Patronsuz Medya

2010 onların yılı olacak

Alican Terzi - 29 Ocak 2010


2003'ten beridir her alanda nüfuz yaşandı. Ulaşılabilen kurumda kadrolaşma yapıldı.

Kadrolaşamayan her noktada baskı, denetleme, sindirme yaşandı. Ama ne yazık ki bu ilk değildi, son da olmayacaktı.

* * *

Ne zaman ki 10 Kasım 1938 oldu. Önce Celal Bayar'dan başlandı. Milli Şef'i cumhurbaşkanı olarak ilk gördüğünde Bayar, banka müfettişiyle birlikte başkanı olduğu dönemdeki İş Bankası hesaplarını incelerken buldu.

Önce birkaç çalışma arkadaşı öldü zamansızca Atatürk'ün, sonra birkaçı el çekti memleket işlerinden.

Derken Milli Şef de sonunda kaybetti iktidarını.

Geride büyük biraderle yapılan ikili anlaşmalar kaldı...

* * *

Demokrat Parti de anlayışı sürdürdü. Önce Mareşal Çakmak'ın Millet Partisi kapatıldı DP komisyonunca...

Ardından seçimi kazanamadığı Kırşehir'i ilçe yapıverdi. Seçim propagandalarını yasakladı.

Tahkikat komisyonu kurulup CHP'nin mal varlığına kadar uzanan baskıcı o el, aynı mental yapıyla kırıldı.

Geriye dış borçlar, IMF, NATO, Seferberlik Tetkik Kurulu kaldı...

* * *

Demirel öylesine kadrolaştı ki (!) kadrolaştırdığı biraderleri parti kurup darbe sonrası iktidar oldu.

Bir güzel küreselleştik. Küreselleşmeyi bırakın, aslını anlasak iyiydi. Amerika'nın "özelleştir" dediği kamusalların yanında kültürü bile özelleştirdik. Küreselleştirdik.

* * *

Devlet kademeleri gelen iktidarlarla öylesine kadrolaştı ki...

Biri gelen her sakallıyı mürtecî, her namaz kılanı dinci, araplarla yapılan her anlaşmadan geleni yeşil sermaye yaptı, diğeri de her büyüğün elini öptü her aykırı sesi kesti...

Biri 3 Temmuz 2002'de bir gece yarısı kanun değiştirerek ülke toprağını satışa çıkaranlar, diğeri de o kanunla ülke malını kelepir fiyatına satanlar bugün ulusalcılık oynayarak çatışanlardır. Tabi yerseniz...

* * *

Her gelen kendi yapısını kurmayı o kadar istedi ki, o yapıyla birlikte her gelen bir Atatürkçülük ilkesini ilga etti. Her gelen kendi koltuğunu sağlamlaştırmak için türedi devlet dairelerinde...

Ve şimdi bugün eksenin kaydığından bahsediliyor.

Ekseni kaydırmak mı?

Türkiye Gümrük Birliği'nin tarafı, NATO'nun üyesi, AB'nin taliplisi olduğu sürece mi?

Bankaları blok blok satarken, ülke toprağını satarken, iç piyasının %70'ini yabancı sermayeye kaptırırken mi kayıyordu eksen?

Bunlar BOP'un psikolojik harp için kurduğu RAND Corporation'un proje başlıklarında yazardı. Hayret!

* * *

Eksen falan bilinmez fakat 2010 birçok değişikliği yaşatacak.

AKP'nin iktidarlığının başından bu yana en çok dert yandığı, şikâyetçi olduğu kurum olan Anayasa Mahkemesi'nin 12 üyesinden 5'i bu yıl emekli oluyor.

Seçim hakkı ise Abdullah Gül'ün. Gül bu atamalarla birlikte mahkemenin yarısını atamış olacak.

Atamalardan sonra nekadar şikâyet edilir bilinmez fakat 80 yılı aşkın Cumhuriyet tarihinin en etkili karşı kadrolaşması bu yıl yaşanacak.

O yüzden 2010 onların yılı olacak.

 

 Yorumlar

Mesele belki de, "takkesiz liboş" diye aşağılanan, ne isaya ne musaya yaranan adamların inatla işaret ettiği noktadadır. Belki de tüm bu kadrolaşma, ötekiler, bunlar, onlar, karşı devrim, ilkeler denilen ıstırapların toptan çözümü tek bir kavramda saklı: Demokrasi.

