Erdem Abaka - 9 Nisan 2009
"Akbaba'nın Üç Günü" filmini bilmeyen var mı?
Konusu özetle şöyle:
"Akbaba" kod adlı Joseph Turner (Robert Redford), Amerikan gizli servisi için çalışan bir birimde, tek görevi kitap okumak olan bir ajandır. Çalıştığı birimin amacı tüm dünyadaki çeşitli yayınları takip etmek, bunlarla ilgili analizler yapmak, hatta bazen komplo teorileri üretmektir. Akbaba, okuduğu bir kitapla ilgili ilginç bir rapor hazırlayıp üstlerine göndermiş, onlardan cevap beklemektedir. Günleri ve ofis işleri de her zamanki gibi akıp gitmektedir.
Ta ki dananın kuyruğunun koptuğu o yağmurlu güne kadar.
Ofis arkadaşlarının öğlen yemeklerini almak için dışarı çıkan Akbaba, döndüğünde tüm arkadaşlarının öldürülmüş olduğunu görür.
Akbaba, devlet içinde, derinde bir başka gücün varlığını (size bir şey hatırlatıyor mu?) çok acı bir biçimde öğrenmiştir. Bu güç bir petrol krizi sonrası Ortadoğu'nun işgalini öngören planlar yapmaktadır. Sunduğu raporla bilmeden bu oluşum için tehdit oluşturan Akbaba'nın arkadaşları da bu yüzden yok edilmiştir. Akbaba artık, derin devletin hedefidir.
Bilinen maddî evrenin şu andaki belki de en güçlü yapılanmasının başındaki kişi ülkemizdeydi ya, aklıma bu film geldi. Hüseyin Obama bizlere bir önceki başkanın aksine, daha insancıl daha yumuşak başlı bir insan olarak takdim edildi. Necip basınımıza göre, bu sempatik adamın sistemin bir muhafızı olduğu gerçeğiyle yüzleşene kadar, en iyi Amerikan başkanı bu.
Biz belki basınımızda yer alan iyimser yorumlardan etkilenip, yeni başkanın diğer başkanlardan farklı olacağını düşüneceğiz. Duruma bu açıdan bakmak bizi yanılgıya düşürmeyecek mi? Günümüzde "devlet yönetiminin" sadece kişilerin tasarrufunda olmadığı ve çoğu devletin ahlâki ya da vicdanî sorumluluklarla yönetilmediği gerçeği somut bir biçimde karşımızda durmuyor mu?
Yeryüzünde kurulan ve tarihsel gelişim sürecinde gelinen en iyi nokta olarak tanımlanan bir devletin başkanı o. Ancak bazılarımızın safça beklentilerinin aksine o da sistemin kendine yüklediği görevlerin ötesinde bir şey yapmayacak, yapamayacaktır. Ülkemizi yakından ilgilendiren Kürt devleti, Ruhban Okulu, Ermeni Sorunu ve sınır kapısı gibi konularda, korumakla yükümlü olduğu sistemin çıkarlarının tersine hareket edeceğini nasıl düşünebiliriz?
Yakın çevremizdeki insanları bazen duygusal sebeplerle mazur görür, idare ederiz. Ya da dürüstlük, tevazu gibi özelliklerinden ötürü onları onurlandırmak isteriz. Ama devletler katında böyle bir şey yoktur. Devletler yaşatmaya çalıştıkları sistemin çıkarları doğrultusunda hareket ederler.
Şu tespite katılmamak elde mi? Günümüzün devlet modeli "...Yahudi-Hıristiyan (Judeo-Christian) tektanrıcılığı; Yunan düşünce sistemi ve Roma İmparatorluğu'nun askeri/siyasi anlayışından oluşan ve giderek ısrarla 'çağdaşlık yolundaki tek alternatif' olarak küreselleşmeye çalışan bir modeldir."
Bu modelde duygusallığa, vicdana ve ahlâki değerlere yer yoktur.
