Ahmet Büke - 25 Haziran 2003
Bu şehrin kokusu hamalların esintilerinden gelir. Onların gün boyu döktükleri ter, yosun kokusuna karışıp limandan şehrin sırtlarına doğru yükselir. Yorgun teknelerden inen yağ fıçıları, deri denkleri, tütün balyaları ve esrar zulaları gizli saklı bir şarkı bırakır geriye. Ve terli hamalların eski şiirleri kalır akşamın yorgunluğuna.
Mor bir ses yükselir
Ölümü gömdüğümüz deniz yıldızlarından
Bu şehrin ağırlığı hamalların iş bitimi içtiği kötü şaraplardan gelir...
Erkekler geride yakası açılmadık küfürleri ve yarıda bıraktıkları çiğnenmiş düşleriyle yokuşlarına tırmanırlarken, kör martılar ve evsiz yaşlılar devralır limanı.
Yokuşta Durmaz Sokağı'nın insanları öylesine bitmiş ve deli gibi mutlu evlerine dağılırken, kapı önlerinde bekleşen kadınlar ve evlerden yükselen kızarmış balık kokusu "ey hayat, işte elde var bir..." der adeta.
Akşam kuşlarının hışırtılı çığlıkları altında tulumbadan çekilen suyla çıplak vücutların pulları yanar. Şimdi erkeklerin çoğu için karılarının güçlü bacaklarına teslim olma zamandır.
Ama daha gençleri ve daha güçlüleri için yeni bir hayat başlar inen sakinlikle beraber.
Gece açılır, koynunu karanlık adamlarıyla doldurur. Kimi dostunu dövmeye, kimi hırsızlığa, birkaçı da saklı emanetini teslime gider.
Burada gece, günün nefesini tutmuş devamıdır. Ağlayan kadınlar, gülen kadınlar, suskun çocuklar ve cilalı kağıdına sarılmış suç, esrarlı akide şekeri gibi günün ilk ışıklarına dek erir durur.
O gece Eleni'nin yıkılmak üzere olan kâgir konağına üç yeni kiracı taşındı. Dikenli güzelliği damarlarından yeşil bir zehir gibi akan Serap, motorlu kaptıkaçtısıyla pilavcı Fikret ve Hariciyeci eskisi Fehim Bey.
Onlar kaçtıkları ya da bulmaya çalıştıkları kaderleri için, bu sokağı bir liman bellemişlerdi. Biraz soluklanacakları ve sızlayan ruhlarını dinlendirecekleri bir sığınak. Ama yokuşta Durmaz onlar için karaya vuracakları bir sığlıktır aslında.
Karaya vurmak! Belki de yorgun gemilerin en güzel intiharıdır...
Sokaktaki hareketliliği bakkal dükkanındaki kirli tezgâhının arkasından izleyen Defineci Zaim, bin yıllık tecrübesiyle huzursuzdur. Zaten ona göre her yenilik endişe vericidir. Belki de bu yüzden ömrünü eskiyi aramaya vermiştir. Hele üç yeni insan hiç hayra alâmet değildir. Burada şeytanın hakkı üç derler. Üç yabancı, üç çığlık kaçağı, Sokağın altında huzursuz uykusuyla dönen volkanı uyandırmaya yeter de artar.
Sabaha karşı Samsun sigarasını almak için dükkana gelen Eleni, Zaim'in kızarmış gözlerini bir fener gibi kullanıp karanlığı yardı.
"Zaim sen kaç yıldır uyumuyorsun?"
"Doğduğumdan beri."
Eleni titrek elleriyle Zaim'in göz kapaklarını kapatır. Her gece olduğu gibi. Ama bu kez sigarası yelek cebinde uzaklaşmadan önce durur.
"Kadın orospu. Kirpiklerinden anladım. Dünyada sadece orospuların kirpikleri ölümü bekleyen kelebekler gibi çırpınır. Genç olanı onu daha önce buralarda görüp görmediğimi sordu. İhtiyarsa tam bir kaçık. Bir aylık kira karşılığında eski daktilosunu verdi."
O gece Zaim'in korkuları çıktı. Sokağın en kuvvetli adamlarından Refik, karısını evin girişine ayaklarından asıp dibinde rakı içti. Kimse elinden alamadı zavallıyı. Ta ki Refik sızıp kalana dek. Mediha sabah olmadan iki parça eşyasını alıp evinden kaçtı.