Belki o zaman 70 milyonluk bir ülkeyi 2000'li yıllarda hâlâ bir kişinin belirlediği iddia edilen ilkelere göre yönetmenin zorluğu ortadan kalkacak.

Bir ülkenin yönetiminde yol gösterici yapılacak kavramlar evrensel olduktan sonra bu kavramların zaten kapsadığı bir takım ilkeler üstüne mücadele etmek vakit kaybından başka bir şey değil.

Ama mesele başkaysa, mesele toplumun özgün yapısına aykırı olarak bir takım projeler gerçekleştirmekse, yeri geldiğinde imparatorluk tarihiyle övünmek, olmadı mı bu tarihi karalamak, Müslüman'ı Ermeni'ye, Kürt'ü Türk"e, Sünniyi Alevî'ye kışkırtarak çaresiz bir iktidarı sürdürmeye çalışmaksa, eh maksadı bu olan gücün de elbette bir karşıtı olacaktır.

Ha, seçimle iktidara gelen siyasi partilerin ne kadarının toptan bir rejim değişikliği ne kadarının sadece sistemin kemikleşmiş hatalarını değiştirmeye çalıştığı konusu da ayrı tabi.

Beni ayrıca yoransa başka. Yapılan olur olmaz eleştiriler yüzünden yakın çevremde bile ordu düşmanı ve AKP'li olarak görülmek. Yahu mantıksız ve mesnetsiz taarruzlara cevap vermeye çalışmaktan AKP'yi eleştirmeye fırsat mı kalıyor?

Erdem Abaka - 30 Ocak 2010 (09:59)

Tepedeki yazı gerçek bir insan tarafından değil de bir bilgisayar programı tarafından yazılmış izlenimi veriyor. Cümlelerin yerlerini tümüyle değiştirseniz de ima ettiği şey sabit kalıyor:

"Bu azınlık diktatörlüğü aynen devam etsin, kimse taşları yerinden oynatmasın... 2010 da bizim olsun, 5010 da..."

Olur canım. Bul öylesini beraber yapalım.

Yazıdaki cümlelerin her birini (ilkokul 1. Sınıfta olduğu gibi) ayrı ayrı fişlere yazıp bir torbaya doldursak ve sonra tombala çeker gibi teker teker çeksek, sonra da hurufat dizer gibi alt alta dizsek, ortaya bunun gibi yüzlerce "fikir" yazısı çıkartılabilir.

Belki de gazetelerdeki bu yazar diye bildiğimiz adamların (ve onların yazılarının) çoğu bu türden bir programlama mamulüdür. Yok, eğer öyle değilse, o zevat için yapılan masrafa acırım. Çünkü ben şu sınırlı kod bilgimle bile birkaç bin dolar verecek olan herkese bu tarzdan yüzlerce binlerce random (rastgele) yazı üretebilen bilgisayar kodlarını yazabilirim. İster sunucu tabanlı, ister kullanıcı tabanlı. Siber atmosferden fotosentez yapar gibi resmî ideoloji emecek, fikir yazısına dönüştürüp otomatikman yayınlayacak.

İnanın, sudan ucuz bir gazete projesi olur bu. Bir kere yazarları bedavaya geliyor. Hem, okumak ve edit etmek gibi dertler de yok. Kendi kendini yayınlayan (erke dönergeci gibi) bir proje.

Fakat işin riskli tarafı şu ki, daha sonra kanlı canlı insanlar bu zırvaları sahici "fikir" zannedip tekrarlamaya başlıyor.

Kanser gibi metastas yapıyor yani resmî totoloji. Sen kazıyorsun o gene çoğalıyor.

O nedenle sayın Abdullah Gül'ün yeni Anayasa Mahkemesi üyelerini atayacağı tarihi sabırsızlıkla bekliyorum.

Sokak Kedisi - 30 Ocak 2010 (12:41)

Öncelikle sevgili sokak kedisi, yazılarımda bir fikir bulamayışınızın nedeni bir fikir üzerine yazmayışımdır. Bu yüzden değindiğiniz konularda haklısınız.

Benimkisi daha çok bir kısır döngü durumunu ortaya sermekti. Yani bürokrasinin oluşumunda "işini iyi yapabilecek kişi"den çok "işime yarayacak kişi" arayışının değişmemesi durumu diyebiliriz.

Ee doğal olarak bu bağlamda iktidarın çok çektiği AYM'nin değişmesi süreci de önem kazanıyor.