Bana göre devlet, normal şartlarda sağlık, güvenlik, eğitim, imar gibi hizmetleri sağlamakla yükümlü olması gereken bir mekanizmadır. Ancak sözünü ettiğimiz modelde devlet, (üyeleri zaman zaman değişmekle birlikte), elit bir azınlık tarafından oluşturulan bir ayrıcalıklılar "sistem"ini korumak ve yaşatmakla yükümlü bir yapıya dönüşmüştür.
İnsanlığı daha müreffeh bir dünyada, barış içinde yaşatmak için kullanılması gereken teknoloji de bu seçkin azınlık tarafından üretiliyor ve denetleniyor. Dağıtımı son derece kontrollü yapılan teknoloji, ne yazık ki her seferinde önce savaş sanayinin hizmetine veriliyor. Savaş ise yine bu seçkin azınlık tarafından, sisteme karşı algılanan en küçük tehditte ya da sistemi besleyecek şartların oluşturulması yolunda tereddütsüz devreye sokuluyor.
"Alternatifsiz" diye sunulan bu sistem, çıkarları gerektirdiğinde yeni bir savaş başlatmaktan çekinmiyor.
Ve bugün geldiğimiz noktada onca gelişmeye rağmen dünyanın bazı bölgeleri düpedüz, bazı bölgeleriyse göreceli olarak ortaçağ karanlığını yaşamaktadır.
Uygulamadaki yanlışları, rahatsızlıklarını dile getirerek denetleyebilecek ya da değiştirilmesini isteyecek halk gücü, sistem tarafından çeşitli yollarla denetim altında tutulur. Bu yollar eğitim, kültür, ya da düpedüz kaba kuvvet olabilir. Sistemin çıkarına ters düşen çatlak sesler susturulur. Öyle ki sistem, herhangi bir hareketi kendine karşı küçük de olsa bir meydan okuma olarak algılıyorsa, hemen ezer. Tehlike yarattığını düşündüğü kişi bir devlet başkanı bile olsa bu değişmez.
Geniş halk kitleleri, kanatları altında yaşadıkları sistemin aslında neyi koruyup kolladığını göremez hale gelebilir. Ülkelerin sınırları içinde ya da dışında bir takım savaşlar yaşanabilir. "Devlet adına kurşun atılır" ya da atılması istenebilir. İnsanlar tüm bu savaşların ve işlenen cinayetlerin, şimdiki ya da gelecekteki hayatlarına, iyiye doğru ne gibi bir somut katkıda bulunduğunu sorgulayacak sağduyu ortamından uzaklaştırılırlar. Yaratılan tedirginlik ve paranoya hali ya toplumsal bir iç tehlike ya da dış düşman korkusuyla devamlı diri tutulur.
Sözünü ettiğimiz modelde devletin görünen yüzü, refah için çalışan müşfik bir görüntü verebilir. İnsanlarda sorgulama hali bir tehdit olarak ortaya çıkmadıkça, bu yapıda bir sorun yokmuş gibi görünebilir. Tehlikeli ve saldırgan yapılanmalar ise her zaman derinlerde aranır. Oysa sistemin en büyük başarısı, derinde olduğu düşünülen yapılanmanın devletin bizzat kendisi olduğu gerçeğini ustalıkla gizleyebilmesindedir.
Akbaba'nın Üç Günü filminde, yaşadığı düzen bir anda allak bullak olan, yapayalnız ve korumasız kalan "Akbaba" hayatı tehlikede olmasına rağmen mücadele yolunu seçmişti. Ancak filmin sonu belirsiz bırakılmıştı. Akbaba'nın dördüncü gününü görüp göremediğini bilemiyoruz.
Ne dersiniz, bugün yaşadığımız pek çok gelişmenin ışığında bakarsak, sizce Akbaba'nın dördüncü günü olmuş mudur?
Sanırım Devlet bütün kötülüklerin anasıdır. Romalılar da Galyalı'lara barbar, ilkel medenîyetsizler diyerek topraklarını işgal etmiş ve yüzlerce yıl onları sömürmüş, kanlarını emmiş, köle olarak satmışlardı.
