Patronsuz Medya

Markadaşlık kurumu

Çünkü bir de fark ettim ki, sadeleşebilmek için insan daha da, daha da ve daha da paraya ihtiyaç duyuyor. Ancak bu standardı yakalayayım derken amacın, hedefin ne olduğunu tamamen unutuluyor. Ve sokaklar, bu boşlukla dolu, amaçsızlığı nereye hedefleyeceğini bilemeyen içine kapanık, kendine yönelik insanlarla her geçen gün daha da kalabalıklaşıyor. Ve buna da "Yaşam standardının yükselmesi" gibi şık bir isim bulunuyor. Oysa küresel bir pazarlama şirketinin başarılı ya da sistem pazarından atılmış ya da atılmamak için savaşan elemanlarıyız. Ve çarkın içinde kalabilmek ve o marka aile ya da bireylerden olabilmek için kimse kimsenin gözünün yaşına bakmıyor, bu da hayatın normali olarak karşılanıyor. Belki de bu yüzden insanlar esasta kanser ya da kazalardan değil, tamamen sevgisizlikten ölüyor.

Ayça Şen (Radikal)


Bir askerin savaş itirafları

Köylerin yakılmasına karşıydık. Yakıyorduk yıkıyorduk ama... 80'e yakın köy boşalttık. İnsanlar çaresiz, diyor ki "Nereye gideceğim?"Ya nereye gidersen git, umurumda değil kardeşim, boşaltacaksın" diyorsun. Yağmalıyorsun, koyunu keçisi var, onu telef ediyorsun, şiddet uyguluyorsun. İlk yaptığında "Aaa yapamam" diyorsun, ikincide "Yapamam" diyorsun, üçüncüde herkesten güzel yapıyorsun. Ama bunları çaresizlikten yapıyorsun. Devlet o bölgede otoriteyi sağlayamıyor, onun için boşaltıyor, sen olsan sen de yaparsın.

Ali Altay - Tuğba Tekerek (Taraf)


CHP'ye oy vermek!

CHP bu sorunu çözer mi? Parti içinde siyasî mülâhazalarla, oy kaygısıyla çözmek isteyenler var, bu ayıp değil, suç da değil. Ama ulusal ve küresel derin bir güç var ki, her seferinde buna engel oluyor. Başbakan Erdoğan "Bu sorunu çözmeye senin gücün yetmez" derken belki bunu ima ediyordu. Bilmemiz gerekir ki, bu basit bir yasak değildir, yasağın üçlü ayağı Washington, Brüksel ve Ankara'dır. Bu, küresel bir projenin parçası olan bir yasaktır. Ama bu işe CHP kararlılıkla evet derse, diğer partilerin de desteğiyle bu sorun çözülür.

Ali Bulaç (Zaman)


Yargı kararları ananas soslu

» Kitapta ilginç bir psikolojik analiz de yapıyorsunuz. "Savunmasız bir kadına tecavüz edilmesinin sadece cinsel haz ile açıklanması mümkün değildir (...) Bu, esasen bir iktidar ilişkisidir" deyip, bunun yargı ve ordu için de geçerli olduğunu söylüyorsunuz. Sizce neden 'irade kırmaktan zevk alıyor' yargıçlar?

İradenin kırıldığını gördüğünüz anda iktidar olmanın hazzını da yaşıyorsunuz. Bu özellikle yüksek yargı açısından geçerli.

» Neden iktidarını hissetmek ihtiyacı içinde?

Bu sosyal kökenle ve devşiril-meyle ilgili bir mesele. Sosyolojik kökenine baktığınızda yargıçların çoğunun taşra kökenli olduğunu görürsünüz. Son kuşakla birlikte değişiyor ama yüksek yargı hâlâ tamamen öyle. Bu sosyolojik köken bir iktidar hasretine yol açıyor. Bu kişiler sosyolojik olarak en alt sınıftan insanlar. Aileleri ezilmiş, kötü muamele görmüş insanlar. Bu insanlar üst yargıya geldiğinde birden kutsala dokunma şansı elde ediyor. Bir zamanlar kendisinin de mensubu olduğu alt sınıfa ne kadar çok iktidar uygulayabiliyorsa o kadar çok hayattan ya da felekten öcünü almış oluyor.

Osman Can - Tuğba Tekerek (Taraf)


Arkadaş, nedir Türk'le derdin

Bakın Ertuğrul Bey kardeşim, siz iyi kötü eğitim almış bir insan olsanız gerek, kafanız da bir miktar çalışıyordur tahminen. Belki anlayabilirsiniz.

Dünyada hiç bir halkın "gidecek başka vatanı" yoktur.

İnsanlar sadece ekmek derdine düştüğünde hayatını kazanabileceğini umduğu yerlere göç eder. Veya savaştan, eziyetten kurtulmak için hayatını kaybetmeyeceğini umduğu bir yerlere kaçar.

Kimse "başka bir vatana" gitmez. Ya açlıktan kaçar ya ölümden kaçar.

Kimsenin yedekte bekleyen ikinci bir vatanı yoktur.

Roni Margulies (Taraf)


Kendisinden özgürleşen ülke

Cumhuriyet, ne yapalım ki, bizim şanlı tarihimizin bir sonucu olarak, militer bir devlet kurdu. Bu kaçınılmazdı, o günkü koşullarda. Sonradan da başına üç büyük felâket geldi. Bir, 30'larda Faşizm dünyaya hakim olunca rejim oraya kaydı. İki, 45 sonrasında demokrasiye geçtik ama Soğuk Savaş egemen yapının devamına yol açtı. Üç, 1990'lardaki iktidarlar Soğuk Savaş'ın bittiğini anlayamadı ve 1989 sonrasında Kürt hareketinin başlamasıyla, bunu kendisine bahane edip, dünyayla ve demokrasiyle zıt düşen korkunç bir rejimi ayağının üstünde tutmayı denedi. Bu üç dönem de, üç model de sonunda "dört yanımız düşmanla çevrilidir'der. Düşman söz konusu olunca onunla ben mücadele edemeyeceğim için bu anlayış ordunun, askeriyenin hakimiyetini getirir. Ordu, bu nedenle, bu yüzden rejimin hakimidir. Rejim bu nedenle ne olursa olsun militerdir. Ne yazık ki, sivil siyaset bu gerçeği görmemiştir, tersine bu modelin ayakta kalması için elinden geleni yapmış, bu aleve kucak kucak odun taşımıştır.

