Ali Sedat Çetinkoz - 31 Ekim 2008
Ayten Alpman'ın seslendirdiği, hayli duygulu bir marş-şarkımız vardır bizim: "Memleketim."
Marş-şarkı diyorum çünkü Hasan Mutlucan türküleri gibi sadece özel günlerde sandıktan çıkar, üzerindeki naftalinler süpürülür ve vatanseverlik duygularımızı kabartıp, gözlerimizi yeteri kadar yaşarttıktan sonra da, gelecekte tekrar kullanmak üzere itinayla yerine konulur.
Marşlar zaten bunun için değil midir? Eğer bir saygıdeğer kişi çıkıp: "Milli birlik ve beraberliğeee, en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerdeee!" diye bir nutuk atmaya başladıysa, ardından daya hemen "Memleketim"i.
1972 de 45'lik şeklinde çıktığında kimse farkına varmamıştı ama 1974 Kıbrıs Harekatıyla birden hit oluverdi. Hatırlayacaksınız, 80'lerde ona rakip bir de Müşerref Tezcan(Akay)'ın bayrak elbiseli "Türkiyem, Türkiyem" türkü-marşı vardı televizyonlarımızda.
"Onuncu Yıl Marşı" kadar kategorize edici ve diğer kategorilere kin barındırmadığından herhalde, daha geniş bir kitleye hitap eder bu şarkı. Sağlıklı mıdır bilemem ama bu artık bizde sıkça görülen bir şartlı refleks haline gelmiştir. (Bkz: Pavlov deneyi) Şimdi bile şehirli, orta sınıf ve 30-50 yaş grubundan insanların kalabalıkça bulunduğu bir yerde bu şarkıyı çalsanız, hemen herkes tüyleri diken diken ve 80'lerin RAI çocuk korosu gibi sallanarak şarkıya eşlik etmeye başlar. Ben de böyle yetiştim.
Bu şarkı o zamanlar Kıbrıs sebebiyle özellikle bizi ambargoya alan dış güçlere karşı birlik-beraberlik mesajı olma amacını taşıyordu ama şimdi, daha çok içeriye dönük bir mesaj olarak kullanılıyor. Zaman içinde, memleketine sahip çıkan vatansever yurttaş şarkısı olmaktan, memlekete sahip çıkma hakkına sahip olan yurttaşların şarkısı olmaya evrilmiştir, yazık!
Şarkının meşhur olduğu sıralar, Kıbrıs Harekatı dışında, bir de yükselen sağ-sol çatışması vardı. Mikro planda bir iç iktidar mücadelesi olduğu sanılsa da, makro planda iki dünya süperinin güreşine minder olma durumundaydık. Bir taraftan SSCB sıcak denizlere inme planıyla canım memleketime göz dikmiş; karşı cephedeki ABD ise onu dünyanın hiç bir yerinden, soğuk veya sıcak, ona ait hiç bir denize sokmamak niyetindeydi. Aksi gibi bizde de maşallah, "üç yanımız Deniz" gibi, fiziksel bir durum söz konusuydu.
Deniz, gençti, doğuluydu, üniversiteliydi ve 1968 kuşağındandı. Dünyanın ikibuçuk kutuplu bir savaş alanına döndüğü yıllarda, o da durduğu yerden dünyayı anlamaya çalışıyordu: Soğuk savaş, Prag baharı, Fransa öğrenci hareketleri, Che, Küba, Castro, CIA, 6. Filo, Vietnam, KGB ve ayrıca Mao ve Enver Hoca... Toz duman içinde bunların altında yatan asıl gerçeği görmekse hiç mümkün değildi. Hakikaten bu iki ideoloji kendi payına insanlığı kurtarmaya mı çalışıyordu yoksa doymak bilmez gözlerini dünyanın kısıtlı kaynaklarına mı dikmişti? Kimler hangi piyeslerde kimlerin oyuncusu oluyordu kimbilir...
Deniz, Atatürkçüydü; Deniz Marksist-Leninist bir komünistti; Deniz, emekçinin yanında ve sömürünün karşısındaydı. Bunların hepsi bir yanılsama bile olsa, bir vatansever olduğu kesindi. Ama kapitalist-emperyalist-faşist ABD'ye açıkça meydan okurken ne tank paletleri altında ezilen Prag'lı gençleri görebiliyordu, ne de 45 yıl önce edilmiş: "Biz ne komünistiz, ne de bolşevik! Bize uymayanı bize zorla dayatacak olan da karşılığını alır" sözünü hatırlayabiliyordu. Lousanne'ın asıl manasını kavrayamıyor, emperyalizmin yedi düvelini bir defa daha yeneceğimize inanıyordu.