Kutunun kapağı açılmıştır bir kere.
Gün yükseldiğinde Zaim uykusuzluktan kızarmış göz kapaklarını açınca tezgâhta duran eski daktiloyu gördü. Siyah boyaları yer yer dökülmüş Erica marka daktilo, aşınmış tuşlarıyla kırık bir yunan heykeli gibi masada yükseliyordu.
Zaim tezgahın çekmecesinden buruşmuş bir kâğıt çıkardı. Eliyle düzeltti kırışıklıkları. Sanki bu işi yıllardır yapıyormuşçasına kağıdı makinenin ağzına verdi, metal kulakları kurarak yazma hizasına çekti. Derin bir nefes aldı ve yazmaya başladı.
"... Otuz yıl oluyor galiba. Öldüresiye dövmüşlerdi beni. Kırık kaburgalarım ve dağılmış suratımla Sokağın başında oturuyordum. Siyah bir kuş gelip önüme kondu. Önce yere sızan kanımı didikledi sonra yaralarımı içmeye başladı. Ölüm daha hızlı gelsin diye dua ediyordum içimden. Ama Eleni geldi. Evine taşıdı beni. Çarşaflardan sızan sakız kokusunu hatırlıyorum. Tam on beş gün Rum macunuyla sıvadı yaralarımı. Tam on beş gün rakıda ezdiği haşlanmış nohudu akıttı ağzıma. Ölmezsem bir daha buradan hiç ayrılamam demiştim. Ölmedim de. Ah Eleni neden bırakmadın beni o kanlı kaldırımda sanki..."
Zaim kağıdı çıkardı. Dalgınca tekrar okudu. Sonra ikiye katlayıp yırttı. Yeni bir kâğıt taktı makineye.
"...Kaç yıl olduğunu hatırlamıyorum. Damarlarımda akan sıcaklık beni Eleni'nin odasına taşıdı. Yatağına uzanmıştı. Denizden gelen esintinin havalandırdığı tüller yatıştığında yanına bıraktım gölgemi. Eleni zehirli bir sarmaşık gibi içine aldı beni. Yükselen nefesim, alçalan iniltilerim onun kötü ruhuna parça parça çarptı. Eleni seni o gece öldürmeliydim. Saçlarına takılıp kalacağımı biliyordum. Bir yılkı atı gibi üzerimde çırpınırken, sert kabuğunda sıyrılmış göğüslerin ağzımda parçalanırken vazgeçmeliydim seni sevmekt..."
Zaim kağıdı çıkardı. İkiye katladığı kağıdı göğüs cebine koydu.
Bu kez yaşlı Erica'yı yeni bir beyazlıkla beslemedi. Ama parmakları tuşlara gitti yine de.
"...Bunu yapmalıyım Eleni. Otuz yıl sonra da olsa çelik çemberi kırmalıyım..."
Zaim daktiloyu düzeltti. Saçından kopardığı bir teli daktilonun masaya dayanan sol ön köşesine dikkatlice sıkıştırdı.
Zaim yıllar sonra ilk kez geceyi dükkanının dışında geçirmişti. Limanın ıssız bir köşesinde karaya çekilmiş boş bir kayığın içinde doğan günü beklerken ısıran soğuğa aldırmadı. Kedi yavruları geldi yanına gece biterken. Ceketine aldı onları. Pire torbalarının mırmırları sakinleştirdi Zaim'i. Beraber uyudular.
Güneşin ilk mızrakları göründüğünde Limanın ağır kapısı açıldı. Üç erkek işçi omuzlarındaki kasları şişirerek ve gecenin uzun yorgunluğuna aldırmadan bin yıllık kapıyı itti. Uluyan demirin ardından hamallar sökün etti.
Zaim gülen, birbirleriyle şakalaşan kalabalığı izledi. En arkadan ağzında sigarasıyla gelen adamla göz göze geldiler. Kel kafası güneşin altında yanan, siyah bıyıklarını badem yağıyla hilalleştirmiş adam Zaim'i görünce yerinde kaldı bir an. Sonra yönünü değiştirip Liman'ın ahşap depolarına doğru yürümeye başladı. Zaim kalktı. Ağrıyan kemiklerini gerinerek yerine oturttu. Depoya yöneldi.
Zaim tahta kapıyı kapadığında gözleri karanlığa henüz alışmadan arkasından gelen sesle irkildi.