Alican Terzi - 30 Ocak 2010 (22:30)

Meslek icabı yolum sık sık Siteler muhitine düşer.

Klasik mobilya imalâtçıları o kadar azaldı ki. Saysan bir elin parmaklarını geçmez. Onlardan birini tanıyorum.Temiz esnaftır, verdiği sözde durur, işini güzel yapar, işini bu denli düzgün yaptığı halde piyasanın üzerinde bir para talep etmez. Adam sayısını arttırdığını, yeni bir makina aldığını ya da o küçük atelyesini değiştirdiğine tanık olmadım. İstese bunların hepsini yapabilir sanıyorum, ama yapmıyor. Ürettiği mobilyalar gibi (koltuk, kanepe) o da bir klâsik, ağrısız başım kaygısız aşım ritminde çalışıyor.

Dedim ya yıllardır tanıyorum. Atelyesinin bir köşesinde müşterilerini kabul ettiği derme çatma bir bürosu var. Büronun boysız duvarında bir çerçeveli ayet, ayetin bir köşesinde Said- i Nursi nin, bir köşesinde de Hocaefendi'nin resmî var. Kendini de saklamıyor yani. Öğrenci evlerinin aylık toptan peynir ve zeytin ihtiyacının karşılandığı sıradan bir atelye burası.

Ama kadrolaşma bu işte. Talepsiz bir zanaatkâr, kazancını paylaşmaya razı olmuş bir benlik. Bu zihniyetin yıllardır ilmek ilmek ördüğü kazaklar, eldivenler, çoraplar. Anadolunun her köşesinden toplanmış taze beyinler, esnaftan kesintisiz akan yardım. Daha ne olsun, Cumhurbaşkanı bile olduran kadrolaşma...

Öteki taraf ne yapıyor. Bir öteki taraf var mı sizce? Öteki olmak bu esnafla alışveriş yapmamak mı? Başka bin türlü soru: İllâ öteki mi olmak lâzım?

Niyetim siyasi bir yorum yapmak değil, bir resmî yorumlamak yalnızca...

Bilge Bozkurt - 1 Şubat 2010 (12:30)

Pozisyonum gereği sürekli pencereden sokağı dikizlerim. Geçen de, o güneşli ve sıcak günde, Şubat Tatili'nin koyvermesiyle sokak çocuk doluydu. Bunlardan iki tane ense kulak yerinde olanı, ki birinin koltuk altında plastik bir top vardı, "Aldım-Verdim" yaptılar. Ayağı diğerininkine ilk değen başlamak üzere, sırayla karpuz gibi adam seçmeye başladılar. Seçme bitince ikinci seçen tarafın başı adamlarına bakıp, müstakbel mağlubiyeti anlayınca diğer tarafa döndü ve: "Sen resmen kadrolaştın abisi, biz oynamıyoruz!" deyiverdi.

İki takımının elemanları birbirlerine veryansın etmeye başladılar. Ne okulda yenilen dayak, ne komşu kümesinden çalınan yumurtalar kaldı. Gürültüye pencerelerden de karışanlar oldu. Estetik olduğu halde hâlâ kallâvi bir burnu olan bayan: "Seçim kazanmakla takım seçme hakkı kazanılmaz, bu sivil vesayettir ve maazallah faşizmdir, bunun askerî olanı makbuldür!" diye ünledi. Yoldan geçen yanar-döner kumaş elbiseli gözlüklü adam: "Bu lafın mebdei benim, lütfen izinsiz kullanma!" diye çıkıştı bayana.

Reddiye koyulaştı; "mahalleyi kuranlar" sülâlesinden olduklarını iddia eden ve kendinden başka kimsenin bu mahallede kadro seçme hakkı olmadığına inanan bazı müsellâh esnaf, seçimi kazananın kim olduğuna bile bakmadan: "Kimse kuralları geri götüremez, mahalleyi de bölemez" diyerek re'sen müdahil oldu. Bir bavul dolusu evrakla olay yerine gelerek, taraflara üzerinde hâlâ toprak olan metal borular gösterdi. Ortalık karışıp sis bombaları atıldıktan sonra da bir şey göremedim.

Bakın bu anlattıklarımın siyasî bir maksadı yok, benim için sağda solda "yalancıdır" diyorlarmış, o kadar. Olsun, bütün Atinalılar yalancıdır, ben de Atinalıyım.

