6 Eylül 2008 Cumartesi
Bu son olayda, anlatmaya çalıştığım gibi, sanki bu toplumun bir kesimine, 'Tamam, vallahi çok öldürdük, artık yatışın, içiniz rahat etsin' deniyor. Ama şimdi böyle bir ağızla yatıştırmaya çalıştıklarımızı, ancak daha çok ölüyle yatışabilecek hale getiren kimdi?
Dr. Frankenstein'lar toplumu olarak, Alparslan'lı, Ogün'lü, Yasin'li, Emre'li organları olan bir canavar yaratmakta olduğumuzun farkında değil misiniz? Yaratanlara sormuyorum bunu, elbette -onlara soracak bir şey yok. Ne yaptıklarını biliyor ve gözü kara yapmaya devam ediyorlar. Ama bu ülkenin gidişinden sorumlu olması gerekenlere soruyorum: Bu canavar zaptedilemez hale gelince ne yapacaksınız?
Medyanın siyasal gerçekliğin tanımlanmasında iki vazgeçilmez işlevi var: Hangi olayların gündeme gireceğini belirlemek ve bir yolunu bulup gündeme girmiş olanların nasıl çerçeveleneceğini kararlaştırmak.
Dünyada ve Türkiye'de her gün cereyan eden yüzlerce olaydan ancak bazıları gündeme girebiliyor. Gündeme girenleri de farklı medya organları farklı biçimlerde etiketleyebiliyorlar. Örneğin Danıştay cinayetini bazıları laikliğe karşı mürteci saldırısı, bazıları ise 'laikçi' derin devletin provokasyonu olarak sundu. Hangisi doğruydu?
Eğer bunun adı ideolojik hegemonya mücadelesi ise, 2008 yılında bu savaşın iki yöntemle yürütüleceğini söyleyebiliriz. Gerilla savaşı ve cephesel savaş.
Ermeni soykırımı iddiaları konusunda Gönül, Türkler ve Ermeniler'in uzun yıllar birlikte yaşadığını belirterek, "O yıllarda Ruslar, Ermeniler'i örgütledi. Zor anımızda bizi arkamızdan vurdular. Osmanlı da önlem almak zorunda kaldı. Osmanlı toprakları içinde Ermeniler'in yer değiştirmesi kararı alındı. Bu sırada çok sayıda insan hayatını yitirdi" dedi. O dönem bölgede ağırlıklı olarak Ermeni ve Kürtler'in bulunduğunu, Ermeniler'in şehirlerde yaşayıp ticaretle uğraştığını, çok zengin olduğunu anlatan Gönül, "Şehirler boşaltılırken ve yol boyunca Kürt aşiretlerin saldırısına uğradılar. Osmanlı, Ermeniler'i bu saldırılara karşı da korumak durumunda kaldı" diye konuştu.
Düşünceler iktidarları tehdit edemez. Ama yalnızca ve yalnızca düşünceler bir 'gelecek duygusu' yaratabilir. Ve siyasetler de bu gelecek duygusu üzerine kurulur. Fikir özgürlüğünden mahrum toplumlarda hakiki bir 'gelecek duygusu' yoktur.
Ve/fakat burada bence çok önemli bir nokta var. Düşünce özgürlüğü dediğimiz şey, bu özgürlüğe gerçekten rağbet eden toplumlarda bir özgürlükten ziyade bir fetiştir. Ve düşünce bir 'fetiş' olduğu için bu toplumların kuburuna atılamaz. Düşünce ve ifadeye gösterilen saygı, hümanist bir özgürlük duygusuyla değil, bir fetiş hissiyle beslenir. Düşünce özgür değildir. Düşünce dokunulmazdır. Bu fetişizmin arkasında büyük bir şüphecilik duygusu, büyük bir 'belki' hissi yatar. Bu yaygın duygu neredeyse doğal bir din gibidir. Düşünce kutsal olduğu için özgürdür. Özgür olduğu için kutsal değildir.
