6 Eylül 2008 Cumartesi
Ali Sedat Çetinkoz - 18 Haziran 2008
Profesör Jonathan C. Huxley, şişedibi gözlüklerini tekrar gözüne yerleştirdi.
Kızıldeniz'de avlanan balıkçıların ağlarına takıldıktan sonra uzun ve karmaşık yollarla ele geçirilen ok ucuna benzer cam parçasının ekrandaki büyütülmüş görüntüsüne bakarken; bir bilim adamı olarak, heyecan verici bir gerçeğin tam eşiğinde durduğunun farkındaydı.
Üst derece güvenliğe sahip şifreli kapı hafif bir sinyal sesiyle açıldı ve asistanı bayan Vera Miller, elinde karbon testi sonuçlarıyla odaya girdi. Merak dolu, soran gözlerle birbirlerine baktılar. Huxley titreyen parmaklarıyla kağıdı alıp, masaya koydu.
Test sonuçları, cam nesnenin dörtbin yıllık olduğunu gösteriyordu. Bu tarih, yaklaşık olarak İkinci Ramses'in Mısır kralı olduğu yıllara karşılık gelmekteydi. Efsaneye göre peygamber Musa, asasıyla Kızıldeniz'i yarıp, II. Ramses'e mezar etmişti.
Peki bu granit olması gereken ok ucu neden camlaşmıştı? Silisyumun cama dönüşmesi için en az 1700 derecelik bir ısı gerekirdi. Musa, acaba elindeki asayı, aynı zamanda bir silah olarak da kullanabiliyor muydu; yani bir laser silahı gibi? Piramitlerin inşası için gökten inen teknolojik yardım, savaş esnasında da mı gelmişti yoksa ? Sorular peşpeşe üşüşüyordu aklına.
Profesör Huxley, nesneye tekrar baktı. Sonra ekrandaki görüntüyü 20 kere daha büyüttü. Nesnenin içinde sanki anlamlıi bir leke var gibi görünüyordu. Tekrar büyüttü. Evet, bu bir yazıya benziyordu. Huxley'in boğazı kurumuştu, bir daha büyüttü ve netleştirdi. Hiyeroglif artık açıkça okunabiliyordu:
"Ömrünce uğraşsa yaratamaz solucan, her gün yaratır düzinelerce tanrı."
Bilime ve bilim adamına duyduğum saygıyı tekrarlayarak özür diliyorum ama daha ilk satırda anladığınız gibi, bu hikayeyi biraz önce ben uydurdum; kurgubilim edebiyatına ve gizemli efsanelere selâm olsun diyerek.
Kurgubilim her zaman ilgimi çekmişti, hâlâ da çekiyor. Erich Von Daniken'in 'Chariots of Gods'u ile tanıştığım gençlik yıllarından beri bu türden sürüyle film izledim, hikayeleri hep merakla okudum ama ne yaptımsa, bir türlü öğretisine iman edemedim. Bilim kısmına, bir mühendis olarak her zaman saygı duydum. Günümüz teknolojisi de bundan çok yararlandı. Mesela en basit olanı hareket algılayıcılarla donatılmış kapılar. 70'li yılların Uzay Yolu dizisinde en çok tekrarlanan efektlerden biri buydu ve bugün bakkal kapıları bile böyle açılıyor.
Gelgelelim, kurgu kısmına hep temkinli yaklaşırım. Uzayda dolaşan üstün güçlü yaratıklar var mı, emin değilim ama eğer var ise de insan ayırıp, sadece Daniken ve Spielberg'e kıyak geçtikleri aşikar.
Amazon ormanlarındaki ilkel kabilenin kıçı açık bir bireyi de,Wall Street'teki broker de, bir gün geliyor, üstün bir güce yanaşma ihtiyacı duyabiliyor. Çıplak kıçla güneşe, ağaca; Armani takımla da İsa'ya, Musa'ya, Yehova'ya… Korku korkudur, ha yıldırımdan ha yanlış tüyodan; bir şekilde diz çöküyor işte insanlar.
Üstün bir gücün varlığını kabul ettiğinizde önünüzde iki yol var: Ona sığınmak veya meydan okuyup, korku içinde yaşamak. Kabul etmeyip, "Yok öyle bir şey ya! Bu çağda, bilimin ışığında. Gidin işinize!" dediğinizde ise inanç geninizin ihaneti hemen yanıbaşınızda: UFO'lar, E.T.'ler, Marduk sizi bekliyor. Kaçış zor.
Ne kadar yanlış olduğunu bilsem de, şimdi bir genelleme yapacağım. Sadece aklı üstün tutan ve aklımı seveyimci sıradan birinin tanrı inancına sahip olması gerçekten güçtür. Tanrının basit insanların yarattığı, sanal bir şey olduğuna inanır. Bu grubun sıradan olmayanları ise seslendirmedikleri bir gel-git ve şüphe içindedirler. Yola "Var" veya "Yok" diye baştan kararlı olarak çıkmamış bilim adamlarından bazısı da böyledir. Kimisi için de, hep onun istemediklerini yapan ve hiç istemediği şeyleri yapmasını isteyen bir tanrının 'olmaz olsun'luğu söz konusudur.
