25 Temmuz 2008 Cuma
Ali Türkan ve necdet ~ Haziran 2001
Eyooo! Zeytin'i hadım ettirmeme gerek kalmadı. Bizim komşulardan birinin dişisiyle nikahladık oğlumu. İyi de oldu. Son zamanlarda düşünceli düşünceli içini çekip vicdanımın üstünde tepiniyordu hergele.
Komşu tatile gitti, kedisini de bize bıraktı. Benim odayı onlara tahsis ettik. Allah bir yastıkta kocatsın. Darısı tırmalayan diğer canlıların başına. Şimdi doğacak çocuklara takvim yaprağı marifetiyle isim arıyoruz.
Anneleri güzel bir İran kırması. Bizim hergelenin menşei biraz karışık ama doğrusu afili bir serseri. Sanırım yavrular dünya güzeli olacaklar. Ben de ilk defa dede olacağım. "Kocalmaya alışıyorum. Dünyanın en zor zenaatına."
Efendim bize gelince... Oğlumuzun sorunlarına çare üretelim derken, kendimizi ihmal ettik biraz. Yakında bi okul aile birliği toplantısı ve o toplantının ardından, kafayı taktığımız bir hatunla en kısa zamanda halvet olmanın sinsice planları peşindeyiz. Yani punduna getirip yan yana oturma, "bir yerlerde bi şeyler içelim mi?" türü klasik bir sarkma falan. Bu "yalnızlık" fazla uzadı. Güneş kendini pek göstermese de koca bir baharı ıskaladık. Bu en azından bahara haksızlık. Aleksis Zorba(s)'nın da dediği gibi: "yalnız yatan her kadında sorumluluk bir erkeğe aittir".
Dükkanı kapatma kararım da uygulayamadığım diğer kararlarla birlikte tarihe gömüldü. Böylece bir haspanın bozduğunu başka biri onarır ve hayat süreeer gider.
Şimdi çalışmam gerekiyor. Melek hanımın gözlerinden öperim.
Sevgiyle.
Ali - 5 Haziran 2001
Bana birkaç resim göndersene. İnce uzun olduğunu duyunca şaşırdım. Nedense bende herkesi kısa kendimi uzun sanma hastalığı var galiba.
Necdet - 5 Haziran 2001
Uşak'ta uzaylıları taşlamışlar. Gazeteyi açınca gözlerime inanamadım.
Çocukluğumda, İstanbul'a yeni göçmüş ailelerin çocuklarını kavga edişleriyle ayırırdım ötekilerden. Hemen taş ararlardı yerde. Demek uzaylı taşlamaktan geliyormuş bu alışkanlık.
Hâlâ ince miyim, bilmiyorum. Uzun sayılırım herhalde (boyum 1.83)., ama çocukluğumda, özellikle de ergenlik çağında, boyum bir seksenlere dayandığı halde 55 kiloyu geçemiyordum bir türlü. Herkesin kısa boylu olduğu bir sülalede, epey göze batan bir durumdu bu. Yirmi beş yaşına kadar, belime uygun bir kemer bulamadım. Kemerin oturması için gerekli delikleri hep kendim açıyordum.
Özellikle o yaşlarda kendini gösteren üstün olma, üstün görünme çabasında, başkaları görünüşüm yüzünden beni ezmeye çalıştıkça, ben de işi çeneye ve yumruklara kuvvet yoluna koydum hep. Her ne kadar "yoluna koydum" diyorsam da, çevrendekilerin istihza ile altını çizdiği bu "fark"ın, bir delikanlının ruhunda nasıl yaralar açtığını en iyi anlayacak insanlardan birisin. Şöyle geriye baktığımda, bu yaşımda bana saçma sapan gelen bu durum, o yaşlarda en önemli sorunumdu ve o "sorun" sayesinde kendime güvenmeyi, "renk vermemeyi" falan öğrendim. Gene de o kopillere minnet duymuyorum. Yıllar sonra geldikleri yere, kafa yapılarına bakınca da o yaştaki çocuk kıs kıs gülüyor.