"Neden buraya geldin."
Arkasını dönmemesi gerektiğini biliyordu. Tavandan düşen incecik ışığın altında belli belirsiz aydınlanan masaya doğru ilerledi. Arkadan gelen ses bu kez daha kısık duyuldu.
"İkinci çekmeceyi aç."
Zaim usul hareketlerle masaya ilerledi. Söylenen çekmeceyi açtı. Koyu renkli koli bandına sarılmış paketi eline aldı. Burnuna götürüp uzun uzun kokladı. Ardından paketi elinde tarttı. İç cebinden çıkardığı paket lastiğine birkaç kez dolanmış para demetini çekmeceye bıraktı.
Arkasına döndüğünde adamla burun burunaydı. Boğazına çelik gibi iki el dolanıverdi. Adam bir yandan soluk borusunu sıkıyor bir yandan da onu diz çökmeye zorluyordu. Direnmesinin sadece boynunun kırılmasına neden olacağını anladı. Beraberce yere çöktüler. Artık gözlerindeki kararma tüm vücuduna yayılıyordu. Adamın bileklerini kavrayan parmakları çözülmeye başladı. Hırıltılı soluğu biraz daha kesildi. Tam da o anda aklına daktilo düştü. Parmakları yıldırım gibi emektar Erica'nın tuşlarında geziniyordu. Yazdıkça makineden uzaya sarı kâğıt gökyüzüne doğru çırpınan bir tavus kuşunun kanatlarına dönüşüyor, lanet hayvan gövdesinden doğurdu gagasıyla yüzüne doğru yaklaşıyordu.
Etekleri çamurlu perde ardında son kez çırpındı. Ama adamın gıcırtısı kulaklarını dolduran paslı mengeneleri birden duruverdi. Ardından gevşedi. İşte tam da o anda havanın nefes borusunda içeriye hücum ettiğini anladı. İstemsizce ciğerlerine dolan serinliğe doğru attı kendini. Yere doğru düşerken bir saniye önce onu öldürmek isteyen adam da üstüne düştü.
Kıvranarak kustu bir süre. Ardından üzerine kapaklanan vücudu itti. Elleri üzerinde bir karış yükselerek kapıya doğru baktı. İçeriye dolan ışığın çarptığı bir gölge kapıyı kapatarak kaybolmuştu. Ortalık tekrar o yar karanlığına döndü.
Zaim düzelen nefesinin giderek seyrekleşen iniş çıkışları arasında biraz ötesine yuvarlanmış adama baktı. Sırtında sapına kadar gömülmüş bıçağın örselediği vücudun son seğirmeleri yavaşlayarak durdu.
Zaim kırılmış gücünü toplayarak ayağa kalktı. Az önce kapanan kapıyı ardına kadar açtığında dışarısını dolduran ışık gözlerini aldı. Sendeleyerek ama giderek düzelen adımlarıyla Limanın açıklığını geçti.
Daha önce gördüğü şakalaşan hamallar şimdi kendilerini işin ritmine kaptırmışlardı.
Babalara kaba halatlarla bağlanan ahşap tekneler uzun ve geniş tahtalarını güvertelerinden karaya uzatmışlardı. Sırtçılar sabah güneşinin altında daha şimdiden terleyen vücutlarını ağır yüklerin altına itmiş ve tekneleri bir karınca sürüsü gibi doldurmuşlardı. Ortalık her zamanki şamatasına bulanmıştı. İndirilen deriden yağ tulumları tahta yükseltileri üzerine dikkatlice istifleniyor, yükselen mal yığınını iş çavuşu dikkatli gözleriyle izliyordu.
Kızıla boyanmış sedirden gövdesiyle ikinci tekneden ise sönmemiş kireç palangalara dayanmış ağır makaranın türküsünde çekiliyor, beyaza boyanmış metal gövdesiyle vincin dolu avurtları beş yüz kiloluk ufak vagonlara boca ediliyordu.