Hasan Bülent Kahraman (Sabah)


'Çocuk, bunlar jandarma, polis partisidir!'

Türkiye, Cumhuriyet'ten hemen sonra kendi dinamikleri ile kapitalizmi ve onun temel sınıflarını, kurumlarını yaratamadı. CHP bir devlet partisi olarak, M. Kemal'in Soyak'a dediği gibi, Jandarma'nın, polisin, bürokrasinin iktidarını ve buna bağlı yağmacı devlet sermayesini yarattı. Bu kesimin, zorunlu olarak, oligarşi çatısında ticaret sermayesi, eşraf ve feodal beylerle buluşması ancak 1945'ten sonra Amerikan "yeni sömürgeciliği" dönemiyle oldu. Ama 1945'e kadar olan süreçte, devlet bütün ideolojik çatısını oluşturmuştu. Oligarşi, bu ideolojik "Türkçü" çatıda kendini koruru ve var etti. 1960'ların başında ordunun ihsanıyla tekelci sanayi sermayesine dönüşen ticaret burjuvazisi, iç pazarı, ulusal sınırları ve faşizme varan baskıyı istiyordu ki, hem enflasyoncu finansla palazlansın hem de dünyaya satamayacağı her malı yüksek fiyattan iç pazarda satsın.

Cemil Ertem (Taraf)


Şu 'cemaat' meselesi

Şimdi gelelim, "Bunlar devlette, poliste, şurada burada örgütleniyor" meselesine. Eh, örgütlenir, gücü yeterse. Bu ülkede sigara, tütün tekelleri, silâh tüccarları devlet içinde örgütlenmedi mi? Başbakanlara, bakanlara pazar payları için rüşvet teklif edip, bakanları adamları yapmadılar mı? Kapalı, teokratik-din toplumu mu burası? Sonuçta, kapitalist bir ülke; gücü yeten, her yerde örgütlenir. Sen de örgütlen! Zaten örgütlüydün, ama şimdiye kadar içine ettin ülkenin.

Cemil Ertem (Taraf)


Galile bombası: Asırlık bir efsanenin sonu

Bombalar Brecht'in beynine düşmüştür sanki. Galile'nin kendileriyle düşünce özgürlüğü için savaşmış olduğu söylenen otoriteler, sakın onu ahlâkî ve toplumsal bağlama çekmeye ve bilim adamının kendisini bu değerlerden koparmasına mani olmaya çalışıyor olmasınlardı? "Saf bilim" diye bize yutturulan efsane, sakın toplumların, halkların, milletlerin, hatta aydınların kafa ve beden bağımsızlıklarını tehdit eden bir başka iktidarın, toplumdan kopartılmış bir başka baskı rejiminin ürettiği zulüm ideolojilerinin oyuncağı olmasındı? Galile'nin görüşlerinden caydığını söylemesi de bilim adamının zor karşısındaki bir başka kaypaklığı değil miydi? Hay Allah, bunu neden daha önce hiç düşünmemişti? Atom bombasını patlatarak milyonların ölümüne yol açan bilim adamları ile Galile'nin farkı neydi o zaman?

Mustafa Armağan (Tarihle Birlikte Düşünmek)


Atatürk, Suudi Arabistan'ı ilk kutlayan devlet başkanıydı

Demek ki, 1930'lardan 1990'lara gelene kadar kafalarımız epeyce yıkandı, çitilendi, ütülendi. Baksanıza, Cumhuriyet gazetesi dahi artık Atatürk gibi bakamıyor Suudi Arabistan'a.

O zaman son bir soru: Suudi Arabistan mı değişti, yoksa biz mi değiştik? Ya da şu: Bugün Suudi Arabistan'a husumet duyanlar, Atatürk'ün izinin peşini bırakmış olabilirler mi? İçinizden sanki, "Zaten hiç izlememişlerdi ki" dediğinizi duyar gibi oluyorum. Öyleyse? Öyleysesi şu: Kolları sıvayıp yakın tarihin içine girecek ve ihtilâllerin beyinlerimizi nasıl yıkadığını deşifre edeceğiz.

Faust öyle demişti değil mi: "Dostum, geçmiş bizim için yedi mühürlü bir kitaptır."

Mustafa Armağan (Tarihle Birlikte Düşünmek)


Cumhuriyet ve Sanat (2)

Türkiye'de yazdıkları yüzünden hapse tıkılan onca yazar varken, hiç bir ressam ya da heykeltraşın 'eserlerinin ifade ettiği (veya halkta uyardığı) duygu ve düşünceler' yüzünden hapse girmesinin pek duyulmuş şey olmaması, belki de sanat dostu resmi ideoloji yanlılarının sanattan anlamamalarıyla ilgilidir. Kimbilir... Eğer Ayn Rand'in sahip çıktığı romantik realist sanat felsefesinin öngördüğü şekilde insanı 'olduğu gibi' değil, 'olması gerektiği gibi' yansıtan bir heykele baktığında ifade edilmek isteneni anlayan ve bu ifade karşısında kendi insanlığından utanan bireylerden müteşekkil bir toplum olsaydık, belki o zaman heykeltraşları da içeri tıkmak gerekecekti.

Serdar Kaya (Derin Sular)


Resmî tarihin Sultan Vahdettin saplantısı

Anadolu'da İngiliz idaresinden o kadar da rahatsızlık duyulmaması gerektiğini söyledikten sonra Mustafa Kemal, bu topraklar üzerindeki İngiliz idaresinde bir vali olarak çalışmaya hazır olduğunu gazeteci aracılığıyla işgalci yetkililere şöyle iletecektir: "Eğer İngilizler Anadolu için sorumluluk kabul edecek olurlarsa Britanya idaresinde bulunan tecrübeli Türk valileri ile işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir salâhiyet dâhilinde hizmetlerimi arzedebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim..."(5) Türk Tarih Kurumu'nun çevirtip bastığı bir kitaptan alındı bu çarpıcı sözler. Şimdi söyleyin bakalım, İngilizlerle ilişki kurmak vatan hainliği sayılabilir miymiş?