Yaşamım boyunca hiç bir canlıya zulmetmedim. Ne kedi, köpeklere eziyet ettim; ne sinekleri bir ipe bağlayıp sonra ipi tutuşturdum; ne de insanların fiziksel özelliklerini, yetmezliklerini, zaaflarını tî'ye alarak var olmaya çabaladım. Kimi bilinçli tercihim olduğu, kimi de içimden gelmediği, daha sonra vicdanımla uzlaştıramayacağımı bildiğim için yapmadım bu türden şeyleri. Bu da temiz kalmak demek. Temiz kaldığım için de bunları yapanlara ağzıma geleni söyleyebiliyorum. Oysa gözlük taşıyanlara "kör", hafif aksayanlara "çağanoz", şişmanlara "fıçı", zayıflara "iskelet" denilen bir kültürün içinden geliyorum. Aferin bana.
Ne zamandır (ve bugün de) resim yollamak hep bilgisayarın başına oturunca aklıma geliyor. Yarın sabah (birazdan işe çıkacağım) cebime koyar ve bir daha buraya geldiğimde de yollarım.
Daha gitmem gereken çok yol var Necdet. İnsanları değerlendirirken kendi sınırlarım ölçülerinde değerlendiriyorum. Herkesin benim olabileceğim kadar kötü, o kadar bunalımlı, o kadar aşık, o kadar her ne haltsa o olabileceği yanılgısına düşüyorum bu nedenle.
Hah! Gene yağmur yağıyor. Gidip kızımı alayım. Yüzmeye gitti bugün.
Dostlukla.
Ali - 6 Haziran 2001
Merhaba.
Şimdi şöyle bi sorun var: Yıllar önce heveslenip ve paraya kıyıp aldığım bir fotoğraf makinası var ve ailenin diğer fertleri kullanmayı hâlâ öğrenmedikleri, çektikleri resimler silik, bulanık çıktığı için, otuz altı pozluk bir filmde bana genelde bir poz falan kalıyor, o da genellikle silik oluyor.
Yaklaşık bir saat kadar aradıktan sonra bulabildiğim resimler bunlar. Siyah beyaz olanı (bende özel bir yeri var), İstanbul'dan ayrılmadan önce çektirdiğim son resim.
Hep özel bir ilişkim olmuştur o kentle. Ertesi günü (belki de bir daha dönmemek üzere) çekip gideceğimi bildiğim için sabahtan akşama kadar sevdiğim yerleri dolaşmış, son bir defa midye tava yemek ve bira içmek için de Balat'ta bir birahaneye dalmıştım. Genelde fotoğraf çektirmeyi pek sevmem ama fotoğrafçı bastı bacak bir hergeleydi ve ağzımdan girip burnumdan çıkmış, bu resmi çekmişti.
İyi de olmuş.Onun hemen yanındaki de bir Yunanistan hatırası...
Diğer fotoğraflarda da bugünkü "suretim" var. Daha eski, zayıflıktan ayakta duramadığım, sert bir rüzgârla yıkıldığımı gösteren resimleri bulamadım. Bulunca onları da yollarım.
Aman ha! Bu resimler sana özel... İstedin diye yani. Durduk yerde hayran sayısını arttırmayalım.:-) (bi kere de ben yapayım şu suratı)
Eyvallah.
Ali - 6 Haziran 2001
Son tüyüm yolunmadı ama son kaleme göz diktiler üstad. Bak sana dün gece yaşadığım bir olayı, Ukraynalı Nadya'yı anlatayım: Berlin'in dışında epey köy var. Kente pek uzak olmadıkları için sessiz, sakin bir hayatı tercih edenler, oralarda bir ev alıp kaçıyor buralardan. Eh, bu taksiciler için de iyi bir durum. O köylerden birine müşteri çıkınca, bütün gece yaptığın parayı bir saatte yapıyorsun. Tabii bu "normal" taksiciler için böyle. Bende hafiften bir gece körlüğü var. Kentin ışıklı caddelerinden çıkar çıkmaz burnumun ucunu göremiyorum neredeyse.
