Bahis, burçlar. Hanımefendinin biri tatlı tatlı balık burcunu anlatıyor, ben de boş boş dinliyorum. Derken hanımefendi kendi lafının ortasında şöyle bir çıkış yaptı:
"Şimdi ben bir şey söylemek istiyorum. Biliyorum, sizin kanalınızın politikasına ters ama bence Başbakan'ımıza haksızlık yapılıyor. "
Sunucu hanım ve ben kalakaldık. Hanımefendi açıklamaya devam etti:
"Şöyle ki, Başbakan'ımız balık burcu, üstelik yükseleni de yay, "
Kızlara forma giydirmenin, bir de "onları çirkinleştirmek" gibi, herkesin bildiği ama hiç dillendirilmeyen gizli bir nedeni vardır. Çirkinleşecekler ki oğlanlar bakmasınlar, "arzu edilmeyen" ilişkiler gelişeceğine, otursunlar derslerine çalışsınlar,
İlköğretim için de saçmasapan nedenler ileri sürülmüştür: Efendim çocuklar çok koşup oynuyorlar da düşüyorlar kalkıyorlar, üstlerini başlarını kirletiyorlar, annelere çamaşırda zorluk çıkmasın,
Ya da, hepsi birörnek giyinirse sınıf farkları göze batmazmış. Öbür türlü, zengin çocuğu fakir çocuğundan daha iyi giyineceği için sorun çıkarmış.
Pisliği temizleme değil, halının altına süpürüp yok sayma yöntemi,
Tekrar ve kimbilir kaçıncı kere söyleyeyim: Ezan, bin dört yüz yıldır birçok ülkede binlerce camide her gün beş kere okunduğu için (kimbilir kaç milyar eder), artık içeriğinden boşalmış, "simge" olmuştur. Bu bir ritüeldir. Bir çağrıdır, başka da bir şey değildir. İçinde ne olduğundan çok, "okunması eyleminin" bir anlamı vardır. Her Müslüman hayatı boyunca ezanı binlerce ve binlerce kere duyar.
En cahil, en aptal köylü bile, "Allahüekber" sözünü duyduğu zaman, "acaba ne demek" diye sormaz. "Bu adam minareye niçin çıkmış, bize ne anlatıyor, bizi bir yere mi çağırıyor" diye sormayacağı gibi.
Dolayısıyla, "cahil halk anlasın" mantığıyla müezzine "Tanrı uludur, ondan başka yoktur tapacak" dedirttiğin zaman, halka açıklama getirmiş olmazsın, yalnızca kendi "naif" özlemlerini giderirsin. Devrim yaptığını sanırsın.
Peki bu iktidar rakıyı engellemek isteseydi, ne yapardı? Mesela: 1) Kendinden önceki hükümet döneminde alınmış olan özelleştirme kararını iptal ederdi. 2) Rakı üretimini giderek düşürür, göstermelik hale getirirdi.
Dediğim gibi... Sokaktaki vatandaş bunları düşünmeyebilir.
Ama kanaat önderiysen, yorum yapıyorsan bu basit bağlantıları bilecek; aptalca laflar etmeyeceksin.
Bütün ciddi araştırmalar, muhafazakârlıkta azalma olduğunu gösterirken, "şeriat gelir" diye korkuyorsan, 'Ayşanım Teyze'den ne farkın kalır?
Bak arkadaşını sokağın ortasında ensesine kurşun sıkarak öldürdüler. Bunu yapanlar ve yaptıranlar pişman da olmuyor ha, "Yaptık, yine yaparız" diyorlar. Bolca da alkış topluyorlar. Türküsü söyleniyor, klibi yapılıyor cinayetin.
Ama hemen karşında, yanı başında duran bu tehlikeden tedirgin olacağına, uyduruk korkularla oyalanıyorsun.
Çocukluğumun geçtiği evden de eser yok. Yıkıp çirkin ötesi bir pasaj kondurmuşlar. İçeri girdim. Buzdolabı tamircisi, iki adet terzi dükkanı, mefruşat bilmem nesi, tüpgazcı bilmem ne usta, 'Memleketin Sesi' bürosu...
Hepsi de tembel tembel pinekliyor...