Zaim kalabalığının içine kaptırdı kendini. Biraz önce doldurulmuş kireç vagonunu iten adamın yanına yanaşıp, tutulmaktan parlamış metal aracın yanağına dayandı. Şimdi hiç tanımadığı birisiyle yükü çığlık çığlığa vızıldayan rayların üzerinde itiyordu. Başını eğip tüm gücüyle adım adım yürümeye devam etti. Etrafındaki kalabalığın giderek azaldığını hissetti. Küfürlerin uçuştuğu sıcak erkek rüzgârını arkasında bıraktı. Sonunda Limanın eski kapısından çıktılar. Vagon yılansı yolunun sonuna geldiğinde dışarıdaydı. Biraz ilerideki kireç deposuna varmadan yükü bıraktı ve sanki oradan geçen birisiymiş gibi yolun kalabalığında kayboldu.
ilehaneye çıkan sokağa döndüğünde Limanın uzun düdüğünü duydu. Paydos vaktinden hayli önce çınlayan çığlığın tek bir nedeni olabilirdi; ölü hamal. Zaim adımlarını sıklaştırdı. Sırtından fışkıran ter tüm vücudunu kaplamaya başlamıştı. Çiçeğe durmuş akasya ağaçlarını geçti. Ağaçlara konmuş birkaç serçe ayak seslerinden ürküp üzerinde uçtu. Yolunu kısaltmak için eski bir evin bahçe çitinden atladı. Bileklerine dolanan dikenlerin tırnaksı ağızları canını acıtıyordu. Evin duvarına çakılı musluğu görünce susuzluğu geldi aklına birden. Durdu. Pirinç kulaklıkları çevirdi. Betona düşen suyun serinliği dalgalanarak ona ulaştı.
Bahçenin sonundaki duvarı aşıp yola atladığında bu sokağı ilk defa gördüğünü fark etti. Oysa yıllardır burada yaşıyordu. Sokağın iki yanında sıralanmış evlere baktı. Çoğu yıkılmıştı. Yanık ahşaplarının sarktığı çatılarından yükselen için için reçine kokusu genzini dolduruyordu. Yol boyunca yıkılmış ağaçlar ve parçalanmış telefon direkleri, kaldırımları söküp fırlatan bomba çukurlarını doldurmuştu. Bir evin kapısına yapışmış postuyla boydan boya sıvanmış köpek ölüsüyle aynı hizaya geldiğinde yağmur başladı. Teneke tenteler tıkırdadı. Islanan toprağın kokusu ellerini bozuk asfalta dayayıp doğruldu.
Hızlanan damlalar Zaim'i durmaya zorluyordu. Yerden havalanan toz bulutu yağmurla birlikte siyah bir bulamaç gibi ellerine aktı.
"Tanrım ben neredeyim?"
Etrafındaki havanın giderek yoğunlaştığını hissetti. Adım atmakta zorlanmaya başladı. Belli belirsiz şeffaf bir pelte evleri, yıkık telgraf direklerini, yerde yatan ölüleri, ıslak asfaltı ve içi dolu çukurları dolduruyordu. Her yer ışığın altında yeşile kesmiş açık bir tona karışmaya başladı. Ardından yeşil tuğla kırmızısına döndü. Tüm görüş alanı topraktan gökyüzüne kadar bu bulantının içine karıştı. Ve son adımı yarıda kaldı. Artık hareketsiz ve nefessizdi.
Zamanın yaşadığı bu durgunluğa rağmen sesleri duyabiliyordu. Sokağın görünmeyen ucunda yükselen güçlü ayak sesleri duyulmaya yükselmeye başladı.
Katılaşan havayı yırtan bir kırlangıç sürüsü Zaim'e doğru kanat çırpıyordu. Her kanatta yaklaşan postal sesleri pelteleşmiş havayı ağırca dalgalandırıyor, acıtmayan dalgalar halinde bedenine çarpıyordu...
Zaim çıplak göğsünde dolanan yumuşaklığın kokusunu ancak dudaklarına dokunduğunda fark etti. Jelibom şekeri, paslı soğuk demir, dibine kadar içilmiş izmarit, kınasız Afgan... İçi uyandı. Kabaran göğsüyle birlikte gözlerini açtı. Eleni hırçınlığının ardına sakladığı çıplaklığıyla Zaim'in üzerindeydi. Zaim'in içini dolduran kokunun kaynağı, dolu göğüsleri yeni uyanmış adamın dudaklarına yeniden yöneldi. Zaim gözlerini yeniden kapamak üzereydi ki, Eleni kendini yana attı. Adamın onu tekrar yakalamak için yaptığı hamle boşta kaldı.