Bu gece işler çok kötüydü. Night on Earth filmini izledin mi? Hani (sanırım İsveç'ti) o karlı havada bir meydanda dönen taksici olacaktı... Hah tam o triplerdeyken, iki tane 15 - 16 yaşlarında kız çocuğu el salladı. Önlerinde durdum, elime bir cep telefonu tutuşturdu daha büyük olanı. Telefonda kızların babası. Son treni kaçırmışlar (gece iki gibi), yanlarında fazla para da yokmuş, verdiği adrese götürür müymüşüm... Verdiği adres de o köylerden birinde. Kızlar da kızımın yaşındalar, çaresiz kabul ettim.
Neyse, kızları sağ salim adrese teslim ettim ve (her zamanki gibi) Berlin'e dönüş yolunu bulamadım. Acaip, ürkütücü bir orman yolunda Berlin'den uzaklaştığımın ya da yaklaştığımın hesaplarını yaparak ilerlerken, yol kenarında (önce geyik falan gibi vahşi bir hayvan sandığım), hiç de yol kenarında olmaması gereken bir şey yüzünden frene dibine kadar bastım.
Bir ağaca sırtını dayamış, her yanı kan içinde bir kadındı yol kenarındaki.
Hemen arabadan inip yaşayıp yaşamadığını anlamak için yanına yaklaştım.
Ayağa kalkacak durumda değildi.Beni görünce ilk tepkisi kaçmaya çalışmak oldu. Sürekli "nyet, nyet" diyordu.
Önce sakinleştirmeye çalıştım ama korkunç bir şok geçiriyordu. Sanırım söylediklerimden çok, sesimin tonundan sakinleşti ve yaralarına bakabildim. Bedeninde pek yara yoktu ama yüzü şişmiş, gözlerinin altına kan oturmuş, dudağı patlamış ve birkaç dişi kırılmıştı.
Arabadaki içme suyuyla ve ilkyardım kutusundaki bezlerle elimden geldiği kadar temizledim yaralarını. Arabaya bindirdim.
Amacım hemen Berlin yolunu bulup bir hastaneye götürmekti. Bir yandan da konuşuyor, sakinleştirmeye çalışıyordum. "Hastane" lâfını duyunca öyle bir tepki gösterdi ki, önce mafya falan gibi bir takım olasılıklar geldi aklıma. Değilmiş... Berlin'de kaçak kalıyormuş ve hastaneye götürürsem, sınır dışı edilecekmiş.
Neyse, fazla uzatmayayım. Verdiği adrese, evine götürdüm. Sandık odası gibi, tuvaleti bir kat aşağıda, duvarlarındaki rutubetten nefes alınmaz halde bir odaydı "evim" dediği.
Adı Nadya. Bir yıl önce Ukrayna'dan gelmiş. Zengin evlerinde temizlik yapıyor ve kazandığı parayı ailesine, Ukrayna'ya yolluyormuş. Sonra Elazığlı bir oğlanı sevmiş. Bir süre "çıkmışlar". En son da dün gece... Bizim Elazığlı hayvan birkaç arkadaşıyla gelmiş ve kıza "malûm" teklifi yapmışlar. Kızcağız olmazlanınca da üçü birden yumruklarıyla girişip arabaya attıkları gibi kent dışındaki o ormanda bırakmışlar. Kızı yumrukla dövmüş orospu çocukları. Görsen nasıl narin, kırılacak gibi.
Baktım olmayacak, kucağıma aldığım gibi bizim eve getirdim. Şimdi eski eşimin şefkatine emanet. Ben de bu gece Elazığlı o hayvanı ve ekürisini bulacağım. Polis'e gitmek mümkün değil çünkü kız sınır dışı edilmekten korkuyor. İş başa düştü yani.
Bunlar beni santim santim öldüren şeyler. Nadya, ağzını açamayacak halde olmasına rağmen, bunları anlattı bize. O durumda bile, gözünden dökülen yaşları örtmeye çalışacak kadar onuruna düşkündü.
Kalelerim birer birer alınıyor.