Ali Sedat Çetinkoz - 3 Şubat 2010 (13:30)

Rüşvet ve adam kayırma maalesef Türk toplumunun iflah olmaz bir zaafı. En basitinden bir banka kuyruğunda beklerken bile adamı olanlar tarafından enayi yerine koyulabiliyorsunuz. AKP'nin yaptığı kadrolaşma da belki bu zaafın bir yerlerine su kaçırılmış halidir.

Bizden inanmamız istenildiği üzere, ortada ülkeyi adım adım ele geçirip şeriatı getirmek şeklinde özetlenebilecek inceden inceye işleyen bir plan var mıdır gerçekten? Yani buna delil Anayasa mahkemesinin üyelerinin yerine başka karanlık düşünceli kişilerin getirilmesi ise, sanmıyorum ki o kişiler şu anki kadrodan daha fazla belâ açsınlar ülkenin başına.

Yoksa Cumhurbaşkanlığı gibi bir mevkinin kaptırılması mı bu korkuları başlatan? Belki Abdullah Gül gerçekten demokrat değildir de asıl niyetlerini demokratlık kılıfı altında gizlemektedir. Buna mukabil kendisinin, meselâ düzgün bir sohbet edilebilesi ve insanın kanının kaynıyası bir kişilik sergilemesi de önemli bence.

Ama bu özellikler siyaseten ne ifade eder bilemem. Zira biz kırk yıl bu ülkenin kaderini belirleyen pozisyonları işgal etmiş ama ağzından yüreğinden geçenleri ele veren tek bir lâf çıkmamış cumhurbaşkanları da gördük.

Sonra başörtüsü nedeniyle bir zamanlar akıl almaz tartışmalara yol açmış first lady hanım da canayakınlığı bir yana, Türkiye gibi bir yerde o pozisyona en çok yakışan hanımefendidir kanımca.

Bu arada olmazsa olmaz uyarımı yapayım, ne olur ne olmaz: Bunu yazan şahsın AKP ile en ufak bir ilişkisi yoktur. Kendisi bu partiye tek bir oy vermemiştir, hiç bir zaman da vermeyecektir.

Yalçın Şahin - 3 Şubat 2010 (16:20)

İster "islâmcı", ister "dindar", ister "dinsel duyarlılıkları yüksek" insanlar olarak adlandırılsınlar, bu cenahın ideolojik olarak epeyce farklı topluluklardan oluştuğunun artık iyice ortaya çıktığını düşünüyorum. Statükoyla hesap görmek adına yapılan aralarındaki zoraki ittifakın çatırdamaya başladığını görüyorum. AKP'nin neo-liberal tipik bir Sağ parti olduğunu dünya alem kadar bu cenahın yüreği solda olan vicdan sahibi entellektüelleri de anladı - bir tek "sahip, bize demokrasi bahşet" diyen liberaller anlayamadı.

Ben, yakın zamanda bu "dindar" toplulukta yüreği solda atan bu vicdan sahibi insanların bir ayrılık başlatacağını bekliyorum. Bugün höt zötle ülke idare eden bu neo liberal sağın sonu da o gün başlamış olacak.

Demokrasi deyince benim aklıma ilk önce "örgütlü toplum" ve "sivil toplum kuruluşları"nın iktidarlar üzerinde ne kadar baskı grubu oluşturabildikleri gelir. AKP iktidarının örgütlenme özgürlüğünün önüne engeller koymak konusundaki sicili geçmişteki diğer sağ iktidarlardan bile bozuk -en aşikâr olanı sendikasızlaştırma konusunda bu dönemde yapılanlar. Başbakan'ın daha dün Tekel işçileri için yaptığı konuşmayı dinleyen bir insan, önceki cümlede ne demek istediğimi anlar. Demokrasi sicili bütün dünya'da bozuk olan sağ'dan demokrasi beklemek akıl ve izanla ne kadar bağdaşır bilmem.

Düşüncelerini ister kötü yazılmış bir çocuk masalı havasında yazarak gizlemeye çalış, ister delikanlıca aleni yaz sonuç değişmiyor: Sağcılıkla malûl olmak zor zenaat.