Kaldı ki, kimin hain, kimin kahraman olacağına gazete köşelerinden yahut meclis kürsüsünden karar verilemez; hatta mahkemeler bile buna karar veremez. Bunun kararını kamuoyunun vicdanı ve "tarih" denilen o acımasız yargıç verirse verir. Hem Fransızlar şu General Petain'in hain mi kahraman mı olduğuna 60 küsur yıldır karar verebildiler mi?

Mustafa Armağan (Tarihle Birlikte Düşünmek)


Hayır çıkarsa devlet sertleşecek

Türklerle Kürtler arasındaki nefret yatıştırılabilir mi?

Yatıştırılır. Bu ülkenin insanları, savrulmaların, aşırılıkların insanlarıdır. Çatışırken, bir anda sarmaş dolaş olabilirler. Bu coğrafyada savrulmalar var ama bilgece duruşlar da var. Hikmetli adamlar var. Güneydoğu için Ahmedi Hani var. Mevlana'yı aratmıyor. Modern devlet en fazla bilgelik birikimini sakatladı. Kürtler Ahmedi Hani'den Türkler de Mevlana'dan vazgeçmemiş olsalardı...

Sonuç değişir miydi?

Kürtler Ahmedi Hani'den Türkler de Mevlana'dan vazgeçmemiş olsalardı, bu yıllarımızı çok daha az maliyetle yaşardık ve bu kadar çatışmazdık. Modern devletin ideolojisi, bu coğrafyada en büyük tahribatını bilgeliğe karşı açtığı savaşla yaptı. Akılcılık ve bilimcilik diye tutturdu. Hikmetlerin de kendine göre bir aklı v

Süleyman Seyfi Öğün - Neşe Düzel (Taraf)


Büyük şans, Kürt-Türk gettosu yok

Kürt-Türk çatışmasını toplumun kendi dinamikleri mi üretiyor?

Bu çatışma da sadece toplumun kendi dinamikleri üzerinden gitmiyor. Dünya konjonktürünü ve Ortadoğu'ya yeniden şekil verme sürecini düşünmeden, buradaki hikâyeyi basit olarak Türklerle Kürtler arasındaki itişme-kakışma olarak göremeyiz. Yaşananlar, büyük ölçüde Soğuk Savaş sonrasında bölgenin yeniden yapılandırılmasıyla ve kapitalizme uygun hale getirilmesiyle ilgilidir.

Globalleşen kapitalizmin, pazarını büyütebilmesi ve daha fazla mal satabilmesi için Türklerle Kürtler arasında kavgaya değil, aksine barışa ihtiyacı yok mu?

Çok emin değilim. Savaş daima kapitalizmin en yüksek ölçüde kâr ettiği bir sektör. Son dönemde Avrupa Birliği'ni inceledim. Militarizmin sanayideki payını gördüğünüzde ürperiyorsunuz. Meselâ İsveç sanayiinin yüzde 50'si militarist sanayi. Küçücük Belçika'nın sanayii de öyle. Üstelik bu konuda hiç bir eleştiri yok. Yüksek kârlar hâlâ silâh üretiminden ve satışından sağlanıyor En büyük siparişler gene militer siparişlerden oluşuyor.

Süleyman Seyfi Öğün - Neşe Düzel (Taraf)


Dilencilik meslektir

Dilenciliğin fakirlikle hiç mi ilgisi yok?

Ben fakirlikten çok, bir meslek olarak icrasını gördüm. Çünkü fakir insanın dilenmesi çok farklı bir şey. Dilenmek bir başka boyuta geçmek gibi oluyor. Başka bir deyişle; insan, kişiler arası ilişkide, kendi kimliği veya düşüncesinde, kendi hakkındaki düşüncelerinde başka bir boyuta geçiyor. İnsan o an için yanındakinden bir şey isteyebilir, meselâ "canım çekti bir lokma ver" diyebilir. Bir bardak su isteyebilir ama dilencilikte devamlı istemeye tabiisiniz. Ve burada sıradan isteyişler geçerli değil. Kendinizi biraz mağdur, yardım edilmesi gereken bir hale çevirmeniz gerekiyor. Biliyoruz ki dilenciler, belli organlarını yaralıyorlar, çocuklarını meselâ kör gibi gösteriyorlar. Bütün bunlar bize onların istemenin bir yolunu bulduklarını gösteriyor. Dolayısıyla bence bütün bunların bir yoksulluktan çok bir meslek olarak, bir bilinçli hareket olarak, bir hayat tarzı olarak algılanması gerekiyor. Çünkü insan çok fakir olabilir ve hatta çaresizlikten bir köşede durup hiç bir şey demeden para isteyebilir. Ama dilencilikte, biraz tecrübeyle her yere ve koşula göre bir isteme tekniği var.

Korkut Tuna - Aynur Erdoğan (Dünya Bülteni)


Bir merkez güç olarak PKK

Korkularının esiri olan devletler, aynı insanlar gibi, en sonunda en korktukları şeyin başlarına gelmesine neden olacak ne varsa yaparlar. Yasağın artık işe yaramadığı bir dönemde yasak dozunu arttırırlar. Kendi yapmak istedikleri reformlardan "ötekiler" de yararlanacağı için reformları ertelerler. Şiddete daha büyük bir şiddetle karşılık vererek, şiddetin meşru müdafaa gibi sunulmasını sağlarlar. Devlet olmanın yükümlülüklerini unutup "teröre karşı mücadelede" her yöntemi meşru görmeye başlar ve dayandıkları demokratik meşruiyeti zayıflatırlar.

Bu bir kısır döngüdür ve genellikle PKK türü, kimseye hesap verme yükümlülüğü olmayan, her duruma bir kılıf uydurabilecek bir söyleme sahip olan örgütler güçlerini bu tür döngülerden alırlar. Acil hedef, Kürt sorununu çözmek için bu konuda hiç bir tabunun sınırlamadığı en geniş tartışma ortamını yaratmak değil de PKK'yı yenmek, terör örgütünü yok etmek olmaya devam ettiği sürece, bu kısır döngü çalışmaya devam edecektir.