Şimdi herkes, "bulaşma, kızı kurtarmışsın işte" falan diyecek bana. İyi kız kurtuldu. Yaraları da iyileşir. Hadi ruhunda açılanları da iyileştirir diyelim. Ama ya ben? Ben o hayvanların bunu yaptıklarını, yaptıklarının da yanlarına kaldığını bilerek nasıl yaşayabilirim?
Biraz düşününce, yaşam boyunca bunun gibi kaç şeye, bir takım kaygılarla es geçiyoruz?
Bu, o ruh haliyle yazılmış bir mektuptur abiciğim. Ben dün geceden beri delirmedim ya, artık hiç delirmem her halde.
Kendine iyi bak.Eyvallah!
Ali - 7 Haziran 2001
Hazır elim değmişken, biraz böbrek taşı dökeyim dedim.
Çarşamba akşamı, 19:00 gibi uyandım, sol yanımda bir ağrı... Eşimle bir konuğumuz oturmuş muhabbet ediyorlar oturma odasında. Eşim de hastabakıcı ya, "ne olabilir?" diye sormak için odaya girdim ve iki büklüm yere yığılıverdim.
Kısaca, son iki günü, katolik St.Joseph hastanesi 11. İstasyon, 305 numaralı odada ve sidiğimi bir filtreden geçirip çüğdürerek geçirdim. Taş hâlâ içerde bir yerlerde. Sen "taş" dediğime bakma. Kum tanesi büyüklüğünde birkaç parça olsa gerek. Çocuklara şööle ağız tadıyla "nah bu kadardı" diye kahramanlık hikâyeleri anlatamayacağım.
Sakatat da fire vermeye başladı anasını satayım!
Sonunda "ecel teri" denilen şeyin de ne olduğunu öğrendim. Hastaneye gitmek için bir arkadaşın taksisine binerken çocukların ağladıklarını gördüm. Sonra bayılmışım acıdan. Ya da bayılmadım da, ben hatırlamıyorum olanları. Bir kendime geldim ki, başımda dünyalar güzeli bir doktor hanım. Koluma bir zırıltı takmışlar, boyuna sıvı şırınga ediyorlar. Orta yerde de bir rahibe dolaşıyor. Görsen nasıl karalara bürünmüş. Biraz cazgırlık yapıp önce onu sepetlettim.
Acil servis tenha olduğu için adamakıllı ilgilendiler benimle. Bir türlü işeyemedim ve epey mahçup oldum. Doktorla şakalaşmaya başladık. "Heyecandan herhalde, yoksa şimdiye kadar hiç sorunum olmamıştı" falan dedim, o da akıllı hatunmuş, "her erkeğin başına böyle şeyler gelir" diye gürültüye getirdi ve işin suyunu üç dört saat kadar çıkardık. Çıkardık ama hem ağrıdan, hem mahcubiyetten geberdim.
Sonunda elime tutuşturdukları küçücük kabı, ağzına kadar doldurup verdim doktora. Bir de "nasıl, yapar mıymışım" diye hava attım.
Şimdi eve gidip işemeye devam etmem gerekiyor.
Eyvallah.
Ali - 22 Haziran 2001
Birader, Ali, sen de amma maraz bir adammışsın. Dişin ağrır dişçiden korkarsın, uçaktan tırsarsın, gözünde tavuk karası, böbrek kumlu, etrafında üftadeler şefkat yarışında.
Büyümemek iyi dalga galiba.
Yine de geçmiş olsun, ben hiç bilmem bunları, (şeytan kulağına kurşun) ne dişim ağrır, ne yorulurum, ne gitarımın teli kopar, ne kedim hamile kalır, ne kolesterol, ne göbek, ne gıdı, ne basur, öööle dümdüz bir herif işte. İyi ki yok bunlar, doktora verecek param da yok.
Yıllar önce bir sürü cerrah arkadaşım vardı, hayıflanıp dururdum hiç bir yerimde kesilip biçilecek bir sorunum yok diye. Adamlara sivilcemi falan deştirirdim.
