Ali Türkan ~ Temmuz 2001
Almanya'ya geldikten sonra, ilk birkaç hafta içinde, dil bilmez iz bilmez bir delikanlıyken, en çok, koç gibi Türk delikanlılarının yanında eni boyuna denk hatunlar görünce şaşırır "ulan koca Berlin'de karı mı yok?" diye sorardım kendime. Kifayetsiz muhteris olma durumu, kendini tek kariyer düzeyinde göstermiyor.
Basit bir felsefem var yaşamla ilgili.
Yaşam, onu tekmeleyecek cesarete sahip insanların hakkıdır.
Yalnız kalmaktan korkan, dostlarının; aç kalmaktan korkan, yediklerinin; otuzbir çekmekten korkan da "götürdüklerinin" kıymetini bilemez bir türlü; zorunlulukların esiri olur. "Kendine yolculuk" palavraları atar ama asıl istediği, ondan esirgenen ve hakkı olduğuna inandığı, karşılığını maddiyatta bulan şeylere yapılacak bir yolculuktur. Kaçmak istediği, kendisinin olmak istediği şeyin, kendinde olmayışıdır yalnızca. O şeyi uzaklarda bulma umududur. Ama o kadar korkar ki elindekileri kaybetmekten, buna da cesareti yoktur; uçmak yerine, özgürlük şarkıları söyler.
Sevgisizlikten yakınır ama sevmeyi denemez. Sevgi sandığı şey, kendisine gösterilen ilgi, bir insanın onu başka insanlardan ayırması yani "özel" olma durumudur. Buncağız şeyin bile bedelini ödemeye hazır değildir üstelik... Hedonist bir cesettir aslında. Sürekli tüketir. Tüketirken tükenir.
Cesetlerin tüketmesinin ardındaki anlam nedir Necdet? Bir cesedin vaz geçemeyeceği şey nedir?
Öylesine haklı görür ki kendini, dehşetli bir savunma refleksi geliştirmiştir. Kötülük yapmaktan değil, kötülüklerinin ortaya çıkmasından korkar. Kendini kelimelerin ardına gizlemeyi çok iyi becerir bu yüzden. Kafasında "acaba" diye bir kavram yoktur. O en üstündür. En her şeye hakkı olandır. O kadar haklıdır ki, kötülük ettiklerinin bile anlayışlı olmasını, ondan özür dilemesini, "dost kalmasını", en azından haddini bilmesini bekler. Ağzından "hata ettim" sözü çıkmaz. En fazla hata ettirilmiştir.
Bu "liste" uzayıp gider.
Ham şekli ile bu düşündüklerimi, biraz daha geliştirirsem, sana daha ayrıntılı yazarım. "Kifayetsiz muhteris" kavramına o kadar taktım ki kafayı, çevremdeki insanların hırslarına baktıkça ister istemez dudaklarımdan dökülüyor. Şöyle oluyor yani:
Bir şey görüyor "kifayetsiz muhteris" diye homurdanıyorum, muhatabım "efendim?" diyor, ben de "yok bi şey" diye kesiyorum.
O Vita kutularındaki ıtırların, fesleğenlerin tadını başka çiçeklerde alamadım (nostalji değil). Şimdi İtalyan işi "terra cota" alanlar çiçekte değil, başkalarının gözündeki hayranlık ifadesinde mutluluk arıyorlar. Satın almaya çalıştıkları, uğruna, kredi kartlarıyla köküne kadar borca girdikleri şey bu işte. Bu başkalarının gözündeki pırıltı, haset için analarına söven patronlarına "siktir lan orospu çocuğu" diyemiyorlar. O kadar "farklı" olmak istiyorlar ve bu istekleriyle o kadar, milyarların içinde tek tipler ki...
