Mehmet Atılgan Aslan - 26 Eylül 2009
İlköğretim sekiz sene, dört yıl da lise, etti on iki yıl. Yedi yaşında gıcır gıcır önlüklerini giyip "Türküm doğruyum çalışkanım" diye and içmeye başlayan, Tarih, Coğrafya, Türkçe Matematik, Fen, derken bütün mukaddes ilimlerin her birinden on iki yıl boyunca sınava giren ve her sene liselerinden 1,5 milyonun üzerinde öğrenciyi mezun veren çağdaş Türkiye'de, nereye gidiyor bu kadar okuyan insan diye merak etmiyor değil insan.
Türkiye'de yayımlanan gazetelerin günlük toplam satışı 6 milyonu bile bulmuyor. (Bin Japon'dan 557'si gazete okurken bin Türk'ten sadece 61'i gazete okuyor.) Kitap okuyan sayısı ise her geçen gün hızla düşüyor. Son üç yılda yüzde otuz düşmüş durumda ve onca reklama, göz boyamaya ve süslü püslü medyatik yazarımıza rağmen her geçen yıl daha da düşüyor. (Kitap okumada 173 ülke arasında 86'ıncıyız.)
Bu gençler kitap ve gazete okumuyorlar anladık. Peki ne yapıyorlar? O kadar ders gördüler, sınavlara girdiler, beyinlerini geliştirdiler, bu bilgilerini halkla paylaşma zamanı geldi. Önlerinde üniversite var, hani şu dünyanın en iyi 500 üniversitesine arada sırada sadece bir tanesini sokabildiğimiz o güzide üniversitelerimizde, yani çeviri Türkçe'siyle evrenkentlerimizde okuma zamanları geldi.
Her yıl 2 milyon kişi giriyor üniversite sınavına, sadece 300.000'i doğru düzgün okullarda okuma şansına eriyor. Oralardan mezun olanların da halini biliyoruz zaten, işsiz güçsüz ve kitapsız olarak yaşamlarına devam ediyorlar.
Küba'da bir kitap fuarında bir hafta içerisinde 100.000 kitap satılıyor ki Küba'nın nüfusu zaten 10 milyon civarı. (Yani Türkiye'de bir kitap fuarında bir haftada 7 milyon kitap satılabileceğini düşünebiliyor musunuz? 73 milyonluk koca Türkiye'de yılda topu topu 23 milyon kitap basılıyor. 123 milyon nüfuslu Japonya'da ise yılda 4 milyar adet.) Japonya'nın en fazla okunan gazetesinin günlük tirajı 10 milyon, yılda da bir Japon'a 25 kitap düşüyor, bir Fransız'a 7, bir Türk'e ise 10 yılda sadece bir kitap.
Rakamlar böyle söylüyor. 8 yılı zorunlu 4 yılı da zorunsuz 12 yıl eğitim gören evlâtlarımız ne bir meslek becerisi geliştiriyorlar, ne de beyinleri dolu bir insan olarak yetişiyorlar. Ne fikriyle, ne de becerileriyle bu ülkeye hiç bir şey veremiyorlar. Çağdaş dünyadan, ülke sorunlarından uzak, sadece Malazgirt zaferlerini hatırlayarak, geçmişten kaçarak, gelecekten korkarak, kenara itilmiş, umutsuz, üretkenlikten uzak, sadece tüketime aç insanlar olarak topluma karışıyorlar. Ama hiç biri de suçlu değil. Suçlu olan onlara koca 12 senede tek bir gazete bile okutamadan, bir tane bile kitabı sevdirtemeden, hatta tam aksine yazılı her nüshadan nefret ettirmeyi başararak yıllarını heba ettiren devletimizin eğitim politikasında.
Bir zamanlar Köy Enstitülerimiz vardı hatırlıyor musunuz?
"Ülkenin dört bir yanına yayılan eğitmenler bir taraftan okuma yazma öğretir, diğer taraftan doğrudan köylülerin üretim artışına yönelik pratik işlere girişirlerdi. Kısa sürede bu eğitmenlerin gittiği köylerde sosyal faaliyet artar, köylerde tiyatro bile kurulur, köy kahvelerinde okuma odaları açılırdı. (İlk kıraathaneler 1652 yılından itibaren İngiltere'de coffeehouse adıyla, yani kahvehane adıyla açılmaya başlamıştır. Buralar entelektüellerin çeşitli tartışmalar yaptığı yerler olarak da nam saldığından, İngiltere'de kahvehanelere Penny Üniversiteleri adı da verilmiştir. -O zamanlar bir fincan kahve 1 Penny'e satılıyordu.- Bizde de kahvehanelere 'Kıraathane'denilmesinin nedeni budur aslında. Kıraat, Arapça okuma anlamına gelir. Müşterilerinin okumaları için gazete ve dergi bulunduran geniş, temiz ve iyi döşenmiş mekân. Şimdi kıraathanelerde kitap gazete okuyan kaç kişi görüyorsunuz?)
Köy Enstitüleri açıldığında zamanın Amerikan hükümetinin hazırladığı istihbarat raporunda "Dikkatli olun Türkler büyük bir eğitim atılımıyla geliyor" denmişti.
"Kitap kurşundan daha etkilidir" diyerek Köy Enstitülerin açılması taraftarı olan İsmet İnönü, Kepirtepe Köy Enstitüsü'nde bir kız öğrenciye "çantanda ne var, görebilir miyim" diye sorar. Öğrenci çantasından ekmek-köfte ve dünya klâsiklerinden bir eseri çıkararak gösterir. İnönü sevinerek çevresindekilere, "Ne zaman Türkiye'de erinden generaline, sade vatandaşından cumhurbaşkanına kadar herkes 'ekmekle kitabı' bir araya getirebilirse gerçek kalkınma başlamış demektir" der.
Ulusal ve devrimci niteliğiyle öne çıkarak "köyü ve köylüyü aydınlığa ulaştırma çabası ve sorumluluğu içinde eğitim veren Köy Enstitüleri "komünist yuvaları" olduğu gerekçesiyle DP iktidarı tarafından 1954'te kapatıldı. İsmet İnönü de sağcıların yükselmesi karşısında siyasi erime korkusu altında ezilip buna destek vermişti. Ardından da imam hatip okulları açıldı ve okullarda zorunlu din dersleri okutulmaya başlandı.
Ülkemizin bağımsızlık politikasına sıkılan en etkili kurşundur Köy Enstitülerin kapatılması. Bu tarihten sonra eğitimin içeriği ve amacı değiştirilmiş, köylüye verilen entelektüel ağırlıklı eğitim yerini ezberci ve içi boş eğitime bırakmıştır.