Bir gün "çavuşu" tokatlarken kan geldi, söyledim sevinçle bizim "dost"a, o da tuttu beni bevliyeci bir arkadaşına götürdü. Bevliyeci de "yaşın genç ama gene de bir prostat muayenesi yapalım" dedi. Ben sevinçle "yapalııım" diye atıldım, elime bir şişe su tutuşturup üst kata gönderdi, "sen bunu bitir, çişin gelince gel yanıma" diye.
Biz merdivenleri çıkıyoruz arkadaşımla, "bakıyorum keyfin yerinde, sanırım sen prostat muayenesinin nasıl yapıldığını bilmiyorsun" dedi.
"Yoo bilmiyorum" dedim. Güldü. Meğer o muayene...
"Olmaz! Asla!" diye gürledim."Ben bu dünyada namusum için yaşıyorum, asla orama parmak attırmam!"
Arkadaş güldü, "hep böyle yapılır, bana bile yapıldı şu genç yaşımda" dedi, ama beni ikna edemedi.
Az sonra alt kattaki parmak atacak deyyus yukarı telefon edip çişimin gelip gelmediğini sorunca bizim arkadaş, benim bu işin aslını öğrenir öğrenmez prostat muayenesi yaptırmaktan vaz geçtiğimi anlattı. Alt kattaki dallama da gülmüş ve "çok zevk alacak" demiş. İyice köpürdüm, "ölsem de yaptırmam" dedim.
Neyse, zaten gerek kalmadı, herife zekeriyayı gösterdik, evirdi çevirdi, hangi sıklıkta el arabasına takıldığımı sordu (o günlerde manita yoktu ve ateşim başıma vurmuştu, sıklığı sen tahmin et), bunun üzerine o kanın sebebi ortaya çıkmış oldu ve namusumuzu kurtardık.
Ama o gün şunu öğrendim: Doktorların maskarası olmak istemiyorsan, o tür muayenelerden önce mutlaka çok ayıp şeyler düşüneceksin.
Öhöm! Öyle işte.
Necdet - 23 Haziran 2001
Yok yahu! Valla değil! Keşke öyle sivilcesi kaşınınca doktora koşan adamlardan olsaydım. Ama doktor tayfasıyla yıldızım bir türlü barışmaz. Dişçideki edilgen konumumu sevmiyorum galiba. Dünyanın tüm dişçileri birleşmişler: Hıyarlıkta. Sen gitmediğin için bilmezsin :- "> elllerini köküne kadar ağzına sokuyor, ondan sonra da sorularını soruyorlar. Yanıt verememek de bir delikanlının bünyesinde iyi durmuyor.
Hadi onlar hekim değil de, el işçisi diyelim (bu söz dişçileri ne biçim komplekse sokuyor bi bilsen) ama diğerleri, yani "gerçek" hekimler de bir garip. Aynı hastalığa dört ayrı teşhis koyanlardan tut da, önüne gelene aynı ilacı yazan denyolara kadar ne çeşitleri var...
Kıssadan hisse: Bazı meslekler, meselâ hekimlik, öğretmenlik, gazetecilik falan, yalnızca idealleri olan insanların yapacağı işler. Yoksa ortaya sorumsuz, kifayetsiz bir muhteris gurubu çıkıyor. Ve maalesef, her meslekte olduğu gibi, köşe başlarını da onlar tutup diğerlerinin soluk borusunu kesiyorlar.
Bugünlerde, biraz da hastalıkların üst üste gelmesi sonucu, "ne ulan bu nane mollalık?" diye ben de kendime soruyorum ama garsonluk, hamallık, maden - fabrika işçiliği, şoförlük ve bilumum amelelik ile yıllardır yorduğum bedenim ses vermeye başladı, hepsi bu. Ve evde iki büklüm yere kapaklanmasaydım, gene de doktora gitmeyecektim (sakın alındığım gibi bir anlam çıkartma yazdıklarımdan, anlatıyorum yalnızca).
Prostat muayenesini okurken yüksek sesle güldüm ve herkes bana baktı. O muayenenin öyle yapıldığını bilmiyordum. Eh, böbrek taşlarının dışında, çok su içmem için böyle bir gerekçem oldu şimdi de.
