Türkiye'nin AİHM'de tazminat ödemeye mahkûm edilmesine yol açan devlet görevlilerinin hem kendi ulusal yargımız karşısına çıkartılıp yargılanmaları, ama aynı zamanda hepimizin cebinden ödenen bu tazminatların kendilerinden tahsil edilmesi de 12 Eylül'ün ülkemizde berheva ettiği adalet duygusunun yeniden tesisi açısından hayatî öneme sahiptir: Hiçbir insan haksızlığa uğradığı ve hakkını aramaktan ümidini kestiği bir yerde yaşamak istemez. Öyle bir yerde yaşamak zorunda kaldığı takdirde de, buradaki bağımsız değişken kişinin karakter gücü olmak üzere, ya kendine yapılan haksızlıkları kendisine haksızlık yapma gücüne sahip olanlara yamanıp başkalarına haksızlık yaparak telafi etmeye, ya da kendi hakkını kendi eliyle/gücüyle almaya, yani ihkak-ı hak'ka yönelir. Her iki durumda da devlet o an, o nokta, o mesele itibariyle çökmüş demektir.
'Yaratılış'ın ani mi, yoksa evrimle mi olduğu konusu insan oğlu-kızı olarak meçhulümüz. Elimizde teoloji ve teoriler var. Teoriye inanan o zatın dogmatikliği ile teolojiye inananın dogmatikliği arasında bir fark yok. Yaratmanın keyfiyetinin meçhul oluşundan dolayı birçok İslam düşünürü evrim ile yaratılışı birleştirebilmiştir.
Evrim teorisinin bilimsel oluşunun modern bilim felsefesindeki anlamı, onun yanlışlanmaya ve doğrulanmaya eşit uzaklığıdır. Yoksa, Türkiye'deki dinazor pozitivistlerin sandığı gibi mutlak doğru olduğu değil. Ani yaratma da mutlak olarak din değil, teolojidir. Bilimsel teori haline de getirilebilir ve nitekim getirilmiştir. Teoloji de din değildir, bir yorumdur; o da zamanla geliştirilebilir ve değiştirilebilir. Dinin yoruma açık olmayan kesin bölümü 'din' demeyi hak eder.
12 Eylül 'devlet iktidarı'na neredeyse tapınan bir zihniyete sahipti. Askeri yönetimden sivil yönetime geçişte, iktidarın elinin kuvvetli olmasını istiyordu. Hukuk düzenini orasından burasından sıkıştırmasının nedeni de buydu.
İlk beklenen olmadı -yani Turgut Sunalp'ın partisi iktidara gelemedi. Gel zaman, git zaman, beklenmeyen oldu ve AKP büyük bir çoğunlukla iktidara geldi. AKP'nin, varolan hukuk düzeninin kendisine tanıdığı imkânları tam olarak kullandığını söyleyemeyiz. Ama kullansa da, kullanmasa da, varlığı ve iktidarı, Kemalistleri ve klasik devlet kadrolarını çileden çıkarmaya yetti. Bunu da, elbette, hukukta 'özgürleştirici' bir değişim talebiyle değil, olanı daha da baskıcı yaparak (yani muhalefetten başka iktidarın da elini kolunu bağlayarak) gerçekleştirmeye çalışıyor.
Son sınıftan mezun olmama dört gün kala 'Güzel konuşma ve yazma' isimli bir derste zaman geçirmek için bize zorla yazdırılan bir kompozisyondaki eleştirel üslubum yüzünden çok az kişiye nasip olmuş bir suçla disiplin komisyonuna verilmiştim: Türk eğitim sistemini kökten değiştirmeye teşebbüs!
Üstelik o yaşlarda aklında binbir türlü hayal, sıkıntı, endişe ve heyecan taşıyan gençlere gösterilmesi beklenen anlayış ve sabrı bana çok gören öğretmen ve müdürüm yüzünden bu cezanın karşılığı olan kaydımın Marmara Bölgesi dışında bir okula alınması cezasını ancak rica minnet tasdiknamemi alıp başka bir okula geçmeyle atlatabilmiştim. Bu yüzden ben adını bile şu an hatırlayamadığım, binasını bırakın; hayatımda yolunu bile bilmediğim bir liseden mezun görünüyorum.
