6 Eylül 2008 Cumartesi
Evet, belki ben görgüsüzüm, eve tiril tiril titreme aletleri, üzeri elbise doluşmuş koşu bantları, zıkkımın maddi manevi bütün köklerini aldığımı ama bunun aslında ne kadar da aptalca bir şey olduğunu anlattım.
O da "Bana kredi kartı ver o zaman, ben de taksitle alırım dondurmayı" dedi!
Size ne kadar korktuğumu anlatamam. Taksit lafını bu kadar sık kullandığımı hiç fark etmemişim.
Biz yandık, çocuklarımız yanmasın. Bizler seksenlerden sonra, evet, bazı şeylere özenmiş olabiliriz ama onların zamanında daha görgülü bir Türkiye olması şart.
Çocuk her zaman markayı ailesine tercih edecek.
Ben o markalarla savaşamam. Güç yarışına giremem.
Çok korkuyorum.
Almasan diğerlerinden eksik hissedecek, alsan ileride genel müdür olarak işe başlamak isteyecek, yoksa çalışmayacak.
Yapı itibarıyla suçlu bulmayı çok severim. Şehre suç atmak, sıkıştığımda çevremdekileri suçlamak, benim en belirgin özelliğimdir. Sonradan duyduğum suçluluk duygusunun da suçlu bulma özelliğimden kaynaklandığını düşünüyorum.
Fakat bir şey diyeyim mi size, hava ne kadar da birden bire sıcaklaştı böyle? Şu anda oturup bir şeye konsantre olmayı düşünüyordum. Henüz neye konsantre olacağımı bilemediğimden ötürü ufak bir sıkıntı yaşıyordum ama bu sıkıntının aslında feci şekilde bunaltıcı havadan kaynaklandığı müthiş sonucuna ulaştım. Eğer havadaki nem oranı böyle giderse, sıcaklık bu şekilde zart diye artarsa, sanırım mesleki dejenerasyona uğrayacağım. Okumadığım kitapları okumuş gibi gösterebilirim, uyanık olun.
"Ankara'daki ABD Elçiliğine niyetlerimiz hakkında, gerekli bilgiler verildi. Görünüşte normal karşıladılar.
(Oysa) CIA'nın derhal harekete geçtiği, ziyareti önlemeye çalıştığı intibaı alındı.
Washington, Moskova ziyaretinden hiç mi hiç hoşlanmamıştı. 1947'den beri ABD'nin dümen suyuna girmiş bir ülkenin hükümeti,, ilk kez kendi başına harekete tevessül ediyordu.
Amerikalılar, Rıza Şah Pehlevi'yi uyardılar. Türkiye nereye gidiyordu? '
Lafı uzatmaya ne hacet, bildiğiniz gibi Menderes ve Zorlu'nun 15 Temmuz 1960 Moskova ziyareti gerçekleşmemiştir: Ankara, sadece öteki NATO müttefiklerinin yaptığını yapmak istemişti; oysa ABD'nin gözünde onun yeri, onun statüsü demek başkaydı: Başka ve aşağı!"
Ama bir ihtimal hiç tartışılmadı: Batı bloğu içinde farklı görüşler var mıydı? Bunlar, Türkiye üzerinde kontrol sağlamak için, birbiriyle rekabet ediyor muydu? O günlerde Dünya üzerinde askeri ve ekonomik güç açısından en önde gelen ABD'nin operasyonel gücüyle yarışacak başka bir Batılı güç var mıydı?
Bir anı kitabından alıntıyla sözlerimi bitiriyorum. 27 Mayıstan sonra Madanoğlu Türkeş'i kurşuna dizmeye karar verir. İdam mangası bile hazırdır. Türkiye'deki CIA istasyon şefi Gürsel'e gider, bunun ABD tarafından hoş karşılanmayacağını söyler ve Türkeş'i kurtarır. Tarafların kim olduğunu, niçin idam kararı verildiğini ne neden önlendiğini merak ediyorum.