Ahmet İnsel (Radikal)


En büyük eşitleyici ilke olarak ölüm

İnsanları "ölmeden önce ölmeye" yani diğer "insanlarla eşit hale gelmeye" çağırmaktalar. Aksi halde ceset olup eşitlenip gideceğiz zaten demekteler.

Nasıl öldüğünüzde toprağa, doğaya, havaya, denizlere, dağlara karışıp gidiyorsanız, ölmeden önce de halka (en-Nâsa) karışacaksınız. Kum tepelerinden (ahkâf) inip kumlara karışacaksanız, gören size "Hanginiz Muhammed" diye soracak.

Ölüm yatağında "7 dirhem dahi olsa üzerimde mülkiyet olduğu halde Rabbimin huzuruna çıkmaktan haya ederim" diyerek 7 dirhemi dahi infak edecek, ölmeden önce Hz. Peygamber gibi böyle öleceksiniz.

Buralarda insanlığa çok esaslı mesajlar var.

İhsan Eliaçık (Adil Medya)


Ulusal Birlik Hükümeti öyle mi

Şimdi Kılıçdaroğlu, "terörün" bir günde biteceğini söylerken herhalde onun kaynağı hakkında da bir fikir sahibidir. Kılıçdaroğlu, "terörü" bir günde bitirdikten (!) sonra atılacak adımı "ulusal birlik hükümeti" diye açıklıyor. Bunun adı siyasî literatürde faşizmdir.

Mussolini'nin hikâyesi ve İtalya'da faşizm iktidara gelmesinin stratejisi tam da buydu. Mussolini, partisini ilkönce militer-ulusal parti olarak örgütlemiş, İtalyan sanayisinin en gerici unsurlarını arkasına alarak, terörü ve militarizmi bir tehdit unsuru olarak kullanmıştır. Mussolini aynı zamanda eski bir "sosyalist" ve gazeteciydi. Medyanın önemini ve onu kullanmayı biliyordu. O halde faşizmin babasının geliştirdiği stratejinin temel formülünü şöyle açıklayabiliriz: Ulusal faşist partî Terör ve militarizm+ Medya. Ama Mussolini, liberal hükümetin öngörüsüzlüğünden ve faşizm belâsını bilmemesinden de yararlandı. Liberal hükümet, seçimlere giden süreçte, Faşist Parti'yle seçim koalisyonu oluşturmuş, Mussolini dâhil 35 faşistin meclise girmesini sağlamıştı. Liberal hükümet, Mussolini'nin mecliste olursa terörü terk edeceğini, milisleri tasfiye edeceğini düşüyordu. Ama tam aksi oldu. Mussolini'nin çeteleri Roma'yı işgalle tehdit edecek kadar terörü ve terör örgütlenmesini ileri götürdüler.

Cemil Ertem (-)


Dört ayaklı ise ııhh

"Yediğiniz yemek olsun. Çok olmasın. Çoğu bitki olsun." İşte Farlan'ın bu tavsiyesini tutmak için yapılacaklardan bazıları. Food Rules: An Eaters Manual ("Yeme Yönetmenliği: Yemek Yiyenin El Kitabı") adlı kitabından. - Büyük anneannenizin gördüğünde "yemek" olarak tanıyamayacağı şeyleri yemeyin. - Girdi sayısı beşten fazla olan konserve yiyeceklerden kaçının. Girdi sayısı ne kadar çok ise fabrikada o kadar çok işlenmiştir ve zararlıdır. - Adı eğer her ülkede aynı ise besin değildir. Big Mac, Pringles gibi. - Bir ayağı üzerinde duran şeyleri (mantar ve diğer bitki ürünleri) yemek, iki ayaklı şeyleri (tavuk, hindi, ördek gibi kümes hayvanları) yemekten, bunlar ise dört ayaklı şeyleri (inek, koyun ve diğer memeli hayvanlar) yemekten iyidir. Eski bir Çin atasözü olan bu sağlıklı yemek formülü nedense balığı saymamış. "İki ayaklı dört ayaklıdan iyidir ama hiç biri hiç bir ayak üzerinde durmayandan iyi değildir" olarak bir ek yapabiliriz belki. - Mısırdan elde edilmiş yüksek oranda früktoz şurubu içeren gıdalardan kaçının. Yani, neredeyse bütün fabrika ürünü meşrubatlardan. - Kahvaltılık gevreğiniz üzerine süt ilâve ettiğinizde renk değiştiriyorsa, yemeyin. - Olduğundan başka bir şey olduğunu iddia eden besinlerden kaçının. Tereyağı pozu veren margarinlerden, yapay tatlandırıcılardan ve soya temelli "et"lerden. - İstediğiniz kadar çer çöp yiyin. -pişiren kendiniz olduğunuz sürece.

Metin Münir (Milliyet)


Kapuska (Bir 12 Eylül hikayesi)

Önce Rizeli aldı sazı eline; "Ordunun dereleri aksa yukarı aksa..."

Sonra Maraşlı tiz bir çıkış yaptı; "Maraşlı Şeyho'nun oğluyum ben..."

Ve sıra bana geldi; "Gesi bağlarında dolanıyorum, yitirdim yarimi aranıyorum..."

Ve hiç durmadan, belki de bir saat, türkü üstüne türkü söyledik. Yazıya cevabımız bu olmuştu. Hem de ne cevap! Tam damardan girmiştik. Orada tam anlamıyla "biz" oluvermiştik. Ah, o biz, nasıl bizdi o... Damağımda öyle bir tad bırakmıştı ki, yıllarca onu arayacaktım...

İhsan Eliaçık (Yaşayan Kuran'ın Işığında)


"Aşağılık maymunlar olun!"

