Modern kaos tanımı, klâsik kaos tanımını reddeder. Eski tanımlama kargaşa, düzensizlik, başıbozukluk, biçimsizlik, insanların birbirini boğazlaması veya mahşer, kıyamet belirtisi ya da en uygun tabiriyle Babil Kulesi insanları; herkesin ayrı dilden konuştuğu, ayrı telden çaldığı karmakarışık bir dünyayı ima eder.
Modern tanıma göre, hiç biri kendi başına egemen olmayan birçok davranış ve bileşke vardır; biz bunları bilemiyoruz.
Çünkü düzenli olmayan bir dünya vardır. Bu tanım tabii bir düzen fikri varsayar. Bu ruh ve hayat çemberi tabii düzenin sonucudur. Canlı ve cansızlardan müteşekkil biyolojik bir çeşitlilik vardır. Yıldızlar, galaksi, güneş sistemi varlıklarını bu kaosa borçludurlar. Yine ışık, ısı ve kimyasal moleküllerin birbirleriyle ilişkileri yine bunun sonucudur.
Bunlar olurken, bunların yanı sıra, Abdi İpekçi cinayeti gibi olağanüstü bir cinayetin sanığı sıkıyönetim askerî hapishanesinden çıkıp giderken (su yüzüne, Roma'da Papa öldürme girişimiyle çıkmak üzere) herhangi bir komutan çıkıp personelinin moralinin bozulduğuna dair bir şey söylemedi. Şimdiki gidişata bakınca anlaşılıyor ki, o gün gazetelerde birileri çıkıp "O adam askerî hapishaneden nasıl kaçar" diye sorsa, Silahlı Kuvvetler'in morali bozulurmuş. Kaçırınca bozulmayan moral, "Nasıl kaçar" diye sorunca bozulurmuş. Ama o zaman herhangi birine böyle soru sordurmayan bir düzen, sıkıyönetim rejimi vardı -yani "ideal" durumda yaşıyorduk ve her şey iyiydi. Mantıkî sonuç, şimdi de herkesi sustursak, işler gene yoluna girer; morali düzelen "personel" gemiyi yüzdürmeye yeniden başlar.
İşin tuhafı, ben de, ömrümü dolduran bu siyasî cinayetlerden, darbelerden, çözülemeyen kumpaslardan, kesilmeyen şiddetten, hukuku hukuksuzluğun pragmatik âleti haline getiren anlayıştan çok şikâyetçiydim. Hâlâ da öyleyim. Öyleyim ama şu son beş, on yıllık dönem içinde bir şeyler değişmeye başladı. "Bu ne. Kim yaptı. Nasıl yaptı" türünden sorularımızın bazıları cevaplarını bulur gibi oluyor. Oldukça, benim "moral"im de düzeliyor.
Polonya'da son zamanlarda birçok insanın sandık odasından Yahudi neneler ve dedeler çıkmaya başlamış -doğal olarak, orada da, "dede"den çok "nene". Bundan beş yıl önce Varşova'da bütün Yahudi cemaat topu topu 250 aileye kadar inmişmiş. Ama şimdi bu sayı yeniden 600'e çıkmış. Kimse dünyanın başka bir yerinden kalkıp Polonya'ya göçmediğine göre, bu artış, yeni keşfedilen eski kökenlerle ilgili. Burada da, böyle bir durum vardır hep ve son zamanlarda varlığından yeni haberdar olunan Ermeni büyükanne sayısında ciddi artış var.
Sonuçta hepsi de 'vatansever' olan bu gençler, en büyük engellemeyi, Mustafa Reşit Paşa, Âli Paşa, Fuat Paşa gibi bürokratlardan gördükleri için, Padişah'tan çok Tanzimat bürokrasisine düşman oldular.
Ahmet Mithat Efendi gibi yeni filizlenen burjuvaziden yetişen aydınlar bile güçlü bir bürokrasiye karşı çıkarken, bir kurum olarak Padişahı ve dînî toplumun bekası için önemli dayanak noktaları olarak görüyordu. Osmanlı Devleti'nin geleceğini İslâm kültürüyle Batı kültürünün evliliğinde görmelerine karşın, 19.yüzyılın ortalarına kadar Avrupa'daki, siyasi ve fikrî faaliyetlerin dışında kaldılar ve Aydınlanma süresince oluşan yeni fikrî durumun farkında olmadılar. İslâmî düşünceyi de, Osmanlı deneyimi ile sınırlı bir şekilde ele aldılar, tüm İslâm dünyasında olup bitenlere karşı ilgisiz kaldılar.
(Şerif Mardin, Osmanlı aydınının daemon dediği iç fırtınaya sahip olmadığı için sıra dışı fikirler üretemediğini, dolayısıyla gerçek anlamda entelektüel olmadığını söyler. O'na göre, Osmanlı düşünce adamları, 'literati =okumuş, edip' kavramıyla açıklanmaya daha müsaittir.)
Malta Sürgünleri arasında bulunan Yakup Şevki (Subaşı) Paşa, Cemal (Mersinli) Paşa, Cevat (Çobanlı) Paşa, Dr. Esat (Işık) Paşa, Ziya Gökalp, Hüseyin Cahit (Yalçın), Ali Fethi (Okyar), Hüseyin Rauf (Orbay), Ahmet Agayef (Ağaoğlu) gibi İttihat ve Terakki politikalarının oluşmasında ve yürütülmesinde önemli rolleri olan kişilerin Cumhuriyet döneminde milletvekilliği, bakanlık, başbakanlık, generallik gibi görevlerle taltif edildiklerini unutmayalım.