1984-1999 arasında, kısacık bir eğitimle PKK'ya karşı savaşa gönderdiğimiz halk çocuklarından tam 5. 854'ü şehit oldu ama 'ilan edilmemiş' bu savaşta 'esir' verip vermediğimizi hâlâ bilmiyoruz. Daha geçen hafta, 60 bin şehit ve 7. 200 esir verilen Sarıkamış Faciası'nı ve mimarlarını himayesine alan Genelkurmayımız, nedense Dağlıca'da PKK'nın eline düşen sekiz askeri affetmedi. Hiçbir komutanın suçlanmadığı iddianameye bakılırsa bu erler ölmeyerek adeta suç işlemişlerdi. Halbuki, insanoğlu hayatta kalma içgüdüsüyle doğar, bu içgüdü ile yaşar ve ölüme de sonuna kadar direnir. Askerliğin gönüllü değil zorunlu olduğu bir ülkede, son derece zor koşullarda savaşmak zorunda kalan bir askerden de başka bir tepki beklemeye hakkımız var mı?
Dedikodu, insanların zaaflarını ön plana çıkararak onları etkisizleştirmek dışındaki konularla ilgilenmiyoruz. Oysa eğer birinci sınıf bir toplum olsaydık şu sorulara cevap arayan aydınlarımız ve bunları destekleyen ve ulaşılacak sonuçları dört gözle bekleyen siyasetçilerimiz olurdu. Bugüne kadar geçerli olan iktisadi görüş ve buna dayanarak oluşan bilim bundan sonra da geçerliliğini koruyacak mı yoksa yeni ekonomik ilişkiler yeni bir teori doğuracak mı? İktisat bilimimizde nasıl bir değişme olabilir? Eski teori bugünü açıklayabilir mi? Yaşadığımız çağ K. Marx'ın öngördüğü bir aşama mı yoksa şartlar tamamen farklı olduğu için çağımızı yeni bir modelle mi açıklamamız gerekir?
Çünkü anladık ki, çoğulcu demokrasiden yana olduğumuz için darbelere taraftarız. Çünkü demokrasilerde yeterince temsil edilemeyen azınlıkların muhtıra verecek silahlı kuvvetleri, iktidar partisini kapatacak yargı organları vardır. 'Hukukun çoğunluğa küskünlüğü' hep bu azınlıklardan yanadır. Bu sayede demokrasinin çoğulcuğu teminat altına alınır. Aynı güzelim mantıkla, meselâ bir diktatörlüğün çoğulcu bir demokrasi şahikası olduğunu kısık ateşte ispat edebilirsiniz. Şöyle ki ey Türk halkı, bir toplum, bir azınlığın, diyelim bir genç subaylar azınlığının hilafına parlamenter siyaset yapmaktadır. Bu makûl azınlık sürekli iktidarı uyarır, iktidar çoğulcu değil, küstah ve çoğunlukçu olduğundan bu hassas azınlığa kulak asmaz. Hassas azınlığın da çoğulcu darbe yapmaktan başka şansı kalmaz. Tek kadehte genç kız uyutan bu mantık sizi ta şuraya kadar götürebilir. Amarikan ordusuna gay'lerin sızdığını düşünürseniz, yakında Amerika'da çoğulculuk adına bir 'gay darbesi' bekleyebilirsiniz mesela.
Arkadaşlarla vedalaşmadan uçağa bindik. Havalanınca, bir şeyler okumak isteyip elimi çantama attım. Ne olduğunu bilmedğim bir tomar kâğıt değdi elime. 'Ne bu?' diye çıkarınca adamakıllı şaşırdım: Ortaokul düzeyinde bir din dersi yazılı sınavının kâğıtları!
Artık, 'yanlışlıkla' mı diyeceğiz, 'bile bile' mi diyeceğiz, ne diyeceksek, belli ki izlenen başka bir adamın çantasından çıkan evrak benim çantama girmişti.