Çocuklarına kötülük ediyorlar. Okula yolluyor, okuldan sonra derslerle bunaltıyor, hafta sonları kurslara yolluyorlar. O kadar haklılar ki, "gelecekleri için" gibi bir savunma refleksleri bile var. O kadar "acaba" yok ki yaşamlarında, kendilerine "ulan gelecek için bugünü kurban etme hakkım var mı?" diye sormuyorlar. Yirmi beş yaşından sonra "mutlu" olma ihtimali için (ki meslek kimi mutlu eder?) beş, on, on beş, yirmili yaşlarını cehenneme çeviriyorlar çocuklarının. Gelecekleri için yapıyorlar bunu. Ne geleceği ulan! Hepsi Kemal Derviş'in, Ertuğrul Özkök'ün, olmadı bilmem ne umum müdürünün babası veya annesi olmak istiyor.
Camı kıran çocuklarını pataklıyor, en azından paylıyorlar ama "kalp kıran" çocuklarını haklı göstermek için her şeyi yapıyorlar.
Üff! Amma dolmuşum ha!
Hep "ateş olsalar, cürümleri kadar yer yakarlar" derim ama iş ateşten çıkıp etrafımızı saran bir yangın oldu. O kadar çoklar ki... "Kabahatin çoğu" da onlarda. Sende, bende, entellerde, günah keçisi Türk Aydını'nda değil.
Burada da farklı değiller.
Ali Türkan (Berlin) ~ 3 Temmuz 2001
Merhaba.
Uzun bir mektup olacak galiba; zamanın yoksa, okuma işini daha sonraya ertele derim.
Engin Ardıç, bir yazısında Zülfü Livaneli'ye, satır arasında, giydirirken "otodidaktik" diyordu. Dil'ini sevdiğim ve Zülfü Livaneli'den hazetmediğim için bayılmıştım. Ama bu da bir kategori işte. Kendine böyle şeyleri dert edenlerin hassas karnı.
Okumaktan, özellikle de kadınların okumuşlarından söz ederken, klasik eğitim değildi söylediğim elbette... On beş kitaptan, dört dergiden ve iki doktrinden hareketle yaşamlarını mengeneye sokan hatunları düşünmüştüm. Benim de yaşamımda genellikle "okumuş" kadınlar oldu. Ve teorik anlamda kadın olabilmek için gerçek anlamda kadın olmaktan çıkmıştı çoğu. İdealize ettikleri bir kadın kavramına sarılmış ve onlarda gördüğüm (ya da gördüğümü sandığım) cevheri de bu genel tanımın altına koymuşlardı. Kadın, Tanrı mertebesinde bir şeydi gözlerinde. O yüce varlık o kadar kutsal, o kadar ideal, o kadar müthiş, anlaşılmaz, sevilesi, saygı gösterilesi bir varlıktı ki, kendilerini bunun dışında tanımlamaya gereksinim duymuyorlardı. Pasaklı da olsalar, terbiyesiz de olsalar, kaba, cahil, kötü yürekli de olsalar, ne olurlarsa olsunlar, onlar kadındı, başka bir şey olmalarına da gerek yoktu. Yaşamlarının mihenk taşı da bu "kadındır n'eyler, n'eylerse güzel eyler" düşüncesiydi.
Ama "realite" başkaydı. Çıktıkları o kutsal yerin hakkını alamıyorlardı bir türlü. O tanrısal varlığın yaşamına giren erkekler, ayakları kokan, burunlarını karıştıran, osuran, başka kadınlara sarkan, kaba saba varlıklardı. Ne Amerikan filmlerindeki gibi hediyelere boğuyorlardı onları, ne de Kerime Nadir, Muazzez Tahsin Berkand, Peride Celal romanlarındaki gibi, bir öpücükle yıldızları gösteriyorlardı. Her şey, bu dünyada ve ter kokuları içindeydi. Kimse anlamıyordu onları...
"Kadının adı yok"tu bu yüzden. "Aslında aşk da yok"tu. Nasıl olsundu ki? Bir yanda evrenin en duyarlı, en güzel, en kutsal varlığı, diğer yanda erkekler...
Uzun zaman sigara içtikten sonra sigarayı bırakanların çoğu en radikal sigara karşıtı olur bilirsin. Yaşamı boyunca futbolla ilgilenmeyen ve Galatasaray'ın başarılarından sonra bu spora merak saran bir tanıdığım var, herif tam hooligan oldu. Yani, "sonradan olma" durumu, bazen "aşırı" olmaya itiyor insanı.
