Patronsuz Medya

6 Eylül 2008 Cumartesi

 Google Web   Derkenar  

 

Otobüs Savaşları

Ahmet Deniz Ölmez - 3 Temmuz 2008


Otobüs durağına -savaş meydanına- yaklaştıkça, yavaş yavaş kaynayan kalabalığın -lejyonerlerin- uğultusunu da işitmeye başlarsın.

Herkes gözlerini pusuya yatırmıştır; gelen otobüslerin güzergâh levhaları dikkatlice süzülüyordur.

Uzağı görme yetisi yüksek olanlar -gözcü birlikleri- en şanslılardır; gelen otobüsün hangisi olduğunu ilk onlar gördükleri için, mevzilenmeyi de ilk onlar yapar.

Artık, otobüslerin, durağın kaç metre ötesinden frene basacağı ve durağın hangi noktasında kapılarını açıp duracağı -stratejik notlar- sistematik bir biçimde kestirilmiş, belirlenmiştir.

Doğru otobüs geldiğinde, soğuk savaş, yerini sıcağına bırakmıştır artık; dört bir koldan otobüsün ön kapısına hücum edilir.

Diğerinin, merdivenleri çıkıp akbilini basması, yahut ücret ödemesi beklenmenden, mümkün olduğunca "iç içe" -ve/hatta mümkünse- bir öndekinin ayağına, paçalarına basarak otobüsün bir noktasında (bu, otobüsün tam olarak içi olmak zorunda değil) yer almaya çalışılır; bu safhayı, bir ayağının tek bir ucunu dahi olsa, otobüsün bir yerine konuşlandırma çabasında olan arkadaki savaşçıların oluşturduğu itiş kuvvetine karşı direnme safhası izler.

Şimdiden sonra, otobüsün hareket etmeye başlamasıyla birlikte, nefes alacak boşluk bulunduğu ölçüde derin bir "ohhh" çekilir, ve ardından, orta ve arka kapılardan hareket halindeki otobüse atlamaya çalışan -geç kalmış- "süvari birliklerinin" mücadelesine tanıklık edilir.

Tüm bu zorlu mücadelenin içinden, kendini otobüse bir şekilde atmış olmak başarının; -üstüne üstlük, bir de- otobüste oturacak yer bulmuş olmak ise, bu savaşta, zaferin göstergesidir.

Savaşın bu evresi bir şekilde atlatıldığında, artık "iç savaşla" yüzleşme zamanı gelmiş demektir! "Ayakta kalanların" ayakta kalanlarını yoğun bir çatışma; oturanlarını ise beter bir psikolojik savaş beklemektedir şimdi:

Öncelikle, otobüsün hareketinden bu yana hâlâ otobüsün dış kısmında kalan süvariler, kendilerini içeriye, daha güvenli bir yere atabilmek için, buldukları en küçük boşluklardan kollarını, kafalarını, bacaklarını -sonra da tüm vücutlarını- sokup yarığı genişletmeye ve oradan da içeriğe kendilerini atmaya çalışırlar. Bu noktada, kapıların kapanıp, süvarilikten, lejyonerlikten, cama yapışmış sinek formuna dönüşülmesiyle birlikte, "o günlük" de 'doğal seçilim' dünyasında hayatta kalınmış olunur.

İçeride ise durum biraz daha karışıktır. Bir insanın ancak bacağının sığabileceği kadar bir alanda (kimi zaman ise sıfır metrekarelik bir alanda, çünkü bu sırada, başkalarının üstünde seyahat edildiği için zeminle temas kesilmiştir) yapılan yolculuklar hareket imkânını yok etmiş, nefes almayı ise lüks bir eylem durumuna getirmiştir. İşte, böylesine çetin bir ortamda, şeytanın bile aklına gelmeyecek "götün götün ilerleme" metotlarıyla "ben birazdan ineceğim" edasıyla, göz ucuyla karşıdaki kişiden yer değiştirmesinin istenmesi gibi, cam kenarlarına, havalandırma koridorunun menzil alanlarına ya da arasından mutlaka rüzgâr geçebilecek kadar asimetrik yapılmış -yahut arasında sıkışa sıkışa asimetrikleştirilmiş- kapı aralarına doğru süzülme mücadelesi verilir.