"Cumartesi yasağı" Erich Fromm'un enfes yorumuna göre aslında "sahip olmama, mülkiyet edinmeme günü" demekti. O gün her hangi bir şeye sahip olmak için çalışılmayacak, altı gün boyunca sahip olunanlar yedinci günü infak edilecek, paylaşılacaktı. "Cumartesi günü" infak günü, paylaşma günü demekti.

(İslâm'da bu haftalık olmaktan "anlık, günlük" vakte çekildi. Artık bunun vakti zamanı yoktu ve her an, her gün, her vakit sahip olunanların infak edilmesi, paylaşılması istendi ve cumartesi günü kaldırıldı.)

Erich Fromm'a göre "vatansızlık" da sahip olmama ile ilgiliydi. "Allah'ın halkı" için bütün yeryüzü vatandı. Bir yere sınır (çit) çevirip burası benim diye sahiplenmek ve orada mülkiyet iddia etmek Tanrı ile yürüyen (İsra-el) bir halka yakışmazdı. Bilakis yeryüzündeki tüm sahiplenmelerin kaldırılması, evrensel adalet ve barış yurdunun (cennet) kurulması için bütün yeryüzünün, bütün insanlara ait kılınması gerekirdi.

İhsan Eliaçık (Adil Medya)


Bizden size oy yok!

Ak parti en samimi emekdarlarını, yani kadın seçmenlerini daha fazla incitmekten vazgeçmeli ve derhal kadrolarındaki metresli isimleri teker teker ayıklamalı. Medyadaki aksi sedası olan kalemlere de başını çevirmeli ve bu zevat arasında da ciddi bir revizyona gitmeli. Muhafazakar medyanın önde gelen erlerinin şöförlerinin, çalışanlarının maaşını ödeyemeyen gazete binalarına her sabah taşıdıkları ve her akşam aldıkları çıtır gazeteci hanımların villalarda oturtuldukları haberlerini alıyoruz. Her sabah bir yenisi kurulan muhafazakâr televizyon kanallarının reklam spotlarında ağırlıklı olarak kadınları görünce seviniyor ama aralarında bir tane bile başörtülü bulunmamasına hayret ediyor, bütün bu görüntülerle bize verilen mesajı; 'senin işin burada bitti. Hadi dön şimdi evine' olarak tercüme ediyoruz.

Emine Karahocagil Arslaner ()


Tarih tekerrür eder mi?

Yıllar sonra olayların perde arkası aralandığında ilginç ayrıntılar çıktı. Örneğin Bülent Ecevit 1989 yılında Milliyet gazetesine verdiği bir röportajda, "1978'de sağcı militan güçlerin saldırısı altıdaki bazı Orta Anadolu illerinin sıkıyönetim kapsamına alınmasını istedim. Ama Sayın Evren, kuvvetimiz yetmez diye razı olmadı... O dönemdeki Sıkıyönetim Yasası'na göre bile, sıkıyönetim komutanlarının çok geniş yetkileri vardı. O kadar ki, bir sıkıyönetim bölgesinde bir vali veya emniyet müdürü, bir polisin yerini bile, sıkıyönetim komutanlığının onayı olmadıkça değiştirilemezdi. Kısacası sıkıyönetim bölgelerinde, iç güvenlikle ilgili yetkiler, hem de çok geniş biçimde sıkıyönetim komutanlıklarına tanınmıştı." demişti. Ardından da "Silahlı Kuvvetlerin 'gücü yetmez' denirken darbeden sonra 67 ilde birden nasıl gücünün yettiği" sorusunu ortaya atmıştı.

Ayşe Hür (Taraf)


Savaş kararını (Apo'nun) avukatı aldırdı

Öcalan'ın hedefi ne sizce?

Bütün amacı kendisini kurtarmak. Yaşamı karşılığında, kendisine dayatılan şeyleri yapıyor. Eğer İmralı'da kendisine 'şunu yap, bunu yap' denmese, dışarıda iki asker öldürüldüğü zaman Öcalan'ın ödü kopar. Ama şimdi kendisine çatışma dayatılıyor. Öcalan artık derin devletin denetimindedir ve onun dediğini yapıyor. Son dönemde Mustafa Kemal'i, Kemalizm'i Kürt halkına sevdirmeye gayret ediyor. Geçmiş Kürdistan ayaklanmalarını da gerici isyan olarak niteledi. Derin devletin istediği şey değil mi bu? Ama şunu da belirteyim...

Hüseyin Yıldırım - Neşe Düzel (Taraf)


Öcalan, o zaman 'Ali arkadaş'tı

Mehmet Ali Birand'la kalktık Bekaa'ya gittik. Apo hazırlanmış, beyaz elbiseler giymişti. O konuşmada Apo ilk kez, "Biz bağımsızlık istemiyoruz. Bizim ülkeyi bölmek istediğimizi kim söylüyor?" dedi. Ben, ilk kurşunu işte orada aldım.

Niye?

Eğer bağımsızlık istenmiyorsa, silâhlı mücadele niye yapılıyordu o zaman? İnsanlar, Diyarbakır'da "Bağımsız Kürdistan" sloganı atıyorlardı. Bu lafı, PKK'da bir başkası söylese, o anda PKK tarafından kurşuna dizilirdi. Birand bile şaşırdı. "Bu bir strateji değişikliğidir. Merkez komitenizden, politbüronuzdan onay aldınız mı" diye sordu.

Ne cevap verdi?

Apo, "Bizim merkez komitesi, politbüro diye bir yapılanmamız yok. PKK, genellikle benim yönetimimde gelişen bir harekettir" dedi. Ve işte o gün, diktatörlüğünü resmen ilan etti.

Hüseyin Yıldırım - Neşe Düzel (Taraf)


'Hürriyet Diyarbakır cezaevini övdü'

O işkencelerden sonra ben şuna inandım. Yeryüzünde en dayanıklı canlı insandır. Akşam oldu, nöbetçi bana acıdı ve beni lağımın içinden betonun üstüne çıkardı. Bana bir sigara verdi. O da bir askerdi. Size söyleyeyim, o cehennemin içinde melekler de vardı. Sabah oldu "ulan avukat" diye gene geldiler. Beni lağımın içine gene yatırdılar. Öyle dövdüler ki bayılmışım. Zaten bir müddet sonra acıdan göğsün tıkanıyor ve bağırman da kesiliyor. Kendime geldiğimde ayaklarımdan akan birikmiş simsiyah kanı gördüm. Yavaş yavaş ayaklarımı içime doğru çektim ve betonun üstüne yattım.