Bizim sokakta bir doktor Mestan vardı. Kavuniçi renkte bir Ford Granada'sı vardı o zamanlar. Milleti bedava muayene eder, çalıştığı yerden bedava ilaç getirirdi. Herkesin sevgiyle, saygıyla söz ettiği bir adamdı. Ben sevmezdim pek. Hareketleri yapmacık, iyilikleri de sahte gelirdi bana... Kasım kasım kasılırdı. Bir kere hakkında olumsuz bir şey söylemiş, komşulardan birinden dünyanın lâfını işitmiştim. Sonra doktor Mestan'ın doktor değil de, bir hastanede laborant olduğu çıktı ortaya. Ona toz kondurmayanların ağzı da hemen değişiverdi. Doktor tayfası, yaptıkları işler yüzünden değil de, o mesleğin adına duyulan saygı yüzünden neredeyse tanrı mertebesine yükselmiştir bizde. Oysa bir yılda doktor hatası yüzünden ölenlerin, sakat kalanların, hayatı kayanların sayısı, en az trafik canavarının "kurbanları" kadar çoktur sanırım (belki de saçmalıyorum).
Bu mektubu da tıp ilmine ayırmış olduk. Ha gayret! Sen oradan, ben buradan dümdüz edeceğiz dünyayı.
Sahi Hakkari'ye gitme # fikrini, yani içerik olarak o yazıda söylenenleri çok sevdim. Avrupalı'nın üçüncü sınıf gördüğü Türkler'in, gene Avrupalı'nın beşinci sınıf gördükleri Hintliler'i, yani ülkelerini ziyaret etme isteğini, "adam yerine konma" psikolojisine bağlarım ben de. İspanya'da, Türkiye'de Bey'i oynayan Alman, İngiliz işçi sınıfının bir başka "versiyonu".
Hadi hep beraber!
"Avaramu, nıı nı nı nım... Avaramu nıı nı nı nım..."
Ali - 25 Haziran 2001
Ali Türkan
Bence diğer birçok organizasyonlar gibi üniversiteler de bazı idealist prensipler üzerinden yola...
Seyit Balkuv - Ayrıcalıklılar kulübü üniversite
Sevgili Tortop, her gün onlarca çocuk sanırım sizin zihninizde ölüyor. Bu ülkeyi hangi yayın...
Necmi Ziya - Vicdanın elvermemesi: Vicdanî Ret
Necmi Ziya Bey'e tavsiye,...
İlker Tortop - Vicdanın elvermemesi: Vicdanî Ret
İnsanlar kendi arzuları dışında ölüme gönderilmemeli biçimindeki bir dileğe hadi...
Necmi Ziya - Vicdanın elvermemesi: Vicdanî Ret
Bence üniversite diploması sahibi olmakla ayrıcalıklı zümre pasaportuna sahip olma tesbiti kısmen...
Mehmet Kılınç - Ayrıcalıklılar kulübü üniversite
Bugün bahsettikleri şey arabesk değil. Kentin varoşlarına yerleşmiş insanlar, orada kendi kulak alışkanlıklarını devam ettiriyor. O dönem en çok satanlar, bağlama müzikleriydi. Âşıklar vardı. Daha sonra çevrelerinden etkilenmeye başladılar.