İnsan böyle bir ülkede geçmişine doğru yolculuk yapınca 'yurtsama duygusu'nu da yitiriyor.
Kimi özleyeceğiz? Hangi eve dönmeye can atacağız?
Doğduğum ev yok, eski mahallem yok, civarda bir zamanlar 'yaşadığımı' gösteren en ufak bir kanıt yok, çocukluk ve ilkgençlik arkadaşlarımın hiçbiri yok.
Herkes bir yerlere dağılmış. Gidiyorlar ve sadece ölmek için dönüyorlar.
Ben yaşlandığımda nereye döneceğim?
Hangi kapıyı çalacağım?
Hangi olmayan mahallemde hangi olmayan arkadaşlarımı arayacağım?
Her birimizin önünde çatallanan yolların aslında o kadar da önemli, belirleyici olmadığını bilmektense sanırım yanlış ve doğru diye bir şeylere inanıp bunun telaşına düşmek, insan olmanın önemsizliğinin krizini yaşamaktan daha hafif geliyor hepimize.
Aynı nedenle sanırım ihtiyarlarla konuşmayı, benden en az otuz yaş büyük dostlar edinmeyi çok severim.
Özellikle kadınların benden çok daha büyük olanlarını tercih etmemin sebebi bu. Bütün doğruları yapsan da sandığın kadar mutlu olmayacağını, bütün yanlışları yapsan da sandığın, korktuğun kadar büyük bir yanlış yapamayacağını ve ne yaparsan yap hayatın umurunda olmadığını en iyi onlar bilirler.
Tıpkı birkaç kuşak boyunca süren kitaplar ve filmler gibi onların da destansı bir havaları vardır. Korkularının o kadar korkunç olmadığını ispatlar yüzleri, yüzlerindeki çizgiler ve en çok da dünyayla hesabını neredeyse kapatmış, eyvallah etmeyen, rahatlamış gülüşleri.
Amerika'nın bugün -Irak dolayısıyla- Türkiye'ye ihtiyacı, bizim ona olan ihtiyacımızdan daha fazladır. Ankara, Washington'un canını acıtabilir.
Ama ölçü iyi ayarlanmalı.
Ve geçmişi iyi okumalıyız.
Ders çıkarabilmeliyiz.
Kürt meselesi gibi, 'Ermeni meselesi'ni de neden yok saydık? Kürt sorunu gibi bu konuda da yıllar yılı ne diye yalnız inkârcılık yoluna saptık? Ya da tarihimizde hiçbir şey olmamış gibi davrandık?
Acıların tarih içinde yitip gideceğini sanmak belki en büyük yanılgımız oldu. Hiçbir ulusun tarihinin tertemiz olmadığı gerçeğine gözümüzü kapattık.
Her şeyi halının altına süpürmekle bir yere gidemeyeceğimizi hâlâ da tam anlayabilmiş değiliz.
Tarihimizde yaşanmış trajedileri, acıları konuşmak, tartışmak ve karşılıklı olarak anlamaya çalışmak yerine, onlara gözümüzü kapatmak kolayımıza ve işimize geldi.
Bir üniversite çatısı altında bir Ermeni Konferansı toplamak bile seksen küsur yılımızı aldı.
Dürüst gazetecisin, yolsuzlukların üzerine üzerine gidiyorsun, kelebek gibi uçup arı gibi sokuyorsun, en büyüksün, en ahlaklısın, falan filan da, özel hallerini faş edip kamuoyu önünde küçük düşürdüğün Ertuğrul Özkök bir gün çıkıp, 'Madem o kadar dürüstsün, neden 'aile bankası' Egebank'tan 'usulsüz kredi' çekip üstüne İnterbank'ı boşaltıp sırra kadem basan, sonra yurtdışında yakalanıp cezaevine atılan işadamı hakkında tek satır yazmadın? Neden Uzanlar meselesine hiç girmedin? Neden ünlü 'aile üyesi'nden her ay tıkır tıkır 10 bin dolar maaşı cebine indiren 'köşe yazarı'nın kim olduğunu açık etmedin? Bunları yazmana ben mi engel oldum? ' derse, ne cevap vereceksin?
Ha Emin abi?