Geceyarısına doğru Alman mevzilerinde "O Tannerbaum" (Güzel çam ağacım) ve "Stille nacht" (Tatlı gece), yani Cermenler'in yüzlerce yıllık Noel şarkıları duyulmaya başladı. Ardından İskoç birliklerinin bulunduğu siperlerden gayda ezgileri gecenin sessizliğini deldi. Sonra da Fransız hatlarından "Joyeux Noel" çığlıkları yükseldi.
Ve kimsenin aklına hayaline gelmeyecek birşey oldu; üç ordunun askerleri de silahlarını atıp mevzilerinden fırladılar, birbirlerine doğru koşmaya başladılar. Kucaklaştılar, birbirlerine sigara, çikolata, kurabiye ikram ettiler, birlikte şarkılar söylediler. Komutanlar şaşkındı. Biraraya geldiler ve şöyle dediler: "Birkaç saatliğine ateşkes ilan edelim. Nasıl olsa bir gece savaşmazsak, tarihin akışı değişmez! "
Madem 'dürüst' olacağız devam edelim. Bu ülkede, muhafazakârlar bunca zaman, laik, Batılılaşmış kesime 'Vay siz geleneksel veya dini değerlerimize yabancılaştınız, biz size ayak uydurmak istemiyoruz, böyle bir hakkımız yok mu? ' diyerek bugünlere gelmediler mi? Benim gibi birçok insan, 'Böyle bir hakları yok mu? ' diye o itirazların sahiplerine arka çıkmadık mı? Şimdi, onca zaman karşı çıktıkları 'değerlerine yabancılaşmış' insanlar, 'Madem hayatın gerçeklerine bu kadar kolay ikna oluyordunuz, bizden ne istediniz? ' demez mi? 'Bizim likörlü çikolatamızı neden parmağınıza sardınız? ' diye sormaz mı? Şimdi de, bize düşen bu sorunun haklı bir soru olduğunu itiraf etmek değil midir?
Bakan ve milletvekillerinin yılda ortalama 5, 9 milyon sterlinlik taksi faturasını devletin kasasından talep ettiği, diplomatik dokunulmazlık sahibi yabancı diplomatların tecavüz, cinsel taciz, çocuklara yönelik taciz ve hatta cinayet gibi suçlamalarla karşı karşıya kaldığı, hükümetin 2005 genel seçimi öncesinde sorunlu bazı okullarda durumun düzeltilmesi için 1, 5 milyon sterlinlik acil yatırım programını hizmete soktuğu, Warwickshire'da hakkında suçlama bulunan zanlıların, Bedfordshire'a göre yüzde 30 daha fazla mahkemeye sevk edildiği, politikacıların her yıl profesyonel danışmanlık şirketlerine 2, 2 milyon sterlin ödeme yaptığı da bilgi edinme yasası çerçevesinde devlete sorulan sorular karşılığında açıklanan gerçekler arasında yer aldı.
Türk Telekom'u Hazine'yi güçlendirecek bir kuruluş olarak değil Türkiye'deki bilişim toplumunu oluşturma yolunda kullanırsanız fiyatlar düşer. Çoğu devletin mülkiyetinde olan İskandinav ülkelerinin yerleşik telekomünikasyon işleticilerinin fiyatlandırması buna örnektir.
Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde ilk defa bir karaciğer nakli gerçekleştirildi. Üniversite Rektörü Prof. Dr. Mustafa Yurtkuran bu tıbbi başarıyı açıklamak için bir toplantı düzenledi.
Rektör, bu nakli hastanın etnik kimliğine, diline ve ekonomik durumuna "rağmen" yaptıklarını söyledi. Yeşil Kart'lı hasta "Türkçe'yi az konuşan, fakir bir Kürt kadını"ydı. Rektöre göre, buna rağmen hastaya ihtiyacı olan tedaviyi vermiş olmaları PKK ve Avrupalı siyasetçilere ders olmalıydı.
Cumhurbaşkanlığı Köşkü'ne davet bekleyen, bu kültürle ilişkisini en yüksek makamdan gelecek bir davetiyeye bağlayan piyanistin kafasının hayli karmaşık olmasından geçtim, dünyaya duyurduğunun bir sanatçı çığlığı, bir aydın itirazı olduğuna nasıl inanayım?