Her işkence gören yaşadıklarını bu kadar ayrıntılı hatırlar mı?

Hiçbir zaman unutmaz. Hiçbir şeyi unutmaz. Orada ölüm bir an önce gelsin istedim. Diyarbakır cezaevinde herkesi böyle imtihan ettiler. Ben dört aydan fazla hücrede kaldım ve dört ay her gün işkence gördüm. Bir de hücrelere kedi büyüklüğünde fareler saldırıyordu.

Hüseyin Yıldırım - Neşe Düzel (Taraf)


Zavallı bir argüman: 'Bu insanlar nasıl sanık olur?'

Ergenekon ve darbe sanıklarının "kahraman" oldukları için kendilerine isnat edilen suçları işlemiş olamayacakları argümanı, Ergenekon davalarıyla ilgili olarak bugüne kadar internet sitelerinde yayımlanan haberlerin altına girilen okur yorumlarının en has argümanı olageldi.

Bu zavallı ve temelsiz argüman, zaman içinde milliyetçi-ulusalcı köşe yazarlarının önce "deste küçük boy" ve "deste büyük boy", ardından da "küçük orta boy" ve "büyük orta boy" seviyelerinden de alıcı buldu.

Fakat inanın, salgının "baş altı" ve "baş" seviyelerine de sirayet edeceğine asla ihtimal vermemiştim.

Alper Görmüş (Taraf)


İnsanlığın organize halleri

Zihinsel açıdan bir üst evreyi ifade eden 'insan' ise başkalaşmaya direnmediği gibi, neredeyse bunu arzular. İnsan her ortama uyum sağlayabilen ve içgüdüsel sağduyusunu sürekli olarak yeniden 'programlayan' bir yaratık. Bunun sonucu olarak, kendi ilkelliğine mahkûm olmayan, kendisini kültürel olarak kurgulayan bir canlı. Bunun bir 'gelişmişlik' olduğunu söyleyebiliriz tabii ki... Ama aynı gelişmişlik, insanı çok edilgen bir konuma da sürükler. Basitçe ifade edersek soru şudur: Ya insanın içinde bulunduğu kültür, ona bir hayat tarzı olarak ilkelliği sunuyor, giderek onu ilkelliğe davet ediyorsa? İnsanın buna direnmesini beklemek pek gerçekçi değildir, çünkü bu canlının esas yeteneği ortama uyum sağlamasıdır. Diğer bir deyişle insan 'kültür bağımlı' bir varlık olduğu ölçüde, ona sunulan 'medeniyete' razı gelir ve sonuçta bazen yaşamakta olduğu ilkelliğe bile 'medeniyet' payesi verebilir. Bunun anlamı insanın yozlaşmaya direncinin olmaması, yozlaşmayı normalleştirmeye hazır olmasıdır.

Etyen Mahçupyan (Taraf)


PKK'lılar dağlarda kekik toplamıyor

1989'da Eskişehir Anadolu Üniversitesi'nden PKK'ya katılan, 10 öğrencinin başına geleni duyduk mu hiç? Aralarında bir polis kızı olduğu için dağa çıktıktan birkaç gün sonra ajan diye infaz edildiler. Onları dağa getiren Ankara Üniversitesi öğrencisi Mehmet de "Getirdiği herkes ajan olduğuna göre o da ajandır" denerek öldürüldü, öldürülmeden önce de konuşması için işkencede bir parça naylon yakılıp midesine bırakıldı.

Aliza Marcus yazmasa duymayacaktık.

Yıldıray Oğur (Taraf)


Dağları korkutan ´emanet´

Allah'ın mülkü/ülkesi (yeryüzü) kişisel zenginler üretme çiftliği değildir. Bilakis zenginlikleri eşitçe dağıtma, bölüşme, paylaşma, barış, adalet ve kardeşlik yurdudur. (Dârusselâm). Burada herkes kendi "kısmetine" (bütünden eşit pay) razı olarak, "nasibine" (bütünden kendi ihtiyacı kadar) düşene razı olarak yaşayacaktır.

* * *

Demek ki...

Mülkiyet bir hak değil; görevdir!

Görev (emanet) ise ehil olana verilir. Ehil olmanın birinci şartı ise mülkiyeti (emaneti) kendine yontmamak, emanet olarak verilmiş kamu (Allah/halk) mülkiyetini özel mülkiyete çevirmemek, ihtiyacından fazlasını infak etmektir.

Yeryüzünü Allah'ın ülkesi, kendinizi de bu ülkede görev verilmiş birisi olarak düşünün...

R. İhsan Eliaçık (Adil Medya)


'Öldürüp, kelle vergisi aldılar'

Bu savaşta büyük rant var. Savaş deyince akla PKK geliyor. PKK'yla savaştan çok daha büyük bir savaş var. O da bu savaşın gerisinde yatan büyük rantla savaşmak. İşte bu rantla savaşmak çok zor! Bu rantın içinde her türlü cinayet ve kirli iş var. Ergenekon sürecinde bunların bazıları ortaya çıkmaya başladı. Bu rantı paylaşan ve devletin içine iyice yerleşmiş olan bu derin yapılar henüz tasfiye edilmediler. Terörden, uyuşturucudan, her türlü kaçakçılıktan, çatışmanın rantından beslenenler artık tasfiye olsunlar!

