6 Eylül 2008 Cumartesi
Şimdi, Kurtuluş Savaşı ruhunu da sollamış geçmiş bu 'yeni Türk milliyetçiliği' dalgasında 'savaş tutsaklığı' kurumunu da yeniden tanımlayacak ve değerlendireceğiz anlaşılan. 'Öl ama esir olma!' tarzında yeni retorikler çıkaracağız. 'Nöbetçi acıkmaz, susamaz, nöbetçi uyumaz' türüden, insan gerçekliğiyle de, savaş gerçekliğiyle de bağdaşmayan yeni
'ideal normlar' icat edeceğiz. Ve insanlara 'Ölün!' diyerek, onları ölüme göndererek, ölüm edebiyatı yaparak oturduğunmuz yerde yüceleceğiz. (...)
Abdullah Gül'ün, Tayyip Erdoğan'ın AKP'si günden güne Cemil Çiçek'in AKP'si oluyor. İyi, Allah selamet versin. Kendi bilecekleri iş. Ama ben, 'Oğlum ölse daha mı iyi olacaktı?' diyen annenin, onun insanlığının yanındayım, orada kalacağım.
100 mikrogram olarak ciğerlere giriş ve enzimlerle parçalanma sonrası ortalama 25 mikrogram olarak nefesle çıkış sürecinin sonu 8 saat süreyle havada asılı kalmak.
Sigarayı içen de, kapalı mekânda onunla beraber bulunan da bu parçalanmış 25 mikrogramlık zerreleri soluyarak 2 katı zehirleniyorlar.
Ya sigarayı içine çekmeyenler?
Onlarda, eğer kapalı alanda sigara içmiyorlarsa ya da içenlerle aynı mekânı paylaşmıyorlarsa, akciğer kanseri riski neredeyse yok.
Buna karşılık...
Ağız boşluğu, dudak ve gırtlak kanseri riski aynı oranda mevcut.
Bir büyük puro, 2 paket sigara demek.
Sigarillo denen ince ve sigara büyüklüğünde kâğıtsız tütün elbette daha az zararlı ancak içe çekilmeden içilse bile ağız boşluğu, dudak ve gırtlak kanseri riski aynı.
Kamuya açık mekânlardaki cep telefonu görüşmelerine dayanamayanlar, küçük bir cihazla işini kendi görüyor!
Frekans bozucu, çok güçlü radyo sinyalleri vererek telefonun baz istasyonuyla bağlantı kuramaması mantığıyla çalışıyor.
Ohio'lu terapist Gary de cihaza işini verimli şekilde yapabilmek için ihtiyacı olduğunu söylüyor: "Terapi grubunda bir kadın cinsel tacizden bahsediyordu ki yasak olmasına rağmen birinin telefonu çaldı, o da konuşmaya başladı. Hiç görgü kuralı yok, bu, evrensel bir hastalık!" Gary çareyi 200 dolarlık 'önleyici' cihazda bulmuş. Acil telefon bekleyen hastalara ofis telefonunu gösteriyor. Ancak onlara cihazın varlığından söz etmemiş elbette!
Öncelikle hastalığa doğru teşhisi koymamız gerekiyor, bunun birinci nedeni devletin ekonomideki rolüdür.
Özellikle parçalı koalisyonlar döneminde zayıf hükümetler iktidarda kalma uğruna sırtlarını başta gazeteler olmak üzere medyaya dayamış, bunun bedelini de çeşitli yollarla ödemişlerdir.
Kimi patronların aşırı biçimde yararlandığı bu sistem, son aşamada medya yöneticilerine de yansımış ve dünyada eşi benzeri pek görülmeyen (Çünkü ticari olarak karşılığı verilemeyen olaylar söz konusudur) medya zenginleri çıkmıştır.
Bunun bir alt kademesi ise halkla ilişkiler şirketlerinin memuru gibi çalışan gazeteci tipinin ortaya çıkması olmuştur.