Say, Şemdinli katillerinin salıverilip işbaşı yapmasından, askeri yargının hayatımızın ümüğüne çökmüşlüğünden, işçi ve emekçi haklarının her gün gasp edilmesinden, çocukların sokaklarda ölmesinden, kışkırtılan ırkçılıktan, polisin istediğini vurup öldürüvermesinden, işkencenin yeniden artmasından değil, bakan eşlerinin türbanından, Cumhurbaşkanı'nın davetiyesini özel kuryeyle yollamamasından, azınlıkta kalmış olmaktan bezerek gönüllü bir sürgünlüğe adım atacağını açıklıyor. Ölüm tehdidi aldığından değil, kendisine mahkeme kapısında katiller 'Akıllı ol' diye parmak salladığından değil, 'İslamcılar' iktidara geldiği için gitmek istiyor.
Koskoca Osmanlı'yı kaybedip Anadolu'yu kurtarmak da, Türkiye'yi, kaybedip Marmara'yı kurtarmak gibiydi.
Mustafa Kemal yönetimi, halkın moralini ayakta tutabilmek için iki şeyi birden yapmak zorundaydı.
Birincisi, kaybettiklerimizi unutturup, kazandıklarımızı abartmak…
İkincisi, bizi yenip neredeyse bütün topraklarımızı alan "düşmanları" aslında bizim yendiğimize ve herkesin bize "düşman" olduğu bir dönemde bu "başarıyı" elde ettiğimize insanları inandırmak.
Bunu yaptılar.
Ama bu o kadar kolay yapılabilecek bir şey değildi.
Halkın bütün hafızasını boşaltıp o hafızayı yeniden oluşturmak gerekiyordu.
Bunun için de "eğitimi" kullandılar.
Nüfusunun yüzde yetmişten fazlası köylerde yaşayan bir ülkede Köy Enstitüleri, sadece bir eğitim politikası çerçevesinde değil, doğrudan doğruya bir iktidar stratejisi olarak görülmesi gereken bir projedir. Köylü köyünde kalacak; bunun için köy ideal köy haline getirilecektir; köylünün idealleri, arzuları, eğilimleri ne yönde olursa olsun; o an için köyde yaşıyor olmaları tarihsel bir arızilikten öteye hiçbir anlam taşımayan gerçek insanlar yok, "Aydınlatılacak Köy" vardır, hem de ebediyen.
Kadir Cangızbay (Özgür Üniversite)
Bir öğleden sonra okul dönüşünde bizim bahçede kızılca kıyamet var. Dedem alnını tutmuş bağırıyor. Yerde bıçak. Gerenimo kümeste sinirden dört dönüyor. Bana gülmek geliyor.
"Aferin lan, Geronimo. "
Dedemle hastaneye gidiyoruz. Tetanos aşısı yapıyorlar, ne olur ne olmaz diye. Dedem bir yandan alnındaki deliği gösterirken bir yandan doktorlara dert yanıyor.
"Efendim, bizim oğlanda suç. Bir sürü anası belli değil, babası belli değil piçi doldurdu eve... "
Eh bunlar kuluçka makinesi civcivi tabii. Dedem haklı sayılır biraz; anası babası yok bunların!
Akşama yemek masasında suratım asılıyor.
Geronimo'nun suyuna pilav pişirilmiş.
Ama o zaman çocukluk var serde. Annem, "En çok sen besledin" deyip önüme sapsarı yağlı budu koyunca dayanamıyorum.
Şimdi Kuzey Kutbu'ndan Kanarya Adaları'na kadar sınırların kalktığı bir Avrupa ile övünülüyor. Churchill'in "Stettin'den Trieste'ye kadar" diye çizdiği Demir Perde'nin son izlerinin de silinmesi kutlanıyor.
Peki o 40 milyonu aşkın kişi niye öldü?