Memleketimizin koşullarında "orospu olursun, etek boyuna dikkat et, kıçını sallama, sokağa çıkma, gülme, konuşma" gibi tembihlerle büyüyen kadınlarımız, "özgür" hele ekonomik anlamda özgür olduktan sonra bir mutasyona uğruyor. Bu özgürlüğü sindiremiyorlar sanki... Ya da babalarının ve o ana kadar yaşamlarına giren ve genellikle babalarına benzeyen erkeklerin, onlara ettiklerinin intikamını, hadi kavramı fazla zorlamadan, "düzgün" diyebileceğim adamlardan alıyorlar. İlişki, iki insanın birlikteliğinden çıkıp müsabakaya dönüşüyor.
"Okumamış kadınlar" bir çok konuda daha rahatlar. Ne zaman kasık nahiyesi sinyal vermeye başlasa, yıkanır, kokular sürünür en yakındaki "halk tipi" meyhaneye dalarım burada. Beni hiç yormadan, kendileri de yorulmadan, benden onlara acı çektirmeyeceğimin ispatını beklemeden, gerçekten hesaplardan uzak, açık muhabbet eder ve sonra, kelimenin tam anlamıyla, çiftleşiriz. Ne verdiklerini, ne aldıklarını bilirler. Göz kapaklarının altında başka birinin gölgesi dolaşmaz benimle sevişirken. Hani "çatır çatır" denilir ya, aynen öyle.
Tabii sorun okumaktan değil, çarpıtılmaktan kaynaklanıyor. Haklısın: Toplumsal hayatın her katmanı insanı molozlaştırmak ve duyarsızlaştırmak üzerine kurulu. Ama solcuların her sıkılışlarında sarıldıkları "ben değil düzen" dini yerine "ben değil toplum" dinini oturtamıyorum bir türlü. Üstelik o kadınlarla konuştuğun zaman, sorunlara benzer teşhisler koyduklarını da görüyorsun.
Neyse, bu konu bitmez.
Eyvallah.
Ali Türkan ~ 17 Temmuz 2001
Merhaba.
Bu iş, taksicilik çok yoruyor beni. Yalnız bedenimi değil, kafamı da.
Bütün gece fırsat kollamak, başkalarından önce davranmak, yaşamlarının tüm sorunlarını on beş - yirmi dakikada anlatmak isteyenleri dinlemek, kira, elektrik, su parası gibi zırıltıları hep on mark, yirmi mark kazanıp bunları üst üste koymak, v.s... Kendimi Karamanlı Bakkal Bedros gibi hissediyorum. Esnaf oldum yani. Her gün on - on iki saat çalışıyorum. Üstelik arabada kitap okumak, bir şeyler yazmak, hatta düşünmek gibi bir şansım da yok. Sürekli telsiz dinlemek zorundayım.
Dün de bunların yorgunluğu ve karşılığında bir türlü denkleştiremediğim maddi durum ve bazı özel sorunlar, iyice aşağıya çekti beni. Bugün de geçti. Binin yarısı beş yüz, o da bende yok! İnceldiği yerden kopar anasını satayım! İnan, bir başıma olsam dert edeceğim şeyler değil bunlar. Ama benim göçüşüm, başkalarını da etkileyecek; çok sevdiğim çocuklarımı ve onların anneleri İnci'yi. Oysa çok değil, altı ay bir yere kapanıp bunalımlarımla baş başa kalsam, cillop olıciiim.
İşte bu iniş çıkışlara "sanatçı ruhu" falan diyenler de var, psikolojik yaklaşıp "dengesiz, şizofren" diyenler de. "Ben deliyim aga" Şu lâfı kaç kişiden duydun şimdiye kadar? Ben sık sık duyarım. Bir nevi tezgâhtarlık. Bakıyorum kendine "deli" diyenlere, bu sıfatı haketmek için ne yaptıklarına... Aklıma tek "terbiyesizlik" kavramı geliyor. İçip içip olay çıkartma, kadınlara sarkma gibi olayları yaptıkları için kendilerine yakıştırdıkları kavram bu. Amerikan usulü "marketing" anlayışının bireye yansıması. Vıcık vıcık bir tezgâhtarlık.
