Müslümanların katledilmesi olayları tabii oldu. Ama bunlar 1915'teki tehcirden sonra 1917'de oldu. 1915'te Ermenilerin mecali mi vardı ki?
1914'te 40 yaş altı bütün Ermeni erkekleri askere alındı. Bağımsızlık planları olsaydı, niye 1914'te Osmanlı ordusuna girdiler ki? Üstelik 1914'te askere alınan Ermeniler önce silahsızlandırıldı, sonra amele taburlarına alındı. Yol yapımı falan diye çukur vadilere götürüldüler ve oralarda yok oldular. Hiçbirinin akıbeti belli olmadı. 16 yaş altı erkekler, kızlar, kadınlar ve yaşlılar 1915'te tehcire zorlandılar. Bugün Türk resmî söyleminin, 'Bizi arkadan vurmasınlar diye tehcire gönderdik'dedikleri, çocuklardır, bebeklerdir, yaşlılardır. 1915 tehciri, İttihat Terakki'nin kafasında önceden planladığı Ermeni sorununu kökünden halletme sürecidir.
Hrant Dink - Neşe Düzel (Radikal)
Hrant Dink cinayetinin tüm yönleriyle açığa çıkarılması yönündeki isteksizlik, fütursuzca ve kamufle edilmeye bile gerek görülmeyen bir densizlikle sergileniyor. Cinayete resmî kurumlarda vazifeli görevlilerce yapılan katkı, Meclis İnsan Hakları Komisyonu bünyesinde kurulan Hrant Dink Cinayeti Araştırma Komisyonu ve Başbakanlık Teftiş Kurulu'nun raporlarında da sarih biçimde telaffuz edildi. Ancak varolan iklim, ki Dink'in hayatına mal olacak uğursuz rüzgârları getiren de odur, cinayeti planlayan, azmettiren, yolunu açanlara kol kanat germeye devam ediyor. Ana davada sanıkların sergiledikleri lakayt ve küstah tavırların, onları mahkemeye taşıyan jandarma aracının kaportasına yapıştırılan &uot;Ya sev, ya terket&uot; çıkartmasıyla zuhur eden tercihin resmî özünden güç aldığı da bir gerçek. Yani onlar aslında Hrant Dink'i öldürmekle vatana hizmet ettiklerini düşünüyorlar ve uğruna cinayet işledikleri &uot;devlet&uot;in kendilerine sahip çıkacaklarından emin gözüküyorlar.
Emeği nasıl savunabiliyorsunuz, patronlardan gelecek reklamlarla yaşayacaksa bu gazete? Duyduğum inşallah doğru değildir. Gazete kurulurken solcu kimliği bilinen bir muhabir, iş başvurusunda bulunmuş Taraf"a. "Kusura bakma biz solcu çalıştırmıyoruz" demiş bir yönetici. Sen solcu çalıştırmazsan başkası seni çalıştırır!
Üstelik Taraf"ın toplum için talep ettiği hakların en az yarısını kendi çalışanları için talep etmiş olsaydı, devlete yönelik eleştirilerinin en az yarısını kendi gazetesinin yönetiminde uygulayabilseydi, bambaşka bir gazete olacaktı.
İşgal edilen topraklarda büyük acılar yaşanıyor. İHH'nın Temmuz 2008'de yayınladığı rapora göre iki milyon Iraklı saldırılarda hayatını kaybetti. Bir milyon kadın dul ve beş milyon çocuk yetim kaldı. Altı milyon insan açlık çekiyor, elektrik yokluğundan on beş milyon insan karanlıkta. İki bin doktor öldürüldü, yirmi bini de ülkeyi terk etti. Bugün Irak altı milyonu aşkın göçmenle dünyada en çok mültecisi olan ikinci ülke.13
Elbette kadına yönelik şiddet aşağılama ayrımcılık savaşla sınırlı değil. İslam dünyasında yüzleşilmesi gereken çok büyük sorunlar var. Giderek marjinalleşseler ve takipçileri azalsa da kadını ikinci sınıf gören, buradan hareketle kaba ve şiddet dolu bir yaklaşımı sürdüren zihniyet, gelenek adına, coğrafyanın koşulları adına, hatta din adına karşımıza çıkmakta. Fakat kadınlar üzerindeki olumsuzluklar eşit olarak dağılmasa da dünyanın her yerinde mevcut. Hiçbirini görmezden gelmeyen ortak bir kurtuluşun izini sürmeliyiz.