Bu süreçte CHP, cumhuriyetin demokratikleşmesi mücadelesine zayıf veya yetersiz destek vermek şöyle dursun, bu mücadelenin doğrudan, cepheden karşısına dikildi. MHP'yle, askerle, darbecilerle, Ergenekoncularla saf tuttu. Devleti demokrasiye tercih etti. Böyle yapmakla, bazı tarihçi arkadaşlarıma göre 1960'lar ve 70'lerine ihanet etti. Başka bazı tarihçi arkadaşlarıma bakılırsa, aslına rücu etti. Ben, bağrında taşıdığı çelişkiyi iki yönde de çözebilecekken, milliyetçi-devletçi yanının "muasır medeniyet" yanına ağır bastığını söylemeyi yeğlerim. Bir kader değildi; böyle olmayabilirdi. Ama sonuçta, sosyal demokrat veya demokratik sol çizgide gelişme umudu sona erdi. Tek Parti, Milli Şef, Mahmut Esat Bozkurt, Recep Peker mirası ağır bastı. Bu, modernitenin evrenselcilik boyutunu artık bütünüyle terk ediş anlamına geldi.
Sosyalist Enternasyonal'den atılmalı mı? Tabii ki.
Çok önemli farklar var. MHP milliyetçi bir parti CHP ise hâlâ devletçi bir parti. Devletçilikle milliyetçilik birbirinden çok farklıdır. Devletçilik, bürokratik elitin savunduğu antidemokratik bir anlayıştır. Asker ve sivil bürokrasinin iktidarını sürdürmek isteyen bürokratik elitizm kapalı toplum projesini savunur. Türkiye'de bürokrasi imparatorluk geleneğinden geldiği için güçlüdür. Bürokrasinin tahakkümü Cumhuriyet döneminde özellikle 1937'den sonra çok güçlendi. Tek parti rejimi kuruldu ve bu sistem anayasaya girdi. Böylece Kemalist ideoloji adı altında bürokratik elitlerin topluma tahakküm etmesinin meşru olduğu söylendi. Bu tek parti rejiminin ideologu Recep Peker'dir. İtalyan faşist ve Alman Nazi partilerini inceleyen Peker, 'Demokrasinin zamanı geçti. Dönem, otoriter rejimler dönemidir. Modası geçmiş demokrasi lafına itibar etmeyin' diyor. Ve bunları maalesef hukuk fakültesinde anlatıyor. Model olarak faşizm, Nazizm ve Stalinizmi gösteriyor.
Vedat Bilgin - Neşe Düzel (Taraf)
Şimdi, Hasan Cemal'in Cumhuriyet, Nadir Nadi, İlhan Selçuk üstüne yazdıklarının hepsini değilse de bazılarını, bir başka şekilde de olsa, söyleyebilirim.
Hepsini söyleyemem, çünkü onun kadar üst katlarda ve kapalı kapılar ardında ideoloji, politika, fikir ve yazı paylaşmadım. Hepsini söyleyemem çünkü, bazılarının söyleniş tarzını ve içeriğini, eleştiri şartsa bile sırtımı güçlüye yaslayıp zayıfı dövmeyi onaylamam.
Söyleyebilirim, çünkü Cumhuriyet'te "köklü demokrasi inancı olduğunu" ben de düşünmüyorum; elinde gazetesiyle öldürülen okurlar ile yazarlarına ve İlhan Abi'nin kendisi de dahil, "darbelerde işkence gören" mensuplarına, okurlarına ihanet ettiğini de düşünürüm.
Ama "biz" birkaç genç gazeteci, Cumhuriyet'te bir, iki yıllık kısa deneyim yaşadık, çok şey öğrenip çok şey kattık ve çok da sıkıldık; çok gençtik ve zaten ağzımıza geleni de duyanlara söyleyip çektik gittik.
O sırada Hasan Cemal Cumhuriyet'i yönetmeye, Nadir Bey'e saygılarını sunmaya, Berin Hanım'ın hatırını sormaya ve İlhan Abi'den manşet ve yazılar için onay almaya devam ediyordu.
İddiaya göre Güney, ifadesinde, Küçük'ün Cumhuriyet'i satın almak için Özden'le görüştüğünü söyledi. Küçük'le Özden önce Çırağan Sarayı'nda buluştu, sonra da ENKA Tesisleri'nde toplanıldı.