Hani Fikret Muallâ Paris'in orta yerine sıçtı, bu da sükse yaptı ya, oradan yola çıkarak, Mickey Rourke , Marlon Brando gibi davranma isteği... James Dean'a duyulan hayranlıktan pay kapma düşü. Yerim ulan o delileri ben!
Bak, babam deliydi. Kavgaya üçüncü kattan atlayarak katılırdı. Sanki evde su yokmuş, sanki namaz kılarmış gibi, birden yerinden kalkıp duvarda teyemmüm alırdı. Amcamın kızı, gece bir yerlerden dönerken, bir ayakkabıcı dükkanının vitrinindeki bir çift ayakkabıyı beğenmişti. Babam da "madem beğendin, senin olsun" diye vitrin camını kırıp ayakkabıları almıştı. Şimdi bar taburesinden atlamayı delilik diye satmaya kalkanlarla nasıl eğleniyorum bir bilsen...
"Ben deli değilim aga". Ziyadesiyle yoruldum. Hayal kırıklıklarının, riyakarlıkların, puştlukların, sorumluluklarımın, yani hayatın altından bir başıma kalkamıyorum her zaman; hepsi bu. Benimkisi ölmeyi istemek değil, bu yaşamdan yorulmak. Çaresi de bulunur elbet.
Yazmamın çeşitli nedenleri var. Anlatmak, anlaşmak, içimi dökmek, "ben de varım" demek, bana bağışlanan ve olduğuna inanmaya başladığım yeteneği başka insanlarla paylaşmak, hatta meşhur olmak... Ama bunların yanında "hesap sormak" gibi bir yanı da var bu işin. Toplumdan, düzenden, puştlardan, yavşaklardan... Ve elbette bazı şahıslardan da.
Hani cezaevi baskınlarının olduğu günler vardı ya. İşte o günlerde birine, yanıt vermediği bir sürü mektup yazmıştım. Sonunda bir yanıt geldi. Özetle: "Çevremizde bunca kıyım olurken 'ben merkezli' mektuplar yazmama çok öfkelendiğini ama sonra bunu insanî bulduğunu" anlatıyordu. Mesleği gazetecilik olan, buna rağmen hiç bir yerde tek satırla bile bu konuya değinmemiş bir insan, beni, Berlin'de yaşayan ve taksi şoförlüğü yapan bir adamı neyle suçluyordu. İşte bu ağırıma gitti. Gitti ama derdim "bireysel" intikam peşinde olmak değil. Gerekli cevabı da o zaman yazmıştım zaten. Gene de buradan yola çıkarak bir genel davranış biçimine tavır koymak, bu tavrı da o insanın görmesini istemek doğal sanırım.
Zedelenen egomu onarmak yani.
Birden yoruldum ve burada kesiyorum.
Eyvallah.
Ali Türkân ~ 20 Temmuz 2001
Bölüm: Yazarlar
Ali Türkan
+ Yazıların tam listesi
ayşegül şero, Sol'un Cem Karaca ile imtihanı için dedi ki: Şeyh Bedrettin Destanını, Safinaz'ı, Tamirci Çırağı 'nı unutup Cem Karaca ya dönek demek için ilk... (Devam)
Sıla, Psikolojikman için dedi ki: Ne tesadüf! Az önce yine bu sitede bir yazı okumuştum ve orada da benzer bir saptama vardı... (Devam)
espapapapapam, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Kurulmuş saçmalıklara aranan çaresiz, edilgen çözüm önerileriyle doludur bu ülke. Uzun dağ... (Devam)
12 Eylül 'devlet iktidarı'na neredeyse tapınan bir zihniyete sahipti. Askeri yönetimden sivil yönetime geçişte, iktidarın elinin kuvvetli olmasını istiyordu. Hukuk düzenini orasından burasından sıkıştırmasının nedeni de buydu.