Ben de bir Ermeni olarak ASALA cinayetlerinden dolayı kendimi hiç suçlu ve sorumlu hissetmedim. 1915'ten sonra Rus ordusuyla gelip doğuda Müslümanları öldüren katillerle de bir empati geliştirecek halim yok. Bilakis, her iki dönemde katledilen tüm insanlar adına, en az 1915'te öldürülen Ermeniler için duyduğum acı kadar keder ve üzüntü var içimde. Böyle bir dünyada yaşadığım için çok kederliyim. Hepsi için, Habil'den beri öldürülen her bir can için çok üzgünüm. Hani bir faydası olacaksa, "Önce Ermeniler özür dilesin" diyenler var ya, eğer samimiyseler, hiç gocunmadan da özür dilerim; özür dilerim.
Öncelikle kavramların gerçek anlamları ile onlara yüklenen farklı anlamlar arasındaki ayrım nedeniyle.
Özür metnini imzalayan ve özür dileyen bir çok insan için, bu özür dileme, vicdanları sızlatan bir olayı mahkûm etme, kurbanların acısını paylaşma, Türk Devletini bu olayı inkârdan vaz geçmeye zorlamak için bir baskı uygulama, ırkçı ve kana dayanan Türk Milliyetçiliğine karşı duruşu ifade etme gibi anlamlara sahiptir.
Bu anlamda "özür dileme"ye pek takılmamak gerekir. Ezilenlerin mücadelelerinde birçok kereler görüldüğü gibi, yanlış bir teorik içerik, tarihsel ve sosyal olarak doğru ve haklı bir duruşun aracı olabilir.
Her şeyi yargılarlar, ama kendilerine yönelik ufacık eleştirilerden bile nem kaparlar. Tarihçiye tarih, sosyologa sosyoloji, edebiyatçıya edebiyat, hırdavatçıya hırdavat dersi verirler, her şeyi bu kadar zahmetsizce ve bu kadar kolay biliyor olmanın pek de mantıklı olmadığının farkına varmazlar. Hal böyle olunca bir şey öğrenmeleri imkânsız hale gelir, çünkü zaten her şeyi bildiklerine inanmaktadırlar. Sayıları hiç de az değildir, fena halde tüketici olduklarından talepleri büyük ölçüde talebi rotasından saptırmaya yeter. Dolayısıyla kitleye dönük her şeyi kendi saçma sapan beğenileriyle yönlendirirler. Televizyonlar, gazeteler, yayıncılar, yeme içmeden giyim kuşama kadar bütün önemli sektörler onların "trend"lerini ciddiye alır. Çünkü sorgulaması olmayan kolay müşterilerdir.
Demek isterim ki, açıklamanızı süsleyen tehdit edâsının hükmü yok, Devlet Bey. Biz, hayatının bir anda söndürülebileceğini bilerek yaşayanlarız. Gücün sizde olduğunu biliyoruz. Tehdit anlamsız. Esas siz, hayatı dahil her şeyini gözden çıkarmış olanlardan korkun. Çünkü onların ruhu yaşamaya devam eder. Hele bu insanların, sizin sahip çıktıklarınız gibi, ille de birilerini ortadan kaldırmaya dayalı tasavvurları yoksa ve dertleri, sizin bile içinde varolabileceğiniz doğru dürüst, insanca bir hayatsa.
Belli belirsiz bir huzursuzluk adlandırıldıktan sonra dokunulmazlık kazanıyor. Belli belirsiz konforlar bir kere tanımlandıktan sonra hızla kamusallaşıyor. 'Başörtüsü başkasının inancı üzerinde tahakküm aygıtına dönüşebilir' diye endişeleniyor biri, 'apartmanımdaki başörtülü bana kötü kötü baktı'lara boğuluyor mutena semtler. 'Çok doğurup hepsini sokağa salıyorlar' diyor biri Kürtler için, 'çok çocuklu Kürt komşular'ın derdi sarıyor milleti. 'Türkiye Dubai mi olacak?' deyince boğazı kuruyor kırkta yılda bir içenlerin...