Hüseyin Oğuz - Neşe Düzel (Taraf)


Azat'ın çilesi

Suç'u sadece misafir olarak gittiği o evde bulunmaktı. Yasadışı sorgulandı. Mahkeme aşamasında Türkçe bilmediği için ve o tarihlerde Kürtçe tercüman konusunda büyük sorunlar yaşandığı için, uzun yıllar mahkemece ayrıntılı ifadesi alınmadı. Bu süre içinde o devamlı suçsuz olduğunu anlatmaya çalıştı. Cezaevinde kalp hastası oldu. Hastalığı tespit edildiği halde çok uzun yıllar tutuklu kaldı. Azat'ın yaşadığı işkenceler ise gerek İstanbul Tabip odası gerekse İnsan Hakları Vakfı İstanbul Temsilciliği tarafından belgelendi. Ancak dosya her zaman olduğu gibi resmibilirkişilik kurumu olan Adli Tıp'a gönderildi. Adli Tıp'ın verdiği işkence bulgularını onaylayan ancak belirsizlik taşıyan rapor savcılık tarafından benimsendi ve küçük Azat'a işkence yapanlar cezasız kaldılar.

Yıldırım Türker (Radikal)


Biz bizden sürgünüz ya da Batıcı Doğucular

Bu garip tutum sonunda bizim kendi kendimizi, kendi tarihimizi, geçmişimizi, değer sistemimizi "ötekileştirmemizi" doğurdu. Biz bize yabancılaşmıştık, biz biz olabilmek için Batılılaşmak zorunda kalmıştık. Tek yanlı olmayan bu tutumun karşısında Batı'nın yarattığı Oryantalizm yani hayalî Doğu vardı. Doğu yoksul, gelişmemiş, modernleşme ihtiyacı içinde olan bir imgesel yerdi, Şarkçılara göre. O dünyanın da sokaktakiyle hiç bir ilişkisi yoktu. Batı oraya "uygarlık" götürmek için, oraları boyunduruğu altına alabilmek ve sömürebilmek için böyle bir bahaneye ihtiyaç duyuyordu. Ona söyleyecek bir şey yok. Türkiye'deki Garpçılar da içinde yaşadıkları toplumu aynen Garplıların o garip tasavvuruyla kavrıyordu. Geri kalmış ülkeyiz, uygarlaşmamız gerekir, çağdaş uygarlık düzeyini yakalayalım türünden modellerin hepsi bu Oryantalizmin izini taşır. Çok ilginç, çok şaşırtıcı biçimde bizdeki Oksidentalistler Oryantalist bir muhakemeyle bakıyordu topluma.

Hasan Bülent Kahraman (Sabah)


Demokrasiyi boğan düşünce

Bu ideoloji-siyaset-eylem çerçevesi çağdaş Türkiye'deki en büyük kafa karışıklığını ve siyaset yanılsamasını doğurmuştur. Çünkü ne Kemalizm söylendiği gibi bir sol içeriğe sahiptir (sadece tarihsel anlamda solcudur. Türk Siyasetinin Yapısal Analizi isimli yapıtımın 1. ve 2. ciltlerinde niye öyle/böyle olduğunu anlatıyorum) ne ordu söylendiği anlamda ilerici/solcudur ne de darbeyle demokrasi gelir.

Ama Selçuk bu çizgide direndi. Bu maksatla son defa 2007 girişimlerinin düşünce zeminini hazırladı. İdeolojik çizgisini çekti. Şimdi bütün bunların unutulup görüşlerini hiç değiştirmediği için övülmesi şaşırtıcıdır. Değiştirmediği söylenen görüşleri bunlardır. Ve bu görüşler yakın tarihin en anti-demokratik olaylarının arkasındadır. Bunları unutmak demokrasiyi hatırlamamak anlamına gelmiyor mu, hiç değilse bir grup için?

Hasan Bülent Kahraman (Sabah)


Hayır diyebilen Türkiye

Özellikle 11 Eylül sonrasında rasyonalite zeminini kaybeden Amerikan dış politikası bir türlü toparlanamadı. ABD için bağcıyı dövmek uzunca bir süredir üzüm yemekten daha önemli. Amerikan dış politikası çoğu konuda sorun çözmeye değil güç gösterisine odaklı görünüyor. Oğul Bush döneminde yönetime hakim olan psikolojik atmosfer hâlâ dağılmamış görünüyor.

Çünkü Obama yönetimi kendisinden beklenen değişimi gerçekleştirmekte zorlanıyor. Onun da özellikle iç politikayla ve yönetimin iç dengeleriyle bağlantılı problemleri var. En başta da Dışişleri Bakanlığı koltuğunu vermek zorunda kaldığı eski rakibi Hillary Clinton'un İsrail lobilerinden güç alan kontra tutumu elini kolunu bağlıyor. Önümüzdeki Kasımda yapılacak kısmi parlamento seçimi bir diğer sınırlayıcı faktör. Yani Obama güç gösterisi yapmak zorunda. Diğer yandan kendi çözmesi gereken soruna Türkiye ile Brezilya'nın çözüm üretmesi de kabul edilebilir bir durum değil. Öyle anlaşılıyor ki aynı kompleks Avrupalı güçlerde de var.

İbrahim Kiras (Star)


Ay inaanmıyorlaar...

Bizim doktor, canım gülüm doktor, Recep Tayyip Erdoğan'ın "gelişerek değişmiş" olabileceğine inanmıyor. Orduda bazı komutanların darbe planları yapmış olabileceklerine de inanmıyor. "Kanıt var" diyorsun, "olamaz" diyor. "Adam altına ıslak imza atmış" diyorsun, "yapmaz" diyor. "İmzanın gerçek olduğunu askeri savcı söyledi" diyorsun, "inanmıyorum" diyor. "Hiç mi gazete okumuyorsun?" diyorum, "okumuyorum" diyor. "Peki olup bitenleri nereden biliyorsun?" diyorum, "biliyorum" diyor. Bazı gazetecilerin de bu komplonun içinde olabileceklerine hiç mi hiç inanmıyor, koskoca gazeteci böyle şey yapar mıymış? (Ama onları okumuyor.) Sonunda güldüm, "haklısın" dedim, "ordunun darbe yaptığı nerede görülmüş, sen hiç yakın tarihimizde ordunun darbe yaptığını duydun işittin mi? Bizim bildiğimiz, darbeleri kasap çırakları ve berber kalfaları yaparlar, öyle değil mi?" Durdu durdu, baklayı ağzından çıkardı kenara koydu: "Canım," dedi, "bugüne kadar darbeler hep solu ezdi, bir kerecik de sağı ezsin, ne olur yani?"