Şu anki gerek özel olsun, gerek devlet olsun tüm okullarımızda da durum farklı değildir. Tartışma derslerinin olmadığı, kültürel faaliyetleri teşvik edici, öğretici, ve uygulamalı hiç bir dersin olmaması, gençlere münazara adabının öğretilmediği, tarihsel ve bilimsel kanıtları inceleyip, yorum yapma, mukayese etme, bir fikri çok yönlü analiz etme ve eleştirme becerilerini geliştirmeye yönlendirmeyen bir eğitim sisteminin çağdaş demokratik bir devlette yeri yoktur, olmamalıdır.
Şimdi bir de madalyonun öteki yüzü var tabi.
Fikret Başkaya'nın bir sözü var: "Üniversiteler de dahil, eğitim sistemi hakim ideolojinin hegemonyasındadır!"
Eğitimin temel görevi, okuyan, düşünen, iletişim kurabilen, tartışan, analiz yapan, araştıran, geniş bir dünya görüşüne, bir vizyona, dengeli ve sağlıklı bir mantık anlayışına, insan haklarına saygılı, topluma, dünyaya, doğaya, kısacası bütün canlılara ve demokrasiye karşı sorumluluk duyan, yapıcı, yaratıcı, problem çözme yeteneği gelişmiş, çağın gerektirdiği bilgi ve kültür donanımıyla yaşama hazırlanmış aydın kimseler yetiştirmek değil midir?
Bu kişileri ilgi ve kabiliyetlerine göre yetiştirerek, sorumluluk sahibi, üretken, birlikte emek verme ve paylaşma alışkanlığı edinmiş, kendilerini tatmin edecek, topluma ise bir şeyler kazandırabilecek bir iş sahibi edinmesini sağlamak değil midir?
Peki bizim eğitim sistemimiz bunun için mi var? Yoksa, sosyal gerçeklerden uzak, sanattan, bilimden kopmuş, kendi çıkarı için diğerlerinin eksikliklerini, yetersizliklerini çiğnemekten kaçınmayan, düşünmeyi yumruk yumruğa kavga etmekten daha yorucu gören, kendini kelimelerle yeterli ölçüde ifade edemeyen, sığ görüşlü, tek tip insan yetiştirebilmek için mi çalışıyor? Öğrencilerine düşünmeyi değil, ezberlemeyi; okumayı ve yorumlamayı değil, sosyal hayatta sağlam hiç bir işlevselliği olmayan yığınla bilgiyi, hiç sorgu veya sual süzgecinden geçirmeden kabul etmeyi öğretmiyor mu?
Özgürce düşünmeyen, doğruyu bulabilmek için karşı fikirleri de dinleyen, okuyan, araştıran, sağduyulu, hoşgörülü, sorunlara eleştirel yaklaşabilecek bireyleri yetiştiremeyen bir eğitim kurumu, okul falan değil, gözümde mezbahadan farksızdır.
Maalesef Türkiye'deki, üniversiteler dahil bütün okullar böyledir. İnsanların farklı düşüncelerini, geleneklerden uzak her türlü yaratıcı fikirlerini, marazî bir dal gibi kesip budarlar. Bunun için vardırlar. "Ezberle ve sınav kazan" politikası üzerine yığdıkları, siyasi otoritenin dayatmaları altında ezerek, gerektiğinde asker, gerektiğinde oy makinesi, gerektiğinde vergi cüzdanı, ama her zaman cahil, vizyonsuz ve örgütsüz yığınlar haline getirdiği insanlarını kolayca gütmek için devletin resmî ideolojisi için çalışırlar.
Bu Avrupa'daki ve Amerika'daki okullarda da böyledir, bizim içler acısı okullarımızda da. Yani kimse elindeki diplomayla aydın falan olmaz. Biz daha insanî bir eğitim modeline geçemediğimiz için eğitimimizin olması gereken çağdaş özelliklerini ve demokratik derinliklerini yargılama lüksüne ulaşamadık tabi.
Hatırlayınız, milletvekilleri için, ziyaret ettikleri okulların öğrencilerine tuvaletin kapısında havlu tutturanlar, o okullardaki öğretmenler ve yöneticilerdi. Pişkin pişkin ellerini o havlulara silenler de vatandaşlarını oy ve vergi kapısı olarak görmekten hiç bir zaman vazgeçmemiş olan milletvekilleriydi. Şaşırmamak lâzım, vatandaşlarına her türlü kalitesiz ürünü (hiç bir şeyde Avrupa standartlarını tutturamayıp pahalılığa gelince asla zengin Avrupa kentlerinin altında kalmayan) en fahiş fiyatlarla satan, her yerin özelleştirilmesini isteyen politikacıların, özelleşmemiş, devlet okullarında okuyup para kapısı olamayan vatandaşlarının 10 yaşındaki küçük çocuklarını tuvalet bekçisi olarak görmeleri çok doğaldır zaten.
Peki Avrupa'dan ve Amerika'dan bizi ayıran şey sadece çocuklarımıza milletvekillerinin tuvaletten çıkan amonyaklı ellerini kurulatma şerefine eriştirmemiz mi? Neden bizim üniversitelerimiz dünyanın en iyi ilk 500 evrenkentinde yok? Neden kitap okuyan insanlar, toplumun büyük bir kısmı tarafından boşa vakit geçiren insanlar olarak görülürler?
Nedenlerden birisi hatta temeli, okullarımızın, hayatlarında hemen hemen hiç işe yaramayacak, ezbere ve tamamen sınava dayalı yığınla boş teorik bilgiyle, çocuklarımızı okuma sevgisinden daha da uzaklaştırmaları olabilir mi? Tevekkeli değil ya, Müslüman olmakla övünen ülkemiz kutsal kitabını bile Arapça okumak için kurslara koşuyor, Türkçe yazılmış her türlü gazete dergi ve kitaptan olabildiğince uzak duruyor. Sonra üniversite sınavına hazırlansın diye evlâtlarını yığınla para ödeyip özel dershanelere gönderiyor. Okumaktan bu kadar çok nefret edip de özel okullara ve dershanelere bu kadar çok para harcayan dünyada başka bir ülke daha var mıdır acaba? Eğitime ve kültüre bu kadar kolay, sadece para ödeyerek sahip olabileceklerine inanan başka zavallılar var mıdır?
Birini, sırf söylediklerine çoğunluğun katılmamasından dolayı susturmaya çalışmak, demokratik hukuk devletinin en büyük ayıbıdır. Ve bu ayıp, yeni fikirler üretemeyen, farklı çözüm yollarını araştırmayan, düşünmekten, sorgulamaktan korkup aydın insanlara tahammül etmekte her geçen gün daha fazla zorlanan hoşgörüsüz toplumların en büyük onur kaynağıdır.