Bu öğretmenlik mesleği tuhaf bir şey- insanın içine işliyor olmalı. Böyle bir tomar bulunca, ilk iş, hepsini okudum. Okudum ve doğrusu çok kötü, çok zayıf buldum! İsa'yı Musa'dan ayırt edemeyen çocuklar! Ortaöğrenimin nerelerde gezindiğini zaman zaman gözlemliyor ve şok geçiriyoruz. Bu da böyle bir olaydı.
O dönemin bileşenleri çalınca asla açılmayan bir telefon, bir vesileyle gelmiş ama asla sulanmayıp hayata küsmüş bir bitki, masaya 60 derece açıyla duran ve arasında her güne tek beyaz sayfa düşen ajandasıyla o uzun plastikli, ucuz ama mağrur (ve genelde yazmayan) ikili kalem seti, üstüne bolca toz ve sigara dumanından ibaretti.
Şimdiyse bilgisayarsız bir devlet dairesi kalmadı. Hatta kamudaki bu bilgisayar altyapısı sayesinde yakında hayatımızın en arkaik ayrıntısı olan muhtarlar bile kabuk değiştirecekmiş. Bilgisayardan tek tuşla ikametgâh ve nüfus sureti bastırıp para alamayacaklarmış. Devlet sonunda bu bilgilerin nasıl olsa kendisinde olduğunu hatırlamış. Oysa o ikametgâh/nüfus sureti ikilisi ne de çok sevilir bu topraklarda. Kimbilir kaç fotoğrafımız, kimlik fotokopimiz ve benzer evraklarımız izbe raflarda tozlanıp çürüyor... Bir gün ihtiyaç olsa bulunabilirler mi acaba?
Geleceğini ses ve müzik yarışmalarına, piyangolara, bahislere, şans oyunlarına bağlayanların sayısı çığ gibi büyümektedir. Yapılan bir ankette, gençliğin önem verdiği, örnek aldığı şahısların arasında, dizi film kahramanlarının olması bu açıdan hepimizi derinden düşündürmelidir. Feodal kalıntı, töre, mafya türündeki dizi filmlerin özellikle gençler arasında rağbet görmesi, okul önlerinde giderek artan şiddet olayları, ilkokullara kadar inen suçlu yaşı, başta hükümet olmak üzere hepimiz için uyarıcı olması gereken bir konudur. Rol model aldıkları bu aykırı insanlar gibi giyinen, takınan ve davranan gençlerin sayısındaki artış gözle görünür seviyelere yükselmiştir.
Şu soruyu da sormak lazım:
Peki, soldan gelecek, soldan gelmesi beklenen alternatif nedir?
Bana sorarsanız, 'sol' diye tanımlanan yapıdan gelecek alternatif de, sağdan beklenenden farklı olmayacaktır: Cumhuriyeti ve laikliği fetişleştirmiş daha sofistike bir faşizm...
Fakat yine de, soldan umutlu olmak istiyor insan.
Şöyle de sorulabilir aslında:
Neden alternatif, kendisini 'sol' olarak tanımlayan çevrelerden, ısrarla kendilerine 'solcu' dememizi isteyen siyasetçilerden ve özellikle de CHP'den gelmiyor?
Acaba Reha Muhtar Anadolu yakasındaki meyhanelere Avrupa yakasından bakıp laiklik denetimi yapmadan önce program yaptığı televizyon kanalının Amerikalı yöneticisine "Yoksa sen şeriatçı mısın" diye sordu mu hiç?
Böyle bir şey sorsaydı, alacağı cevap şu olurdu:
- Sana ne benim inancımdan? Laiklik, başkasının inancını sorgulamak değil, kimseyi inancından ötürü sorgulamamaktır. Amerika'yı kuranlar inançlarından ötürü Katolik baskısına uğrayıp, kendilerini başka bir kıtaya atan Protestanlardır.
Bazıları ise alkollü içkiler üzerindeki ağır vergilerin, caydırıcı etkileri üzerinde çeşitlemeler yapmakta. Bu açıdan AK Parti iktidarının benzin ve mazota da alkollü içki muamelesi yaptığını herhalde not etmemiz gerekiyor.