Ne diyeceksin?
Daha da önemlisi, '12 Eylül darbesinin sıcak günlerinde Milli Güvenlik Konseyi'nden aldığı özel izinle cezaevlerini dolaşıp, içeride dayak ve işkence olmadığını, mahkumların lüks içinde yaşadığını yazan cesur gazeteci kimdi? ' diye sorarsa ne yapacaksın?
Ak Parti, 22 Temmuz'la birlikte Güneydoğu'nun en güçlü siyasi partisi konumuna geldi. Tabanını genişletti. Ülkenin her yerinde benzeri konumda ve iktidar yetkisini güçlenerek yeniden elde etti.
PKK'nın tabanı geriledi ve daraldı. DTP'nin oy oranından bunu anlamak mümkün. Bunu bölgede zaten herkes söylüyor. Ayrıca, Irak Kürt liderliğinin ve Bağdat'ta yani merkezdeki "Kürt unsuru"nun da Ak Parti'ye olumlu nazarlarla baktığı bir sır değil.
Bütün bu faktörler, PKK'nın "Kürt sorunu"nda "doğrudan taraf" ve "en etkili aktör" olmaktan çıkabileceği ihtimalini getiriyordu. İşte, PKK'nın "eskiye dönüş stratejisi", bunun önleme yöntemidir.
Bilim, mevcut fizik ve biyolojik dünyanın keşfi, bu keşiften hareketle, fizik dünyada insan konforu lehinde icatlar ve biyolojik dünyada insan sağlığına yönelik gelişmelerin temelini oluşturur. Varoluşla ilgili soruların cevabını vermez, veremez. Bu, felsefe, yani spekülasyonun alanıdır. Bu alanda fikir yürütülür, hiçbir şey ispat edilmez, doğrulanıp, çürütülemez. Evrim teorisi de, adından da anlaşılacağı gibi bir 'teori'dir, yani varsayımdır. Teoriler bir yere kadar, bilimsel gelişmelere zemin oluşturabilir, nihai sorulara gelince teoriler varsayım sınırında kalır.
Hele, insan hakları ve demokrasi gibi konuların, evrim teorisiyle hiçbir alakası yoktur.
Anlaşılan o ki:
PKK, Türkiye'nin siyasal ve ekonomik değişimi, demokrasi ve hukukun üstünlüğünü yaşamasından yana değil.
Anlaşılan o ki:
PKK, aş ve iş sorununu çözmeye başlayan, hukuk ve insan hakları düzenini AB çerçevesinde oturtmaya başlayan bir Türkiye'yi kendi varlığı açısından bir tehdit olarak görüyor.
Anlaşılan o ki:
PKK, barış ve istikrar yolundaki bir Türkiye'de siyasal ve toplumsal zeminin kendi ayakları altından -22 Temmuz seçimlerindeki gibi- kayacağını görüyor.
Kısacası:
PKK çok kötü oynuyor,
Ve bu 'kötü oyun'da, Türkiye'nin birinci sınıf demokrasi ve hukuk devletine kavuşmasına taş koymak isteyenlerin de değirmenine su taşıyor. Bu 'kötü oyun'da sanki sinsi bir ittifak bazen suyun yüzüne vuruyor.
"Ve tekerlekli yük arabasındayım, çıplak iskeletler yığınının arasında çıplak bir iskelet, esneyen bir Alman'ın uyanık gözleri altında krematoryuma taşınmış. Ona ve esneyişine bakarak aniden kendime sordum: Benden nefret ediyor mu? Beni tanımıyor bile. Adımı bile bilmiyor. Ona hâlâ gözlerimi dikerek kendime sordum: Ondan nefret ediyor muyum? Onun adını bile bilmiyorum, şu anda krematoryuma götürülen diğerlerinin adlarını bilmediğim gibi. Bu Alman hakkında bildiğim tek şey şu ki, böyle soğuk bir sabahta kesinlikle sıcak yatağının örtüsü altına sokulmayı tercih ederdi... Birdenbire başka bir korku beni ele geçirdi, şimdiye kadar tanımadığım bir korku: eğer böyleyse benim yerimde duruyor olabilirdi, bu yük arabasında çıplak bir iskelet, bu arada ben, onun yerinde orada duruyor olabilirdim. Bunun gibi soğuk bir sabahta onu ve onun gibi milyonlarcasını krematoryuma götürme işini yaparak... .