Okullarımızdaki "okumaktan" nefret ettirme politikası sürdükçe, bilimden ve demokrasiden uzak, gitgide ticaret ve eğlence merkezleri haline dönüşen üniversitelerimiz insafsızca siyasete ve yarışma kültürüne alet edildikçe, maalesef daha çok "Hepimiz Ermeni" ve "Uğur Mumcu" oluruz bu memlekette! Ve maalesef dünyanın en cahil insanlarının toplandığı "medenîyetler buluşması" devleti olmaya da devam ederiz. Hem de fakirlikten inim inim inleyerek nüfusu hızla artan, kütüphane ve "okuyucu" yoksunu, okuldan çok adım başı camisi olan, ömürlerinde 3 tane bile kitap okumayıp 3'er tane çocuk yapan, kadınlarını kızlarını evlere ve dedikoduya hapseden, sadece televizyondan yayılan ışıkla evlerindeki ve beyinlerindeki karanlığı aydınlatan bir ülke!
Ama bu durumu değiştirmek biraz da kendi elimizde. Her şeyi devletten beklememek gerek.
Meselâ önce, Mustafa Kemal'i Atatürk yapan şeyin, sadece düşmanı ülkeden temizlemek olmadığını, sadece cumhuriyet mitinglerine katılıp bayrak sallamanın bu ülkeyi çağdaşlaştırmaya yetmeyeceğini anlasak, çağdaş bir ülkenin önce fikirle, yaratıcı akılla kurulduğunu, o ülkedeki demokrasi çarkının dönmesi için de daha çok fikre, üretime, sanatçıya ve bilim adamına ihtiyaç olduğunu anlasak; Avrupa Birliği'nde serbest dolaşım hakkını kazanmanın beynimizi çalıştırmaya yeterli olmayacağını anlasak, demokrasi mirasının üzerine konmanın üzerinde Cumhuriyet yazan nüfus cüzdanı taşımakla yetmeyeceğini, o mirası korumak ve daha da zenginleştirmek için çağdaşlığı, uygarlığı, gelişmişliği hak etmek için önce kendimizi geliştirmemiz gerektiğini anlasak; bu ülkenin yetiştirdiği sanatçılarla, önce "işlerini güzel" yaptıkları için gurur duysak ve siyasi fikirleri ne olursa olsun onlara bizim ülkemizin sanatçıları olduğu için sahip çıkıp yargılamadan önce eserlerini okuyup bir şeyler öğrenmeye çalışsak; sonra çocuklarımızı parayla satın alabileceğimizi sandığımız boş bir eğitim hayatına baskıyla, dayakla, tehditle itekleyeceğimize, önce kendi beyinlerimizi eğitsek, ona biraz kitap okuma egzersiz yaptırsak, çocuklarımıza iyi bir örnek olsak!
Evet, üstelik de hemen şimdi! Ülkemizi saplandığı karanlıktan kurtarmak için sanırım günde bir dakika ışık söndürme eylemlerinden ve panayıra benzeyen cumhuriyet mitinglerinden biraz daha kalıcı eylemlere imza atmamızın zamanı geldi.
Meselâ hafta sonları, televizyon başında göbek büyüterek geçirdiğimiz o çok eğlenceli (?) zamanımızdan bir iki saatçiğini kitap okumaya ayırsak. Alim olmak için emekli olmayı beklemesek, üniversiteliler neyse de düzenli gelirleri olan az buçuk mürekkep yalamış kimseler, kapitalizmle savaşmanın yazarların ve çevirmenlerin hakkını gasp eden korsancılara para kazandırmak olmadığını anlayıp (gerçi bana göre yazarlara sadaka niyetine telif hakkı ödeyen yayınevleri ile korsancılar arasında bir fark yok) "ne kadar çok pahalı bu kitaplar" diye okumamaya bahaneler uydurmak yerine bar kelebekliği yaparken iki-üç bira daha az içerek ayda en az bir kitap alıp okusak, cd reyonlarını gezdiğimiz gibi bir de kitap reyonlarını gezsek, acaba ne yazıyor bu insanlar, neden yazıyorlar, dertleri ne diye merak edip bir kere eşikten adımlarımızı atsak, hayatımızda bir kere olsun bir kitapçıya giderek küçük bir başlangıç yapsak, o kitaplardan maya gibi tüten mürekkep kokularını, saman kokan, toprak kokan kâğıtları bir kerecik ciğerlerimize çeksek ve bir kitabın kapağını kaldırıp başka hiç bir şeyde tadını bulamayacağınız o büyülü dünyanın kapılarını yüreğimize açsak, okumanın göz yormayacağını, beyni soldurmayacağını, bunun solculukla sağcılıkla alâkası olmadığını anlasak, biraz cesaret edip hayatımızda küçük bir değişiklik yapsak, bir kitap alarak hafta sonuna başlasak ne kaybederiz acaba?
Dahası iç benliğimize neler kazandırırız acaba?
Sayın Atılgan Aslan, tebriklerimi kabul buyurunuz lütfen! Yazınızın her satırından ayrı bir lezzet aldığımı itiraf etmeliyim: Köy Enstitüleri, İsmet Paşa, DP iktidarı, karşı devrim, komünizm ve kitap düşmanlığı, "düşmanı ülkeden temizleyen" Mustafa Kemal, ülkemizin saplandığı karanlık, maya gibi tüten mürekkep kokuları, gençlere münazara adabının öğretilmeyişi, Avrupalı ve Japon aydınların yılda kaç tane kitap satın aldığına dair istatistikî rakamlar, "evrenkent", kıraathanenin kelime anlamı, okul yerine cami yaptıran yobazlar, iki-üç bira daha az içerek ayda en az bir kitap alıp okuma öneriniz... 32 kısım tekmili birden. Uzun zamandır bu kadar eğitici bir makale okumamıştım.
Nasıl derler, biraz "Çalıkuşu", biraz "Vurun Kahpeye", biraz "Türkün Ateşle İmtihanı" tadı aldım ben bu yazıdan. Ezber tazeledim, faydalı oldu. Bir belâgat harikası olarak ders kitaplarına geçebilecek değerdeki bu eserinizi kalbimin mutena bir köşesinde saklayacağım.
Sizden bir de Memenen'de şehit edilen üsteğmen Kubilay konusunda makale yazmanızı istirham ediyorum. Vurduğunuz yerden ses getiren üslubunuzla inanıyorum ki bu konuyu da hakkını vererek işlersiniz.