Toplantıyı doğrulayan İlsever, görüşmeye Özden'in davetiyle katıldığını belirterek "Orada ne konuşulduğunu hatırlamıyorum" dedi. O sırada ekonomik bakımdan zor durumdaki Cumhuriyet'e destek olmak için çaba sarf ettiklerini söyleyen İlsever şöyle konuştu: "Cumhuriyet'in satın alınması konuşulmadı. O zamanlar aramızda 'Cumhuriyet'e nasıl destek oluruz' diye konuşuyorduk. 'Veli Küçük, Cumhuriyet'i satın alacak' demek kadar rezil iddia olamaz. Cumhuriyet'i niye satın alacağım? Cumhuriyet'ten memnunum. "
İlhan Selçuk'u asıl yoran kişinin ise gazetenin asabi yazarı Hikmet Çetinkaya olduğu konuşuluyor. "Muhabir kulisi" ve "Post medya" internet sitesi haberlerine göre; "Çetinkaya'nın tuhaf çıkışlarının ve kendi değerini 'Cumhuriyet' markasının üzerinde gören tavırlarının İlhan Selçuk'u ciddi biçimde rahatsız ettiği ve bu durumun baş yazarın sağlığını etkiler hale geldiği" iddia ediliyor.
Buna karşın Selçuk'un çevresine, Çetinkaya'ya karşı tavır alması halinde, yazarın muhalif medya kuruluşlarına giderek, Cumhuriyet ve kendisi hakkında aleyhte propaganda yapmasından, endişe ettiğini söylediği anlatılıyor.
Selçuk, ayrıca daha önce psikolojik yardım aldığı bilinen Çetinkaya'nın son dönemlerdeki ruh sağlığını da hiç iyi görmüyor.
Bu, 'arada kalmışlık halinin' İlhan Selçuk'un, yaşlı kalbini iyice daralttığı ve soluğu Koç Vakfı'na ait Amerikan Hastanesi'nde aldığı konuşuluyor.
Başta ABD olmak üzere, çok fazla yakıt tüketildiği için küresel ısınma artıyor, küresel ısınmadan dolayı tarım (ve gıda) üretimi zaten düşüyor, çok fazla yakıt talebi petrol fiyatlarını yükseltiyor, yüksek petrolden dolayı mısırdan, buğdaydan akaryakıt teşvik ediliyor, beslenmelik tahıl miktarı düşüyor, gıda fiyatları artıyor, daha çok et tüketimi için de daha çok hayvan beslenmesi ve daha çok tahıl (1 gram et için 8 gram mısır) gerekirken fiyat yine artıyordu.
ABD (ve biz de dahil Batı) işgali altındaki Afganistan'da, Taliban gidince yeniden Batı pazarına uyuşturucu için afyon eken köylüler, eroin fiyatları sabit kalırken tahıl fiyatlarının fırlaması yüzünden buğday ekmeye koyulmuştu.
"Araştırmalar bize gösteriyor ki cinsel saldırının oranında bir fark gözetilmese de cinsel saldırının tipi, şiddeti ve uygulayanın tipolojisi arasındaki farklılıklar olabiliyor. Yani sosyo kültürel yapı çok etkiliyor. Değişmeyen bir şey var ki bu saldırı sırasında kadın nesneleşmeyi yaşıyor. Erkek de yine değişmez bir şekilde egemenliği yaşıyor. Bu süreç içindeki profiller de genellikle saldırının türüne göre değişiklikler gösteriyor. Yani her saldırı öldürmekle bitmiyor. Ama öldürmeyle biten cinsel saldırılar da aslında çok derin kişilik sorunları olan anti sosyal ve narsist yapının sık gözlendiği ve seksüel çarpıklıkların sıklıkla var olduğunu söylemek mümkün... Bunlar aynı zamanda akla uygunlaştırma konusunda da çok ustalar... Yani rasyonalize etme anlamında... Cinsel saldırı ya da tecavüz cinsel uyarılma ya da cinsel boşalma amaçlı bir eylem değil. Bu nefretin erotize olmuş formudur. Yani burada erkek cinsel organı ya da bizatihi kendisi silahtır. O kadının öldürmese bile fiziksel olarak ruhunu öldürür. Burada hiçbir şekilde cinsel doyumdan bahsedemeyiz. Bunun arkasında kesin sebep nefrettir. "
Binlerce gencecik pusu şehidinde dahi ortak utanç geliştirmekte zorlandık.