Elbette Malta'ya gönderilmemiş yüzlerce Tehcir ve savaş suçlusu vardı. Onlar da yargılanmadılar ve Cumhuriyet döneminde önemli görevlere getirildiler. Böylece savaş ve Tehcir suçluları Cumhuriyet'in harcına katıldılar. Zaman içinde bu kişilerin çocukları, torunları arasında da devletin önemli görevlerine gelenler oldu. Böylece İTC zihniyeti (bazı değişimler geçirmişse de en azından Ermeni Tehciri'ne yaklaşım açısından) günümüze kadar geldi. Deniz Baykal'ın ağzından duyduklarımız, bu gerçeğin tescilinden başka bir şey değil. Baykal'ın Malta Sürgünleri ile Balyoz Darbecileri arasında kurduğu paralellik de bu tarihçeyi bilince başka bir anlam kazanıyor. İşte bu devamlılık (buna suç ortaklığı da diyebilirsiniz) yüzünden, üzerinden tam 95 yıl geçtiği halde, 1915 Ermeni Tehciri'ne (buna soykırım da diyebilirsiniz) ilişkin gerçeklerin deşilmesine izin verilmiyor. Bu zihniyet akrabalığı (isterseniz buna 'Malta Kardeşliği' diyebilirsiniz) yüzünden bu ülke sürekli darbe ikliminde yaşatılıyor
1977 seçimlerinde Şehremini'de sandık müşahidiydim. Bir ara yaklaşık 40 kişilik sakallı-çarşaflı bir grup geldi, oylarını kullandı. İçlerinden birini tanıyordum, dışarıda kime oy verdiklerini sordum, "AP'ye, yani Demirel'e" dedi. Sebebini sorunca "CHP korkusu" dedi. İçim cız etti. Sağ partiler, bu mazlum insanların derdine çare olmazken, sadece "CHP sopası"nı gösterip oylarını cebe indiriyorlar. Özgürlükler sağlanamıyor, yoksulluk önlenemiyor. Bu oyun bozulmalıdır.
Her şey değişiyor... Gazeteciler de, "gazeteci maddî çıkar ve telkin kabul edemez" türünde ilkeler ilan edip sonra bir daha yüzüne bakmayan, kendi yöneticileri de bu ikramlara gönül indiren meslek örgütleri de değişecek.
Ancak zaman alacak bu değişim. O zamana kadar, misal TEKEL işçilerine "Açıklamalarınızı Paris'te yapın", küçük şirketlere "Bütçenize gazeteci ödeneği koyun" diyemeyeceğimize göre, şirket gezileri rezaletine karşı nasıl bir yol izleyeceğiz?
Sokaktaki "cahil" insanların bu partiye oy vermesine kerhen tahammül edilebiliyor. Ama toplumun seçkinleri arasında kabul edilen insanlar AK Parti'nin kimi politikalarına sempati izhar etmeye kalkışsınlar derhal "yandaş" etiketi yapışıyor üzerlerine. Bu "yandaş" lafının içinde masum "taraftar" anlamından çok "menfaat temin etmeye dayanan, samimi olmayan" bir destekçilik iması var.
Bir sanatçı, bir bilim adamı, bir gazeteci CHP'li olabilir, hatta -artık ona da izin çıktı!- MHP'li de olabilir. Bu durumda "yandaş" olmaz. Ama aynı adam AK Parti'yi destekliyorsa veya hükümet politikalarını beğendiğini gizlemiyorsa muhakkak bu bir menfaat karşılığı olmalıdır!
Menfaat peşindeymiş gibi algılanmamak için politik görüşlerini gizlemek zorunda olan aydınların ülkesinde yaşıyoruz.
28 Şubat'ı Sabah Grubu da destekledi. Basındaki çürümeyi niye durdurmadınız? Yoksa farkında mı değildiniz?
Farkında olmamak mümkün değildi. Ama bir yanda konformizm, bir yanda gücün şehveti vardı. Medya o dönemde, bu ülkede hiç olmadığı kadar güçlü oldu. Hem asker güçlendi, hem medya. Hükümetler ise çok zayıftı. Medya o dönemde askerle ve yargıyla ittifak yaptı. Bu ittifak, hükümetler karşısında basına sahip olmaması gereken bir gücü verdi...
Sabah Grubu'ndaki tek tek yazarların karşı çıktığı gibi Türkiye'de medya 28 Şubat darbesine karşı çıkamaz mıydı? 28 Şubat döneminde siz patrondunuz. Medya karşı çıksaydı, bu ülkede darbe yapılabilir miydi?
Medya 28 Şubat'ta karşı çıkabilirdi ama çok zordu bu. Başına 50 tane belâ gelebilirdi. Tehditler vardı. Siyasi cinayetleri biliyorsunuz. ATV'ye bantlar geliyordu. Bizim Ali Kırca ekrana çıkıyor, birden ses tonunu değiştiriyordu. Ve fonda saçma sapan yazılar ekrandan akıyordu. Ben bunlara şiddetle karşıydım ve karşı olduğumu da söylüyordum, bunun kavgasını yapıyordum ama... Bir süre sonra gazete sahibi olarak, Sabah Grubu'nun bir numarası olarak benim de pek fazla gücüm olmamaya başladı. Gücümü kaybettim, sözüm geçmemeye başladı. Bir başka güç odağı geldi gazeteye hakim oldu sanki.
Dinç Bilgin - Neşe Düzel (Taraf)
Cameron'ın bundan önceki gişe filmi Titanik de gerçekte geminin buzdağına çarparak yaşadığı felâketle mi ilgilidir? Tam felâketin gerçekleştiği ana dikkat: Genç sevgililer (DiCaprio ve Winslet) ilişkilerini kesinliğe kavuşturduktan hemen sonra güverteye döndüklerinde yaşanır felâket. Daha da hayatî olanı, Winslet'in sevgilisine gemi ertesi sabah New York'a vardığında onunla kaçacağını, yani gerçek aşkıyla yoksul bir hayatı zenginler arasında yanlış, çürümüş bir hayata tercih edeceğini söylemesidir. Bu anda gemi, asıl felâket olacağı aşikâr olan şeyi, yani çiftin birlikte yaşayacağı hayatı önlemek babında buzdağına çarpar. Günlük hayatın sefaletinin, kısa süre sonra onların aşkını öldüreceği kolayca tahmin edilebilir. Dolayısıyla felâket onların aşkını kurtarmak, çiftin aslında 'ilelebet mutlu yaşayacağı' yanılsamasını sürdürmek için vuku bulmuştur.
Resmî amacı "savaş şartlarında elde edilen olağanüstü kazançları vergilendirmek" olan Varlık Vergisi'nin, kısa zamanda gayrımüslim tüccarı piyasadan silmek için geliştirilmiş bir iktisadi tedbir olduğu anlaşılmıştı. Kimin ne kadar Varlık Vergisi ödeyeceği Maliye Şubeleri'nin duvarına asıldıktan sonra, özel sohbetlerde şu hikâye anlatılıyordu:
"Listeler asıldıktan sonra Salomon kahveye girmiş ve oradakilere sormaya başlamış:
- Mişon, sen ne verdin?
- 10 bin 550 lira 20 kuruş!
- İyi paradır, iyi paradır.
- Kirkor, sen ne verdin?