Durmuş Düşünür - 27 Eylül 2009 (01:43)
Yazının iyi niyetle yazıldığı açık. Ancak kafama takılan noktalar da yok değil. Öncelikle okuma alışkanlığının olmaması mı sorunumuz yoksa eğitim sistemindeki eksikler mi? Sayısal veriler neyi ne kadar ifade eder. Okunan materyallerin sayısal ağırlığı mı yoksa içeriği mi daha önemlidir? Başka ülkelerde satılan gazetelerin ne kadarı magazinel ağırlıklıdır meselâ?
Meslek sahibi olmakla kitap okuru olmanın her zaman bir bağlantısı var mıdır? İşinde çok iyi bir cerrah aynı zamanda çok iyi bir okur olabilir bu onu daha kıymetli yapabilir. Ama pek kitap okumuyorsa iyi bir cerrah olamaz mı meselâ?
Okur olmakla meslekî okur olmak farklı şeyler olabilir mi? Yani edebiyattan zevk almakla meslekî alanda kendini yetiştirmek farklı şeyler olabilir mi?
Ben yanlış anlamış olabilirim ama, "iyi ve verimli bir insan olmanın ön koşulu kitap okumaktır" gibi bir tez biraz fazla iddialı olmuyor mu?
Kitap okumaktan kastımız edebiyattan keyif almaksa eğer buna söyleyecek sözüm yok. Kitapların dünyasını keşfetmek elbette insanı farklı kılar, hayatını değiştirir. Ancak bir toplumun tamamını entelektüel yapabilme çabası da biraz zorlama değil mi? İşinde gücünde hayatını sürdüren bir köylüye dünya klâsiklerini okuttuğumuz zaman üretim anlamında ne elde edebiliriz meselâ?
Bu "kırsal kesim cahil kalsın" anlamına gelmemeli tabii. Ancak "kitap okumadığımız için çuvallıyoruz yıllardır" gibi bir netice sorunu tam olarak ifade ediyor mu?
Ayrıca Mustafa Kemal'i "Atatürk" yapan şey bir kanundu sanıyorum:)
Erdem Abaka - 28 Eylül 2009 (09:54)
Sevgili Mehmet Bey, bu tarz bir üslup, insanı okuyacağı varsa da kitaptan soğutur. Zaten ortalamanın üstünde "kitap okuru" olduğunu sandığım bu sitenin müdavimlerine dayak atar gibi "oku" emri vermek yerine, kendi bakış açınızı bir daha sorgulasanız nasıl olur acaba?
Ayrıca, merak ettim, elinizde kimin günde kaç şişe bira içtiğine dair istatistiksel veriler mi var? Örneğin, ben haftada bir iki şişe birayı ya içerim ya içmem. Sizin hesabınıza uyarak oradan artıracağım parayla yılda kaç tane kitap alabilirim? Benim gibilere önerebileceğiniz başka tasarruf tedbirleri varsa ve onu da lutfedin, cehaletimizden yanlış bir iş yapmayalım.
Hatta bize bir okuma listesi verseniz diyorum. Yıl sonlarında da sınav yaparsınız, bakalım okumuş muyuz, okuduğumuzu anlayabilmiş miyiz?
Gönül Yazar - 28 Eylül 2009 (12:30)
Ben de işin Köy Enstitüleri kısmına takıldım. Çantasından köfte-ekmek ve dünya klâsiklerinden bir kitap çıkan ve de tabii ki mandolin çalan köylüler konusuna. Elbette önemli bir projedir lâkin dönemin "nasyonal sosyalist" yahut "kolhozcu" havasına da pek uygundur. Pek bir eğiticidir.
Nedendir bilinmez ama insana "sistematik bir eğitim" verilmesinin faydasızlığına inanıyorum. Kıt aklımla varabildiğim nokta okulların bir miktar öğretmesi ve asla eğitmeye çalışmamasının en faideli durum olduğu.
Tartışmaya açık olmakla birlikte temel eğitimin ailede verilmesinin ve toplumsal ilişkilerle ve dahi ahlâkî kurallarla şekillenmesinin doğruya yakın bir yol olduğunu savunuyorum. Okullarla, askerlikle, iş hayatı ile hatta kendini zorlayarak okur yazar olmaya çalışma ile de "seviye" yakalamanın zor olduğuna kaniyim. Doğrusunu bilen beri gelsin.
Ahmet Faruk Yağcı - 28 Eylül 2009 (22:15)
Ahmet Hamdi Tanpınar'ın "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" romanında bir Dr. Ragıp vardır. Cumhuriyetin ilk yıllarında geçer olay. Dr. Ragıp Almanya'da psikiyatri tahsil eylemiştir ve yeni öğrendiği bu ilmin her derde deva olduğuna iman etmiştir. Ona göre ekonomiyi bile psikiyatriyle düzeltmek mümkündür.
Üstad da bulmuş işte sorunun çözümünü: Hepimiz bira şişelerini satıp kitap alacağız ve dünya güllük gülistanlık olacak.
Kırk yıl düşünsem akıl edemezdim böyle dahiyane bir çözümü. Tam çocuk yapmak üzere uçkuru çözmüşken tekrar geri bağladım ve elim kitaplığa uzandı gayrı ihtiyari. Şu anda Tuna Kiremitçi külliyatını hafızlıyorum. O bitince sırada Hande Altaylı külliyatı var.
Mustafa Topaloğlu - 28 Eylül 2009 (18:44)
Teşekkür ederim Durmuş bey. İstirhamınızı bellek masama koydum. Eyvallah.
Erdem Bey, oradaki istatiksel veriler okuma alışkanlığımızın olmadığını vurgulamak için verilmişti. Bunun en büyük suçlusu da eğitim sistemimizdir. Çünkü hiç bir çocuk durduk yere eline kitap alıp okumaz.
Eğitimin amacı bütün çağdaş ülkelerde yukarıdaki yazımda ifade ettiğim gibidir, olmalıdır. Ülkemizdeki düz okulların insana meslekî donanım kazandırmadığını biliyoruz. Hatta çoğu üniversiteler de dahil. E ben ne anladım o zaman onca sene okumaktan. Elbetteki okulların birinci amacı entelektüel, aydın bir insan yetiştirmek olmalı. (12 yıldan bahsediyoruz ve eğitimin özel amaçları arasında öncelikle okumaktan keyif aldırmak, okuma alışkanlığı kazandırmak olmalı.)