Engin Ardıç (Sabah)


TÜBİTAK Başkanı sayın Prof. Dr. Nüket Yetiş'e açık mektup

Başkan sözü aldı: - Ali Bey, dedi, ben projeleri önceden okumam. Bana projenizi anlatır mısınız? Biliyorum inanılır gibi değil ama aynen böyle söyledi. Sayın Çiğdem Atakuman o günü anımsar sanıyorum, kendisine de sorabilirsiniz. Dayanamayıp bunun nedenini sordum. - Çünkü projelerden habersiz geldiğimde çok ilginç sorular soruyorum, başkalarının hiç dikkatini çekmeyen şeyleri görüyorum... Öyle değil mi arkadaşlar? diye sorup etrafındaki gençlere baktı onay bekleyerek. Diğerleri, neredeyse tek bir ağızdan, - Evet efendim, öyle efendim, dediler, çok ilginç sorular soruyorsunuz... Neden çağrıldığımı anlamıştım. Bu saygısızlık karşısında bana sadece susmak düşüyordu. Projeyi anlatmam istendi. Anlattım. Başkan, - Ali Bey, dedi, derslerinizde soracağınız sorulardan birkaçını rica edebilir miyim? En ilginç bulduğum birkaç soruyu söyledim. Kısa bir sessizlik oldu. Başkan etrafına bakındı. Herhalde kendisinden soruların yanıtlarını beklediğimi sanmış olmalı ki, sinirli sinirli gülümseyerek, - Eskiden olsaydı bunların hepsine şıp diye cevap verirdim, dedi, ama unuttum bu konuları şimdi...

Ali Nesin (Radikal)



Web Gezgini



Mim ?

Editör'ün Önerisi

Menekşe gözlerde hiç vefa yokmuş

Ali Türkan

Bir kadın tanımıştım bir zamanlar. Garip bir huyu vardı. Mesela bir pop şarkıcısından söz etsek "sırım gibi vücudu var" derdi. Veya "bale nasıldı?" diye sorsam, "güzeldi, adamın vücudu da sırım gibiydi" derdi.  Devam


İki küçük kol düğmesi, bir kurşun

Kâmuran Kızlak

Umarım kimsenin aklından "nasıl olur da aynı suçu işleyen iki adamdan biri idam edilirken, diğeri dalavere ile mahkemelerin elinden kurtarılır" gibi münafıkça sorular geçmemiştir.  Devam


Ceset Pornografisi

Necdet Şen

Yıllardan beri tartışılıyor. Bir türlü karara bağlanamadı. Bu soruya magazincinin verdiği cevap başka mağdur edileninki başka. Magazinciler ve bu tarz sakaleti sayfalarına taşıyan gazete mutfakları yaptıkları işi çoğunlukla "onlar zaten fotograflarının çekilmesini istedikleri için oradalar" diyerek savunuyorlar.  Devam


Son Yorumlar

Hüsnü Zan - Bu dolandırıcılık hikâyelerinin her biri bir başka filim. Hadi yalancılığı... Pilot

Kâmuran Kızlak - Yukarıda hikâyesini yazdığım pilottan 2 yıl kadar önce apartmana... Pilot

Nazmi Bilgen - Necdet Bey'in Kuraklığa çareler başlıklı yazısında bahsettiği... Yazar ve Patron

Neşe Tertaş - Ekşi Sözlük hakkında burada tartışılan şeylerin bir kısmını... Nickname Demokrasisi

Vedat Demir - 1. dünya savaşı sırasında geri çekilen Rus askerleri... Hepimiz Ermeniyiz, o değil

Necmi Ziya - Her 0,33 litrelik kola şişesinde ve kutusunda 12... Halk böyle istiyor


Web Gezgini

Markadaşlık kurumu

Çünkü bir de fark ettim ki, sadeleşebilmek için insan daha da, daha da ve daha da paraya ihtiyaç duyuyor. Ancak bu standardı yakalayayım derken amacın, hedefin ne olduğunu tamamen unutuluyor.

Ayça Şen (Radikal)


Arşivden...

Sesi Olmayan Şarkılar Şehri

Ekrem Kocaçal

"Bre" der. "Bu suyu da isterim ama." Kardeşleri anlarlar sevdasını Makpule teyzenin ve dönüp giderler memleketlerine, içlerindeki özlemle. Makpule teyze bir çınar ağacı gibi kalır yaşayanların gözlerinde.  Devam


Bozkırkurdu

Hermann Hesse

Bilimin sözkonusu yanılgısı da bazı tatsız sonuçlara yol açıyor; taşıdığı değer, olsa olsa devletçe işe alınan öğretmen ve eğiticilerin çalışmalarını basite indirgeyerek düşünme ve denemelerden kendilerini uzak tutmalarına olanak vermesidir.  Devam


Kimse yüreğinden öptü mü seni?

Ümran Davran

Bir dağın yamacında rastladığım çeşmeden, susuzluğumu gidermek için kana kana su içerken suyun avucuma yazdığıdır; silerim çıkmaz. Bir sokak kedisini severken çıkarttığı seslerin altalta dizilmesidir bazen ve yine onun ardından dökülen gözyaşındadır ve ağlamak kadar güzeldir.  Devam


Sokrates'in Savunması

Eflâtun

Sağduyulu bir adam, ruh ve onun oturacağı yerler hakkında anlattığım şeylerin tamamen doğru olduğunu iddia etmemelidir. Ancak, ben şunu söyleyebilirim ki, ruhun ölümsüz olduğu gösterildiğine göre, bir insanın bu çeşit bir şeyin doğru olduğunu düşünmesi yanlış ve değersiz değildir.  Devam


Et cinayettir!

Kapitalizm ve kapitalistler, bu endüstriden çok büyük paylar ve kârlar elde etmektedirler. Kapitalist tekeller, bunun için dünyada et endüstrisine olağanüstü yatırımlar yapmaktadırlar.  Devam


© 2000-2010 ~ Derkenar ~ Sitedeki içerik 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.  

 

  29 - 12 - 535 - 585


Web Derkenar
3 Eylül 2010 Cuma
Yazı Boyutu
©