Liseye başladığım yıl 70 muhtırası geldi ve geleneksel bir davranış olarak, parlamento vesayet altına alındı. Bu hareketin gelişimini ve ne manaya geldiğini o yaşta anlayabilecek donanımda değildik tabii. Meğer kemalist-sol dikta çizmelerini giyemeden, önce davranan farklı bir kemalist diktaya maruz kalmışız.
Olsun, daha sonra sağa-sola yalpalasalar da, resmi görüşten asla sapmayan uygun bir yol tutturdular. Uğruna savaştıkları halkın desteği yerine, ispiyonuna uğrayan çaresiz devrimcilerin bazıları güvenlik güçlerince çatışmalarda öldürüldü, bazıları da yakalanıp idam edildi. Biz bir NATO üyesi iken, ne üst (ABD) ne alt paradigmayı (TC) değiştirmeye asla müsade yoktu.
Kavgalar çıksa da, olayı tam kavrayamasak da, seçim meydanlarından başka siyasi bir kalabalık görmemiş bizler; ÜGD veya Dev-Genç'in henüz masum sayılacak yürüyüşlerine, mahçup bir heyecanla alkış tutuyorduk. Her iki taraftan da arkadaşlarım vardı ve hepsi de tıpkı benim gibi vatansever insanlardı.
Bazı yakın arkadaşlarımız folklor, tiyatro adı altında iki tarafın dernekleriyle aktif temasa da geçmeye başlamışlardı ve gece yazıya bile çıkıyorlardı. Sonra gelip bu maceralarını anlatırlar, biz de onları hem imrenerek dinler, hem de korkardık. Çünkü gaza gelip hangi tarafa yazılsan çok taraflı tehditlere maruz kalacaktın: Karşı görüşün elemanları, polisleri ve illâ ki anne-baban!
Ve aradan çok geçmeden 74 Kıbrıs harekatı oldu. Bu olay vatanseverlik açısından toplumu tamamen kaplayınca ideolojik eylemler bir süre geri planda kaldı. Radyolarda sık sık "Memleketim" çalınıyordu.
Şu andaki söylediklerimi, o zamanlar hiç anlayabilmiş değildim. Bunlar şu andaki, yani yıllar sonraki düşüncelerim. 75'te İTÜ'ye girdim ve o zamanlar, Gümüşsuyu binası sol görüşün "elindeydi." Artarak süren sağ-sol çatışmasının, bağımsızlığımız için gerekli olduğuna iyice inanmıştım. Çünkü iki taraf da gerçekten vatanseverdi ve "Bağımsızlık benim karakterimdir" özdeyişine dayanarak silaha sarılıyorlardı. O zaman mesele yoktu, sonuçta kim kazansa, en azından bağımsızlığımız garantiydi.
Bana sol görüşler daha yakın geliyordu ama silaha neden gerek olduğunu anlayamıyordum. Solcular devrimlerin, tabiatı gereği, ancak silahla olabileceğini söylüyorlardı, sağcılarsa önlemenin... Sonra örgütler gittikçe sertleşti, daha acımasız radikal fraksiyonlara bölündü ve ölümlü olaylar çoğalmaya başladı. İ.Ü. Önünde neredeyse katliama varan bir saldırı olmuştu. Bu arada hiç anlamı olmayan cinayetler de işleniyordu. Profesörler, gazeteciler, erler...
Ne zaman ki Apo'nun MİT tarafından kollandığını; aynı silahla birkaç saat arayla sağdan ve soldan gençlerin vurulduğunu duydum, o zaman inceden ayılmaya başladım. Bu işin idealizmle, sosyalizmle, bağımsızlıkla bir ilgisi yoktu! Neyle ilgisi olduğunu da çok geçmeden anladık. Birebir içinde yaşadığım hergün ölümlü olayların ardından bir sabah darbe oluverdi. Artık sağ-sol çatışmasına gerek kalmamıştı ve çıkaranlar tarafından "bıçak gibi" aniden kesiliverdi.
Geçenlerde bunları anlatan bir TV dizisi de yapılmıştı. Orada da çoğu olaylar özet halinde anlatıldı. Ama ne yapılırsa yapılsın bazı şeyler hep dedikodudan ibaret kalacaktır. Bunların ya belgesi ya şahidi yoktur veya ulaşılamaz bir yerlerdedir. Hani nerede Kahramanmaraş katliamı, Beyazıt katliamı?