Mesleğini hiç kitap okumadan da gayet güzel icra edebilirsin ama topluma, çağına, kendine karşı bireyin tek sorumluluğu iş güç sahibi olup robot gibi bir şeyler üretebilmesi değil, fikirsel anlamda da belli bir derinliğe ulaşabilmiş, vizyon sahibi bir insan olabilmesidir. 21. Yüzyıl, sorgusuz sualsiz devletine ve milletine hizmet eden, fikirsiz, kitapsız insanların emeğiyle aydınlanamaz, gelişemez, ilerleyemez. İçinde bilimin, sanatın ve felsefenin yoğurulmadığı bir eğitim sistemi, temeli bozuk, çarpık ve karanlık bir sistemdir.
Bir toplumdaki her birey, evet bir aydın olabilir ve bu zorlama değil, bence olması gereken şeydir zaten. Okullar bunun için olmalı. Ama bir ülkenin nüfusunun yüzde doksanı aydın olursa ne olur, o ülke?
Mehmet Atılgan Aslan - 30 Eylül 2009 (20:10)
Artık eskisi gibi dinle, duayla şeyhle, milliyetçilikle yönetilmez. Asker polis baş tacı edilmez.
Bunu da hiç bir devlet istemediği için, okul adı altında açılan mezbahalarda disiplin yönetmelikleri ve otoriter öğretmenler vasıtasıyla zeki insanların şevki kırılmaya, normal insanları de ezbere, sınava, nota hapsederek tekmilini birden beyinsizleştirmeye devam ederler. Devlet varolduğu sürece, özgür düşünen insanların önü her zaman kesilecektir. Bu ilk başta öğretmenler, onlar kesemezse, toplumsal, ırkçı baskılar, o da kesmezse de kanunlar tarafından yapılacaktır.
Ve evet, kitap okumak insanı ve dünyayı değiştirir. 68'lerin arkasındaki en büyük güç edebiyattı. Güçlü şairler, güçlü romancılardı. Evet 68'ler bir devrim yapamadılar ama en azından denediler, dünya siyasetini derinden etkilediler ve yaptıklarının sosyal etkileri hâlâ konuşuluyor. Okuyan insanların daha uyanık olduklarını, daha kolay örgütlendiklerini ve daha cesur olduklarını gösterdiler. (Bilim kurgu yazarı Ray Bradbury, okumayan ve dolayısıyla düşünemeyen insanların, sadece yakılan kitapların ateşiyle aydınlatılan o gelecekteki karanlık dünyasını, 1951'de yayımlattığı Fahrenheit 451 kitabında ne güzel anlatmıştı değil mi? Hatta içeriksiz kitapların yararından çok zararının olduğunu da söylüyordu.)
Eğer bir insan yeni bir dünya hayal etmiyorsa, bu dünyanın bütün yalanlarını sorgusuz sualsiz kabul ediyor demektir. Ve bu dünyanın yalanlarından ancak kitapların yalanlarıyla kurtulabiliriz.
Mehmet Atılgan Aslan - 30 Eylül 2009 (20:11)
Evrenkent sözcüğü hakkında Sevan Nişanyan'ın Taraf gazetesindeki köşesinde yaptığı ilginç bir tespit var. Öneririm.
http://www.taraf.com.tr/makale/4072.htm
Selim Atak - 27 Eylül 2009 (01:49)
En son yapmak isteyeceğim şeylerden biri, iyi niyetlerle ortaya konmuş fikirlere karşı çata çat tartışmaya girmektir. Bu yüzden de yazdıklarım sadece kendi düşündüklerimi ortaya koyma çabasıdır, fazlası değil.
Okunan şeyin sayısından çok, içeriğinin önemli olduğunu düşünüyorum. Ayrıca okuma alışkanlığı kadar okuduğunu anlayabilme ve ondan işe yarar bir şeyler damıtabilme becerisinin daha önemli olduğunu da. Bu yüzden okuyan herkesin "aydın" olabileceğini de düşünmüyorum. Hem okul eğitimi, hem kitap okuma anlamında. "İnsanlara kitabı ve okumayı ve bunlardan bilgiyi nasıl damıtacaklarını" öğretmek gayesi ulvi bir gaye olabilir elbette.
Ancak sadece kitapsever olmakla ya da bol bol okumakla bazı şeylerin çözülebileceğini de sanmıyorum. Resmi otoritenin ezici etkisinin hissedildiği yerler sadece kara cahillerin olduğu ülkeler midir? Haydi somut örnekler vereyim, cayır cayır kahramanlık destanları okunan, Çılgın Türkler ve Kavgam'ın iyi satış rakamları yakaladığı, Cumok'ların olduğu, "Vatan" gazetesinden kopyala yapıştır fikirlerle "aydın" olanların gücü elinde tuttuğu bir toplumda, kabahat sadece kitap okumayan "Mehmet Efendi"de midir?
Ya da en azından meselelerin bu boyutunu da değerlendirmek, böyle bir mesele olabileceğine de bakmak gerekmez mi?
"Her şeyin çaresi kitap okumaktır" olarak algıladığım temel fikrinize katılmadığımı belirtmek istiyorum. Ama ben yanlış anlamış da olabilirim tabii. Neticede ben de milli eğitimin tornasından geçtim
Erdem Abaka - 1 Ekim 2009 (10:47)
1) Yaygın eğitim olgusu modernitenin ortaya çıkardığı bir şeydir. Bir sonuca sebep misyonu yüklemek akla ziyan bir davranış şeklidir.
2) Modernleşmeyle, şehirleşme olgusu birbirleriyle beraber yürüyen olgulardır. Köylüyü köyünde tutup sadece eğitim vererek modernleştirmek, köykent benzeri bir takım fantaziler kurmak kulağa hoş gelir ama mümkün değildir.
3) Köy enstütüleri sosyolojik bir temelden yoksun oldukları için zaten ölü doğmuş bir projenin ürünüydüler, bir komploya kurban gitmediler, proje yürütülemediği için kapatıldılar.
4) İnsanları eğiterek özgürleştirme çabası tuhaf bir paradokstur çünkü eğitim işi, doğası gereği bireyi sınırlayan, ufkunu belirleyen, kalıplar içine sokan bir işleve sahiptir. Üniversitelerimizde bile bu işe formasyon (biçim verme) deniyor. Bu kumaştan bu elbise çıkar mı, ona da siz kafa yorun.
5) "Savaşma; seviş" kendisiyle sorun yaşamadığım bir slogandı ama "sevişme; kitap oku" sloganını açıkçası ben pek tutmadım. Sayın Aslan kanaatimce "kitap oku" telkinini başka etkinliklere karşı konumlandırırsa daha etkili olabilir.
Vahap Demir - 1 Ekim 2009 (15:16)
Sayın Demir, ben yazımın hiç bir yerinde "sevişme kitap oku" demedim. Eğer yazının başlığından bahsediyorsanız, başbakanın kulakları çınlasın...