Kâmuran Kızlak - 3 Şubat 2010 (20:37)

İnsan fikriyatının 3 halinden bahsetmiş sayın Kızlak: Solculuk, sağcılık ve liberalizm. Ve hükmünü vermiş: Sağcıdan adam olmaz. Bunu biliyorduk zaten; ve de sol her şeye rağmen ekonomik anlamda en haysiyetli ve insana en yaraşır önermeleri sunan tek akım olmuştur. Bu dünyaya yaraşır bir çıkıştır sol hareket; ve insanın geldiği noktada olması kaçınılmaz bir eylem olmuştur.

Yalnız şu var ki, AKP'yi sol bir bakış açısıyla eleştirmek fazlasıyla anlamsız bir şey olur. Bu parti, ya da öncesinde herhangi bir siyasi parti solun yanından bile geçmiş değildir Türkiye'de.

Dahası, gerçek solun ulaşmak istediği sınıfsız toplum, parlementer sistemle erişilebilir bir durum da değildir. Temsili yönetim ister istemez bir yöneten sınıfı yaratır ki bunun kaçınılmaz sonucu ezilmeye mahkûm bir yönetilen sınıfıdır.

Her neyse, asıl söylemek istediğim, solun, sağın, liberalizmin, ya da bunların herhangi bir kombinasyonunu ihtiva eden bir görüşün insanı bütüncül olarak anlamak için kullanılamayacağı. Bu, bütün ideolojilerin, bütün düşünce formlarının ötesinde bir anlayış gerektiren bir şeydir.

Örneğin kişisel anlamda şiddet/güç eğilimi ve toplumsal ölçekte militarizm insanın sorgulaması gereken en birincil olgulardan birisidir. Muhtemelen hayvandan başlayarak koca bir evrim süresince bugüne taşıdığımız ve bugün bile çağdaş hayatımızın her köşesine sindirdiğimiz bu vasıf, sorunlarımızın akıl yoluyla çözümündeki en önemli engellerden biridir. Solu, önce sonsuz umutlara garkedip sonra da büyük hayal kırıklığına uğratan Sovyetler Birliği'nin çöküşü de en basit anlamıyla insanın içindeki bu ölümcül şiddet duygusuyla açıklanabilir.

Tekrar AKP'ye dönersek: Bu parti istemeden de olsa bugün bir şeylerin -değişmesi demiyorum ama- en azından hafiften titremesine, sarsılmasına vesile olmuştur. Belki hesapta olmadan ve muhtemelen de istemeden ya da çevresel koşulların dayatmasıyla kendilerini, yıllar hatta yüzyıllar boyunca bu toplumun sinsice içine sinmiş ve canına okumuş bir düzenin içinde oyun bozucu durumunda bulmuşlardır.

Başbakanın eylemci işçilere karşı gösterdiği tavır bir solcu için hayıflanılması gereken bir şey olmamalıdır. Söyleyin, başka türlü davranmasını mı beklerdiniz?

Ama yine aynı başbakanın, sıkılarak da olsa, çekinerek de olsa devletin asıl sahipleri ve kodamanları aleyhine bir şeyler mırıldanması ya da onlar aleyhine yapılan girişimleri en azından bloke etmemesi bence önemli bir şeydir. Bu, şu ülkenin ve şu toplumun makus tarihinde ilk defa yaşanan bir şeydir. Tabiri caizse bu, menteşeleri pas tutmuş kapının hafiften gıcırdamasına bir işaretse, umarım o kapının koparılıp yerinden atılacağı bir durum da olasılık dahiline girmiştir.

Yalçın Şahin - 4 Şubat 2010 (17:40)

Sevgili Kâmuran Kızlak AKP'den demokratik hamle beklemek akıl ve izanla ne kadar bağdaşır demiş ya. Haklılık payı yok mu? Elbette var. Ancak demokratikleşmeyi başlatması ve sürdürmesi beklenen partilerin, üstelik kendine "sol" diyen partilerin statükoyu sürdürmedeki hevesini görünce, insan biraz dengesini yitiriyor.

Zaten bugün benim gibi eski Jakoben Kemalistlerin de, bazı liberallerin de büyük bir aldatılmışlık hissiyle çırpınışı değil mi AKP'ye kredi açan? Yaşadığımız şu çağda solculuğu ve demokratikleşmeyi AKP mi yapacaktı? Bundan alâ hayâl kırıklığı mı olur?

Hoş tüm dünyada solun ve liberalizmin bitmek bilmeyen analiz süreçlerine girdiğini düşünürsek, kimin hangi vazifeyi üstleneceği de iyiden iyiye karıştı.