2. Dalga takipcileri siki endustriyellesme projesini, zamani gecmesine ragmen, surdurmek isteyerek degirmen kovalamayi surdurmektedirler. Bunu kulturel yansimalari bile Toffler'in eserlerinden cok net anlasilabilir. Mesela (Cumhuriyetci'lerin cok sevdigi) klasik muzik, aslinda ileri degil endustriyel bir kavramdir - bir senfoni orkestrasi, aynen bir fabrika gibi, degismez bir spesifikasyona dayali bir muzik (fabrika urunu) uretir, bu uretim cok net bir hiyerarsi ve senkronizasyon altinda yapilir, orkestra sefi, bant basindaki mudurdur, muzisyenler ise iscidir. Orkestrada cok kisi calar cunku eski zamanlarda amfi sistemi (bilahere elektrik) yoktur, fazla ses cikarmak icin fazla insan gerekir. Yani 2. Dalganin parcasi olan klasik muzik, aslinda geri kalmis, 2. Dalgadan bir kavramdir. Sanayi caginin bir parcasidir.
Yıllardır onca sert eleştiri yazdım; "şahsi hakaret" ten mahkumiyetim yok. Eleştirdiklerimin özel hayatı, ailesi ve haklarına, haklılıklarına, bu zatlar da dahil, saldırmadım.
Sanırım, kimse benim yüzümden tazminat ödemedi.
"Eleştiri" ye köpürüp bana hakaret edenlere, meslek hayatımı söndürmeye niyetlenenlere bakıyorum:
Alınabilir, üzülebilir, kızabilirler. Lakin, eleştiri ne kelime, hakaret, küfür etmiş, yazıyla, manşetle kişiliklerine, ailelerine çok ağır saldırmış bir çok isim şimdi etraflarında, yakınlarında, en yakınlarında.
Demek ki mesele, "düşmanlık" tan ziyade "biat" a, "şahsi pişmanlık"a dair.
Türkiye topraklarını Musul ve Kerkük'e kadar genişletme hayaline kapılanların akıllarından hiç çıkarmamaları gereken gerçeği yeniden yazayım: Türkiye'nin topraklarını fizikî olarak genişletme hevesi, tam tersi sonuçlanabilecek bir süreci başlatabilir; bugün geçerli olan dünya düzeninin hiç acıması yoktur çünkü...
Bugün gündeme dayatılan 'ulusalcı' havanın etkisinde biraz daha fazla kalır ve ardından bazılarının körüklediği türden etnik temelde ayrışmalar yaşarsak, şunu iyi bilin ki, onbinlerce şehit vermeyi getirecek bir içsavaş sonunda, varolan topraklarımızı da tartışmalı hale getiririz. Geçen yüzyılın başlarında hırsları akıllarının çok ötesinde gözü dönmüş bir kadro yüzünden imparatorluğumuzu kaybettik; benzer heveslere kapılan yine gözü dönmüş bir güruh yüzünden, bu yüzyılın başlarında, elimizdekini de yitirebiliriz.
Kürt meselesinin "sürekli bir kriz alanı" olarak tanımlanması, bugünkü Kürt politikasının resmi dildeki ana çerçevesini oluşturur. Sorunun varlığını ve (arzu edilen istikamette) çözülemeyeceğini kabul etmek, "sorunun patlamaya dönüşmeden sürekli denetimi üzerine kurulu bir politika üretmek", aslında bir tür "sürekli kriz politikasını doğal politik bir hâl olarak kabul etmek"tir.
Aslında benzer bir mekanizmayı bugün "mahalle baskısı" gibi tartışmalar çerçevesinde de İslami alana yönelik olarak da görüyoruz. Yok edilemeyen ve dönüştürülemeyen dindar kitlelerin ve destek verdikleri siyasi gücün (siyasi iktidarın) kriz mantığı üzerinden sürekli baskı, sürekli baskı üzerinden ise sürekli denetim altında tutulması, asker-sivil ilişkilerinin yeni dinamiklerinden birisi olarak karşımızdadır. Bugün buna "dozu sürekli ayarlanan kontrollü gerginlik politikası" adı verilmektedir.
CHP'nin bir özelliği de, "büyük banka" nın da yönetiminde bulunmasıydı.
"Büyük banka" nın bir özelliği de "büyük gazete" nin "büyük medya grubu" nun bulunduğu "büyük grup" la birlikte "büyük petrol şirketi" ni özelleştirmede alıp ortak olması ve petrol işindeki hisselerini sonradan devredeceği "büyük medyalı büyük grup" a bu işler için kredi de vermesiydi.