Mehmet Atılgan Aslan - 2 Ekim 2009 (19:20)
Bence üstüne söylenecek olumsuz bir düşüncenin olmadığı son derece güzel bir yazı.
Sadece istatistiklere bakarak halimizin içler acısı olduğunu anlayabiliriz. Nedir bu istatistikler? Meselâ "yılda bir Japon'a 25 kitap düşüyor, bir Fransız'a 7, bir Türk'e ise 10 yılda sadece 1 kitap"... Bu gerçekten korkunç...
Bu ülkenin kalkınamama sebeplerinden biridir bence kitap okumamak.
Peki kitap okumamanın sebebi nedir? O sebebi de bu yazıdan çıkartabiliriz. Bunun sebebi de şudur ki, gerçekten okullarda verilen eğitim, öğrencinin yazılı her nüshadan nefret etmesini sağlıyacak şekilde.
Kitap okumanın yararlarını okuyan bilir, okumayan bilemez. Çünkü çocukluğunda okulda veya ailesinde kitap okumak öğretilmemiş veya öğretilmeye çalışıldıysa da ondan nefret edilecek bişeymiş gibi öğrenmiştir.
Ben şahsen öğrencilik hayatımda hiç bir öğretmenimden kitap okumanın faydalarına yönelik bir açıklama duymadım... Kitap okumak hep yapılması zor ama zorunlu gibi gösterildi ama okumanın zevkinden hiç bahsetmediler bana meselâ... Kitap okumak düşünceyi özgürleştirir, insanın ruhunu zenginleştirir.
Olcay Şenol - 5 Ekim 2009 (17:24)
Japonlar ve Fransızlar müsrifse biz ne yapalım. Bir kitabı on yıl kullanabiliyorsak bence bu sağlıklı bir şey.
Şaka bir yana bence bu şekilde istatistiksel bir yaklaşım olayın özüne tamamen aykırı ve tüketim furyasının bir yumurtlaması. Ekmek, peynir yahut araba değil ki bu kelle hesabı yapasın.
Ağızdan çıkan kelime kâğıda yazılınca sanki daha mı değerli oluyor? Meselâ Derkenar'da okuduğum yazı ve yorumlardan edindiğim aydınlanmayı ölçmenin de bir yolu var mıdır? Yoksa bu eylem istatistik alanının dışında mı kalır? Ya da diyelim Noam Chomsky ile bir barda karşılaştım, ben ona bira ısmarladım o da bana ekonomi, politika bir dolu şey anlattı. Bu öğrendiklerimin akibetinin de içtiğim bira ile aynı olacağını mı düşünüyoruz?
Vakti zamanında Nietzsche'nin bir kitabını okumuştum. Tek kelime anlamamış olmama rağmen sırf okudum diyebilmek için bitirmiştim koca kitabı. Sonraki yıllarda "Nietzsche Ağladığında" gibi "Sofi'nin Dünyası" gibi kitaplar çıktı da işimiz daha bir kolaylaştı.
Yalçın Şahin - 6 Ekim 2009 (15:47)
Derkenar'da okuduğunuz yazı ve yorumlar veya Noam Chomsky ile ekonomi, politika üzerine yaptığınız konuşma... Bilginin sınırsızlığı burda işte... Bunlar sizin bilginize bilgi katar...
Ama aydınlanmak?
Noam Chomsky ile ekonomi, politika üzerine konuşursanız belki de kimsenin bilmediği şeyleri öğrenebilirsiniz, bilgilendirilebilirsiniz ve konuştuğunuz konuda "öğrenmek istediğiniz kadar" aydınlanmış olursunuz.
Derkenar'da okuduğunuz yazı ve yorumlar aklınızın bi köşesinde yer edinir, bir fikir sahibi olursunuz o konuyla ilgili, ilginizi de çekerse araştırırsınız daha çok öğrenirsiniz.
Şöyle bir şey de söylemek istiyorum, okumamanın eksi yönlerinden biri de şudur: Türkiye kendi tarihini tam olarak net bilmiyor. Şu sıralar Türkiye bi açılım olayıyla uğraşıyor meselâ. Bence Türkiye'nin kendi tarihini ilk önce doğru bir şekilde bilmesi lâzım.Tarihiyle yüzleşmesi lâzım. Çünkü bu olay kurcalandıkça altından tarihimizle ilgili önceden kimsenin bilmediği gerçekler ortaya çıkıyor, kendi tarihimizle yüzleşmeliyiz. Bu da okumak ve araştırmakla mümkündür.
Olcay Şenol - 7 Ekim 2009 (17:27)
Sineklerin Tanrısı, Dövüş Kulübü, Gazap Üzümleri, Sardalya Sokağı, Macbeth, Othello, Carmen, Otomatik Portakal, 2001: Bir Uzay Macerası, Lolita, Bisiklet Hırsızı, Toza Sor, Asılacak Kadın, Evlilik Şirketi, Anayurt Oteli, Ağır Roman, Ay Büyürken Uyuyamam, Selvi Boylum Al Yazmalım, Cemile ve şu an hatırlayamadığım birçok eserin önce kitap versiyonunu okudum, sonra filmini seyrettim. Filmler daha iyiydi.
Eğer maksadımız yeni bir şeyler öğrenmek, düşünmek, ufkumuzu açmak, ezber sınamaksa, sinemanın edebiyattan aşağı kalır hiç bir yanının olmadığını gönül rahatlığıyla iddia edebilirim. Hatta, bakmasını bilen için magazin programlarının bile epeyce öğretici olduğunu söyleyebilirim.
İnsanların çok okuyarak allâme olacağı görüşünün çocuksu bir avuntu olduğunu düşünüyorum. Öyle olsaydı, ben şimdi hovercraft gibi suyun 40 santim üstünde uçuyor olurdum. Kemiksiz 40 yılımı inek gibi okuyarak geçirdim. Hâlâ okuyorum; yine de elifi görsem mertek sanıyorum.
Hem, bilgisizlikten daha kötüsü ne biliyor musunuz? Bilgiçlik. Çok okumanın böyle bir riski var. "Ben kitap kurduyum, cümle alemden akıllıyım" kuruntusuna kapılan insanın ne kendine hayrı dokunur ne de başkalarına.
Tamam, biz gene de vaktimiz oldukça odalara kapanıp döne döne okuyalım. Ama tevazu ile olan dirsek temasımızı da kaybetmesek iyi olur.