- 20 bin 915 lira 30 kuruş!
- İyi paradır, iyi paradır.
- Yani, sen ne verdin?
- 29 bin 715 lira 40 kuruş!
- İyi paradır, iyi paradır.
- Ahmet Bey, sen ne verdin?
- 50 lira 10 kuruş!
Salomon ellerini havaya kaldırmış:
- Ey büyük Atatürk, sen ne güzel söylemişsin Ne Mutlu Türküm Diyene diye!"
Atatürk, Nutuk'ta Cebesoy için ne diyor?
"Ankara istasyonuna omzunda filintayla çeteci kılığıyla geldi. Koca cephe komutanı Çerkez Ethem'in maiyetine girmiş gibiydi" diyor. Cebesoy, Atatürk'ün ölümünden sonra yayımladığı anılarında, "Bu tamamen yalan. Beni Moskova'ya niye sürdüler biliyor musunuz? Kazım Karabekir Paşa'yla ben, Milli Mücadele için İstanbul'a karşı Doğu'da mücadele etme azmindeydik. M. Kemal ise İstanbul'la ilişkileri yumuşak olan İsmet Paşa'yı ve Fevzi Çakmak'ı kullanmayı tercih etti. Biz olduğumuz sürece M. Kemal İstanbul'la uzlaşamazdı" diyor.
Sizce bunlar gerçek mi?
Ben bu iddiayı inanılır buldum. Kazım Karabekir kendi anılarında, Cebesoy kadar ileri gitmedi. O, Atatürk için sadece, "Onu, Sakarya'da mareşal yaptılar. Aslında o, Sakarya'da 'çekilme' emri vermişti. Fevzi Paşa, çekilmeyi erteletti ve sabaha Yunanlılar çekildi. Bizimki mareşal oldu" diyor.
Mete Tunçay - Neşe Düzel (Taraf)
Cumhuriyet kurulduktan sonra ordu enteresan bir macera geçirdi. Atatürk, orduyu Fevzi Çakmak gibi çok dürüst ama son derece tutucu birine teslim etti. "Her general, bir önceki savaşa hazırlanır" diye bir lâf vardır. Fevzi Çakmak da böyle... "Demiryolu olursa, İtalyanlar trenlere biner ve memleketin içine kolaylıkla gelirler. Otobüsle zor gelsinler!" diye Antalya'ya demiryolu yaptırmıyor. Uzun menzilli donanma topları Karadeniz'den Gölcük'ü dövebilecek teknolojiye ulaşırken, Çakmak bunu düşünmüyor ve donanma için Gölcük'ü güvenli bir yer olarak seçiyor. Ayrıca, Harbiye talebesinin gazete okumasına bile izin vermiyor.
Fevzi Çakmak'ın ölünceye kadar Latin harfleriyle sadece "Fevzi" diye adını yazdığı rivayet edilir. Eyüp mezarlığında şeyhinin ayağının ucunda gömülü olan Çakmak, bütün yazılarını Arap harfleriyle yazmış.
Mete Tunçay - Neşe Düzel (Taraf)
Aşağıdaki alıntılar sadece Azınlık Raporu olayındandır:
1) "Bence bu adamlar dövülselerdi, milletin yüreği soğurdu. Sevr'ciler tekme tokadı hak etmişlerdir". 2) "Bu Rapor parçalanmaya yönelik bir düşüncenin sonucudur. Yemin olsun; toprağın bedeli kandır, gerekirse dökülür. 3) "Bunlar bir avuç zibididir". 4) "Siz o uydurma azınlıklarınızı alın da gidin Avrupanıza sokun". 5) "Bunlara Türkiyeli demek, Türkiyeli yılanlara, kurbağalara, çakallara haksızlık oluyor". 6) "Şu toprağa küfrederek basanlar var. Hain desen, işbirlikçi desen var. Köpek gibi, bir kemikle susan var. 7) "Çanağına yal konulunca ve etli kemik vaadini duyunca yaltaklanan, kuyruk sallayan kanişler, uyanık geçinen şapşallar, salak, tescilli hain, zavallılar. TC devletimize-milletimizin birliğine kalleşçe ihanet hançeri sokanlar". 8) "Azınlık arayanlar, analarına babalarının kim olduğunu bir kez daha sorsunlar".
Yargıtay 4. HD'nin "hakaret yoktur, ifade özgürlüğü vardır" dediği sözler bunlar. Tabii, bu noktada iki soru geliyor insanın aklına. Birincisi: Bendeniz kalkıp da "4. HD sayın yargıçları, babalarınızın kim olduğunu analarınıza sorun!" desem acaba ne olurdu, çok merak ediyorum. İkinci soru: Acaba 4. HD, yukarıdaki hakaret sahiplerinden 180 derece farklı düşünenlere karşı da böyle "özgürlükçü" mü? Bilgi dağarcığımdaki kararlarını takdirinize sunuyorum:
İktidarları altında tutmak istedikleri bizi, "Bakın istediğimiz zaman bir muktedire bile nelere yapabiliyoruz, görün" diye korkutmaya çalışanlar hayatımızı bir alacakaranlıkta geçirmemizi istiyorlar. Ya korkup, onların bizi alacakaranlıkta yaşatmaların izin vereceğiz ya aydınlığa varmak için aydınlığı, esenliği arayanlarla bir araya gelmenin yollarını arayacağız. Tecrübelerimiz bize işimizin zor olduğunu söylüyor ama biliyoruz ki, bütün başlangıçlar zordur. Yine biliyoruz ki, havanın ışıması için atacağımız küçük bir adım, minicik bir itiraz en elzem olandır. 'Aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği...' Başka şansımız var mı?
Bu yazıyı yazıyorum baba. Bana yaklaşma sakın. Tek istediğim hayatından ve bütün sana benzeyenlerin hayatlarından isktir olup gitmek.
Daha fazla ağlamak daha fazla acı çekmek istemiyorum.
Artık boşluğunu sana devrediyorum.
Bu son hayalkırıklığıyla, bu son terkedilişle beraber elveda. Senin ve O'nun içinden bütün kapılarımı söktüm. Yeni bir yıkılış buldum kendime. Bu sefer sana ait olmayan kendime has bir yıkılış...
Onunla öleceğim, seni ve onu bu yıkılışla terk edeceğim.