Yüzlerce kayıp ve faili meçhule dair ortak bir utancımız asla olmadı.
Üç darağacının utancı ve öfkesiyle, mirasçısı olarak kurulan parti ile kadim lideri ve milyonlarca destekçisi, on yıl sonra üç gence darağacı kurulmasına dair ortak bir utanca katılmadılar.
Onbinlerce işkence ölüsüne, sakatına, çıldırmışına, tükenmiş bedene dair ortak utancımız olmadı.
Çorum, Maraş, Sivas, Başbağlar, Kanlı Pazar asla ortak utanç sayılmadı.
Töre ve namus cinayetini hukukun dahi mazur görebilmesi de ortak utanç haline gelemedi.
Yüzlerce suikast, boğma teli, gırtlak kesen bıçak, enseden vuran silah, araca konan patlayıcı, üniversite kapısına katliam bombası, hatta domuz bağları ortak utanç olmadı ki.
Darbeler hakikaten ortak bir utancımız olabildi mi ki.
Hiçbir siyasetçiye memleket "al evine götür, eşe dosta dağıt, parselle, el koy, istediğin gibi oy" diye teslim edilmediği gibi...
Hiçbir komutana da, silahlar, silahlı kuvvetler, rütbeler, üniformalar ile memleket, "sizindir, kimseye yar etmeyin, biraz ters geleni indirin, müdahale edin, darbe yapın" diye teslim edilmiyor.
Her ikisi de kamuya karşı sorumlu kamu görevleridir. Kamuya karşı kullanılmak üzere değildir.
Ne babadan oğla, kıza, geline, damada geçer; ne Anayasa'da belirtilmiş "zümre egemenliği, imtiyaz yasağı" gibi çok önemli "Cumhuriyetçi ilkeler"i çiğneme hakkı verir.
Bir daha söyleyeyim:
Birisi, ne Ankara'da cumhurbaşkanı, başbakan olduğu için, ne karada, havada, denizde, jandarmada komutan olduğu için "zümre egemenliği ve imtiyaz" oluşturamaz.

Ali Türkan
Ve ben, sana tutmuş "webmasterlik işinden para kazansaydın" diyorum. Gene derim, keşke kazanabilseydin ama bunu düşünmem bile ne kadar ayıp aslında. (Şimdi mail'in geldi. O iki yazı olacaktı bir yerlerde, bunun ardından yollarım.) Bugün loto oynadım. Çıkarsa yırttık :-) Uzun zamandır oynamıyordum, öyle bir his var içimde. Ne güzel bir film çevirisin o parayla ama :-) Ben de reji asistanına falan yeşillenirim arkadaş kontenjanından (malûm tırmalıyorum gene). Yazar

Necdet Şen
Ben de sıkıldım. Atlasam mı acaba? Bahçem serin. Kadınım kitap okuyor. Kedilerim sevgi yumakları gibi dolanıyor bacaklarımın arasında. Gitarımın tınısı tatlı. Hayata dair şarkılar yazıyor, sadece dostlarıma söylüyorum. Necdet Şen
Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Şimdi başım iki ellerimin arasında düşünüyorum: Onlar gibi olmak, onlar gibi giyinmek, onlar gibi yiyip içmek, onlar gibi oturup kalkmak, onların diliyle konuşmak... Haydi bunların hepsini yapayım. Fakat, onlar gibi nasıl düşünebilirim? Nasıl onlar gibi hissedebilirim? Kitap Kurdu
İlker Tortop
Her şeye alışmış olan bizler hiç bir şeye de şaşırmayacağız. Tankerler evlere girecek, uçaklar taksilere çarpacak, çocukların öğretmeni sapık, mahallenin doktoru sahte çıkacak ama şaşırmayacağız. Dağda ölecek, vadide ölecek, ölecek de ölecek insanlarımız. Yazar
Alper Uzun
İki yüz bin yıl boyunca Avrasya da yaşadılar. Yaklaşık otuz bin yıl önce de ortadan kalktılar. Nedeni tam bilinmiyor ama tahminen modern insanın gelişi ve hava/iklim koşullarının soylarını kuruttukları düşünülüyor. Yazar
Kâmuran Kızlak