Necdet Şen - 9 Ekim 2009 (04:10)
Müzikle ilgileniyorum. Geriye şöyle bir bakıyorum da ilkokul ortaokul ve lise yıllarında işime yarayan sadece ilkokul eğitimi olmuş. Her şeyle yeni tanışan aklım, beynim ne bulduysa emivermiş. Beş senecik de bana yetivermiş. Gerçekten öyle, dalga geçtiğimi sanmayın. Bana hayatta lâzım olan şeyler daha 1. Sınıfta öğretildi. Okuma yazma, toplama, çarpma, bölme, çıkarma ve tabii müzik. Ortaokul ve lise sosyalleşme ve hayatla tanışma tecrübeleriydi benim için.
Aslında seçme hakkım olsaydı evde annemin dizinin dibinde oturup bi güzel börek açmayı öğrenirdim. Ev bark sahibi olduğumda zırt pırt anneme telefon açmazdım böylece. 6 yıl boşuna geçirmişim, hiç bir şey öğrenmeden.
Şimdi oğlum için düşünüyorum, nasıl geçecek bu 12 yıl? Nasıl kafası şişecek kimbilir? Daha 3 yaşında, onun yaşıtlarının çoğu okullu oldu bile. Kıyamıyorum onu eğittirmeye. Siz söyleyin dostlar, ne yapacak bu yavrular?
Pınar Balkuv - 16 Ekim 2009 (23:10)
Ben Engin Ardıç yazınca haberdar oldum. "Kindle" diye bir alet. Elektronik kitap. Aşağı yukarı bir kitap boyutunda ama daha ince. Binlerce kitabı barındırabilecek kapasitede. Şimdilik sadece Amazon sitesindeki kitapları yükleyebiliyorsunuz sanırım. İnternet üzerinden bağlanıyor ve parasını ödeyebildiğiniz her kitap cihaza yükleniyor. Bağlantının kurulabildiği her yerde, paranız da varsa tabii canınızın çektiği kitap elinizin altında. Meraklısı internette araştırıp ayrıntısına bakabilir.
Belki okuma alışkanlığının kazandırılmasında yeni nesle bir katkısı olur. Hem elektronik hem eğitici hem de ne derler "trendy":)
"Gerçek kitabın fırından yeni çıkmış ekmek gibi kokusu", "kapitalizmin parmağı" ya da "ona varana kadar ne sorunlar var" demeden önce bir düşünün. Daha makul fiyatla daha geniş kitlelerin erişebileceği bir ürün haline gelse, teknolojinin insan için olması gerekliliğinden hareketle, hoş bir şey olmaz mı?
Erdem Abaka - 2 Kasım 2009 (09:27)
Buraya yaptığım bir yorum vardı, yayımlamadınız. Alkışlıyorum sizi.
Bahadır Özaydın - 12 Kasım 2009 (14:29)
Tam yorum yazacaktım ki, Vahap Demir'in yazdıklarını okuyunca vazgeçtim.
E madem vazgeçtim, şimdi ne yazıyorum? Vahap Bey'den yorumunu ayrıntılandırıp yazı boyutuna getirmesini ve değerli görüşlerini yorumlar silsilesi içinde gözden kaçma riskinden kurtarmasını rica etmek için başka mecra düşünemedim.
Umarım bu dileğim gözden kaçmaz ve dikkate alınır.
Candan Dinç - 23 Kasım 2009 (11:39)
Başbakan'ın söylediği sözü amiyane tabir ile cahilce ilan eden yazınız mantıklı bir temele oturmuyor. Çünkü o "3 çocuk mevzusu" bir analizin, bir istatistiğin sonucu olan verilere dayanarak söylenmiş sözlerdi. Kısacası 3 çocuk yapıp 3 kitap okumak sizin de tarifini yaptığınız o aydın kitleye somut bir katkı yapmak adına daha efdal duruyor.
Selman - 16 Nisan 2010 (11:08)
Atılgan Bayar Akşam'daki köşesinde bu klişe "kitap okuma" mitini dobra bir dille hâk ile yeksan etmiş:
"Saçmalık okumaktansa, hiç okumamak daha sağlıklı olabilir. Bir şeyin, sırf kitap şeklinde ciltlenmiş diye, değerli olduğunu düşünemeyiz."
İskender İ.Y. - 21 Eylül 2010 (00:20)
Ben köy enstitüsü mezunuyum. Çok kaliteli bir eğitim aldım. Daha sonra üniversiteyi kazandım ve dereceyle bitirdim. Bizim aldığımız eğitim bir başkaydı. Müzik dersinde 2 enstrüman çalmak zorundaydık. Biri flüt biri mandolindi. Resim derslerinde yağlı boya tuval çalışması yapıyorduk.
Fizik ve kimya derslerini fizik kimya mühendislerinden alıyorduk. Okulumuzda mikroskop vardı. Soğan zarına mikroskopta bakıyorduk. Tüm dünya klâsiklerini okumak zorundaydık. Sabah akşam etütlerimiz vardı. Üniversiteyi hiç dershaneye gitmeden birinci olarak kazandım ve üçüncü olarak bitirdim.
Bugün ben eğer ben olduysam okuduğum öğretmen okulu sayesindedir. Hasanoğlan Atatürk Öğretmen okulu mezunuyum ben ve bununla gurur duyuyorum. Çocuklarımın da benim aldığım gibi bir eğitim almasını çok isterdim. Bizler çok şanslıydık gerçekten. Keşke köy enstitüleri kapatılmasaydı.
Adnan Menderes siyasî kaygılarla bu kaliteli eğitim yuvalarını kapattı. Yazık oldu gerçekten. Eğer bu okullar kapatılmasaydı Türkiye bir 100 yıl ileride olurdu.
Melahat Erdoğan - 8 Nisan 2011 (14:03)
Mehmet Atılgan Aslan yazıları
Ali Türkan
Kalkıyorum. Mutfak camına, kanadı gümüşlü bi güvercin konuyor. Köfte için ufaladığım ekmekten birazını ona veriyorum. Önce kaçıyor, az sonra ürkek ürkek girişiyor ekmek kırıntılarına.
Bildiğimiz üzüntü duygusunu depresyon&q…
Bunalım Burhan » Ayol, bunlar sağlam insanı…
Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu
ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu
Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü
Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu
İki şeyi birbirinden ayırmak lâzım. Dünyada sosyalizm diye bir şey hiç olmadı. İslâm'ın başına gelen tabiri caizse, sosyalist teorinin de başına geldi.
Hikmet Kıvılcımlı
Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.
Erdem Abaka
Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.
Hülya Yalçın
Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.
Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal
Gökhan Akçiçek
Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.
"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"
Melih Özel
Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.
Hikmet Kıvılcımlı
İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.
Çocukken yağmurun kokusu da başka
Melih Özel
Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.
Gökhan Akçiçek
Bizden başka evrenin tüm konukları hep susuyormuş oysa. Ağaçlar, kelebekler, gökyüzü, karıncalar, tırtıllar, solucanlar… Binlerce lâkırdının içinde susarak var olanlar varmış.