Özetle laik yaşama karşı "mahalle baskısı" olduğunu ileri sürenlerin, buna karşı "meyhane baskısı" ile çıkması akılcı bir yol değildir. Laiklik alkolizmin değil özgürlüğün aracıdır.
Atatürk hayatının ilk döneminin fazla kurcalanmasını istememiş, Nutuk'ta her şeyi 19 Mayıs 1919 günü başlatmıştır ama, üvey baba getirdiği için anasına kızan bir yetim çocuk, bana çok daha sevimli, çok daha sıcak geliyor.
İçki içen, seven, sevilen, yürekler yakan, evlenen, boşanan bir Atatürk, İNSAN ATATÜRK'tür.
Olimpos (pardon, Çankaya) dağında oturan bir tanrı değil, sabaha karşı üst kattan eşinin "çok içtin Kemal, yat artık" diye seslendiği bir önder benim önderimdir.
Çünkü bizim Hanım da bana öyle diyor!
Hele durun bakalım, insanlar, Selanik'te "Atatürk'ün doğduğu ev" olarak yutturulan o evin aslında üvey babası Ragıp Bey'in evi olduğunu öğrenince ne yapacaklar?
Faşistler, Atatürk'ü putlaştırmakla ona en büyük kötülüğü ettiler.
Onu "uzaydan gelmiş insanüstü bir yaratık" olarak tanıtmaları için de en başta "insani" yanlarını yoketmeleri gerekiyordu.
Atatürk içki içmez, üşümez, yorulmaz ve acıkmazdı. Bırakın anayı babayı, bir kız kardeşi olduğu bile unutturulmak istendi.
Silinmek, yokedilmek istenen, Atatürk'ün gençliğiyle ve özel hayatıyla birlikte, bütün bir yakın tarihimizdi aynı zamanda.
19 Mayıs 1919 günü Samsun'a gökten zembille inmişti sanki!
Peki Çanakkale'de hangi ordunun subayıydı acaba? Yoksa ayrı bir Osmanlı ordusu, bir de ondan ayrı ve bağımsız Türk ordusu mu vardı?

Ali Türkan
Kadınsı yumuşaklık kayboldu galiba. Erkek gibi düşünen, toplumda erkek gibi başarılı olmak isteyen, hatta erkek gibi olabilmek için askere bile gitmek isteyen kadınlar sardı ortalığı. Kadınlar, dünyayı güzelleştirme fırsatını, erkek gibi olabilmek adına kaçırdılar bana sorarsan. Çünkü sınanmış ve boku çıkmış bir modeli kendileri adına keşfettiler. Yazar
Sevgili Uğur, bu övgülerinizi keşke okuyabilseydi ama Ali Türkan artık hayatta değil. Basılmış bir...
Derkenar - Sesi güzeldi
Tanrım çok güzel yazıyorsunuz ağabey, klasiklerin çoğunu okudum bu yüzden yeni çıkan kitaplara...
Uğur Kaya - Sesi güzeldi
Bir süre severek öğretmenlik yapmiş biri olarak bir kitapta okuyup anımsadığım şu sözü öğretmen...
Hatice Kizilirmak - Öğretmenin görevi üniformalı çocuk yetiştirmek mi?
Ellerinden öperim o doktorların. Benden yaşça küçük olsalarda!...
Yasemin Aydınlı - Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı
Saygıdeğer hocam, ...
Beta Tester - Bir doktordan mektup
Sevgili adaş, sözünü ettiğin zamanlarda aldığın Rol neydi?...