Yurtdışında doğurma telaşıyla başlayıp, e-posta adresinde sorun yaşamasın diye Türkçe karakter içermeyen isim verme arayışıyla devam eden; ağlayınca kucağıma alayım mı, onunla sürekli İngilizce konuşayım mı, falancanın yaptığı gibi filanca ilkokula yazdırayım mı, şu kursa yollayıp, bu sınava sokayım mı gelgitleriyle süren çocuk yetiştirme meselesi böyle 'proje yönetimi' halini alınca ister istemez ihtiyaç duyulan şey ana, baba olmaktan çıkıp 'Project Manager' oluyor. Neyse ki bu binbir hayal ve emekle büyütülen bu 'proje çocuklar'ın çoğu bir baltaya sap olamayıp üretim bandının ucundan hayta etiketli imalat hatası olarak çıkıyor da bir şekilde denge korunuyor.
Peki, "Hanımlar neden örtünüyor? " Bu örtünmenin sebebinin de yer aldığı inanç âlemi neden bu kadar güçlü? Örtünmenin de içinde yer aldığı "dindar hayat biçimi" neden tercih ediliyor? Aileler, çocuklarının dindar insanlar olarak yetişmesi için bu kadar fedakârlığa neden katlanıyor? İnançları ve bu inançların gereği hayat tercihlerini bir kenara koyup, başörtüsünün içinden çıkıp geldiği bu dünyayı üniversite girişinde yasaklamaya kalkanlara şunu soralım: Yasakladığınız bu dünyanın alternatifi nedir? Çocuklarını "iyi insanlar" olarak yetiştirmeye, modern çağın uyuşturucu gibi sapmalarından uzakta yaşatmaya çalışan ailelere ne önerebilirsiniz? Koyduğunuz yasağın alternatifi olmayan bir dünyanın tamamına getirildiğini neden görmüyorsunuz?

Ali Türkan
Ve ben, sana tutmuş "webmasterlik işinden para kazansaydın" diyorum. Gene derim, keşke kazanabilseydin ama bunu düşünmem bile ne kadar ayıp aslında. (Şimdi mail'in geldi. O iki yazı olacaktı bir yerlerde, bunun ardından yollarım.) Bugün loto oynadım. Çıkarsa yırttık :-) Uzun zamandır oynamıyordum, öyle bir his var içimde. Ne güzel bir film çevirisin o parayla ama :-) Ben de reji asistanına falan yeşillenirim arkadaş kontenjanından (malûm tırmalıyorum gene). Yazar

Necdet Şen
Hayır, yaşım ilerledikçe azdığım falan yok. Abazan da değilim. Rahatlık ile saygısızlık arasındaki farkı ayırt edemeyen terbiyesi kıt insanların bu gibi saldırgan tavırları karşısında artık daha fazla alttan almak istemiyorum, durum bu. Necdet Şen
Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Şimdi başım iki ellerimin arasında düşünüyorum: Onlar gibi olmak, onlar gibi giyinmek, onlar gibi yiyip içmek, onlar gibi oturup kalkmak, onların diliyle konuşmak... Haydi bunların hepsini yapayım. Fakat, onlar gibi nasıl düşünebilirim? Nasıl onlar gibi hissedebilirim? Kitap Kurdu
İlker Tortop
Her şeye alışmış olan bizler hiç bir şeye de şaşırmayacağız. Tankerler evlere girecek, uçaklar taksilere çarpacak, çocukların öğretmeni sapık, mahallenin doktoru sahte çıkacak ama şaşırmayacağız. Dağda ölecek, vadide ölecek, ölecek de ölecek insanlarımız. Yazar
Alper Uzun
İki yüz bin yıl boyunca Avrasya da yaşadılar. Yaklaşık otuz bin yıl önce de ortadan kalktılar. Nedeni tam bilinmiyor ama tahminen modern insanın gelişi ve hava/iklim koşullarının soylarını kuruttukları düşünülüyor. Yazar
Kâmuran Kızlak