Tam o günlerde CHP, birdenbire, banka yönetimindeki temsilcilerini değiştirdi.
"Büyük medya grubu" na bayrak gösterdi.
Ve CHP liderinin o zamanki "sağ kolu" (CHP'de "sol" kol var mıdır, bilmiyorum!), "büyük araştırmacı, anketçi, medya dostu, yönetmen ve patronların kankası" Bey, "İnönü haberi" ni, hem de elden, "büyük medya" nın "büyük yönetmen" ine teslim etti.
'Koca parası baldan tatlıdır, kazanmadığın parayı canın yanmadan harcarsın.' Bu sıradan felsefeden ötürü yirminci yüzyılda İngiliz kadınları, erken feministlerden nefret ettiler. Çalışmaktan canları çıkan kocalarının parası ile yaşamak isterken feminizmin zaferi nedeniyle kendileri canları çıkıncaya kadar çalışmak zorunda kalmışlardı. Adına kadınların özgürlüğü diyorlardı. Ama kadınların neredeyse üçte ikisi bu özgürlükten nefret ediyorlardı. Köleliğe karşı savaşan siyahların en büyük hayallerinin köle sahibi olmak olmasına benzeyen ironi gibi...
Bizde de kederde, tasada, kıvançta ortak bütün analar, yatırlara kızlarının 'zengin' kocalar bulup, alelacele bir, sonra mümkünse birkaç çocuk doğurmalarını adarlar. Özgürlük vaat eden feministlere de evlenememiş çirkin kadın muamelesi çekerler. Feministler de paralel sosyolojiye bir kere bile göz atmayıp, bu 'özgürlük düşmanı cehaletten' nefret ederler.
Sigara ve alkol, sağlığın yanında ekonomik yönden de hem aile bütçesine hemde topluma zarar veriyor. Türkiye her yıl 25 milyar YTL'sini sigara ve alkol tüketimine harcıyor.
Bu rakam, aralarında Sağlık, Tarım, Adalet, İçişleri, Ulaştırma ve Bayındırlık gibi bakanlıkların da bulunduğu 11 icracı bakanlığın bütçelerinin toplamına denk geliyor. Sigara ve alkol sonucu ortaya çıkan sağlık harcamaları ile bu rakam daha da artıyor.
Alkol ve sigara ile ilgili veriler, Tütün, Tütün Mamulleri ve Alkollü İçkiler Piyasası Düzenleme Kurumu tarafından düzenli olarak tutuluyor. Kurumun verilerine göre yılda 5 milyar 400 milyon paket sigara tüketilirken, bunun için 15 milyar YTL para ödeniyor. İçki tüketiminde başı 800 milyon litre ile bira çekiyor. Bunu 20 milyon litreyle rakı, 9 milyon litreyle şarap, 2,4 milyon litreyle votka takip ediyor. Türkiye'de alkollü içki tüketimine ödenen yıllık para ise 10 milyar YTL'yi buluyor.
Mesleği sendikacılık olan biri için asıl kaygı, kendi konumunu, statüsünü ve çıkarlarını güvence altına almak, velhasıl iktidarda kalmaktır. Sendika büyüdükçe bürokrasinin gücü de artar. Genel kurullar, seçimler, vb. Sadece sendika bürokrasisini meşrulaştırmak ve sürdürmek içindir. Profesyonel sendikacı artık sadece retorik planda işçi sınıfına dahildir. Onun asıl dünyası burjuvaların dünyasıdır... Yaşam standardı mutlaka ortalama işçininkinden daha yüksektir. Sadece ücretle yaşamaz, sendikanın kaynaklarını 'kollektif' olarak tasarruf etme hakkına sahip oldukları için, hayat standartları sıradan işçiyle karşılaştırılamayacak kadar yüksektir. Uçaktan inmezler, beş yıldızlı otellerde konaklarlar, lüks lokantalarda 'iş yemeği' yerler, 'eğitim' adı altında üniversite üyeleri ve "uzmanlarla" sayfiye mekanlarda bir araya gelirler, etrafındakilere ziyafet verirler, maaşlarını ve tazminatlarını istedikleri gibi ayarlarlar...