Ze Z É (Çok Çalışıp Tanrı Olucam)
Şiddet yöntemiyle bir gecede iktidarı almak hedefi bir ütopyayı gerektirmiyor aslında, sadece acil biçimde iktidar olma arzusunu ele veriyor. Ütopya hemen varamayacağınızı bildiğiniz ama davranışlarınızı ve hedeflerinizi ona doğru yönlendirdiğiniz bir ufuk çizgisidir. Siz iktidarı aldığınızda bütün ütopyanızı gerçekleştireceğinizi sanıyorsanız zaten o ütopya değildir. Dolayısıyla büyük bir yanılsamaya son verdi 20. yüzyıl. Değişimler, "Yaptım" demekle olmuyor. Çok uzun zaman süreçlerinde gerçekleşiyor. Bugün küresel hegemonyasına karşı mücadele ettiğimiz ABD'nin devriminin anayasası iki yüz yıldan fazla bir zamandan beri hâlâ yürürlükte ama 1917'de yapılan Sovyet devriminden geriye neredeyse bir iz kalmadı, çünkü o kopuş tabanda kendini üretmeye yönelik bir kopuş değildi.
Ekim devrimi, Çin devrimi gibi devrimler bize bir radikal kopuş ile iktidara gelmenin, çoğunluğun rızası olmadan iktidara gelmenin, dar bir kadronun tahakküm arzusuna yol açtığını gösterdi. Sosyalizm ütopyasını insani felâketler içinde boğduğunu gösterdi. Bizim 20. yüzyıldan çıkardığımız başlıca ders devrimin bir gecede doğacak bir güneş olmadığıdır. Devrim değişimin ufuk çizgisidir ve ufuk çizgisini de biz günlük hayatımızda sürekli kılmak zorundayız. Devrim sürekli varmaya çalışacağımız ama varamayacağımız idealizdir. İnsanları o ilkeleri kabul etmeye çağıracağız. Becerirsek de toplumu bu şekilde dönüştüreceğiz.
Dikkat ediyor musunuz, eskiden, işini kaybeden birinin birincil endişesi, bu dönemin ne kadar süreceği ve bu süre boyunca nasıl geçineceği olurdu. Oysa şu son 15-20 yılda işin kaybedilmesi, insanlara bir tür "aşağılanma", varoluşuna bir saldırı gibi görünmeye başladı... Bu yeni ruh hali, hiç kuşkusuz "hep kazanmayı" va'zeden başarı etiğinin bir türevi...
Bu etiğin sonuçları, yönetici konumundakiler ya da toplumda daha yüksek mertebede görülen pozisyon sahiplerinde daha berrak görülebilir. Eskiden bu kategoriden kişiler işlerini kaybettiklerinde çoğunlukla insanlıklarını kazanırlardı (tabii geçici bir süre için); iş hayatındaki canavarlıklarının çok da anlamlı olmadığına dair belli belirsiz bir hissiyat geliştirirler, sakinleşirlerdi (tabii yeni bir yönetici konum elde edene kadar).
Artık öyle olmuyor. İnsanlar iş kaybını ya da iş hayatında "mağlubiyet" sayılan her şeyi varoluşunun inkârı gibi, adeta bir yokoluş gibi algılıyor.
ÇOCUKLARI acaip seviyoruz ama sevgimiz bir "acaip". Sanki kucağa oturtulup mıncıklanmak ve sayılarıyla övünülmek için varlar. Bollukları, hem hane reisinin erkekliğindeki hareketliliğe delil teşkil ediyor, hem de erkeğe kendi tebaasını oluşturma imkânı veriyor; kendi milletini oluşturuyor erkek, sonra dönüp devlet gibi, seviyor çocuğunu.
Devletin makbul vatandaş tanımı var, babanın da "iyi evlât"... Bu iki rütbeyi alabilmen bir dizi yeterlilik sınavını başarıyla geçmene bağlı. Sınıfta kalırsan hane reisinin gözüne giremiyorsun; istenen saatte evde olmazsan, koşulsuz itaat etmezsen, devletin de baban da pekalâ, seni artık sevmediklerini açıktan belli edebiliyorlar. Anlıyorsun ki, sen bahanesin. Devletin/babanın gücünü, mantığını, amaçlarını ifade ve temsil ettiği sürece kabul gören bir enstrümandır varlığın. Onun gücünü ululamaya dönmüş bir işaret parmağısındır.
İşler yolunda iken, devlet de, baba da kendisini kendi gücünün getirdiği tehlikelere karşı sigortalayabilecek muhakemeye sahip iken, hadi neyse. Neyse. Ama kontrolü yitiren bir devlet/baba sözkonusu olduğunda, zayıflığı şeddeleniyor çocuğun. O, artık, sadece bir rehine.
Nihal Bengisu Karaca (Habertürk)
Yok, sanmayın ki okul taksitlerinden servis ücretlerinden filân bahsediyorum. Bu annelerin, ayna karşısında durup, burnunun neden böyle kemerli olduğunu, gözlerinin rengini nereden aldığını bir türlü anlayamayan çocuğun yaşayacağı boşluğa hiç bir cevap vermeyecek olmalarından bahsediyorum. "Ben kimim? Gözlerimi aldığım kişi kim?" sorusunun giderek bir kimlik sorununa, bir aidiyet sorununa dönüşmesi ihtimalinden ve bu ihtimal karşısında yaşanacak çaresizlikten bahsediyorum.
Kadınlara anne olma imkânı veren sözkonusu bankacılık faaliyeti, çocukları en temel haklarından mahrum bırakıyor. "Kim olduğunu bilme hakkı" temel bir haktır, çocuğa "Senin baban bir köpüktü yavrum" demek büyük haksızlıktır. Velev ki "Şam babası" olsun, velev ki "yalı kazığı"; her çocuğun bir babaya ihtiyacı vardır.
Nihal Bengisu Karaca (Habertürk)
Bu dönem, ailesi üç kuşaktır varlıklı olan başörtülü kadınların bile lüks arabaları nedeniyle hudutsuz hakarete uğradıkları bir dönem. "Senin altına o arabayı verenin..." ile başlayan sövgülerin sahipleri de genellikle lüks araba sahipleri. Ak Parti iktidarından memnun olmayanların öfkelerini ilk elden ve dolaysız boşaltabildikleri bir yer trafik, öfkenin yönü ise pek tabii iyi arabalara binmiş başörtülü kadınlar.