Oysa Keltlerin de gelişmiş şehirleri, ticaret ağları ve becerikli zanaatkarları vardı. Haklısınız, günümüzde gelişen teknolojiye bakıyorum da, zihniyet olarak 2800 yıl önce kurulan Roma imparatorluğunun zihniyetinden fazla bir fark göremiyorum. İçimizdeki Roma aşkını, lejyoner aşkını terk edemezsek, sadece elimizdeki silahlar gelişmiş olacak ve ardımızda nefes alırken inleyen, ciğerleri kanlı bir dünya bırakacağız, hepsi bu!
Mehmet Atılgan A. - 11 Nisan 2009 (04:19)
Filmin sonunda Akbaba, CIA tarafından kovalanmaktan gına getirince elindeki kritik belgeleri bir zarfa koyar ve çok satan gazetelerden birine verir. (Belki New York Times belki Washington Post. Hatırlamıyorum.) Böylece devletin kirli çamaşırlarını "özgür basın" aracılığıyla ortaya çıkarır.
Ertesi gün yer yerinden oynamaktadır. Gazete belgeleri manşetten yayınlamış, CIA'in kirli yüzünü tüm ülkeye duyurmuştur.
Yıllardan beri o sahne çeşitli vesilelerle aklıma gelir ve şunu çok merak ederim. Aynı şey Türkiye'de olsa ve bizim Akbaba elindeki belgeleri bizim çok satan gazetelerimizden birine verse, o belgelere ne olur?
Necdettin Yançizer - 14 Nisan 2009 (17:05)
Son bir yıldır, asker, sivil-asker ilişkileriyle ilgili servis edilen "belgelerin" hiç birisi (Genel Yayın Yönetmenince) güvenilir bulunmaması nedeniyle "merkez" medyada yayınlan(a)madı. Haber görmezden gelinemeyecek hale gelince, o da ancak içerilerde bir yerlerde küçük puntolarla yayınlandı.
Özgür Sarıkaya - 14 Nisan 2009 (17:25)
Bizde de bir "minik kuş" vardı, herhalde akbaba gibi cüssesi olmadığından kırıntı bilgi taşırdı Emin abimize. Merak etmişimdir özgür basının amiral gemisi Emin Çölaşan'a gitname verdikten sonra ne oldu bu minik elemana.
Bu aralar görebildiğim çook akbaba var sarı zarfları gaste kapılarından içeri atan. (O manyetik kartla girilen ultra güvenlikli plazaların kapısının altından zarf atmak nasıldır ki ne?) Bunları da biraz Taraf görüyor, diğerleri çöpe yolluyor.
Yok ya, o kadar da acımasız değiller tâbî ki geri dönüşümlü çöpler arasına atıyorlar.
Ahmet Faruk Yağcı - 14 Nisan 2009 (22:32)
Aslında şunu merak etmekte de fayda var: Amiral gemisi Çölaşan'a gitname vermeden ne kadar zaman önce "minik kuş" masaya dosya bırakmaktan vazgeçti? Ya da Çölaşan neden "minik kuş"un esami listesinden silindi? Eğer o "minik kuş" Çölaşan'a hâlâ dosya yolluyor olsaydı Amiral Gemisi'nin süvarisi ya da armatörü ona gitname verebilecek cesareti kendinde bulabilir miydi?
Necdettin Yançizer - 14 Nisan 2009 (22:58)
Amanın ortalık karıştı. Minik kuşlardan, gizli sarı zarflardan bahsedilmeye başlandı.
Entelektüel CIA tetikçisi Mr. G Joubert (Max von Sydow) kafasında bavyera şapkası, üzerinde pardesüsü gelip de kibarca: "Pencerenin önünden çekilir misiniz lütfen" demeden sıvışmalı.
Neme lâzım, iyi sıhhatte olsunların sağı solu belli mi olur?
Erdem Abaka - 14 Nisan 2009 (23:28)
Meraklısı için not: Akbaba'nın dosyayı verdiği gazete The Newyork Times. Ama verdiklerinin basılıp basılmadığını bilemiyoruz, zira CIA yöneticisi Mr. Higgins'in (Cliff Robertson) "basacaklarını nereden biliyorsun?" sorusuna pek de kendinden emin cevap veremiyor Turner. Bu bağlamda Akbaba'nın dördüncü günü hâlâ karanlıkta bana göre.