Mahir Kaynak şöyle der: "Bir olay örgüt işiyse en geç bir haftada çözülür; ama servis işiyse failimeçhul olarak kalır."
Mücadelenin içindekilerden, bunu daha önce anlayanlar da oldu, ancak 12 Eylül sabahı anlayanlar da... Sonradan bu kandırılışı tolere etme açısından bazıları yeşil dolarlara, bazıları da dine sarıldı. İdeolojiye değil, silahına aşık olan kahramanlar ise "Derin Devlet görevlisi" veya uluslararası istihbarat çetelerinde tetikçi oldular.
"Ol mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler" hesabı, bizzat yaşadığım tarihi günleri, ancak şimdi görülen bir mahkeme sayesinde, bir nebze olsun izah edebiliyorum. Fakat bu izah, asla olayların en arka planına ulaşamıyor, ancak tahmin edebilmemi sağlıyor. Olsun, en azından nasıl kandırıldığımızı anlıyoruz ya, bu da bir şeydir.
Şimdi ortalara saçılan birçok iddiayı ben yıllar önce duyuyordum. Apo'nun ilk başlarda servis elemanı olduğu hakkındaki dedikodu, daha 1977 yılında yayılmıştı. Ayrıca, hem sağ hem de sol cepheden olmak üzere, bazı militanların tek bir merkezden yönetildiği de açıkça söyleniyordu. Başta anlamsız görünen suikastların manası da 12 Eylül'le daha net anlaşılmıştı. Dikta günlerinde soldan resmi militanlar adresleri gösterdi ve sağdan resmi militanlar da bu hücreleri basıp, hepsini yargısız infaz etti. Edilemeyenler de yakalanıp idam edildi. Bazı "özel" elemanlar ise akıl almaz bir şekilde hapishanelerden kaçtılar.
Solcu infazcısı o beş kişi milli kahraman oldu ve en üst kademelerce ödüllendirilip çok önemli makamlara getirildi. İsim vermiyorum, çünkü beşini de hemen herkesin bildiğini varsayıyorum. Susurluk'ta her şey kabak gibi ortaya çıktığı halde, bu kişilerin suçlanmasına yetmediyse, kimse de isimlerini veremez zaten, brrr! Bir tek şey söyleyeyim, bu kişiler de en az infaz ettikleri kişiler kadar vatanseverdiler. Yani yıllarca süren "En vatansever kim?" kavgasında bazı gençler canını verdi, o kadar!
Şimdi yargıda olan davada da, adı geçen hangi şahsın vatanseverliğinden kuşkunuz var? Benim yok!
Lütfen bölüm sonu için jenerik müziği girsin: "Havasına, suyuna... Taşına, toprağına... Bin can feda bir tek dostunaaaa!"
Gelecek bölüm 02: Bir başkadır benim memleketim veya biz bize benzeriz.
12 Eylül günlerinin ve daha öncesinin icinde, baska bir alternatifi olmadigi icin mecburiyetten debelenen ve tazecik akliyla olani biteni yorumlayamayan biri olarak söylediklerinize icten katiliyorum.
Ankara'da adim attigimiz her yerde kaynayan kazan, olusturdugumuz bu saskin kalabaliktan kimleri yuttu, kimleri yutamadi tesbit etmek zor. Söylediginiz gibi sözkonusu vatan olunca akan sular durdu, anaya, babaya, yar'a bile karsi duruldu.
Bu karsi durmalarda tabii ki en hakli olan, yüregi vatan askiyla dolu, ama siyasi secimini yapmadan önce hicbir seyin farkinda olmayan, yaptiktan sonra da, "en büyük biziz baska büyük yok" naralari savurarak yine hicbir seyin farkinda olmayan bizdik.
Bu günesli canim topraklarda, bize cok yabanci uzak memleketlerin, hicbir zaman taniyamayacagimiz beyinleri tarafindan yazili senaryolarinda oynayan ilk biz degildik, son olabilseydik keske...
Madonna ~ 6 Kasım 2008 (12:00)
Büyüklerimizin akıl durduran incelikteki tahlillerini okudukça "valla aynen öyle olmuş; yazmışlar senaryoyu, vermişler rollerimizi, biz de bir güzel oynamışız ne yaptığımızı ve neye inandığımızı bile bilmeden" diyesim geliyor. Birisi "hop! Film bitti" dedi ve rolerimiz sona erdi. Tek rahatsız olduğum nokta bize düşen rolün "figüranlık" olması.