Sonuçta, 1915'te yaşanan o büyük kırılmanın mağduru sadece Ermeniler değil ki! Türkler, Kürtler, Çerkesler olmak üzere hepimiziz. Orada neyi yitirdiysek, hep birlikte yitirdik; bize ait olan hayatî bir şeyi yitirdik. Bu, 1. Dünya Savaşı sürecinde hayatını kaybeden beş milyon Müslüman için de, Balkanlardan Türkiye'ye kanlı ve acılı bir tehcirle akan Müslüman göçmenler için de aynen geçerli. Bize ait olan bir şey, aniden kesilip alınıyor bizden. Mağduruz, ama konuşamıyor, tüm bu hadiselerden ötürü duyduğumuz aslında o içi boş suçluluk hissiyle boğuşuyoruz. Sanki olan her şeyden sadece biz sorumluymuşuz gibi.
Orada burada yönetmenlik nutukları atanlara da bu vesileyle bir çift lafım var. Seyretsinler, görsünler. Bu filmden sonra artık öyle büyük bir sır değil. İnandırıcı diyaloglarmış. Hikâyeymiş. Bir filmi film yapan bunlar değil. Bunlar olmazsa olmazlar. Seyretsinler, görsünler. Vücut dili neymiş. Vücut dili kaç acı zekâlı, sulu gülüşlü inandırıcı diyaloga bedelmiş. Yine görsünler, filmde ses ne demekmiş. Sessizlik ne demekmiş. Vücutları konuşturamayacaksan niye film çekiyorsun? Sessizliğe ses veremiyorsan, sese sessizlik katamıyorsan ne diye uğraşıyorsun, seyirciyi de uğraştırıyorsun? Görüntüsüz, vücutsuz, oyuncusuz ve sessiz bir mecra var. Kitap var. Kitap yaz o zaman. Ha, ama sen şöyle düşünüyorsun, filme basılmış vasat bir kitap, kâğıda basılmıştan çok satar. Haklısın ve uyanıksın, ama sinemacı değilsin. Sinema dilinin imkânları seni ilgilendirmiyor o zaman. Seni ilgilendiren sinemanın elindeki imkânlar.
İşler sarpa sardıkça, bizim aydınlar iyiden iyiye beyaz atlı prensini bekleyen genç kızlara (daha kötüsü buhranlı kadınlara) benziyorlar. Öyle olunca, mesele sadece AKP'nin kof çıkması değil, platonik aşklarının hepsi hayal kırıklığına mahkûm.
Evet, 'aydınlar'ı, hayatı, toplumu olduğu gibi kabul etmek yerine onu daha iyi bir şeyler adına dönüştürmek gibi bir derdi olan insanlar diye tanımlıyoruz. Ama burada çok ince, çok önemli bir eşik var, bir ideale yürümek değil, bir hayale sığınmak söz konusu olduğunda çok şey değişiyor. İdeal adına dönüştürülmeye çalışılan toplumun yerini, onunla konuşmanın, boğuşmanın yerini, hayalle ikâme edilen, öfke duyulan toplum alıyor. Konuyu bu yönde derinleştirmekte de fayda var, ama uzatmayalım. Yine de unutmayalım, beyaz atlı prens bekleyen kadınlar da, gerçek hayatı ve tabii gerçek erkekleri reddeden ve nihayet sevemeyenlerdir. Mutsuzluklarının nedeni önce kendileriyken, hep başkalarını suçlarlar.
Vicdan sahibi biri için Fatih Altaylı'nın yıllardır kadınlara dönük, sessiz kalındıkça dozu artan bu cinsel tacizleriyle Hüseyin Üzmez'in o kız çocuğuna yaptığı arasında niyet düzeyinde pek bir fark yok.