Peki bugün bile dünyanın Avrupa dışındakitüm coğrafyalarında insanlar sınırları korumak için canlarını vermeye niye devam ediyorlar? Avrupa emsal oluşturacağına, ama yakın ama uzak gelecekte sınırlar kaçınılmaz olarak ortadan kalkacağına göre; ölmeye, ölüme göndermeye değer mi?
Elinizi vicdanınıza koyup, siz yanıtlayın.
Bizim için "Hoşgörülü", "Farklı görüşlere saygılı" derler ya; inanmayın. Bu topraklar değil ayrık otlarına, farklı kokulardaki çiçeklere bile tahammül edemedi, edemiyor.
Öyle olsa; diyasporadaki Türkiye kökenli Ermeni sayısı Türkiye'deki Ermeni sayısının 50 katı olur muydu?
Hitler'in Kristal Gecesi'nin bir benzeri 6-7 Eylül 1955'te Türk vatandaşı Yunanlılar'a ve Rumlar'a reva görülür müydü? Atina'daki "Yeni İzmir" mahallesinde Türkiye'dekinin birkaç yüz misli Türkiyeli Rum yaşar mıydı?
Sadece Almanya'daki, sadece İsveç'teki Süryaniler'in sayısı bile Türkiye'deki Süryaniler'in birkaç katına ulaşır mıydı?
Sanırım burada ciddi bir ' sıkışmışlık', 'iki arada bir derede kalmışlık' hali var...
Peki, bu ruh durumunun kaynağı ne olabilir?
Sanırım belli bir siyasi duruş alıp... Bu duruşu yıllar boyu savunduktan sonra... Değişen Türkiye'ye uyum sağlamakta zorlanıyor entelektüellerin çoğunluğu.
En çok da "döndü" ya da "dönek oldu" diye eleştirilmekten çekiniyorlar. Gururlarına yediremiyorlar.
Üye sayısı zaten az olan entelektüel camiadan aforoz edilip iyice yalnızlaşacaklarını düşünüyorlar.
Sokaktaki seçmen ise bu tip bir vicdani, ahlaki baskıları hissetmiyor üstünde. Kimden umudu varsa ya da kim iyi işler yapıyorsa gidip ona atıyor oyunu.
"Bir tane oyum var, bana hizmet edene vereceğim onu" diyor sıradan seçmen. Yani basit ve net bir mantık yürütüyor.
Entelektüel ise kıvranıyor da kıvranıyor.

Ali Türkan
İyi işte! Onlar sakladı, erkekler cesaret edip alamadı, hep birlikte telef olduk ve sonuçta ortaya böyle bir toplum çıktı. Yiyemediği haltların, kıramadığı cevizlerin sıkıntısıyla kıvranan ve kaybettiği yılların hesabını kimden soracağını bilmeyen koca bir orta yaş kuşağı. Akıllanıp da çocuklarını rahat bıraksalar ya. Yazar
Sevgili Uğur, bu övgülerinizi keşke okuyabilseydi ama Ali Türkan artık hayatta değil. Basılmış bir...
Derkenar - Sesi güzeldi
Tanrım çok güzel yazıyorsunuz ağabey, klasiklerin çoğunu okudum bu yüzden yeni çıkan kitaplara...
Uğur Kaya - Sesi güzeldi
Bir süre severek öğretmenlik yapmiş biri olarak bir kitapta okuyup anımsadığım şu sözü öğretmen...
Hatice Kizilirmak - Öğretmenin görevi üniformalı çocuk yetiştirmek mi?
Ellerinden öperim o doktorların. Benden yaşça küçük olsalarda!...
Yasemin Aydınlı - Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı
Saygıdeğer hocam, ...
Beta Tester - Bir doktordan mektup
Sevgili adaş, sözünü ettiğin zamanlarda aldığın Rol neydi?...