Aslında bir tanrı olup olmamasından çok bize uymayan, o tanrının yok yere bir sürü ahlaki sınırlar ve ibadet zorunluğu koymasıdır. Bu da çok koyar akıllı insanlara. Kemal Tahir'in romanında, gerdek gecesi ritüelleri üzerine yapılan bir köy kahvesi muhabbeti vardır: "O işin arasında namaz mı olurmuş? Hep hocaların uydurması bunlar canım. Ben iki yuvarlanmada kıldımdı, kulhuvallah bile demedim."
Akıllı adam, başka birinin aklı tarafından sınırlanmayı aklına hürmetsizlik olarak görür ve sinirlenir. Derler ya, herkes aklını pazara çıkarmış, herkes yine kendi aklını alıp gelmiş diye. Halbuki, yaşanabilir modern dünya, baştan başa kurallar, sınırlamalar ve yönetmelikler dünyasıdır, o ayrı. Hazır gündemde Avrupa Futbol Şampiyonası da varken soralım: Kuralları olmayan, herkesin kendince oynadığı bir futbol maçının nasıl olacağını düşünebiliyor musunuz?
Sınırlamayan, ahlaki kural koymayan, ibadete zorlamayan; 'yurtta aşk dünyada aşk', 'sevelim sevilelim abartalım', 'Marduk gelecek dertler bitecek' ayarında, kendin pişir kendin ye tanrılar nemize yetmiyor? Piyasa tarzı bilim dünyası nasıl olsa her sezon, paranızı ve aklınızı nereye, nasıl harcayacağınızı gösterecek yeni bir kapitalizm tanrısı da yaratır. Seç seç beğen; jandarma biz laikiz.
Şşşt, seninki ne? Tanrın ayol! Marslı mı, Hintli mi, Çinli mi? Benimki Finli: Nokia!
Von Daniken'le başlayıp, Stargate ile başlayıp dizileriyle (ilki 10 sezon sürdü, efsane falan oldu artık, ikincisi hâlâ sürüyo bizde bile gösterimde) devam eden bu koca yalana çok güzel bi hiciv yazısı olmuş, hele son kısmı çok hoş.
Tebrik ederim :)
Denizhan - 20 Haziran 2008 (01:09)
Galiba her konuda olduğu gibi bu tarz konularda da illâ ki kamplaşma ve çürütmeci mantık egemen. Ya kesinlikle doğru
ya da zırva
demek zorundayız, başka seçenek yok yok mu, olamaz mı?
Birileri de alışılmışın ötesinde, hadi diyelim biraz "new age" biraz "pop" düşünce sularında şöyle birkaç kulaç atamaz mı?
Bir bilim adamının onca yıllık araştırmalarının ışığında kaleme aldığı makaleyi kendi magazin kültürüne dayanarak "bilimsel değil" diye damgalamak ne biçim bir zihniyet acaba?
Üstteki yazıyı ve ilk yorumu yazan pek eleştirel arkadaşlara sormak lâzım, o küçümsedikleri kitapların külliyen yanıldığını "bilimsel" yollardan kanıtlayan akademik bir kurul mu var ellerinin altında? Nereden biliyorlar acaba belki de öyle olabilme ihtimalinin sıfır olduğunu? Allah Baba kulaklarına özel demeç mi fısıldadı?
İllâ ki herkes Emin Oktay'ın yazdığı tarih kitaplarını Kuran-ı Kerim gibi tartışılamaz, üzerinde fikir jimnastiği yapılamaz kadim ayetler olarak mı algılamak zorunda? Bu ne biçim bir kaba tasnifçilik böyle?
Selim Atak - 20 Haziran 2008 (12:32)
Cevap hakkı doğdu, o yüzden bir-iki şey söylemeliyim.
Daniken'in kitabının sonunda galaksilerin ve yıldızların sayısı ile, oralarda başka türden yaratıklar olma ihtimaline dair bir hesap vardır. Ben bu ihtimal hesabını yok saymıyorum ama önemli de görmüyorum o kadar.
Bunu şeye benzetiyorum: Jim Carrey, Salak ile Avanak filminde zengin, eğitimli, çok güzel ve aynı zamanda evli olan kadına onunla birlikte olma ihtimalini sorar; o da kibarlığı sebebiyle yok diyemez ve "milyarda bir" der. Jim çok sevinir: "Yaşasın, demek ki bir ihtimal var!"
Yukardaki yazıda E.T. var veya yok diye bir kamplaşma görmek çok zorlama bence. Kaldı ki, Marduk gözle görülebiliyor, nasıl inkar edilebilir? Buraya yazdıklarım, benim penceremden görünendir. Üniversite kürsüsünden bir tez ileri sürmüşlüğüm filân da yok ortada.
Ben aklın düşünebildiği her şeyi bilgimin yettiği genişlikte tartışmaya açığım. Eleştirel miyim, evet. Ama siz de beni eleştirebilirsiniz, hem ben buna sevinirim.