Jip ve başörtüsü ikilisinin, Mehmet Bekaroğlu'nun muhteşem çıkışından sonra zaten yatacak yeri yok. Artık havayı o kadar çok kirletmeyen ve nispeten uygun fiyata satılan jip görünümlü arabalar bile (Honda CRV'ler meselâ) direksiyonda bir başörtülü varsa, nahoş bir izlenim bırakıyor. Ha Mercedes'e binmiş Abdullah Çatlı, ha jipe binmiş başörtülü.
Nihal Bengisu Karaca (Habertürk)
Bir tek hatam diye andınız az evvel, insanın bir diğerine somut olarak bok atması kendi içinde o kadar acaip bir hadise ki, belki itiraf etmem lâzım, size dair aklıma gelen ilk üç şeyden biri bu oluyor. Bunu duymak sizi üzer mi?
Tabii ki. Ama şu da var: Hrant Dink'in Sabiha Gökçen'e dair yazısını sekiz sütuna manşet yapmak mı daha ahlâksız, bir kavgada, çok sinirlendiğin bir anda eşinin üzerine çorba yahut bok dökmek mi...
Birini seçmek zorunda değiliz.
Bence zorundayız, çünkü kıyaslanamayacak bir fark var arada. Sadece sansasyonel bir görüntüden ötürü insanların bu eylemin üzerine gitmesi yanlış ve ahlâksız geliyor bana. Neyse ki yanılıyorsunuz, o tavır küçük bir burjuva ve kadın kitlede yaygın. Geri kalan çoğunluk, üzerinde durmadı. Bence o olayda şoke edici olan benim bok atmamdan ziyade eşimin jandarmaya gitmesidir. Çılgınca bir öfkenin sonucuydu, Türkiye'de bu öfke kendini benden daha az zaptedebilen insanlarda çoğunlukla cinayet ya da dayakla sonuçlanır. Bunların hepsinde erkeğin haksız olduğunu söyleyemezsiniz. Bu işin temelinde bir sorun var demek ki. Asıl ahlâksızlık karşındakini kalıcı olarak yaralayıcı ya da zarar verici davranışlardır.
Sevan Nişanyan - Pınar Öğünç (Radikal)
Biyologsa bu iradenin sahibi, iyi bir biyolog değil; heykeltıraşsa, iyi bir heykeltıraş değil. İddiasına göre, bizi Atatürk gibi yapmaya çalışıyor -en azından Atatürk'ün bakınca beğeneceği bir şeylere benzetmek istiyor. Ama biz Atatürk'e de benzemiyoruz, başka bir şeye de benzemiyoruz. Bunun için de ayrıca kızıyor bize. "Niye bir şeye benzemiyorsunuz? Siz adam olmazsınız!" diye bağırıyor. Oysa, işte, onun yaptığı şekilsiz yaratıklarız biz. 1926'da yaptığı yargıç Kel Ali, 2006'da yaptığı Kanadoğlu. İşte, gazeteciler ortada. İşte, profesörler. Yüksek öğretim sistemimizi "intihal" sanığı olan kişiye kurdurmuşuz; en yüksek yargı organlarımızdan biri de o kitapta "intihal" olmadığı, çünkü zaten kitabın bilimsel iddiası olmadığı hakkında hüküm vermiş. "Asmayalım da besleyelim mi?" diye konuşan birini Cumhurbaşkanı yapmışız ki Doktor Moreaularımızdan birisi zaten bizzat kendisi.
Açıkçası bizim generaller ve albaylar biraz da işsizlikden darbeciliğe yöneliyorlar. Bunlara görev yeri "îcâd" etmek gerekiyor. Bakınız geçen sene ikinci bir genelkurmay başkan yardımcılığı ihdâs etdiler. Çünki kumandan koyacak yer bulamıyorlar. Oysa ilkinin ne işe yaradığı dahî pek belli değildir.
Onun için ilk çâre en az beş yıllığına terfîlerin durdurularak bu zararlı yığılmanın giderilmesidir.
Ama esas cuntacılık hevesi tabii daha askerî okula girdiği gün başlayan beyin yıkama ameliyesi. Öyle bir yetiştiriliyorlar ki varsa yoksa kendileri. Sivile âdetâ haşerât gibi bakıyorlar. Gerçekden iyi öğrenim görseler canım yanmayacak. Ama pek çok konuşma ve demeçlerinden maalesef bunun pek de böyle olmadığı anlaşılıyor. İstisnâları elbet tenzîh ederim.
Eğer cesaretimizi toplar da (sözümüz meclisten dışarı) en büyük terör örgütünün devlet olduğunu kabul edersek, devlete veya hegemonik güçlere karşı koymak meşru mudur? Meşru ise, baskının, zulmün veya sömürünün dayanılamaz hale geldiğine kim karar verecektir? Ya da buna karşı çıkmak için tek yolun şiddet olduğuna ve bu şiddeti kimin, kime karşı kullanacağına? 2003'de İstanbul'daki Dünya Felsefe Kongresi'nde konuşan ünlü siyaset bilimci ve düşünür Jurgen Habermas "Küresel olarak dünyaya egemen olan bir süper gücün, kendi ahlâkî argümanlarını uluslararası hukukun yerine geçirdiği bir dönemde, uluslararası ilişkilerin anayasallaştırılması projelerine bağlı kalıp kalmayacağımızı" sormuştu.
Ve derken televizyonu açıyorsunuz. Türbanlı bir genç kız konuşuyor. Karşısında 'hayat tarzımızı' temsilen bir 'Laik Latife'. Türban sizi irkiltiyorsa anlarım. Laik kesimin çocuklarıyız. Ne dersek diyelim, annemizde görmediysek, az ya da çok irkiltir. İrkiltiyorsa, gözlerinizi kapatın ve konuşmayı bir radyodan dinler gibi dinleyin.
'Müslüman' kızımız anneannesinden fersah fersah ileride. Çok iyi ve akıcı konuşuyor. Kelime haznesi geniş. Öz Türkçeyi biliyor. Üstüne eski dilin nüansları da onun emrinde. Hatta çoğu zaman İngilizce'ye bile hakim. Kendine güveni tam, ama küstah değil. Samimi, ama yavşak değil. Kararlı, ama tehditkâr değil. Bu arada 'Laik Latife'yi dinlerken yüzünüz kızarıyor. Bir başkası adına hicap duymak denen o tarifsiz iç burkulmasına gark oluyorsunuz. Evin sahibi olmanın verdiği küstahlık dışında kızımızın kendisi gerçekten bir latife. Keşke anneannesi konuşsaydı bu hanım kızımızın yerine diyorsunuz.