Bazı insanların inandığı veya inandığını zannettğini değerlere bağlılığı sanırım epey eğretiymiş ki şimdi nedamet edebiyatına meylediyorlar.
"Başkalarının yazdığı senaryolarda oynadık, piyon olarak kullanıldık", vs gibi ifadelerin bu lâfları edenleri ne kadar küçük düşürdüğünün galiba farkında değiller. Ayrıca, çoğul konuşulması başkalarını da ortak ettiği için hissedilen suçluluk duygusunu azaltabilir, ama başkalarını da dahil etmek en azından sizinle aynı şeyleri düşünmeyenlere haksızlık olur.
Bu mealde sözleri büyük çoğunlukla 12 Eylül'ün şerrine uğramayanlardan duyuyorum. Ben Cunta'nın şerrine uğradım. Hem de çocuk yaşta birisi için çok feci sayılabilecek bir biçimde uğradım. Başkalarının senaryosunda figüran olmak, piyon olarak kullanılmak içerikli düşünceleri de hep çok küçültücü buldum. Böyle düşünenleri ise adam yerine bile koymadım. Kendini adamdan saymayanı ben niye sayayım ki?
O günlerde olup bitenlere birilerinin eli karışmış olması ihtimali inandığım değerlerin yanlışlığını göstermez. Sadece kullanılan yönteme ilişkin sorulara vesile olur, hepsi bu.
Kamuran Kızlak ~ 7 Kasım 2008 (14:53)
Tam da "hatalarını aklama yolu olarak kendi geçmişini sanki başkasının geçmişi imişçesine mahkum etme" hasletimiz ve onun ikiz kardeşi olan "ben ne yaptımsa doğru yaptım, kusur bulan namussuzdur" hassasiyetimiz üzerine düşünürken, bu yazı ve yorumlar iyi bir vesile oldu.
Ben de bir iki şey ekleyeyim.
Diyelim, eşinden çok şikayetçidir kişi ve onu tüm başarısızlıklarının sorumlusu olarak görmektedir. Evlendiğine bin pişmandır. "Neden evlendin? Aklın neredeydi o zaman?" dersin, "Aaah, o zamanlar bende akıl mı vardı?" diye cevap verir.
Ya da geçmişte çok hızlı eylemciyken şimdi tüm baş kaldıranlara dümdüz gitmektedir. "Aynı hataları sen de yapmadın mı?" dersin, hemen vücut çalımıyla sıyrılır: "O zamanki koşullar başkaydı. Kullanıldığımızı anlayamadık."
Kızarsın. "Ulan teres, daha o zamanlar 'kullanıldığın, hata ettiğin' söylenmedi mi sana? Neden kulak asmadın?"
Onu da duymazlıktan gelir. Çok sıkışırsa "O zamanlar gençtik." der.
Ya evet, o zamanlar gençtik ve şimdi yaşlanınca hatalarımız zaman aşımından düştü.
Sanki insan yılanın deri değiştirmesi misali, her yaş gününde yeni ve lekesiz bir kimliğe geçiş yapabilirmiş ve eskisini hiç özeleştiri yapmadan tümüyle ardında bırakabilirmiş gibi...
Solun içinden sıkıyı görünce Kemalizme çark edenler çıktığı gibi, yaşadığı dönemi, bize belletilenleri sorgulayanlar ve çuvaldızı kendine batıracak cesareti bulabilenler de çıktı.
Sağdan da çıktı böyleleri. Eski aidiyetlere dinsel bir kimlik gibi saplanıp kalmadan yaşananları anlamaya/anlatmaya çalışanlar.
Ve şimdi Türkiye aydını tam da bu bağlamda ortadan ikiye yarılıyor. Bir yanda ezberine sımsıkı sarılanlar, diğer yanda da soru sormaktan korkmayanlar.
Bütün bunların aklıselim dahilinde tartışılabildiği Derkenar'ı da bu yüzden çok seviyorum.
Pavel Korçagin ~ 7 Kasım 2008 (16:43)
Tek kisilik bir "biz" kavrami ile bile konusmama yetecek kadar 12 eylül anim var benim. Ve kendime ait yorum hakkim da sanirim.
Madonna ~ 7 Kasım 2008 (18:52)
Otoriteye, iktidar ilişkilerine, tahakküme tahammülüm yoksa; en yabanıl arzu ve isteklerimin özgürce yaşanmasının önündeki engelere karşı çıkmaya çabalamışsam eğer; 'aldatılmak','kullanılmak','kandırılmak'gibi kavramların ne önemi olabilir ki. Ancak, bir planın parçası olduğunu düşünen bireye aittir 'aldatılmak'. Bireyin derinliklerinden gelen ret ve isyan, hiçbir planın parçası olamaz.