Ali Sedat Çetinkoz - 20 Haziran 2008 (15:49)
Sayın Çetinkoz, "Marduk gözle görülebiliyor" derken neyi kastettiğinizi açıklayabilir miydiniz? Bu bir ironi mi, yoksa sahiden de görülebilen bir Marduk var mı?
Necmi Ziya - 23 Haziran 2008 (13:45)
Valla ben Vikipedi'nin yalancısıyım:
"Bilim çevreleri tarafından son yıllarda Güneş Sistemindeki 9. gezegen olduğu belirlenmiş ve belirli aralıklarla Dünya'ya çok yaklaştığı tespit edilmiştir. Sümerler tarafından Nibiru olarak adlandırılan gezegenin, bugüne kadar sadece 1983 yılında IRAS kızılötesi teleskopu sayesinde görülebildiği iddia edilmektedir."
Bu bilim çevrelerini tanımam etmem ama gördüklerini iddia eden onlar. Ispanaktaki yüksek demir miktarı kadar bilimsel ise kabahat onların.
Ali Sedat Çetinkoz - 25 Haziran 2008 (02:07)
Ali Sedat Çetikoz'a selam...
"gerçek, kurgudan daha acaiptir. çünkü, kurgu "olabilirlikleri" gözetmek durumundadır. gerçekliğin öyle bir zorunluluğu yoktur." MARK TWAIN.:))
Kaleminizin mürekkebi kurumasın, her daim aksın... İç seslerinizin volümünün artması dileğiyle...
Bülent Karaköse - 1 Temmuz 2008 (12:33)
Ali Sedat Çetinkoz

Ali Türkan
Pedagojik amaçlı yalanlar, yalan sayılmaz değil mi? Şimdi, "dört taneydiler ama ben birine daldım, sonra da tabana kuvvet." desem, pek etkileyici olmaz da. Böylece ilk "siyasi" kavgamdan alnımın akıyla çıkmıştım ama maalesef tek şahit yoktu. Gene militanlığımı onaylatamamıştım anasını satayım! Söyledim lâfzan güzel tarihiniOldu yetmiş sekizde bu şanlı gazâ! Yazar
Sevgili Uğur, bu övgülerinizi keşke okuyabilseydi ama Ali Türkan artık hayatta değil. Basılmış bir...
Derkenar - Sesi güzeldi
Tanrım çok güzel yazıyorsunuz ağabey, klasiklerin çoğunu okudum bu yüzden yeni çıkan kitaplara...
Uğur Kaya - Sesi güzeldi
Bir süre severek öğretmenlik yapmiş biri olarak bir kitapta okuyup anımsadığım şu sözü öğretmen...
Hatice Kizilirmak - Öğretmenin görevi üniformalı çocuk yetiştirmek mi?
Ellerinden öperim o doktorların. Benden yaşça küçük olsalarda!...
Yasemin Aydınlı - Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı
Saygıdeğer hocam, ...
Beta Tester - Bir doktordan mektup
Sevgili adaş, sözünü ettiğin zamanlarda aldığın Rol neydi?...
İlker Koçak - Kuş tüyü Vicdan
Adama sorarlar: “Bir hekim, hiç kendi hastasını tanımaz mı kardeşim?” Bir cerrah, kliniğine yatmış hastasını muayene etmiş, gerekli tetkikleri yap(tır)mış, ameliyat kararı vermişse, zaten o süreçte hastasını çok iyi tanıyor demektir. Sadece ameliyatı değil, hastasının diğer sistemik özelliklerini biliyordur.
Vahap Demir
Halk hem cumhuriyetten hem de serbest seçimlerden hoşlanmaktadır ve tepede işler nasıl giderse gitsin sabırla ve tevekkülle kendinin söz söyleyeceği günün gelmesini beklemektedir. Beklerken de herhalde keyif verdiğinden olsa gerek göbeğini kaşıyarak filân beklemektedir. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Ramazan, sonuçta bir dinsel olaydır. Din deyince aklımıza ilk gelen şey nedir? Fatih Çarşamba: 50 yıldır karikatürüne aşina olduğumuz; peşinde dört tane kara çarşaflı kadınla yürüyen kurt dişli, koca tesbihli, kara sakallı bir adam! Bunlardan kurtulmamızın ilacı nedir? Laiklik! Laikliğin en katı savunucusu kimdir? TSK. Yazar
Murat Örem
Türkiye 30 Temmuz'da işi gücü bırakmış bir mahkeme kararını beklemiyordu. İnanın ki bu ülkede her şeye rağmen insanların çok büyük bir kısmı artık bu arkaik devlet oyunlarına dönüp bakmıyor bile. Onlar para pul hesabı yapmadan bir cana daha can katmanın çabasıyla, bir çocuğa daha iki harf öğretmenin çabasıyla gecesini gündüzüne katıyor. Mektup
Süheyla Apaydın
Türkiye'de gün geçtikçe bozulan bireysel ahlak nedeniyle kaybolan "saf insanlık", maalesef ilk önce kendini insanla uğraşan mesleklerde göstermektedir. Uğraşısı insan olan hekimin, bu bozulmadan kendini tamamen kurtarması, soyutlaması mümkün değildir. Mektup
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.