Yataktan hızla sıyrılan kadın güneşin sızdığı pencerenin yanında duran masaya oturdu. Karmakarışık kâğıtların arasında yükselen Erica'nın ağzından yarıya kadar sarkmış kağıdı eliyle doğrultup okumaya başladı.
"Yine cümleni tamamlamadan bırakmışsın yazmayı."
"Evet uykuya dayanamadım"
Eleni önüne düşen saçlarını toplayıp çıplak sırtına bıraktı. Yüksek sesle okumaya başladı.
"Eleni seni o gece öldürmeliydim. Saçlarına takılıp kalacağımı biliyordum. Bir yılkı atı gibi üzerimde çırpınırken, sert kabuğunda sıyrılmış göğüslerin ağzımda parçalanırken vazgeçmeliydim seni sevmekt..."
Daktiloyu düzeltip tuşlarına dokundu.
"...sevmekten..."
"Ben uyurken okudun galiba. Nasıl buldun?"
Eleni odanın açık kapısından banyoya doğru yürüdü. Suyu açmadan önce arkasına döndü.
"Felâket. Düş gücüne hayranım ama kurgun rezalet. Aynı sevişmene benziyor. Senin yüzünden yazdıklarından başka şey okuyamıyorum. Gittikten sonra da her defasında komşu çocuğu çağırmak zorunda kalıyorum."
Eleni soğuk suyun altına girdi. Zaim yatağın içinde dönüp pencereye doğru baktı. Perdenin ardında Yokuş yine kalabalıklaşıyordu. Seyyarlar, sümüklü çocuklar ve birbirine lâf atan kadınlar usulca akşama hazırlanıyordu.
"Biliyor musun. Sadece yazarak bu hayattan intikam alabiliyorum."
Zaim gözlerini kapadı. Uykunun derin mavi sularına doğru dalmaya başladı.
Bu yazı eşe dosta tavsiye edilir
Ahmet Büke
+ Yazıların tam listesi

Ali Türkan
Bir süre de bahçe kapısını tekmeledikten, salladıktan sonra sakinleşti. Biraz utanmış, biraz çaresiz dikiliyordum yanında. Kaldırıma oturdum, o da yanıma çöktü. Titreyen elleriyle iki cigara yaktı, birini bana uzattı ve sirenleri iyice duyulan polis arabalarını beklemeye başladık. - Sağol, dedi - Arjantin'de rezalet çıkartma, dedim yalnızca. Birden ikimizi de bir gülme tuttu. Devam »

Necdet Şen
Teröre karşı geliştirilecek en akıllıca refleks, "uy uy uy, ellerin kırılsın gözün çıksın zalım, nasıl kıydın kınalı kuzulara" diye yaygara koparmak ve saçını başını yolan dizini döven annelerden rol çalmaya kalkışmak mıdır? Devam »
Ayhan Erol ölçmüş, biçmiş, tartmış yazmış yazısını abilerim , ablalarım. Bu konuda...
Dr. Dertli Dermanî - Memur sadizmi ve can çekişen hastanelerimiz
Sizden daha iyi, daha dürüst, daha akıllı bir insan mıyım bilemiyorum. Ama sizden daha...
Necdet Şen - Memur sadizmi ve can çekişen hastanelerimiz
Üfürmek kolay, sağlık personelinin sorunları hakkında bir yazı yazabildin mi? Sanmıyorum...
Ayhan Erol - Memur sadizmi ve can çekişen hastanelerimiz
Ne kadar sahici bir aşk öyküsü. Daha doğrusu, ne kadar sahici bir öykü. İnsanın kendisini bu...
Sedef Türker - Neredeydin ki günlerdir?
Bu dünyada ne kadar büyük bir boşluğu doldurdukları ancak yokluğunda farkedilen insanlar vardır...
Mutlu Olsen - Halk böyle istiyor
İşler sarpa sardıkça, bizim aydınlar iyiden iyiye beyaz atlı prensini bekleyen genç kızlara (daha kötüsü buhranlı kadınlara) benziyorlar. Öyle olunca, mesele sadece AKP'nin kof çıkması değil, platonik aşklarının hepsi hayal kırıklığına mahkûm.