Kuyruksuz Maymun ~ 13 Kasım 2008 (23:50)
Bu yazı eşe dosta tavsiye edilir
Yazarlar
Ali Sedat Çetinkoz
Ali Türkan
Alkol lobisinin bastırması sonucu, alkolden çok daha az zararlı uyuşturucuların yasaklanmasını, uyuşturucu ticaretini ve bu ticaretin yılda beş yüz milyar amerikan doları cirosu olduğunu, bunun yaklaşık elli milyarının Türkiye üzerinden aktığını ve bu miktarın yüzde 5 - 7 gibi bir kısmının cennet vatanımızda kaldığını, kara parayı, vatan için kurşun sıkan "kahramanları" anlatmak, azıcık sosyal içerikli takılabilmek için başlamıştım ama galiba gerçekten karta kaçıyorum. Devam »
Necdet Şen
'Bayram değil seyran değil, nereden çıktı şimdi bu mevzu?' diye düşünen varsa, açıklayayım: Bu kavanoz dipli dünya hiç birimize mülk değil. Belli mi olur, günün birinde artık buralarda olmayan birilerinin alın terinin namusunu hayduta, çapulcuya karşı korumak görevi siz uzaktaki akrabalarıma düşebilir. Hızlı Gazeteci'nin maceraları sizin için yazılıp çizilmişti; onları koruyup gözetecek olan da sizsiniz. Devam »
Erdem Abaka, dikkatiniz ve nazik uyarınız için çok teşekkür ederim. Yorumunuzu...
Necdettin Efendi - Totem ve Tabu
Konuyla doğrudan alâkalı olmamakla beraber, küçük ve önemsiz bir ayrıntıdan...
Erdem Abaka - Totem ve Tabu
Orhan Pamuk'la konuşan(!) adam bildiriyor: Evet sayın seyirciler meraktan kurdeşen...
Özgür Sarıkaya - Ermeni'den özür dilemek Türk'ü bozar mı?
Sayın Solmaz Abilyondlu, siz de pek bir alıngansınız. Soruyu yanlış yerde sorup,...
Erdem Abaka - Ermeni'den özür dilemek Türk'ü bozar mı?
Ya bişey yazmayayım dedim, ellerimi bağladım; buna bari karışma dedim; sen sus...
E.D - Ermeni'den özür dilemek Türk'ü bozar mı?
Müslümanların katledilmesi olayları tabii oldu. Ama bunlar 1915'teki tehcirden sonra 1917'de oldu. 1915'te Ermenilerin mecali mi vardı ki?
1914'te 40 yaş altı bütün Ermeni erkekleri askere alındı.
Hrant Dink - Neşe Düzel (Radikal)
Mehmet Atılgan Aslan
Ne zaman yüreğimizdeki faşistin sesini susturup başkalarının da en az kendimizinki kadar konuşmaya ve düşünmeye hakkı olduğuna inanacağız, işte o zaman egemen burjuva -asker demokrasisinin değil, gerçek sosyal demokrasinin bize tanıdığı hakkı ellerimize almış olacağız... Devam »
Necdet Şen
Peki, öyle olsun Ali. Işıltının çok azıyla bile mıhladın ya şunca insanı bilgisayar karşısına, vallahi sana aşk olsun! Metreslere ve yeğenlere ardına kadar açık olan yayınevleri ve gazete dergi sayfaları sana hiç açılmadı ya, bu ülkenin yekpare yayıncısına da yuh olsun! Devam »
Ali Sedat Çetinkoz
Bizim bayramlarımız, daha çok hüzünle harmanlanmış bir sevinçtir; daha vicdani, daha merhametli. Zevk almayı alkol, eğlence ve verilen hediyeden çok; yüreğimizi paylaşmada ve hal hatır sormada bulmaya çalışırız. Devam »
Serdar Demirdirek
Devletin kolluk güçleri üzerinde bazı oyunlar oynanmaya çalışılıyor ve en başta devletin kendi personeli buna çanak tutuyor. Belki bilerek belki de bilmeden ateşe körükle gidiyorlar doğrusu. Sonuçta içlerindeki şiddet arzusunu bastırmak için polis olan birçoklarını da duymuyor değiliz. Devam »
Seyit Balkuv