Klinik Psikoloji insanların nasıl düşünürlerse öyle duygulandıklarından, düşünceleriyle duygularının genellikle tutarlılık gösterdiğinden, yani duyguyu belirleyenin düşünce olduğundan bahsediyor. Olumlu düşünceleri olumlu duygular, olumsuz düşünceleri de olumsuz duygular izler. Yazar
Seyit Balkuv
Kemal Tahir'in dediği gibi rezil bir geçmişe sahip olsa bile, günümüzde sadece zenginler için değil işçiler için bile en yüksek refah düzeyinin Batı'da olduğu gerçeğinden yola çıkarsak, Batı sistemini elden geldiği kadar Doğu'ya uyarlamak insanların hayat şartlarının iyileşmesine yardımcı olmaz mı? Yazar
İlker Tortop
Çok değil yirmi yıl önce yani benim gençliğimde kızlara dik dik bakmak yürek isterdi. Ayrı ayrı merdivenlerden sınıflara girilirdi, etekler şimdiki gibi göbekte değildi. Bir kızın elini tutmak, onunla tenhada konuşmak en havalı aksiyondu bıçkın gençler için. Şimdiyse toplumun bu kadar tatminsiz olmasına şaşırmak mı yoksa şaşırmamak mı gerekiyor bilemiyorum. Yazar
Necdet Şen
Eskiden hüsranlarım çok uzun sürerdi. Zannederdim ki bütün bunlar bir tek benim başıma geliyor. Uzun uzun yas tutardım. Kendime acımaktan ve "boşa geçen" hayatım için yazıklanmaktan marazî bir zevk alırdım. Kolum kanadım düşer, dünyaya hoyratlığın egemen olduğunu düşünürdüm. Şimdi bunlar çok kısa sürüyor. Karar verene kadar. Necdet Şen
Vahap Demir
Efendi adam kışın da kazak giymezdi çünkü kazağı da serseriler giyiyordu. Efendi adam efendi gibi üşürdü ama hasta da olmamalıydı. Ülkemiz fakir ama onurluydu ve maalesef hastalık tedavisi için yurtdışından gelen ilaçların karşılığında onur kabul etmiyordu köftehorlar. İlle de dolar olmalıydı. Yazar
Alper Uzun
Proteinlerin üç boyutlu yapısına baktığınızda tıpkı o LEGO setleri gibi birbiri içine geçmiş ve yapacağı işe göre özelleşmiş parçalar var. Yakın bir gelecekte istenilen bir takım proteinler böyle LEGO setlerinin parçacıkları gibi takıp çıkarılacak. Ona göre ilaçlar yapılacak. Bireye özel ilâç geliştirilmesinde belki de en heyecan verici adımlar böyle atılacak. Yazar
Seyit Balkuv
Gelecekte ne olurlarsa olsunlar, şu an için bir önemi yok. Bacaklarında dolanan sabah serinliği ile çişi gelen çıplak bacaklıların, ilâhî yolculuklarına attığı bu ilk adım kutsallığından bir şey kaybetmiyor. Hem çocukların, hem ebeveynlerin, hem de izleyenlerin gözlerini nemlendiriyor. Yazar
Doğudaki insanların işlerini kaybetme konusunda Batılılar kadar ürkek olmamalarının sebebi aile...
Erkal Duran - Doğulular, Batılılar, iş hayatı ve Kemal Tahir
Ben de Star gazetesi yazarı Yağmur Atsız'dan bir alıntı yapayım. Konuya çok...
Onat Dikici - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?
Hasan Celal Güzel ülkemizdeki siyasi sistem için iki başbakanlı sistem diyor. Biri...
Tuncer İnceoğlu - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?
'Analar daha neler dogurur' diyenlerin kanli elleri opuluyor bu memlekette. Kapitalizmin bir kez...
Umut Kalan - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?
Yakup Kadri'nin bu eseri Türk edebiyatının önde gelen gerçekçi romanlarındandır. Yazarın Ankara...
Güliz Aktuğ - Yaban
Mevlana Celaleddin-i Rumi demiş ki:...
Ali Sedat Çetinkoz - Çıplaklık ayıp mı yani?
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.