Zaten "Akbaba" geleceği tehlikede olan bir tür değil mi?
Erdem Abaka - 17 Nisan 2009 (16:29)
Az önce okuduğum bir haber aklıma yıllar önce seyrettiğim "Jacob's Ladder" adlı gerilim filmini getirdi.
Filmde Vietnam'a savaşan bir manga askerin üzerinde kendilerine haber verilmeden "stratejik" bir deney yapılıyor (bir tür yüksek doz uyarıcı içiriliyor) ve sonuçları izleniyordu. Tabii sonuç korkunç; korkudan çıldıran askerler düşmanla savaşıyoruz zannederek birbirlerini katlediyorlardı.
Filmde bunu kimin yaptığı da söyleniyor muydu hatırlamıyorum ama zaten söylenmesine gerek mi var? Kim yapar o tür deneyleri?
Cevabını birlikte okuyalım:
CIA bir köyü deney için kullanmış
Araştırmaya göre, CIA, köylülerin ekmeğine halüsinasyon ve histeriye yol açan LSD kattı.
16 Ağustos 1951'de yaşanan ve 'lânetli ekmek' (Le Pain Maudit) olarak tarihe geçen olayda beş kişi öldü ve yüzlerce kişi korkunç halüsinasyonlar görerek çıldırdı.
Fransa'nın güneyindeki Pont-Saint-Esprit'te meydana gelen olayda köylülerden biri yılanların onu yediğini düşündüğünü söyledi. Halk polise, sürekli ejderha gördüklerini, kendilerine saldırdığını söylüyordu. Bir çocuk bıçakla büyük annesine saldırdı. Bir diğeri, "Ben uçağım" diyerek kendini ikinci kattan aşağı attı. Doktora koşan biri ise, "Kalbim çıktı, ne olur yerine takın" diye yalvardı. Sokaklar çıldıran insanlarla doluydu. 5 kişi öldü, 300 kişi yaralandı. 50 kişi aylarca tımarhaneye kapatıldı.
Necdettin Yançizer - 13 Mart 2010 (15:49)
Erdem Abaka yazıları
Erdem Abaka'nın web sitesi: Kerdeme
Ali Türkan
Ölen kardeşinin adını verdi oğluna. Yıllar sonra, bilmem kaçıncı kez taşındığım evlerden birine yerleşmeye çalışırken, bir kartonun içinde, boynundan fırlayıp önüme düşen o muskayı gördüm.
Bildiğimiz üzüntü duygusunu depresyon&q…
Bunalım Burhan » Ayol, bunlar sağlam insanı…
Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu
ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu
Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü
Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu
İki şeyi birbirinden ayırmak lâzım. Dünyada sosyalizm diye bir şey hiç olmadı. İslâm'ın başına gelen tabiri caizse, sosyalist teorinin de başına geldi.
Hikmet Kıvılcımlı
Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.
Erdem Abaka
Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.
Hülya Yalçın
Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.
Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal
Gökhan Akçiçek
Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.
"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"
Melih Özel
Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.
Hikmet Kıvılcımlı
İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.
Çocukken yağmurun kokusu da başka
Melih Özel
Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.
Gökhan Akçiçek
Bizden başka evrenin tüm konukları hep susuyormuş oysa. Ağaçlar, kelebekler, gökyüzü, karıncalar, tırtıllar, solucanlar… Binlerce lâkırdının içinde susarak var olanlar varmış.
Densizlikler denizinde boğulurken
Melih Özel
"Ben de densizlik yapmalıyım!" diyorum kendi kendime. Başka çaresi yok. Belki böylece boğulmam. Ne bileyim, belki su üstünde kalmanın yolu budur.
© Derkenar - Sitedeki içerik 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.
(Ayrıntılı bilgi için, bakınız »
Derkenar'ın Manifestosu)
Şu an 175 cici çocuk Derkenar'a bakıyor
Yazı Boyutu
Büyük
Standart