İlker Koçak - Kuş tüyü Vicdan
Vahap Demir
Halk hem cumhuriyetten hem de serbest seçimlerden hoşlanmaktadır ve tepede işler nasıl giderse gitsin sabırla ve tevekkülle kendinin söz söyleyeceği günün gelmesini beklemektedir. Beklerken de herhalde keyif verdiğinden olsa gerek göbeğini kaşıyarak filân beklemektedir. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Ramazan, sonuçta bir dinsel olaydır. Din deyince aklımıza ilk gelen şey nedir? Fatih Çarşamba: 50 yıldır karikatürüne aşina olduğumuz; peşinde dört tane kara çarşaflı kadınla yürüyen kurt dişli, koca tesbihli, kara sakallı bir adam! Bunlardan kurtulmamızın ilacı nedir? Laiklik! Laikliğin en katı savunucusu kimdir? TSK. Yazar
Murat Örem
Türkiye 30 Temmuz'da işi gücü bırakmış bir mahkeme kararını beklemiyordu. İnanın ki bu ülkede her şeye rağmen insanların çok büyük bir kısmı artık bu arkaik devlet oyunlarına dönüp bakmıyor bile. Onlar para pul hesabı yapmadan bir cana daha can katmanın çabasıyla, bir çocuğa daha iki harf öğretmenin çabasıyla gecesini gündüzüne katıyor. Mektup
Süheyla Apaydın
Türkiye'de gün geçtikçe bozulan bireysel ahlak nedeniyle kaybolan "saf insanlık", maalesef ilk önce kendini insanla uğraşan mesleklerde göstermektedir. Uğraşısı insan olan hekimin, bu bozulmadan kendini tamamen kurtarması, soyutlaması mümkün değildir. Mektup
Vahap Demir
Silgi ortasından delinerek boyuna asılmalı, böylece kaybolması önlenmeliydi. Muntazam kıyafetimizde görüntüyü bozan tek unsur boyunlara asılan silgilerdi. Tek parti döneminin üniform anlayışını sadece tek parti dönemi anlayışının ülkeye yaşattığı sefaletin delebiliyor olması kayda değer bir ironiydi. Yazar
Seyit Balkuv
Fakat, bu sefer de nereden geleceği belli olmayan arsız parazit esintiler, evrensel düşünmeye, hayatı sevmeye, fikr-i sabitleri yok etmeye uğraşan yelkenciye bunun bedelini ödetmek için can atar. Karşı ağırlıklarından azade olmak uğuna mücadele yeteneği körelmiş tekneyi bir o yana, bir bu yana yatırır, bir boş anını bulursa da batırıverir. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Peki, bunca zamanın ardından -bunca yaşanmışlık ortadayken- biz insanlar, diğer Uzak Asyalarda; Ortadoğu'da, Balkanlar'da, Kafkaslarda, Afrika'da, kan kokusuna duyduğumuz iştahı ne kadar dizginleyebildik? Ve doğanın her alanında muktedir olan bizler, ne kadar dindirebildik kendi doğamızdaki "Barış" adlı ağlayan çocuğun gözyaşlarını? Yazar
İlker Tortop
Darbeyi alkışlayan, faşist sivilleri alkışlayan, zorbaları alkışlayan bu halkın vicdanı neresinde? Bizim güvenlikli sitelerde oturup, siyah camlı arabalarla gezmemiz; savaşa karşı olmamız, sokak hayvanlarına karşı olmamız, Avrupa Birliği'ni istememiz daha iyi bir ülke için yeterli değil sanırım. Yazar
Seyit Balkuv
Aslında üniversite diploması denen şey, ortak menfaatlerini korumak adına bir araya gelen diğer üniversitelilerin birbirine sokularak oluşturduğu ayrıcalıklılar kulübüne kabul pasaportunuzdur. Yoksa gerçek anlamda üniversite bitirmeniz sizi daha erdemli yapmaz. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Kimseye, vicdanının kabul etmediği bir iş zorla yaptırılamaz. Bu, çok ilkel ve çağdışı bir yöntemdir. Bugün, inançlı bir kişiye, "inanma!" baskısı yapmak ne kadar despotça ise, silahı, savaşı, öldürmeyi kabullenmeyen kişiye, silah verip, savaşa gönderip, "öldür" demek de, o kadar despotça ve saçmadır. Yazar
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.