Sistem AKP'ye solculuk ve demokratikleşme vazifesi yüklediyse (hemen komplo teorisi aramayalım, şartları kastediyorum), Kasımpaşalılık kaç para? Biri olmazsa öbürü. Kitleleri uysallaştıracak "ligt" çözümü üreten aferini alacak. Bu arada epey kişi de tırpanlanacak herhalde. Maksat Türkiye'yi kapitalizm filminde uygun bir role koymak. Bu olurken de kâh solculuk, kâh muhafazakârlık, kâh demokratlık yapılacak. Rol icabı. Arada sert çıkışlar da yapılmasın mı?

Peki şimdi ben "çağdaşlaşma projesi" diye bizi bu hallere düşürenlere kızmayayım da kime kızayım?

Bu arada "sağcıdan adam olmaz" sözü de fazla sert geliyor bana. Şu meseleyi biraz irdelesek de aydınlansak. Ne dersiniz sevgili Kâmuran Hocam?

Muradım sadece bilgi sahibi olmak.

Erdem Abaka - 5 Şubat 2010 (10:54)

Sevgili Erdem Abaka, önce üzerime farz olan şu "sağcıdan adam olmaz" sözünü düzelteyim. Ben "sağcılıkla malûl olmak zor zenaat" diye yazmıştım. Sizin bahsettiğiniz o söz sevgili Yalçın Şahin'e ait ve yukarıdaki yazısında geçiyor. Benim yazdıklarımdan sonra meramını anlatabilmek amacıyla sanırım o da daha detaylı bir şeyler yazacaktır.

Ben sağcılıkla malûl olmaktan, yani "sağcılık"tan söz ettim. "Eleştirel akıl, değişim, özgürlük, eşitlik, sermaye/sömürü..." gibi kavramlardan hiç bahsetmeden çok özet olarak söylersem, ben sağcılık deyince Kapitalizm'i insanlar için iyi ve uygun sistem olarak kabul etmekten, sistemin işleyişini benimsemekten ve dolayısıyla değer sistemini de içselleştirmiş olmaktan söz ediyorum. Benim kısaca yazdıklarıma benzer şeyleri o cenaha eleştiri yöneltmek amacıyla Nihal Bengisu Karaca da yazmış » (Sağcılık başa belâ).

O sözüme nelerin ilham verdiğine gelince, AKP ileri gelenleri ve müridleri güya anti-militarizm lâfazanlığı yaparak Sol konuşuyormuş gibi görünmeye çalışıyorlar. Böylece sureti haktan göründüklerini sanıyorlar. Oysa, bu zevat ne anti-militarist, ne demokrasi mücahidi, ne de Sol konuşuyorlar.

Güya Demokrasi adına orduyla yapılan dalaş aslında ordu ve AKP arasında değil. Neyse ki ordu aslında kiminle kapıştığını biliyor. Yoksa, o balyozlar herhalde çoktan kafamıza inmiş olurdu. Bu kapışmada AKP bir nevi saha kenarındaki top toplayıcı pozisyonunda. Tek yaptıkları, arada bir "bizim çocuklar"ın onların önüne yuvarladığı topa bir tekme atıp sahaya; yani kendilerinden uzağa göndermekten ibaret.

Örgütlenme özgürlüğü, yönetime katılım, Kürt sorunu gibi Demokrasinin can damarı olan konularda ortaya bir iki lâf etmek dışında bir şey yaptıklarını görmedim. En korktukları şey zaten örgütlü ve dolayısıyla hak-hukuk kavgası yapabilen bir toplum. Onlar da pekalâ biliyorlar ki örgütlü toplum onlar için cuntalardan bile daha büyük bir tehlike -özellikle yağma, talan ve sermaye birikimi için.

Kâmuran Kızlak - 6 Şubat 2010 (23:14)

Eğer bu mesajım yayınlanırsa, 20 yıl önce beraber okuduğumuz sınıf arkadaşım Kâmuran Kızlak ile tekrar görüşme imkânına, bir merhaba deme şansına sahip olacağım. Tabii ki bu sayfa sayesinde. Teşekkürler Derkenar. Saygılarımla.

Ahmet Şahin - 8 Şubat 2010 (22:01)

Merhaba Ahmet, Derkenar 20 yıl sonra yolumuzun tekrar kesişmesine vesile oldu. Çok sevindim. Email adresine bir mail gönderdim.