Ve sonra düşünüyorsunuz, 'objektif' olarak, hangisini işe alırdınız bu iki kızımızdan? Hiç kuşkusuz türbanlı olanı.
Laik kesim, belli olmaz, her 'düşmanını' alt edebilir. Fakat bir latifeyi gerçek sanmaya daha ne kadar devam edebilir?
İşte tam bu noktada mesele çok ama çok ciddileşiyor.
Güldal Mumcu, 301 teklifini imzalamıyor.
Latife değil. Çok acı, ama çok gerçek.
Tetikçiden reyting dilenen Aksoy da biliyor bunu, hiç kuşkunuz olmasın. Kimlerle dans ettiğini çok iyi biliyor. Ancak düştüğü tenezzül zaafına karşı olası bir tepkiyi "Asıl ünü Papa'dan" diyerek sektirmeye çalışıyor.
Ağca'nın ifade ettiği karanlık ilişkiler, bu ülkeye dayatıldı. Bu sadece İpekçi ailesini değil, üç kuruş için utanç peşinde bile koşabilenler hariç, hepimizi ilgilendiriyor. Aksoy, o karanlık ilişkileri hayatımıza dayatanların safında hiç bir zaman unutulmayacak yerini alıyor.
Kurtuluşun Anadolu'dan başlatılacak bir hareketle muvaffak olacağına inanan Padişah bu hareketin muhalif olduğuna düşmanların inanması için de uygun bir tip arar, önüne getirilen birçok kişiye hayır olmaz der. Ta ki, M.Kemal'i huzura getirdiklerinde "tamam bu olur" der. Ve padişah: M. Kemal Paşayı fevkalâde yetkilerle donatır ve Samsun'a yollar. Hazine-i hassadan verilenlerden başka, kendi şahsî parasından 30 bin altın lira katar yanına. Gidişini kolaylaştırmak için "Ordu müfettişi" gibi bir kimlik ayarlar.Ve gerektiğinde Padişahı tanımadığını söylemesini bizzat Padişahın kendisi söyler M.Kemale... Anadolu'ya gizli gizli silâh ve adam geçirir.
Anadoluda direniş başlayınca işgalciler gelir "dağıt şunları" diye çıkışırlar. "Bu benim kontrolüm dışındaki bir halk hareketi, karışamam!"der.
Neticesinde, Vahideddin Han "Ben bir paratonerim, Devlet ve milletin üzerine düşen yıldırımları üzerime çektim, çok kavruldum çok yandım ama kurtulduk sonunda..."demiştir.
Yükselen güçler yeni statülerini her geçen gün biraz daha pekiştiriyorlar. Brezilya Devlet Başkanı Lula da Silva, İran'a yaptığı ziyaret sırasında, 'herkesin bizim gibi düşünmesini istemeye hakkımız yok' diyerek Ahmedinecat'a destek verdi. Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan, İran'ın nükleer programının barışçı olduğunu savundu. Batı basınının Lula ve Erdoğan'ı bu yüzden eleştirmesi sürpriz olmadı. Ancak Erdoğan ve Lula gibi kendilerini ıspatlamış demokratlar, Ahmedinecat'ın protestocuları şiddetle bastırmasını veya onun gizli nükleer programlarını desteklemiyorlar. Onlar daha çok, kimin serseri olduğuna karar verilmesinde ve bunlarla nasıl başı çıkılması gerektiği konusunda kendilerinin de söz sahibi olmasını istiyorlar.
12 Eylül'de ordu aydınlarla tarihsel bağını kopardı, ittifakını parçaladı. Aydınlar yaklaşık 20 yıl kendilerine çok türbülanslı bir dönemde yeni yollar aradılar. O arada Berlin Duvarı yıkılmış, Soğuk Savaş bitmiş, sol kuram ve modeller tıkanmıştı. Gene bana öyle geliyor ki, kendisine bu kargaşada yol bulamayan ve bulduğu yoldan yeterince tatmin olmayan o eski aydınlar (yani kendilerine sol diyenler, çok garip değil mi?) yitirilmiş bir babayı yeniden bulma ve yeniden kazanma psikolojisi içinde, bir türlü erginleşip kendisine ait bir dünya kuramamanın getirdiği tereddütler ve tedirginlikler içinde 28 Şubat'la birlikte eski alışkanlıklarına geri döndüler.
Şimdi televizyonlarda boyun damarlarını şişire şişire ordu ve askercilik savunanlara bakıyorum da hayretler içinde kalıyorum. Bir de "darbelere karşıyım" diyorlar. Hayır, onlar hiç bir zaman darbelere karşı olmadılar. Bazı darbeler onlara karşı oldu. Onlar da sadece o darbelerden şikâyet ettiler.
Tarih de onları zaten böyle yazacak; yani ordunun yaptığı kadarını bile yapamadıklarını söyleyecek.
Kriz yüzünden on binlerce insan evsiz, barksız ve işsiz kalırken bankacıların astronomik maaş ve primleri cebe indirmeyi sürdürecek kadar pişkin davranması, Amerikan Senatosu üyeleri dahil, neredeyse herkeste büyük öfke doğurdu. Her kesimden insanlar, kendilerini acımasızca istismar eden bankalara karşı infial içinde. Devlet mekanizması içinde de bu kuruluşlara yönelik duygu ve düşünceler genellikle olumsuz. Öte yandan, başkanlık koltuğuna oturduğu güne göre, popülaritesi ciddi oranda aşınmış bulunan Obama'nın ikinci kez seçilebilmek için seçmen nezdinde böyle bir operasyona siyaseten ihtiyacı var.
Senaryoya göre Güzelyurt bölgesine yakın açık araziye yerleştirilmiş maket füze rampalarına 'Bordo Bereliler' adıyla ünlenmiş adları Org. Çevik Bir paşayla anılan Özel Kuvvetler'e bağlı tim yaklaşarak önce koruma görevi yapan Rum askerlerini saf dışı edecek; ardından rampalara patlayıcı kalıpları yerleştirerek imha edecekti.
