nesil, bazen öfkeli ama çaresiz, bazen kayıtsız, genç nesillere teslim ediyor yaşam alanlarını. O yeni nesil ise, gün geçtikçe daha az benziyor Ali Rıza Bey'e. Onlar yürürken bir yerlerini kaşımıyor. Eşine dostuna ulu orta küfretmiyor. Herkese saygılı ve görgülü davranıyor. Şifresini kimseyle paylaşmıyor. Kadere inanmıyor, herkesin kendi kaderini çizebileceğine inanıyor. Yazar

Maymunu tokatlayan maymun ve onu ayıplayan insan

Necdet Şen

Binlerce yıldır devam eden öğrenme, işlemden geçirme, soyut kavramlar oluşturma, bu kavramları kullanarak başka soyut düşünceler üretme, öğrendiklerimizi sonraki kuşaklara aktarma sürecinin sonunda edindiğimiz "akıl" ve bu aklın vaaz ettiği "kader" ya da "tevekkül" gibi hasletlerin hayvanlarda olmadığı ne malum? Dilin Kemiği

 
eXTReMe Tracker

© 2000-2008 Derkenar.com ~ Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar iznimiz olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.

° °