Fikret Başkaya (Özgür Üniversite)
Kemal Sunal'ın rol aldığı 'Davacı' filmini hatırlatan olay Eskişehir'de yaşandı. Mustafa Köker isimli vatandaş, 2003 yılında İzmir'den bir bilgisayar aldı. Bilgisayar arızalanınca firma yetkilileriyle görüşüp tamir için geri gönderdi. Kargo şirketi, götürdüğü 876 YTL değerindeki bilgisayarı, firma yetkililerini bulamayınca şirketin yakınındaki esnafa teslim etti. Emniyet görevlisi Köker, bir süre sonra firmayı arayarak bilgisayarın gelip gelmediğini sordu. Fakat yetkili servis, bilgisayarın ellerine ulaşmadığını söyledi. Yapılan araştırmada, bilgisayarın kaybolduğu belirlendi. (...)
Dava görülmeye başlandı. 4. Duruşmanın sonuna gelindiğinde mahkeme heyeti, davaya Asliye Hukuk Mahkemesi'nin bakacağına kanaat getirerek görevsizlik kararı verdi. Ayrıca mahkeme, davanın yanlış mahkemede açıldığına hükmederek davacı Köker'in, davalı kargo firmasının avukatlık masrafı olan 250 YTL'yi de ödemeye mahkum etti.
Ünlü medya patronu William Randolp Hearst'ü "Yurttaş Kane" filmindeki karakter olarak bilir bütün dünya.
Amerikan basınına yön veren, gazeteleri hala yayınlanmaya devam eden dev bir medya imparatorluğu kurmayı başarmış bir insandı.
San Francisco Examiner'ın patronuydu ama adını New York Morning Journal'ın sahibi olarak tarihe geçirdi.
Pulitzer'le olan tiraj rekabeti sırasında İspanya Savaşı olarak bilinen olayı tahrik etmesiyle tarihe geçti.
Küba'da görev yapan muhabiri Frederic Remington'a geçtiği iddia edilen şu telgrafı çok ünlüdür:
"Lütfen orada kalın. Siz fotoğrafları sağlayın, ben savaşı sağlarım."
Dediğini de yaptı, İspanyol-Amerikan Savaşı 1898'de Amerika'nın yayılmacı politikaları ve sansasyonel gazetecilik sayesinde çıktı.
Türkiye'de de yakın geçmişte bunun örneklerine rastladık.
6-7 Eylül olayları Atatürk'ün Selanik'teki evine bomba atıldığı iddiasıyla başlamış ve tarihimize kara bir leke olarak geçmişti.

Ali Türkan
Onurlu olmak da, en başta, insanlardan bir şey istememek, istesen bile aynı yu iki kere sormamak demek benim için. Çocuklarıma da bunları öğretiyor, böylece onlara yapılabilecek en büyük kötülüklerden birini yapıyorum. On yıl sonrasının dünyasında, yalnız kalmalarını programlıyorum şimdiden. Bu öyle bir yük ki, kalkamıyorum bazen altından Bu yüzden de dünyayı değiştirmek istiyorum.. Yazar
Sevgili Uğur, bu övgülerinizi keşke okuyabilseydi ama Ali Türkan artık hayatta değil. Basılmış bir...
Derkenar - Sesi güzeldi
Tanrım çok güzel yazıyorsunuz ağabey, klasiklerin çoğunu okudum bu yüzden yeni çıkan kitaplara...
Uğur Kaya - Sesi güzeldi
Bir süre severek öğretmenlik yapmiş biri olarak bir kitapta okuyup anımsadığım şu sözü öğretmen...
Hatice Kizilirmak - Öğretmenin görevi üniformalı çocuk yetiştirmek mi?
Ellerinden öperim o doktorların. Benden yaşça küçük olsalarda!...
Yasemin Aydınlı - Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı
Saygıdeğer hocam, ...
Beta Tester - Bir doktordan mektup
Sevgili adaş, sözünü ettiğin zamanlarda aldığın Rol neydi?...