Özel Kuvvetler timi rampalara 1400 metre mesafedeki Seyirtepe adı verilen mevkide kurulan protokol çadırına yaklaşık 1000 metre uzaklıkta ve sırtı çadıra dönük olarak konuşlanmıştı. Bordo Bereliler ateşe başladıklarında beklenmedik bir şey oldu. Bir kurşun gelerek Kara Kuvvetleri Komutanı Hüseyin Kıvrıkoğlu'nu sıyırıp, arkasında oturan albayın kalbine isabet etti. Bilinen kurşunun Org. Kıvrıkoğlu'nun omzunu yalayarak geçtiğiydi. Gazeteci Muhammed Kutlu'nun araştırmasına göre füze rampalarına ateş eden bordo berelileriden biri diğerlerinin aksine geriye dönerek protokol çadırına nişan almıştı.
Olay sonrası yapılan soruşturma söz konusu mesafeden yumurtayı vurabilecek kadar keskin nişancı olan iki astsubayı işaret ettiyse de kimseye resmî bir suçlama yöneltilmedi, dosya kapatıldı. Ama daha da ilginci, üç yıl sonra 16 Mayıs 2001'de aynı özel tim mensuplarının tamamını taşıyan Casa tipi nakliye uçağı Diyarbakır'dan Malatya'ya giderken düştü ve kurtulan olmadı.
Aslına bakılacak olursa bugün Venezuela'daki gidişat, pek çoklarının beklentisinin aksine, Küba tarzı bir despotik-bürokratik diktatörlükten ziyade, sosyalizm demagojisiyle soslanmış bir devlet kapitalizmi yönünde olabilir. Chavez bu yıl sonunda yapılacak olan başkanlık seçimlerini kazanırsa, bu durumun onun bir Bonapart olarak gücünü alabildiğine sağlamlaştırmasına yarayacağı açıktır. Ve asıl tehlike de burada başlıyor. Daha şimdiden Chavez'i sosyalist ilan edenlerin, böyle bir adımın atılmasının ardından onu ikinci Castro olarak kutsayıp bağırlarına basacakları çok açık; tıpkı bir zamanların Nâsır örneğinde olduğu gibi. Ve bu durum, işçi ve emekçi kitlelerin büyük seferberliklerinin, "komünistler" eliyle, proleter devrimlere değil şu ya da bu görünümdeki burjuva iktidarlara hizmet ettirilmesinin bir örneğini daha görmemize yol açacak.
Web Gezgini
Mim ?
Cenk Öyküleri 2: Bakar mısın birader?
Ali Türkan
Pedagojik amaçlı yalanlar, yalan sayılmaz değil mi? Şimdi, "dört taneydiler ama ben birine daldım, sonra da tabana kuvvet." desem, pek etkileyici olmaz da. Böylece ilk "siyasi" kavgamdan alnımın akıyla çıkmıştım ama maalesef tek şahit yoktu. Devam
Biri Bizi Eşek Yerine Koyuyor
Necdet Şen
Ve şuna inanmak istiyorum: Her ne kadar aksini iddia eden çok kişi varsa da bu toplum koyun sürüsü değildir. Bu ahlâkî aşınma ve eşek yerine konulma furyasına tepki gösterecek insanlar da vardır ve bu tepkiler er ya da geç örgütlü bir biçimde kendini ifade edecektir. Devam
Yalçın Şahin - Gazi'nin Topal Osman'la iş bağladığı ve kaplıcalarında şifayab olduğu rivayet olunan... Geberteceksin hepsini!
Web Gezgini - 19 Mayıs 1919'da 9. Ordu Müfettişi sıfatıyla Samsun'a ayak basan... Geberteceksin hepsini!
Ahmet Faruk Yağcı - Ata'nın yakın çevresi ve liyakat üzerinde çok zamandır düşünürüm. Önceleri bu insanları... İki küçük kol düğmesi, bir kurşun
Necdettin Yançizer - Az önce okuduğum bir haber aklıma yıllar önce seyrettiğim Jacob's Ladder... Akbaba'nın dördüncü günü
Filiz Sazak - Türkiye'de de özel dedektiflik kurumu usul usul yerleşiyor. İlk müşteriler... Özel Dedektif lâzım mı sevgili Urfalılar?
Ali Barutçu - Çok hayran kaldığım sözler. Bir öğretmenin eski bir gazete kâğıdından okumuştum bu... Eski bir tapınak yazıtı
Ali Sedat Çetinkoz - Sözler, anlar uçar gider; yazılan kalıcıdır. Belki de Kuran'ın ilk ayeti o yüzden... Kur'an okuyun demek hayata müdahale mi?
Hasan Arpacıoğlu - Ali Türkân'ın yazılarını yeni keşfettim. Okudukça ne kadar büyük bir yetenek olduğunu... Dallamalık konusunda doktora yaptım abi!
Erdem Abaka - Kimlik kartları bazı bilgilere kolay ulaşmak ve güvenlik açısından etkili olmakla... Kimlikler lütfen!
Burak Öztürkçü - İdeoloji, dünyanın nasıl olduğunu kendi penceresinden resmeder, nasıl olması gerektiğini... İslâmî Cemaatler
Raif Yalçın - Ben uluslararası çalışan bir TIR şöförü olarak GPS aletini çok sık kullanmak zorundayım... GPS'li hayatlarımız
Bilge Bozkurt - Köyden kente göç sürecinde yalnızlaşan insanın, biraz da dînî bütün bir kimlikse hele... İslâmî Cemaatler
Bade - Sevgili Alper Uzun, anlaşılması zor bilimsel konuları akıcı bir dille bize aktardığınız... GPS'li hayatlarımız
Muzaffer Terzi - Yazının sonunda söylemem gerekeni başında söyleyeyim de meramım güme... Memur sadizmi ve can çekişen hastanelerimiz
Melih Özel - Sevgili Faruk, gene bir solukta okunan, akıcı bir yazı yazmışsın. Son 4... Kozmik Deprem Senaryosu
Necdet Şen - 17 Ağustos depreminden sonra 2 hafta kadar Adapazarı'nda kalıp gönüllü olarak işin bir... Kozmik Deprem Senaryosu
Büdütör - Yine Radikal'den bir haber alt başlığı:"Yeni sürüm Beta 4.1, (...), dil çeviri fonksiyonuyl"... Bu nasıl haber dili?
Melih Özel - Ülkemizin en uzun süreli tahsilini yapan bireylerinin, bu uzun süre sonunda... Eğitim 'cehaleti' alır, eşeklik baki kalır (mı?)
Ahmet Faruk Yağcı - Ben de mail grupları üzerine iki lâf etmek isterim. Maceram 13 sene geriye... Eğitim 'cehaleti' alır, eşeklik baki kalır (mı?)