Densizlikler denizinde boğulurken
Melih Özel
"Ben de densizlik yapmalıyım!" diyorum kendi kendime. Başka çaresi yok. Belki böylece boğulmam. Ne bileyim, belki su üstünde kalmanın yolu budur.
Gökhan Akçiçek
Onları tanımanın en kolay yolu, yüzlerine, özellikle gözlerinin içine ısrarla bakmaktır. Bakışlarını ilk kaçıran onlar olacaktır. Neden dersiniz acaba? Her kardeşle azalmanın ıstırabı mıdır bu?
Ali Sedat Çetinkoz
Boyumdan büyük lâflar ettiğime bakmayın, baştan söyledim, bunlar bir demlik çay içilip öyle yazılmış şeyler. Başkaları ülke bile yönetmiş böyle kafayla, ben anayasa kaleme alsam ne olur?
Damgasızların orgazmı 12 dakikaymış
Deniz Türkoğlu
Düşünsenize sayın Ayşe Hanım, hayvanı tam damgalayacakları esnada gelen geçen, bakan eden, öyle olmasın böyle olsun, orasına basma burasına bas diyen bir seyirci topluluğunun önünde yapılır mı bu işler?
Zeynep Bozboğa
2000'li yıllar ise başlı başına fiyaskoydu. Sanmıştık ki 2000'li yıllarda uzaya gideceğiz. Bizdeki de ne hayal gücü ama, Kıbrıs'a git desen gidecek paramız yok, uzaya baya baya niyet besledik.
Hikmet Kıvılcımlı
Toprak toptan Kamu'nun adına, bugünkü deyimi ile "Devletleştirilmiş" bulununca, bu Toprak temeli üzerinde kurulu politika üstyapısı kendiliğinden "Devletlû" (Devletcil yahut alafranga deyimiyle: Devletsel) olur.
Bilge Bozkurt
Gazete, dergi, internet sayfalarında, her gün sayısı artan bu yeni yaşam umutlarına bakınca içim kıymık kıymık oluyor. Öde öde bitmez banka kredileri geliyor aklıma önce, ardından bu kusursuz evciklere sığışmak için ödenen büyük bedeller.
Beraber ve solo şarkılar; beğen, yorum yap, paylaş.
Erdem Abaka
Yanı başınızdayken hayatınızda olmasından şikâyet ettiğiniz bu köylü çocukları, Kürt meselesi ortadan kalktıktan sonra ait oldukları kastlarına gönderilmek üzere şimdilik yine sizlerin çıkarlarına hizmet ediyor. Yaşarken de kurtulamıyorlar sizden ölünce de.
Sevdikçe beni, sen kendini tanıdın
Deniz Türkoğlu
Bunca mutsuzluğun sebebi, "sahiciliğin" ağır faturasından kaçmakla ilgili olabilir mi? Şimdi biz, -bazılarımız, herhalde- vıcık vıcık sahte ve bir o kadar da samimiyetsiz miyiz yani?
Erdem Abaka
Terörle mücadele adına 90'lı yıllarda işlenen faili meçhul cinayetler toplumsal hafızada izlerini hâlâ korumaktadır. Dönemin Başbakanlarından Tansu Çiller'in "Devlet için kurşun atan da şereflidir, kurşun yiyen de…" sözleri de öyle.
Deniz Türkoğlu
Susanların sabrına, tahammülüne, affediciliğine, yüzümü döndüğüm her yerde bir savaş narasının atıldığı bu memlekette, bugün, bu günlerde, her zamankinden çok inanmayı, en azından Adem'in bana öğrettiğinden daha da çok inanmayı, ne kadar istediğimi anlatamam.
Necdet Şen
Bir insan türü var oralarda, ki günahkâr Lût kavmi gibi hep birlikte gezip hep birlikte yiyip içip düzüşürler. Öyle bir kördüğümdür ki, hangi ipin ucunu tutsan pek çoğuna teğet geçebileceğin bir "akrabalık" ve "düşmanlık" haritası çıkar ortaya.
Deniz Türkoğlu
Okul mu, ne okulu? O olaydan sonra okulu bıraktım. Altın… Eskiden Altın'ı görmek için harcadığım özel çabanın aynını, bu kez onu görmemek için harcadım. Başardım da.
Ebru Gürsoy
Bir ara tuvalete gitti, döndüğünde pantalonundaki ıslaklık dikkatimi çekti. "Ne kadar sallarsan salla, dona düşer son damla!" deyişinin ne kadar doğru olduğunu bir kez daha anladım.
Başka Bir Canlı'nın hakkını arayabilmek kendi hakkının bilincinde olmaktan geçer
Hülya Yalçın
Her şeyden ve bütün teknik ayrıntılardan önce bu hakkı insan olarak vatandaş olarak herkesin içine sindirmesi ve kullanmaya başlaması gereklidir. Kendi haklarını arayamayan, korkan, sinen çekinen bir insanın kedi, köpek, kuş, balık için bir şeyler yapabilme ihtimali azdır.
Zeynep Bozboğa
Bildiğiniz gibi değil, hakikatli biçimde bilmiyorum. Çoğu zaman bilmediğimi de bilemiyorum. Zira bilmemenin alâmeti susmak olmalı iken ben her bulduğum alanda bilmiş bilmiş cümleler kurabiliyorum.
Necdet Şen
Kanım dondu. Zaten karışmadığım bu lâkırdının dinleyicisi olmak bile battı o an. Kalkıp sessizce terkettim cenaze evini. O günlük bir tane ölü yeterdi, üstüne on milyon Kürt cenazesini daha eklemek kaldırabileceğim bir yük değildi.
Ne olacak memleketin hali Necdet?
Yücel Yaman
Necdet'in yazısı da benim de böylece bu konularda söylemek ve anlatmak istediğim acı gerçeklerden beslenen tezlerimin ne kadar gerçek olduğunu açıklamaya yetti. Necdet bile çağı anlamamış birisi gibi davrandı, çünkü yazıma "salata" dedi…
Deniz Türkoğlu
Eşitlik olmadığı andan itibaren, sözleşmeler suya düşer ve ondan sonrası zorla ele geçirmedir. Güvenemezsin. Velâkin: İnsana sonuna kadar güvenebilirsin. Çünkü o asil ve asli olandır.
© Derkenar - Sitedeki içerik 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.
(Ayrıntılı bilgi için, bakınız »
Derkenar'ın Manifestosu)
Şu an 164 pasif seyirci Derkenar'a bakıyor
Yazı Boyutu
Büyük
Standart