Krishnamurti, bilginin her yerde zaten mevcut olduğunu, insanların bilgiden nasibini alması için zihnindeki koşullanmaları, önyargıları bertaraf etmek üzere yoğunlaşması gerektiğini, insanın doğru, sarsılmaz olarak kabul ettiği tüm belleğini ortadan kaldırması gerektiğini savunmuş. Devam »
Özgür Sarıkaya
Hep "al, al, al" diyen sisteme almak da yetmiyor artık. Yeni argümanlar çıkarıyor karşına. Aslında bu şeylerin gerçek sahibi (henüz) değilsin diyor. Ne zaman ki sigortalattın, hah işte şimdi oldu. Mal senindir. Hayırlı olsun tepe tepe kullan. Devam »
Necdet Şen
Konu Bush ve benzeri yüz karası porteler ise meslekî açıdan bu hassas ayarı tutturmanın zor olduğunun farkındayım. Ama marifet, işte bu zorun üstesinden gelebilmek, değer yargılarımızın kişilere bağımlı olarak eğilip bükülemeyeceğini hatırda tutmak ve eğriyle doğruyu yerli yerine oturtabilmek. Devam »
Ali Sedat Çetinkoz
İyi midir kötü müdür bilmiyorum, öyle bir konumdayız ki, bizim her bir siyasi problemimiz aynı zamanda bir dünya siyaseti problemidir. O yüzden de bu özürün sadece lokal bir sonucu da olmayacaktır. Bu yüzden, işin içine "iyi sıhhatte olsunlar" mutlaka katılacaktır. Devam »
İlker Tortop
Yanlış insanlar gidiyordu, biliyordum bunu, emindim. Banka patronlarını, borsa spekülatörlerini, gazete sahiplerini yollamalıydık savaşa. İnsanı insan yerine koymayan, canlıya canlı muamelesi yapmayan ne kadar insan varsa onlar gitmeliydi. Devam »
Necdet Şen
Ben dünyadaki tüm milletlerle barış içinde yaşamak isteyenlerdenim. Silahsız ve nefretsiz bir hayatın mümkün olabileceğine inanıyorum. Kimse benden korkmasın, hiç kimse adımı sıfatımı yılgınlık ve dehşetle anmasın istiyorum. Devam »
Ali Sedat Çetinkoz
Yüz yıldır pamuklar içinde besleyip gözümüz gibi bakmakta; kast edecek dâhilî düşmanlara karşı 7/24 sürekli teyakkuz halinde, koruyup kollamaktayız. Her şeye rağmen bu ideoloji, sopayla, silah zoruyla da olsa ebediyen yaşatılacaktır. Devam »
Özgür Sarıkaya
Bugüne kadar yapılan en geniş çaplı araştırmanın sonuçlarından birisi de, çocuk ve gençlerin şiddete eğilimli olmalarını ailelerinde görüp yaşadıkları şiddete bağlıyorlar. İnsan sevgisiyle övündüğümüz bu topraklarda, zehirli bir ayrık otu gibi her yanı saran, şiddeti ziyadesiyle içselleştirmiş bu zihniyet ne zaman mayalandı? Devam »
Nuran Ersoy
Merak ediyorum, başka ne yapılabilir bu durumda? Sokakta gezmeye alışmış hayvanı eve kapatamam ki bu saatten sonra. Zaten bu giriş katına sırf bahçesi var diye taşınmıştım. Nereden bilebilirdim böyle olacağını? Devam »
Seyit Balkuv
Dikkat, zokayı yutmak üzeresiniz. Zihninizle egonuz size bir oyun oynamaya hazırlanıyor. O amcayı yüceltmek ve dolayısıyla diğer birilerini aşağılamak üzeresiniz. Tabii siz yücelen tarafta kalacaksınız. Devam »
İlker Tortop
Gençliğimi özlüyorum ben. Omzumdaki romatizma ağrılarına rağmen özlüyorum o günleri. Beyazlara muhtaç değildik, tuğladan ocağımız yetiyordu gülerek yaşamaya. Etrafımızdakileri etkilemek zorunda değildik ve hayat çok ucuza geliyordu. Devam »
© 2000-2009 ~ Derkenar, tasarım + programlama + uygulama olarak bir Sokak Kedisi ürünüdür. Tüm hakları yasal koruma altında olup, içeriği izinsiz çoğaltılamaz, ticarî nitelikli yayınlarda ve internet sitelerinde (çok kısa tanıtımlar dışında) kullanılamaz.