Onun imkânları geniş, Hüseyin Üzmez'inkiler dar, o kadar. (...) Hüseyin Üzmez gibi kolay bir lokma değil.
Hele de bugün. Tam da uzun zamandır dükkân açılmayan mahalleye dükkân açtığı bugün. Medyada işten çıkarmaların başladığı, ikiye bölünmüş medyanın alternatifsizliğe mahkûm olduğu bir dönemden geçerken. Kolay değil mizah dergilerinde kapaktan Üzmez karikatürleri gibi Altaylı karikatürleri yapmak. Hiç kolay değil, köşe yazılarında Hüseyin Üzmez isyanlarının benzerini bir ikbal kapısını kapatmak pahasına Altaylı'ya yöneltmek.
Ben internetin, gazeteleri öldüreceğine inanmıyorum.
Gazetelerin modası geçmiyor. Gazetenin en önemli varlık sebebinin "okuyucusu ile bağı olduğu" gerçeğini unutan editörlerin, muhabirlerin ve patronların modası geçiyor.
Editörler yarı-tanrı gibiydi. Bir grup editör, bir şeyin haber olup olmayacağına karar verebiliyordu. Onlar yayınlarsa haber oluyordu. Yayınlamazlarsa, olay hiç yaşanmamış sayılıyordu. Yaşadığımız değişim bu; editörler artık eski güçlerini kaybediyor.
Online dünya sayesinde, okuyucular artık istedikleri tüm bilgilere ulaşabiliyor. Ancak okuyucular her zaman istediklerini istemeye devam ediyor: Güvenilir haber kaynağı.
Güvenilirliklerini yitirmeden, markalarını koruyarak okuyucunun istediği haberi kişiye özel formatta, okuyucunun istediği dağıtım yoluyla servis edebilen gazeteler gelecekte başarılı olacak. Bunu yapamayanların yeni dönemde varolma olasılığı yok. Yeni kuşak okuyucunun beklentisini de gözardı edenler yakın gelecekte yok olacak.
İki anlamsız olay bu açıdan bakınca anlaşılabilir hale gelir. Birincisi Somali kıyılarındaki korsanlıklar ikincisi Hindistan'daki terör eylemleri. Afrika'nın doğu kıyılarında deniz ulaşımın güvenliğini sağlama görüntüsü altında bölgeye askeri güç gönderen ülke gerçekte bu kıtayı kontrol için bir köprü başı oluşturacaktır. Hindistan'daki terör eylemi Müslümanlara olumlu hiç bir şey kazandırmaz ama bir Pakistan, Hindistan çatışmasına neden olabilir ve Hindistan'ın Afrika'daki etkinliğini sınırlandırır.
Son zamanlarda devlet adamlarımızın Afrika gezilerini ve oradan gelen devlet adamlarını ağırlamasını nasıl açıklıyorsunuz? Bu bilinçli bir politika mı yoksa olayların gidişine uyum mu sağlanıyor? Türk okullarının artan sayısı sadece kültürel bir amaç mı taşıyor yoksa büyük stratejinin bir parçası mı?
Ulu Önder gençliğinde büyük şehirle ilk tanışışında eğlenceye dalıyor, derslerini aksatıyor. Mum bitince hizmet neferine "Ben karanlıkta yatamam çocuk, bir çare bul" diyor. Meclis 1920'de ilk açılırken Cuma gününe rastlatıp Sakal-ı Şerif çıkartıyor, Vilayet'te hatim indirtiyor. Duruma hakim olunca tersini yapıyor: "İslamiyet Türk milletinin milli bağlarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu" diyor. Bazen Sovyetleri, bazen Kürtleri pohpohluyor: "Müslüman kardeşlerim, Komünist yoldaşlar! Yakın bir gelecekte bütün İslamiyet komünizm ile birlik olarak onların intikamını alacaktır!".
Sık ağlıyor. "Bir kadını idare edemedim" diye yakınıyor. İlk cumhurbaşkanı seçildiğinde çok kısa teşekkür edişinin sebebini yıllar sonra açıklıyor: "Çünkü dişlerimi yeni çektirmiştim. Yeni dişler konuşurken ıslık gibi bir ses çıkarıyor ya da ağzımdan düşüyorlardı".