Necdet Şen
Öyle bir ağız dalaşı ki, bunu "kim haklı?" diye izleyenlerin eline geçecek tek şey, ancak kafa karışıklığı ve utanma hissi olabilir. Belki bir de "ben bu kadar lâubaliliğe müstehak mıyım?" sorusu. Şahsen ben kendimi buna müstehak görmüyorum. Ülkemi de. Dilin Kemiği
Seyit Balkuv
Kendimizi çok da bilgili olmadığımız bir konuda atıp tutarken veya uyduruk bir toplantıya çağrılmadık diye tansiyon hapları yutarken buluyorsak veya bir gün haksızlıklar karşısında kükrerken ertesi gün haksızlığa sebep olan gücün yanında süt dökmüş kediye dönüyorsak, birey olarak kendi değerimizin tescili ile ilgili bir takıntı sorunu yaşıyor olabilir miyiz? Yazar
Kâmuran Kızlak
Artık ismini hatırlayamadığım Kapitalizmin geleceğini gören o akıl-fikir adamı "Neo Liberal Vaiz" her kimse büyük adammış. Haddim olmayarak buradan ben de bir kehanette bulunayım bari: Her gün biraz daha azgınlaşan Kapitalizm korkarım insanlığın sonunu getirecek. Kendi başını yer inşallah. Yazar
Ümran Davran
Gözleri görmeyen o kadar çok kedi vardı ki ortalıkta. Felçliler, ön ya da arka patileri olmayanlar. Yani sokakta yaşayamayacak onlarca kedi. Tek dertleri sevilmek gibi görünüyordu. Elimi bulup yanaklarını, başlarını sürtüyorlardı. Benim de canım fena halde yanıyordu. Yazar
Seyit Balkuv
Takım arkadaşlığı, grup çalışması, dostane çalışma ortamı yaratma martavallarına kıymet vermeyin. Yönetim tarafından böyle bir program uygulanmaya çalışılırsa, destekliyor görünün hatta ekibinizi bu yönde cesaretlendirin, fakat asla kendinizi bu grubun içine sokmayın. Zaten yönetim kademesinin yer almadığı böyle bir program kısa süre içinde unutulup gidecektir. Yazar
Necdet Şen
Eğer biz bu kadar yanar döner ve pişkin olmasaydık, Cem Karaca'nın yetmişli yıllarda Maltepe sigarası içtiğine ya da seksenli yıllarda memleketine dönmek için Başbakan eli öpüp öpmediğine takılmak yerine, "neden bugün reklamcıların ve holding yöneticilerinin ekseriyeti eski solcu?" diye sorardık. Dilin Kemiği
Seyit Balkuv
Ali Rıza Bey artık yaşamıyor. Ona benzeyen yaşlı nesil, bazen öfkeli ama çaresiz, bazen kayıtsız, genç nesillere teslim ediyor yaşam alanlarını. O yeni nesil ise, gün geçtikçe daha az benziyor Ali Rıza Bey'e. Onlar yürürken bir yerlerini kaşımıyor. Eşine dostuna ulu orta küfretmiyor. Herkese saygılı ve görgülü davranıyor. Şifresini kimseyle paylaşmıyor. Kadere inanmıyor, herkesin kendi kaderini çizebileceğine inanıyor. Yazar
Necdet Şen
Binlerce yıldır devam eden öğrenme, işlemden geçirme, soyut kavramlar oluşturma, bu kavramları kullanarak başka soyut düşünceler üretme, öğrendiklerimizi sonraki kuşaklara aktarma sürecinin sonunda edindiğimiz "akıl" ve bu aklın vaaz ettiği "kader" ya da "tevekkül" gibi hasletlerin hayvanlarda olmadığı ne malum? Dilin Kemiği
Kâmuran Kızlak
Asıl patırtı da ondan sonra koptu zaten. Ne satılmışlığım, ne bilmem kimin adamı olmam ne de yedi sülalem kaldı dil uzatılmadık. Bunları yazanlar sıradan adamlar da değildi üstelik. Partide eğitim, örgütlenme gibi işlerde ciddi görevi olan adamlardı. Sonra da 2-3 gün içinde forum sayfasını kapattılar. Niye kapattılar, hiç anlayamadım. Yazar
© 2000-2008 Derkenar.com ~ Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar iznimiz olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.