Tüm bu mücadeleleri dışarıdan izleyen birisinin, Fantastik Dörtlü adlı filmin "elastik" kahramanı Reed Richards'a fantastik denilip, film konusu edildiğini görünce, bahsi geçen "İETT Savaşçıları"nın yeteneklerinin heba edildiğini düşünmesi pek bir muhtemeldir; öyle ki, otobüsün ön kısımlarından -büyük olasılıkla da şoförden- gelen "arkaya ilerleyelim!" emriyle birlikte, böylesine kıymet bilir bir anlayışla ve aşkla boşlukların doldurulması, otobüsün içinin suyla doldurulması neticesinde elde edilecek sonuçtan daha randımanlı olabilmektedir.

İçerideki mücadelenin bir boyutu da psikolojik savaştır. Burada, yalnızca ayaktakilerin değil, oturanların da bizzat ateş hattında oldukları görülmektedir. Otobüsün beklenmesi, gelişinin birçok kişiden önce sezilmesi ve birçok kişinin arasından sıyrılıp boş bir koltuğu elde etmenin coşkusu içinde olan yorgun savaşçı, şimdiden sonra, gözlerinde, hatta gözlerinin ötesinde, beyinciğinde bile hissedecektir bunu; orta yaş ve üstü kişilerin, "ben ayakta dururken senin o koltukta ne işin var?" manalı bakışlarını fark edecektir.

Yaş ne olursa olsun (7'den 47'ye), toplumca "genç" kategorisinde yer alınıyorsa, o manalı bakışların sahibine mutlaka yer verilmektedir; aksi takdirde, manalı bakışların sahibinin 'tıs'lamaları, döşten ağza ulaşan 'offf'lamaları o dakikadan sonra, ters dönmüş çivili tahtaya dönüştürecektir koltuğu.

Kaldı ki, koltuğunda, açısını biraz değiştirmek için hareket eden kişinin, "hiç rahatsız olmayın" şeklinde ensesinde hissettiği "psikolojik press"in, aksi bir davranış sergilemeyi başından imkânsız kıldığı görülmektedir, zaten.

Psikolojik harpte, ayakta -yahut, bir şekilde havada- kalmış savaşçıların mücadelesi de oldukça destansıdır. Orta yaş ve üstü "komutanlar" otobüse adım atar atmaz yerini alabileceği gençleri (erleri) gözlerine kestirirlerken, kalanlar da, gözleriyle -sinsice- en yakın durakta kimlerin inebileceğinin araştırmasını yapmaktadırlar.

Oturanların birinden "düğmeye basar mısınız?" ricasının duyulması ya da ineceğine dair herhangi bir sinyal sezilmesiyle birlikte, kişinin koltuğunun çevresi dikkatli adımlarla -çaktırmadan- ablukaya alınır.

Önemli bir savaş taktiğidir bu; mümkün olan en geniş açıyla koltuğa yaklaşılır ki bir başkasının ani atağına meyil verilmesin. Boşalan koltuğun ivedilikle doldurulmasının ardından, o koltukta olmayı düşleyen ve bunun için çaba harcayan diğer savaşçıların öfke dolu bakışlarıyla karşılaşmamak için, gözler, derhal alakasız bir mekâna (ayak ucu gibi) yahut penceren dışarıya aktarılır.

Otobüsten inerken de çatışma had safhadadır. Tek kişilik iniş koridorundan, beş kişinin aynı anda inmeye çalışması ister istemez bir sıkışıklığa sebep olmaktadır.

Günün sonunda, bu mücadelelerin içinde eriyen savaşçı, indiğinde, yaşadıklarının tamamını içeren böyle bir metin alır eline. Okur, kendini. Hiç kızmaz ama tüm bu yaşadıklarına; öğretmiştir 'süreç', ona, bunun -sitemin- yanlışlığını! Yalnızca gülümser, kendine, de...

 

 

Yazıyı arkadaşlarınıza da önermek ister misiniz?

Konuyla ilgili görüş belirtmek ister misiniz?


 Necdet Şen Star'da

Alageyik Destanı

Ali Türkan

Proleter patron yok ama patronların varlığını, aynı anlamda kapıcı, temizlikçi gibi meslek gruplarının olmasını, ille hiyerarşi olacaksa bunu belirleyenin erdem değil para olmasını böylesine kanıksamış olmamız üzüyor beni. Ve patron milletine posta koymamız gerekirken, "birbirimizi" böyle boktan nedenlerle ısırıp örselemeyi anlayamıyorum. Sevgiyle. Yazar

Son Yorumlar

Sevgili Uğur, bu övgülerinizi keşke okuyabilseydi ama Ali Türkan artık hayatta değil. Basılmış bir...
Derkenar - Sesi güzeldi

Tanrım çok güzel yazıyorsunuz ağabey, klasiklerin çoğunu okudum bu yüzden yeni çıkan kitaplara...
Uğur Kaya - Sesi güzeldi

Bir süre severek öğretmenlik yapmiş biri olarak bir kitapta okuyup anımsadığım şu sözü öğretmen...
Hatice Kizilirmak - Öğretmenin görevi üniformalı çocuk yetiştirmek mi?