Ben gün geçtikçe farkediyorum ki, bu insanları siyasetin ötesinde birleştiren bir şey var. İtaatsizlik. İçinde itaatsizlik barındırmayan hiç bir siyaset, hiç bir ifade, düşüncesi ne olursa olsun Türkiye'yi değiştirmek bir yana, kımıldatamaz bile.
Bu itaatsiz Kürt vatandaş, iştahı kaçıp AKP'ye oy veren itaatsiz Türk vatandaşa derdini anlatabilir mi? Anlatabilir. Hem de beş dakikada. Bu insanların çok basit bir ortak dili var. Bu ortak dili konuşan, konuşmaya tevessül eden bir siyaset var mı? Haşa, yok.
Türk siyasetinin en büyük oyunu budur işte. Bu iki insanı yan yana getirmezler. Bunları konuşturmazlar. Bunların farklı ifadesini yok sayarlar. Bu itaatsizleri birbirinden uzak tutarlar. Sürekli cızırtı yaparlar. Cemaatlerle, kemik yığını partilerle, biteviye siyasi analizlerle, teorilerle, pratiklerle, kutsallaştırılmış kelimelerle, bu insanları birbirine yaklaştırmazlar.
Diyarbakır zindanlarında nefretin tohumları atıldı. PKK, 12 Eylül tarafından burada beslendi. Öyle ki, Helsinki'de yaptığım bir konuşmadan ötürü açılan soruşturmayla ilgili Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Başsavcılığı bile hakkımda takipsizlik kararı vermişken, ben 45 gün gözaltında tutuldum. Her gün beni saatlerce ayaklarımdan tavana asıp sallıyorlardı. Böyle yüzlerce saat beni salladılar. Affedersiniz bunları söylemek ayıptır ama... Bizim...larımıza cop sokuyorlardı. Eğer bıçak verseler kendimi öldürürdüm. Bomba olsa kendimi ve onları patlatırdım. Yedi çocuğum olmasaydı Diyarbakır'daki işkencelerden sonra kendimi rahatlatmak için ben de dağa giderdim. Çünkü zulüm kadar insanları kötü yola düşüren bir şey yoktur. Ben çok, çok işkence gördüm. Artık çok kelimesinden de sıkıldım. Çok kelimesi gerçeği anlatmıyor.
Nurettin Yılmaz - Neşe Düzel (Taraf)
Bu gibi ayıpları bıkmadan usanmadan sergilediği, haberleştirdiği, en çarpıcı biçimde vitrinlediği ve ayıpların köklerine inerek yorumladığı, bu konuda yürekli ve samimi olduğu için, sözü hiç dolandırmadan söylediği için seviyorum Taraf gazetesini.
Taraf'ın bugün yaptığını yapabilmek kolay değil. Herkesin kabul edebileceği klişelerle, çok genel doğrularla gazetecilik yapmıyor Taraf çünkü. Eli sürekli arı kovanının içinde... Demokrasinin, hukuk devletinin, insan hakları ve özgürlükler düzeninin dikenli alanlarında, düzene en aykırı görüşleri de savunarak, korkmadan başı dik dolaştığı için önemsiyorum Taraf'ı.
Ve inanıyorum, Türkiye ayıplarından günün birinde kurtulacak ve bunda Taraf'ın katkısı da unutulmayacak.
Spam baronları genellikle bir şekilde kendi virüs benzeri yazılımlarını yüklemeyi başardığı bilgisayarları kullanarak mesajlarını ele geçirdikleri on binlerce bilgisayar üstünden; esas sahiplerinin haberi bile olmadan yolluyorlar. Böylece sıfır maliyetle milyarlarca mesajı alıcılara ulaştırmayı başarıyorlar. Türkiye'nin spam yollayıcı ligindeki liderliğinin sebebi de bu tip korumasız bilgisayarların yarattığı dev çiftlikten kaynaklanıyor.