İlker Koçak - Kuş tüyü Vicdan
Vahap Demir
Halk hem cumhuriyetten hem de serbest seçimlerden hoşlanmaktadır ve tepede işler nasıl giderse gitsin sabırla ve tevekkülle kendinin söz söyleyeceği günün gelmesini beklemektedir. Beklerken de herhalde keyif verdiğinden olsa gerek göbeğini kaşıyarak filân beklemektedir. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Ramazan, sonuçta bir dinsel olaydır. Din deyince aklımıza ilk gelen şey nedir? Fatih Çarşamba: 50 yıldır karikatürüne aşina olduğumuz; peşinde dört tane kara çarşaflı kadınla yürüyen kurt dişli, koca tesbihli, kara sakallı bir adam! Bunlardan kurtulmamızın ilacı nedir? Laiklik! Laikliğin en katı savunucusu kimdir? TSK. Yazar
Murat Örem
Türkiye 30 Temmuz'da işi gücü bırakmış bir mahkeme kararını beklemiyordu. İnanın ki bu ülkede her şeye rağmen insanların çok büyük bir kısmı artık bu arkaik devlet oyunlarına dönüp bakmıyor bile. Onlar para pul hesabı yapmadan bir cana daha can katmanın çabasıyla, bir çocuğa daha iki harf öğretmenin çabasıyla gecesini gündüzüne katıyor. Mektup
Süheyla Apaydın
Türkiye'de gün geçtikçe bozulan bireysel ahlak nedeniyle kaybolan "saf insanlık", maalesef ilk önce kendini insanla uğraşan mesleklerde göstermektedir. Uğraşısı insan olan hekimin, bu bozulmadan kendini tamamen kurtarması, soyutlaması mümkün değildir. Mektup
Vahap Demir
Silgi ortasından delinerek boyuna asılmalı, böylece kaybolması önlenmeliydi. Muntazam kıyafetimizde görüntüyü bozan tek unsur boyunlara asılan silgilerdi. Tek parti döneminin üniform anlayışını sadece tek parti dönemi anlayışının ülkeye yaşattığı sefaletin delebiliyor olması kayda değer bir ironiydi. Yazar
Seyit Balkuv
Fakat, bu sefer de nereden geleceği belli olmayan arsız parazit esintiler, evrensel düşünmeye, hayatı sevmeye, fikr-i sabitleri yok etmeye uğraşan yelkenciye bunun bedelini ödetmek için can atar. Karşı ağırlıklarından azade olmak uğuna mücadele yeteneği körelmiş tekneyi bir o yana, bir bu yana yatırır, bir boş anını bulursa da batırıverir. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Peki, bunca zamanın ardından -bunca yaşanmışlık ortadayken- biz insanlar, diğer Uzak Asyalarda; Ortadoğu'da, Balkanlar'da, Kafkaslarda, Afrika'da, kan kokusuna duyduğumuz iştahı ne kadar dizginleyebildik? Ve doğanın her alanında muktedir olan bizler, ne kadar dindirebildik kendi doğamızdaki "Barış" adlı ağlayan çocuğun gözyaşlarını? Yazar
İlker Tortop
Darbeyi alkışlayan, faşist sivilleri alkışlayan, zorbaları alkışlayan bu halkın vicdanı neresinde? Bizim güvenlikli sitelerde oturup, siyah camlı arabalarla gezmemiz; savaşa karşı olmamız, sokak hayvanlarına karşı olmamız, Avrupa Birliği'ni istememiz daha iyi bir ülke için yeterli değil sanırım. Yazar
Seyit Balkuv
Aslında üniversite diploması denen şey, ortak menfaatlerini korumak adına bir araya gelen diğer üniversitelilerin birbirine sokularak oluşturduğu ayrıcalıklılar kulübüne kabul pasaportunuzdur. Yoksa gerçek anlamda üniversite bitirmeniz sizi daha erdemli yapmaz. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Kimseye, vicdanının kabul etmediği bir iş zorla yaptırılamaz. Bu, çok ilkel ve çağdışı bir yöntemdir. Bugün, inançlı bir kişiye, "inanma!" baskısı yapmak ne kadar despotça ise, silahı, savaşı, öldürmeyi kabullenmeyen kişiye, silah verip, savaşa gönderip, "öldür" demek de, o kadar despotça ve saçmadır. Yazar
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.