Kâmuran Kızlak - 9 Şubat 2010 (11:21)

Benim de diyeceklerim var…

Ad Soyad
e posta   (yayınlanmayacak)
« 4326

Editörün Önerisi

Milliyetçilik

Ali Türkan

Onu "her seferinde Türk düşmanı olarak meşhur" eden medya, şimdi de tersini anlatır bizlere ve taşlar gene yerine oturur. Ta ki bir dahaki kurban veya kahraman yaratılana dek.


Son Yorumlar

Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu

ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu

Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü

Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu

Türkiye Cumhuriyeti mi illüzyon, Mustafa Kema…
Bunak Moruk » Talât Paşa Ruhu

 

Web Gezgini

Bir logokrasinin son günleri

Vaclav Havel Güçsüzlerin Gücü'nde (1978) bir zerzevat dükkânı işleticisinin soğan ve havuçlar arasında üzerinde "Dünya İşçileri Birleşin" sloganı yazılı bir pankart sergilemesini tahlil eder. Havel işleticinin mesajının "Ben zerzevatçı XY, burada yaşıyorum ve ne yapmam gerektiğini biliyorum.

Şükrü Hanioğlu (Sabah)


Son Yazılar

İslamlık ve Sosyalizm

Hikmet Kıvılcımlı

Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.


Talât Paşa Ruhu

Erdem Abaka

Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.


Kürk cinayettir!

Hülya Yalçın

Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.


Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal

Gökhan Akçiçek

Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.


"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"

Melih Özel

Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.


Osmanlı'da Özel Mülkiyet

Hikmet Kıvılcımlı

İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.


Çocukken yağmurun kokusu da başka

Melih Özel

Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.


Susmayı Özlemek

Gökhan Akçiçek

Bizden başka evrenin tüm konukları hep susuyormuş oysa. Ağaçlar, kelebekler, gökyüzü, karıncalar, tırtıllar, solucanlar… Binlerce lâkırdının içinde susarak var olanlar varmış.


Densizlikler denizinde boğulurken

Melih Özel

"Ben de densizlik yapmalıyım!" diyorum kendi kendime. Başka çaresi yok. Belki böylece boğulmam. Ne bileyim, belki su üstünde kalmanın yolu budur.


İlk Oğullar

Gökhan Akçiçek

Onları tanımanın en kolay yolu, yüzlerine, özellikle gözlerinin içine ısrarla bakmaktır. Bakışlarını ilk kaçıran onlar olacaktır. Neden dersiniz acaba? Her kardeşle azalmanın ıstırabı mıdır bu?


Adalet

Ali Sedat Çetinkoz

Boyumdan büyük lâflar ettiğime bakmayın, baştan söyledim, bunlar bir demlik çay içilip öyle yazılmış şeyler. Başkaları ülke bile yönetmiş böyle kafayla, ben anayasa kaleme alsam ne olur?


Damgasızların orgazmı 12 dakikaymış

Deniz Türkoğlu

Düşünsenize sayın Ayşe Hanım, hayvanı tam damgalayacakları esnada gelen geçen, bakan eden, öyle olmasın böyle olsun, orasına basma burasına bas diyen bir seyirci topluluğunun önünde yapılır mı bu işler?


Honki Ponki Tonino

Zeynep Bozboğa

2000'li yıllar ise başlı başına fiyaskoydu. Sanmıştık ki 2000'li yıllarda uzaya gideceğiz. Bizdeki de ne hayal gücü ama, Kıbrıs'a git desen gidecek paramız yok, uzaya baya baya niyet besledik.


Devlet Sınıfları

Hikmet Kıvılcımlı

Toprak toptan Kamu'nun adına, bugünkü deyimi ile "Devletleştirilmiş" bulununca, bu Toprak temeli üzerinde kurulu politika üstyapısı kendiliğinden "Devletlû" (Devletcil yahut alafranga deyimiyle: Devletsel) olur.


Rezidansta Yaşam

Bilge Bozkurt

Gazete, dergi, internet sayfalarında, her gün sayısı artan bu yeni yaşam umutlarına bakınca içim kıymık kıymık oluyor. Öde öde bitmez banka kredileri geliyor aklıma önce, ardından bu kusursuz evciklere sığışmak için ödenen büyük bedeller.


Etiketler





Şu an 201 pasif seyirci Derkenar'a bakıyor

   

Yazı Boyutu
482 - 1115 - 1291  
©