Ellerinden öperim o doktorların. Benden yaşça küçük olsalarda!...
Yasemin Aydınlı - Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı

Saygıdeğer hocam, ...
Beta Tester - Bir doktordan mektup

Sevgili adaş, sözünü ettiğin zamanlarda aldığın Rol neydi?...
İlker Koçak - Kuş tüyü Vicdan

Tüm Yorumlar

Web Gezgini

Nabız

Adama sorarlar: “Bir hekim, hiç kendi hastasını tanımaz mı kardeşim?” Bir cerrah, kliniğine yatmış hastasını muayene etmiş, gerekli tetkikleri yap(tır)mış, ameliyat kararı vermişse, zaten o süreçte hastasını çok iyi tanıyor demektir. Sadece ameliyatı değil, hastasının diğer sistemik özelliklerini biliyordur.

Ata Soyer (Evrensel)

En Son Yazılar

Kaşıyan Adam

Vahap Demir

Halk hem cumhuriyetten hem de serbest seçimlerden hoşlanmaktadır ve tepede işler nasıl giderse gitsin sabırla ve tevekkülle kendinin söz söyleyeceği günün gelmesini beklemektedir. Beklerken de herhalde keyif verdiğinden olsa gerek göbeğini kaşıyarak filân beklemektedir.   Yazar

Ramazan geldi, hazırlıklar tamam mı ey medya?

Ali Sedat Çetinkoz

Ramazan, sonuçta bir dinsel olaydır. Din deyince aklımıza ilk gelen şey nedir? Fatih Çarşamba: 50 yıldır karikatürüne aşina olduğumuz; peşinde dört tane kara çarşaflı kadınla yürüyen kurt dişli, koca tesbihli, kara sakallı bir adam! Bunlardan kurtulmamızın ilacı nedir? Laiklik! Laikliğin en katı savunucusu kimdir? TSK.   Yazar

Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı

Murat Örem

Türkiye 30 Temmuz'da işi gücü bırakmış bir mahkeme kararını beklemiyordu. İnanın ki bu ülkede her şeye rağmen insanların çok büyük bir kısmı artık bu arkaik devlet oyunlarına dönüp bakmıyor bile. Onlar para pul hesabı yapmadan bir cana daha can katmanın çabasıyla, bir çocuğa daha iki harf öğretmenin çabasıyla gecesini gündüzüne katıyor.   Mektup

Bir doktordan mektup

Süheyla Apaydın

Türkiye'de gün geçtikçe bozulan bireysel ahlak nedeniyle kaybolan "saf insanlık", maalesef ilk önce kendini insanla uğraşan mesleklerde göstermektedir. Uğraşısı insan olan hekimin, bu bozulmadan kendini tamamen kurtarması, soyutlaması mümkün değildir.   Mektup

Öğretmenin görevi üniformalı çocuk yetiştirmek mi?

Vahap Demir

Silgi ortasından delinerek boyuna asılmalı, böylece kaybolması önlenmeliydi. Muntazam kıyafetimizde görüntüyü bozan tek unsur boyunlara asılan silgilerdi. Tek parti döneminin üniform anlayışını sadece tek parti dönemi anlayışının ülkeye yaşattığı sefaletin delebiliyor olması kayda değer bir ironiydi.   Yazar

Gidiyordum yelkenimin rüzgârında

Seyit Balkuv

Fakat, bu sefer de nereden geleceği belli olmayan arsız parazit esintiler, evrensel düşünmeye, hayatı sevmeye, fikr-i sabitleri yok etmeye uğraşan yelkenciye bunun bedelini ödetmek için can atar. Karşı ağırlıklarından azade olmak uğuna mücadele yeteneği körelmiş tekneyi bir o yana, bir bu yana yatırır, bir boş anını bulursa da batırıverir.   Yazar

 

Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi   © 2000-2008   Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.

°