Tahsin Candas - O sozunu ettiginiz pespaye grup halen devam ediyor. Esekligi degil, geyikligi baki kilan... Eğitim 'cehaleti' alır, eşeklik baki kalır (mı?)
Mina - 'Kim ne derse desin, İlhan Abi çekirdekten devrimcidir. O da her... İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i
Krişna Yumurti - Günümüzün popüler düşünürlerinden Slavoj Zizek, Avatar, Avatar'ın ta kendisi... Hollywood anti emperyalist olabilir mi?
Tayyar Özkan - 15 sene bir Çinli ile evli kalıp ve çocuk sahibi olarak, köy ve şehirlerini sizin tahmin... Kaplan Yılı'nda Çin
Şükriye Erol - Gittikçe çığırından çıkmakta olan sermayeye verilebilecek engüzel cevapları... Küçük Güzeldir
Yalçın Şahin - Yazıda orjinal bulduğum fikir ve saptamalardan oldukça feyz aldığımı söylemezsem İlyaz... Eğitim Şart! Neye ki?
Pınar - Sayın ilyaz bey, yazınız benim idrak melekem için taş gibi bir yazı ama yine de bir... Eğitim Şart! Neye ki?
Mina - Pek hoş bir yazı kaleme almışınız. Bana Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Bursa'da Zaman şiirini... Evliyalar, Bursa, çocukluk ve şu hayat
Fersan Cevriye - Yaklaşık üç buçuk senedir Kadıköy-Karaköy vapur hattında gidip geliyorum. Bu vapurlarda... İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i
Fersan Cevriye - Mersin'de CHP'li kadınlar kara çarşaf yırtmış. Yüzlerindeki o ifadeyi gördükten sonra;... İslâmi hareketin devlet talebi yok
Batuhan - Bir süredir Derkenarın müptelâsı oldum ama genelde baş sayfadaki yazıları okuyordum... Kurtuluşa kaçma kursu
Nevrozla Saadet - Sayın Süleyman Topçu, Öteki Yayınevinden çıkan Karen Horney kitaplarını çeviren sayın... Günümüzün Nevrotik İnsanı
Revan Muhacir - Ayşe Hür, Taraf gazetesinde yayınlanan Malta Sürgünleri'ni nasıl bilirsiniz... Türkiye'de Sol: Sadrazamın Sol Tarafı
Krişna Yumurti - Tunuslu psikanalist Fethi Benslama'nın 27 Şubat günü İstanbul'da verdiği konferansta... Kumru ile Kumru
Kâmuran Kızlak - Tayyar Özkan'ın yazdıklarına cevap verip vermemek konusunda kararsızdım. Sayın Tuncer... Kaplan Yılı'nda Çin
Selim Atak - Başka ülkeleri turist olarak gezen insanlar, çoğunlukla o ülkelerin binalarını... Kaplan Yılı'nda Çin
Tuncer Baykas - Sıradan bir batılı olarak, Çinlilerin yaşam felsefesini hayatım boyunca anlama şansım... Kaplan Yılı'nda Çin
Candan Dinç - İlerleme, gelişme gibi sözcüklerin büyüsü ve baskınlığı hakkında düşünmeye değer. Bir de... Kaplan Yılı'nda Çin
Candan Dinç - Bütün mesele de biraz zahmete girmekte galiba. Kimileri rahat koltuğunda... Eğitim Şart! Neye ki?
Gürkan - Merhaba Ali abi. Bu siteyi nasıl bulduğumu, yazılarınla nasıl tanıştığımı sana ilk... Alageyik Destanı
Selim Atak - Büyükannesinden devraldığı ıslak bir jikleti sorgusuz sualsiz çiğneyen yukarıdaki yorum... Eğitim Şart! Neye ki?
Durmuş Düşünür - Hayatım boyunca işimi kaybedebileceğim korkusuyla yaşadım... Plazanın penceresinden görünen dünya
Tayyar Özkan - 20 yıla yakın hayatını Çin ve bütün dünya ülkelerini gezen ve yaşıyan biri olarak ne... Kaplan Yılı'nda Çin
Gökhan Çeliktas - Defalarca okuduğum yazılarını dönüp dönüp tekrar okuyorum Ali abi. Umarım iyisindir... Kim s!ker Bukowski'yi!
Çağrı Coşkun - Olumsuz eleştirmişsiniz ancak iyi eğitim ve bir yere kadar öğretim bence de şart. Ben... Eğitim Şart! Neye ki?
Tuncer Baykas - İbrani takviminin 5000'li yıllarda olduğunu hatırlıyordum. Wikipedia hazretleri 5770... Kaplan Yılı'nda Çin
Gürkan - Bilişim suçları diye bir şey var aslında ama uygulamaya gelince pek bir şey olduğu... Hani
Gürkan - Ben de tanıyalı birkaç gün oldu... Gerçekten çok üzüldüm ve kendime kızdım nasıl olur da... Menekşe gözlerde hiç vefa yokmuş
Kâmuran - Sevgili Necdetgül Ablacığım... O özgürlük heykeli için ta New York Limanına... Kur'an okuyun demek hayata müdahale mi?
Necdetgül Abla - Ah canım yavrucuğum, faşizmin özgürlüğe mi ihtiyacı varmış? O zaten -bu topraklarda-... Kur'an okuyun demek hayata müdahale mi?
Kâmuran - Muhterem Necdetgül Ablacığım... Yukarıdaki yazınızı okuyunca beynime bol... Kur'an okuyun demek hayata müdahale mi?
Modern kaos tanımı, klâsik kaos tanımını reddeder. Eski tanımlama kargaşa, düzensizlik, başıbozukluk, biçimsizlik, insanların birbirini boğazlaması veya mahşer, kıyamet belirtisi ya da en uygun tabiriyle Babil Kulesi insanları; herkesin ayrı dilden konuştuğu, ayrı telden çaldığı karmakarışık bir dünyayı ima eder.
Derkenar ne için var?
Seyit Balkuv
Ne zavallı bir durum, içimden onlara acımak geldi. İşte o adamların popüler olması medyaya bir şekilde kapağı atmış olmalarıymış demek. Bu durumda istediğin kadar zırvala kimse senin zavallılığını görmüyor. Kırmızı kart gördüğün anda, Nazım Hikmet olsan yok sayılacaksın demek ki, çok ilginç bir durum çok. Devam
© 2000-2010 ~ Derkenar ~ Sitedeki içerik 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir. »