İlker Tortop
Darbeyi alkışlayan, faşist sivilleri alkışlayan, zorbaları alkışlayan bu halkın vicdanı neresinde? Bizim güvenlikli sitelerde oturup, siyah camlı arabalarla gezmemiz; savaşa karşı olmamız, sokak hayvanlarına karşı olmamız, Avrupa Birliği'ni istememiz daha iyi bir ülke için yeterli değil sanırım. Yazar
Seyit Balkuv
Aslında üniversite diploması denen şey, ortak menfaatlerini korumak adına bir araya gelen diğer üniversitelilerin birbirine sokularak oluşturduğu ayrıcalıklılar kulübüne kabul pasaportunuzdur. Yoksa gerçek anlamda üniversite bitirmeniz sizi daha erdemli yapmaz. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Kimseye, vicdanının kabul etmediği bir iş zorla yaptırılamaz. Bu, çok ilkel ve çağdışı bir yöntemdir. Bugün, inançlı bir kişiye, "inanma!" baskısı yapmak ne kadar despotça ise, silahı, savaşı, öldürmeyi kabullenmeyen kişiye, silah verip, savaşa gönderip, "öldür" demek de, o kadar despotça ve saçmadır. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Ne yazık ki ok yaydan çıkmıştır. Toplum mühendisleri veya zamane derebeyleri, kendilerinin istediği biçimde bir teba asla yaratamayacaklardır; hem de medyaları, köşe yazarları ne kadar uğraşırsa uğraşsın. Nasıl herkes fötr şapka takmıyorsa, köylüler piyano çalmıyorsa, birileri de bilek kalınlığında yapmaya devam ederek, en yüksek makamlara kadar geleceklerdir. Bu bir popülizm değil, görünen gerçektir. Yazar
Seyit Balkuv
Kimbilir, çatışmalarla ve gerilimlerle dolu hoşlanmadığımız ruh hallerimizi ve hatta hastalıklarımızı kendimizle hesaplaşma ve kendimizi anlama yolunda birer fırsat olarak görebilir miyiz? Sağlığımızın bozulmasına yok açan etkenleri oturup anlamaya çalışmak, bu şekilde hastalıklardan kurtulmak, kurtulamasak da hastalıklarla bile barışık yaşamak çok mu gerçek dışı bir yaklaşımdır? Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Otobüsten inerken de çatışma had safhadadır. Tek kişilik iniş koridorundan, beş kişinin aynı anda inmeye çalışması ister istemez bir sıkışıklığa sebep olmaktadır. Günün sonunda, bu mücadelelerin içinde eriyen savaşçı, indiğinde, yaşadıklarının tamamını içeren böyle bir metin alır eline. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Travma nedir, travma resimleri, travma videoları... "Aşkın bir travmaydı sevgilim" şarkısı; bedava indir, melodisini cep telefonuna yükle! Yetmedi, kesmediyse sıfır altı seviyeli forumlarımıza gel, birbirimize birinci cümleden sonra duyulmamış sofistike küfürler edelim; karşılıklı bayrak gösterip tehditleşelim. Yazar
Alper Uzun
Erken teşhis, bu hastalıkta en büyük umut olacaktır. Risk faktörlerine bakınca yaş büyük öneme sahip. 65 yaş yaşlılık sınırı yazmıştım. Hastalık "çoğunlukla" bundan sonrasında belirginleşmekte. Gelişimi ise 50'li yaşlarda başlamakta. O plak oluşumları usul usul. Yavaş yavaş üst üste yığılmakta. Bazı bireylerde çok daha erken hastalık belirginleşmeye başlamış olabiliyor tabii ki. Yazar
Necdet Şen
Yav Hasan Abi, bugünlerde kafam çok karışık, bir zahmet bir akıl ver, daha önce olduğu gibi gene ilk dakkada ofsayta mı düştüm? Sen onun için mi hiç siyaset yazmıyorsun, yoksa tesadüfen mi? Ben yazarsam başım o zamanki gibi büyük belâya girer mi bugünlerde de? Eğer öyleyse uyar da bari bu sefer yol yakınken kıvırtayım. Necdet Şen
Necdet Şen
Zorbalığın fikirlerden üniformalar diiktiği totaliter mizaçlı sistemde, hukukun hassas terazisıni toplumun üzerinde yansız olarak tutması gereken yargı lordlarının militanca çıkışları ve toplumsal sözleşmelerin kırılgan noktalarını hoyratça kaşıyan medya komitacılarının rüzgâr eken ahkâmları bölücülük olmuyor mu? Biz ne softalar gördük yanıbaşımızda, ki onların demokrasiden kasdettiği şey 85 sene evvel kendilerine bahşedilmiş imtiyazları ilelebet müdafaa ve muhafaza edecekleri bu azınlık diktatörlüğünün bekasından başka bir şey değildi. Hızlı Gazeteci
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.