Seyit Balkuv
Dikkat, zokayı yutmak üzeresiniz. Zihninizle egonuz size bir oyun oynamaya hazırlanıyor. O amcayı yüceltmek ve dolayısıyla diğer birilerini aşağılamak üzeresiniz. Tabii siz yücelen tarafta kalacaksınız. Devam »
İlker Tortop
Gençliğimi özlüyorum ben. Omzumdaki romatizma ağrılarına rağmen özlüyorum o günleri. Beyazlara muhtaç değildik, tuğladan ocağımız yetiyordu gülerek yaşamaya. Etrafımızdakileri etkilemek zorunda değildik ve hayat çok ucuza geliyordu. Devam »
Ali Sedat Çetinkoz
Şimdilerde emekliliklerini yaşayan iki üst derece hakim ve iki cumhurbaşkanından başka başına fötr takan devlet adamı var mı bilmiyorum. 70'li yıllarda gurbetçilerin izine gelirken giydiği, yeşil ördek tüylü Bayerisch fötrler bile artık kayboldu. Devam »
Vahap Demir
Sözün özü, Türkiye'de ne sol ne de liberal düşünce yoktur. Az sayıda bunların ne olduğunu bilen insan da tartışmayı harlandıracak kadar kalabalık veya güçlü değildir. Tartışmanın düzeyi de zaten her defasında "bizden gayrisi bize dost değil" önermesiyle sonlanacak kadardır. Devam »
İsmail Ragıp Geçmen
Bir çocuk, kadının o halini fotoğrafladığımı görünce, tüm fırlamalığıyla kadına sokuluyor ve üstündeki şalı indirip kaçıyor. İşte o anda fotoğraf makinem elimden kayıyor. Şaşkınlık içinde bakakalıyorum. Yüzünü ve saçlarını gizleyen örtü indirildiğinde ortaya sarışın, hafif çilli, deniz mavisi gözleriyle çok hoş bir batılı kız çıkıveriyor! Devam »
Ali Sedat Çetinkoz
Bu işin idealizmle, sosyalizmle, bağımsızlıkla bir ilgisi yoktu! Neyle ilgisi olduğunu da çok geçmeden anladık. Birebir içinde yaşadığım hergün ölümlü olayların ardından bir sabah darbe oluverdi. Artık sağ-sol çatışmasına gerek kalmamıştı ve çıkaranlar tarafından "bıçak gibi" aniden kesiliverdi. Devam »
Necdet Şen
Diyorum ki; bırakınız yapsınlar. Ter ter tepinsinler senede bir defacık da olsa. İsterlerse zincirlerle sırtlarını dövsünler. İsterlerse kollarına jilet atsınlar. Sallasınlar bayrağı düşman üstüne. O düşman kendi kardeşleri bile olsa. Devam »
Seyit Balkuv
Empati ve acımadan bahsetmiyorum, merhametten bahsediyorum. Eziyet çeken, onurlu yaşama hakkı ve özgürlüğü elinden alınan insan ve hayvanların durumunu görüp de, içi cız etmeyen insanlarda merhamet kandilinin nasıl yakılabileceğinden bahsediyorum. Devam »
Vahap Demir
Madem okul tarafından kabul gören biri olamadım, bari muhalif tavır takınayım da görsünler günlerini düşüncesiyle filizlenen aykırı düşünceler... Takınılan muhalif tavrın hocaları zerre ilgilendirmemesi, sadece takınana gününün gösterilmesi... Yıllar sonra hatırlanıldığında yutkunma problemlerine neden olan bilumum diğer anılar... Devam »
Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Şimdi başım iki ellerimin arasında düşünüyorum: Onlar gibi olmak, onlar gibi giyinmek, onlar gibi yiyip içmek, onlar gibi oturup kalkmak, onların diliyle konuşmak... Haydi bunların hepsini yapayım. Fakat, onlar gibi nasıl düşünebilirim? Nasıl onlar gibi hissedebilirim? Devam »
İlker Tortop
Her şeye alışmış olan bizler hiç bir şeye de şaşırmayacağız. Tankerler evlere girecek, uçaklar taksilere çarpacak, çocukların öğretmeni sapık, mahallenin doktoru sahte çıkacak ama şaşırmayacağız. Dağda ölecek, vadide ölecek, ölecek de ölecek insanlarımız. Devam »
© 2000-2008 ~ Derkenar, tasarım + programlama + uygulama olarak bir Sokak Kedisi ürünüdür. Tüm hakları yasal koruma altında olup, içeriği izinsiz çoğaltılamaz, ticarî nitelikli yayınlarda ve internet sitelerinde (çok kısa tanıtımlar dışında) kullanılamaz.