İlker Koçak - Kuş tüyü Vicdan
Vahap Demir
Halk hem cumhuriyetten hem de serbest seçimlerden hoşlanmaktadır ve tepede işler nasıl giderse gitsin sabırla ve tevekkülle kendinin söz söyleyeceği günün gelmesini beklemektedir. Beklerken de herhalde keyif verdiğinden olsa gerek göbeğini kaşıyarak filân beklemektedir. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Ramazan, sonuçta bir dinsel olaydır. Din deyince aklımıza ilk gelen şey nedir? Fatih Çarşamba: 50 yıldır karikatürüne aşina olduğumuz; peşinde dört tane kara çarşaflı kadınla yürüyen kurt dişli, koca tesbihli, kara sakallı bir adam! Bunlardan kurtulmamızın ilacı nedir? Laiklik! Laikliğin en katı savunucusu kimdir? TSK. Yazar
Murat Örem
Türkiye 30 Temmuz'da işi gücü bırakmış bir mahkeme kararını beklemiyordu. İnanın ki bu ülkede her şeye rağmen insanların çok büyük bir kısmı artık bu arkaik devlet oyunlarına dönüp bakmıyor bile. Onlar para pul hesabı yapmadan bir cana daha can katmanın çabasıyla, bir çocuğa daha iki harf öğretmenin çabasıyla gecesini gündüzüne katıyor. Mektup
Süheyla Apaydın
Türkiye'de gün geçtikçe bozulan bireysel ahlak nedeniyle kaybolan "saf insanlık", maalesef ilk önce kendini insanla uğraşan mesleklerde göstermektedir. Uğraşısı insan olan hekimin, bu bozulmadan kendini tamamen kurtarması, soyutlaması mümkün değildir. Mektup
Vahap Demir
Silgi ortasından delinerek boyuna asılmalı, böylece kaybolması önlenmeliydi. Muntazam kıyafetimizde görüntüyü bozan tek unsur boyunlara asılan silgilerdi. Tek parti döneminin üniform anlayışını sadece tek parti dönemi anlayışının ülkeye yaşattığı sefaletin delebiliyor olması kayda değer bir ironiydi. Yazar
Seyit Balkuv
Fakat, bu sefer de nereden geleceği belli olmayan arsız parazit esintiler, evrensel düşünmeye, hayatı sevmeye, fikr-i sabitleri yok etmeye uğraşan yelkenciye bunun bedelini ödetmek için can atar. Karşı ağırlıklarından azade olmak uğuna mücadele yeteneği körelmiş tekneyi bir o yana, bir bu yana yatırır, bir boş anını bulursa da batırıverir. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Peki, bunca zamanın ardından -bunca yaşanmışlık ortadayken- biz insanlar, diğer Uzak Asyalarda; Ortadoğu'da, Balkanlar'da, Kafkaslarda, Afrika'da, kan kokusuna duyduğumuz iştahı ne kadar dizginleyebildik? Ve doğanın her alanında muktedir olan bizler, ne kadar dindirebildik kendi doğamızdaki "Barış" adlı ağlayan çocuğun gözyaşlarını? Yazar
İlker Tortop
Darbeyi alkışlayan, faşist sivilleri alkışlayan, zorbaları alkışlayan bu halkın vicdanı neresinde? Bizim güvenlikli sitelerde oturup, siyah camlı arabalarla gezmemiz; savaşa karşı olmamız, sokak hayvanlarına karşı olmamız, Avrupa Birliği'ni istememiz daha iyi bir ülke için yeterli değil sanırım. Yazar
Seyit Balkuv
Aslında üniversite diploması denen şey, ortak menfaatlerini korumak adına bir araya gelen diğer üniversitelilerin birbirine sokularak oluşturduğu ayrıcalıklılar kulübüne kabul pasaportunuzdur. Yoksa gerçek anlamda üniversite bitirmeniz sizi daha erdemli yapmaz. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Kimseye, vicdanının kabul etmediği bir iş zorla yaptırılamaz. Bu, çok ilkel ve çağdışı bir yöntemdir. Bugün, inançlı bir kişiye, "inanma!" baskısı yapmak ne kadar despotça ise, silahı, savaşı, öldürmeyi kabullenmeyen kişiye, silah verip, savaşa gönderip, "öldür" demek de, o kadar despotça ve saçmadır. Yazar
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.