Ne var ki yakın bir zamanda gerçekleştirilen bir deney spam işinin eskisi kadar parlak olmadığını ortaya koydu. Bu konuda araştırma yapan bir grup akademisyen tesadüf eseri bu tip bir spam ağını kontrol edebilir hale geldi. Ele geçirdikleri 75 bin 869 bilgisayarlık bilgisayar sürüsünü kullanarak yolladıkları 350 milyonu aşkın spam mesaja sadece 28 yanıt geldi. Bu da yüzde 0.00001'lik son derece düşük bir satış başarısı anlamına geliyor. Ancak bu konuda uzmanlaşan spamcilerin günde binlerce dolar kazandığı biliniyor.
İkinci sınıf yeteneklerin oluşturduğu ittifakı tedirgin eder namuslu insanlar, dürüstlükleri ve açık sözlülükleri nedeniyle...
Hele hakiki sanatçılar, keskin sezgileri nedeniyle yalanla doğruyu daha kolay ayırt edebildikleri için, açık sözlülüklerinin bedelini ödemeye zorlanırlar gün gelir. O yüzden işte, sürgünde, toprağını arayan bir çiçek gibi, yalnızlık tarafından solmaya terkedilirler.
Bakarsınız, ülkelerinde ne yaşanırsa yaşansın hoş vakit geçirmeye, gönül eğlendirmeye dönük bir hayat tarzı sürdüren bir güruhun kaba ve sığ hayat görüşleri olmuştur, onları yollara düşürten.
Ali Türkan
Ne meyhane, ne sosyal hayat, ne de manitalar umurumda. Günde iki defa da yürüyüşe çıktım mı, benden kralı yoktur yani. Basriye ortalıktan kayboldu; onu merak ediyorum. Aramaya çıkacağım şimdi. Sayfaya, "lezbiyenlik", Bruce Lee ve Muhammed Ali'yle ilgili üç şey yazıyorum. Öööle durup dururken esti bu konular. Özel bir nedeni yok yani. Bitince yollarım. Devam »
Necdet Şen
Dinlemeyen insanlardan oluşmuş bir kalabalık içinde yaşıyor oluşumuzun nedeni sadece televizyonlardaki kravatlı gladyatörlerin kameralar önünde birbirlerini lâfla tepeliyor oluşuna bağlanamaz kuşkusuz. Ama yine de sosyal yaşamı büyük ölçüde ekran karşısında pineklemeye indirgenmiş toplumun zaten zayıf olan uzlaşma kültürü, bu birbirini dinlememeye ve sadece kol bükmeye teşne sunucular ve konuşmacılar güruhunun oluşturduğu "açık oturum" kalabalığının ve bu çamurlaşmış pop kültürün de azımsanmayacak bir katkısı olsa gerek. Devam »
Erdem Abaka, dikkatiniz ve nazik uyarınız için çok teşekkür ederim. Yorumunuzu...
Necdettin Efendi - Totem ve Tabu
Konuyla doğrudan alâkalı olmamakla beraber, küçük ve önemsiz bir ayrıntıdan...
Erdem Abaka - Totem ve Tabu
Orhan Pamuk'la konuşan(!) adam bildiriyor: Evet sayın seyirciler meraktan kurdeşen...
Özgür Sarıkaya - Ermeni'den özür dilemek Türk'ü bozar mı?
Sayın Solmaz Abilyondlu, siz de pek bir alıngansınız. Soruyu yanlış yerde sorup,...
Erdem Abaka - Ermeni'den özür dilemek Türk'ü bozar mı?
Ya bişey yazmayayım dedim, ellerimi bağladım; buna bari karışma dedim; sen sus...
E.D - Ermeni'den özür dilemek Türk'ü bozar mı?
Müslümanların katledilmesi olayları tabii oldu. Ama bunlar 1915'teki tehcirden sonra 1917'de oldu. 1915'te Ermenilerin mecali mi vardı ki?
1914'te 40 yaş altı bütün Ermeni erkekleri askere alındı.