Klinik Psikoloji insanların nasıl düşünürlerse öyle duygulandıklarından, düşünceleriyle duygularının genellikle tutarlılık gösterdiğinden, yani duyguyu belirleyenin düşünce olduğundan bahsediyor. Olumlu düşünceleri olumlu duygular, olumsuz düşünceleri de olumsuz duygular izler. Yazar
Seyit Balkuv
Kemal Tahir'in dediği gibi rezil bir geçmişe sahip olsa bile, günümüzde sadece zenginler için değil işçiler için bile en yüksek refah düzeyinin Batı'da olduğu gerçeğinden yola çıkarsak, Batı sistemini elden geldiği kadar Doğu'ya uyarlamak insanların hayat şartlarının iyileşmesine yardımcı olmaz mı? Yazar
İlker Tortop
Çok değil yirmi yıl önce yani benim gençliğimde kızlara dik dik bakmak yürek isterdi. Ayrı ayrı merdivenlerden sınıflara girilirdi, etekler şimdiki gibi göbekte değildi. Bir kızın elini tutmak, onunla tenhada konuşmak en havalı aksiyondu bıçkın gençler için. Şimdiyse toplumun bu kadar tatminsiz olmasına şaşırmak mı yoksa şaşırmamak mı gerekiyor bilemiyorum. Yazar
Necdet Şen
Eskiden hüsranlarım çok uzun sürerdi. Zannederdim ki bütün bunlar bir tek benim başıma geliyor. Uzun uzun yas tutardım. Kendime acımaktan ve "boşa geçen" hayatım için yazıklanmaktan marazî bir zevk alırdım. Kolum kanadım düşer, dünyaya hoyratlığın egemen olduğunu düşünürdüm. Şimdi bunlar çok kısa sürüyor. Karar verene kadar. Necdet Şen
Vahap Demir
Efendi adam kışın da kazak giymezdi çünkü kazağı da serseriler giyiyordu. Efendi adam efendi gibi üşürdü ama hasta da olmamalıydı. Ülkemiz fakir ama onurluydu ve maalesef hastalık tedavisi için yurtdışından gelen ilaçların karşılığında onur kabul etmiyordu köftehorlar. İlle de dolar olmalıydı. Yazar
Alper Uzun
Proteinlerin üç boyutlu yapısına baktığınızda tıpkı o LEGO setleri gibi birbiri içine geçmiş ve yapacağı işe göre özelleşmiş parçalar var. Yakın bir gelecekte istenilen bir takım proteinler böyle LEGO setlerinin parçacıkları gibi takıp çıkarılacak. Ona göre ilaçlar yapılacak. Bireye özel ilâç geliştirilmesinde belki de en heyecan verici adımlar böyle atılacak. Yazar
Seyit Balkuv
Gelecekte ne olurlarsa olsunlar, şu an için bir önemi yok. Bacaklarında dolanan sabah serinliği ile çişi gelen çıplak bacaklıların, ilâhî yolculuklarına attığı bu ilk adım kutsallığından bir şey kaybetmiyor. Hem çocukların, hem ebeveynlerin, hem de izleyenlerin gözlerini nemlendiriyor. Yazar
Doğudaki insanların işlerini kaybetme konusunda Batılılar kadar ürkek olmamalarının sebebi aile...
Erkal Duran - Doğulular, Batılılar, iş hayatı ve Kemal Tahir
Ben de Star gazetesi yazarı Yağmur Atsız'dan bir alıntı yapayım. Konuya çok...
Onat Dikici - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?
Hasan Celal Güzel ülkemizdeki siyasi sistem için iki başbakanlı sistem diyor. Biri...
Tuncer İnceoğlu - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?
'Analar daha neler dogurur' diyenlerin kanli elleri opuluyor bu memlekette. Kapitalizmin bir kez...
Umut Kalan - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?
Yakup Kadri'nin bu eseri Türk edebiyatının önde gelen gerçekçi romanlarındandır. Yazarın Ankara...
Güliz Aktuğ - Yaban
Mevlana Celaleddin-i Rumi demiş ki:...
Ali Sedat Çetinkoz - Çıplaklık ayıp mı yani?
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.