Hrant Dink - Neşe Düzel (Radikal)
Necdet Şen
Peki, öyle olsun Ali. Işıltının çok azıyla bile mıhladın ya şunca insanı bilgisayar karşısına, vallahi sana aşk olsun! Metreslere ve yeğenlere ardına kadar açık olan yayınevleri ve gazete dergi sayfaları sana hiç açılmadı ya, bu ülkenin yekpare yayıncısına da yuh olsun! Devam »
Ali Sedat Çetinkoz
Bizim bayramlarımız, daha çok hüzünle harmanlanmış bir sevinçtir; daha vicdani, daha merhametli. Zevk almayı alkol, eğlence ve verilen hediyeden çok; yüreğimizi paylaşmada ve hal hatır sormada bulmaya çalışırız. Devam »
Serdar Demirdirek
Devletin kolluk güçleri üzerinde bazı oyunlar oynanmaya çalışılıyor ve en başta devletin kendi personeli buna çanak tutuyor. Belki bilerek belki de bilmeden ateşe körükle gidiyorlar doğrusu. Sonuçta içlerindeki şiddet arzusunu bastırmak için polis olan birçoklarını da duymuyor değiliz. Devam »
Seyit Balkuv
Krishnamurti, bilginin her yerde zaten mevcut olduğunu, insanların bilgiden nasibini alması için zihnindeki koşullanmaları, önyargıları bertaraf etmek üzere yoğunlaşması gerektiğini, insanın doğru, sarsılmaz olarak kabul ettiği tüm belleğini ortadan kaldırması gerektiğini savunmuş. Devam »
Özgür Sarıkaya
Hep "al, al, al" diyen sisteme almak da yetmiyor artık. Yeni argümanlar çıkarıyor karşına. Aslında bu şeylerin gerçek sahibi (henüz) değilsin diyor. Ne zaman ki sigortalattın, hah işte şimdi oldu. Mal senindir. Hayırlı olsun tepe tepe kullan. Devam »
Necdet Şen
Konu Bush ve benzeri yüz karası porteler ise meslekî açıdan bu hassas ayarı tutturmanın zor olduğunun farkındayım. Ama marifet, işte bu zorun üstesinden gelebilmek, değer yargılarımızın kişilere bağımlı olarak eğilip bükülemeyeceğini hatırda tutmak ve eğriyle doğruyu yerli yerine oturtabilmek. Devam »
Ali Sedat Çetinkoz
İyi midir kötü müdür bilmiyorum, öyle bir konumdayız ki, bizim her bir siyasi problemimiz aynı zamanda bir dünya siyaseti problemidir. O yüzden de bu özürün sadece lokal bir sonucu da olmayacaktır. Bu yüzden, işin içine "iyi sıhhatte olsunlar" mutlaka katılacaktır. Devam »
İlker Tortop
Yanlış insanlar gidiyordu, biliyordum bunu, emindim. Banka patronlarını, borsa spekülatörlerini, gazete sahiplerini yollamalıydık savaşa. İnsanı insan yerine koymayan, canlıya canlı muamelesi yapmayan ne kadar insan varsa onlar gitmeliydi. Devam »
Necdet Şen
Ben dünyadaki tüm milletlerle barış içinde yaşamak isteyenlerdenim. Silahsız ve nefretsiz bir hayatın mümkün olabileceğine inanıyorum. Kimse benden korkmasın, hiç kimse adımı sıfatımı yılgınlık ve dehşetle anmasın istiyorum. Devam »
Ali Sedat Çetinkoz
Yüz yıldır pamuklar içinde besleyip gözümüz gibi bakmakta; kast edecek dâhilî düşmanlara karşı 7/24 sürekli teyakkuz halinde, koruyup kollamaktayız. Her şeye rağmen bu ideoloji, sopayla, silah zoruyla da olsa ebediyen yaşatılacaktır. Devam »
© 2000-2009 ~ Derkenar, tasarım + programlama + uygulama olarak bir Sokak Kedisi ürünüdür. Tüm hakları yasal koruma altında olup, içeriği izinsiz çoğaltılamaz, ticarî nitelikli yayınlarda ve internet sitelerinde (çok kısa tanıtımlar dışında) kullanılamaz.