Medyada belirli bir bakış açısının, belirli bir 'okuma'nın, egemen olması o ülkedeki iktidar yapısıyla ilintilidir. Bu iktidar yapısı olabildiğince yekpare olduğu sürece rakip görüşler söz sırası almakta zorluk çeker ve marjinal kalırlar. Ancak, o iktidar yapısının bölünüp parçalanması er geç medyaya da yansır. Yükselen ve iktidardan pay almaya başlayan güçler kendi medyalarını ve enformasyon kaynaklarını da yaratır, egemen görüşlere her fırsatta meydan okumaya başlarlar. Farklı 'okumalar' arasında rekabet baş gösterir ve bir çeşit gerilla savaşına dönüşür.
Sonra ülkeyi sarsan Hrant Dink cinayeti gerçekleşti. Porno operasyonunu İnterpol sayesinde yürüten güvenlik güçleri, olay yerinde (İstanbul'un en işlek birkaç caddesinden biri) kendi güvenlik kameraları olmadığı için katili de olay yerindeki esnafın güvenlik kamerasından tespit etti. İhbarı oğlunun yere serdiği cesede televizyon ekranında gözyaşı döken annesi yaptı.
Bunca tesadüf sonucu yakalanmasından olacak ki polisler bile katile milli kahraman muamelesi yapmanın acayipliğini düşünemedi. Öyle ki üstünün bile doğru dürüst aranmadığı dört gün sonra üstünde bulunan SIM kartlarından belli oldu.
Bunca amatörlüğün, geç kalınmışlığın, iş bilmezliğin hesabı sorulmadı ama neyse ki ülkeyi ikiye bölen bu cinayetin beyni hemen bulundu: internet! Bu insanları internet bu hale getiriyordu...
Baykal, Emniyet'in cinayetle ilgili kendisine 11 ay önce yapılmış olan bir ihbarla ilgili gereğini yapmadan bir kenarda bırakmasının çok ağır sorumlulukların ortaya çıkmasına neden olacak kadar önemli olduğunu belirtti. Cinayet işleyeceği söylenen kişilerin başıboş çalışmalarına devam ettiklerini ve öldürüleceği söylenen kişinin de hiçbir şekilde korunmadığını ileri süren Baykal, "Pek çok kişi bu işin içindedir. Ağabeyler vardır, ağabeylerin ağabeyi vardır. Bunlar ortaya çıkıca, bunlarla ilgili güven veren bir araştırma yapılmamış. Ama bazı ifadeler durumu açıkça ortaya koymuş. Hatta birisi 'Bize faili meçhul kalacak diye söz vermişlerdi' diyor. 'Kim söz verdi?' derken bugün ortaya çıkıyor ki, bu cinayeti işleyen kişi devletin güvenlik sorumluluğunu üstlenmiş olan kurumlarda büyük bir itibarla karşılanıyor. Arkasına Türk bayrağı yerleştiriliyor. Bir kahraman gibi fotoğrafları çekiliyor. Bir kahramanın yanında fotoğraf çektirir gibi güvenlik güçlerinin mensupları da onun yanında fotoğraf çekiyorlar. Ve arkadaki bayrağın altında da Türkiye'ye çok önemli mesajlar veriliyor" diye konuştu.
Radikal'in manşeti: O bir radikal: Orhan Pamuk
Radikal'in spotu: Hırant Dink'i vuran Ogün Samast, radikal bir milliyetçi...
Tercüman'ın logosu: "Halka ve Olaylara Tercüman"
Tercüman'ın alt manşeti: "Halkın kardeşliği değil, milletin kardeşliği..."
Hürriyet'in logosu: "Türkiye Türklerindir"
Hürriyet'in manşeti: "Hepimiz Ermeniyiz"
* Kutup buzulları eriyecek. 2100 yılı yazında artık Antarktika olmayabilir.
* Fırtınalar şiddetlenecek, sel felaketleri artacak
* Ülkeler sera gazı emisyonlarını düşürseler bile okyanuslar bin yıl boyunca yükselecek. Deniz seviyesinde 2100 yılı itibariyle bugüne oranla yaklaşık yarım metre artış olacak. Bangladeş'ten Hollanda'ya pek çok kıyı ülkesi sular altında kalma tehlikesiyle karşı karşıya.
* Hava ısındıkça okyanuslar buharlaşıyor
* Ve son bir uyarı: Dünya bir kısırdöngüyle karşı karşıya. Hava ısındıkça okyanuslar buharlaşıyor. Su buharı atmosferde yoğunlaşarak bir sera etkisi yaratıyor ve hava daha da ısınıyor.
Doğa, artık insanların ortaya çıkardığı yüksek karbondioksit miktarıyla başedebilme kapasitesini yitiriyor.
Bir insana 'nefret'ten başka bir duyguyu otantik olarak yaşatmayacak bir arkaplandan geliyordu. Bireysel hayatı yoksunluklarla geçmişti ama bundan çok daha belirleyici olan 'topluluk' bilinci, kan, kin ve nefret zemini üstünde kurulmuştu. Bütün bunların içinden Hrant Dink, bir sevgi anıtı gibi boy atmayı başarmıştı. 'İntikam' değil, 'empati'ydi, ayağını basmak için seçtiği sağlam toprak. Bu 'mucize'ydi öldürülen. Bu adamlar, yalnız tetiği çeken ya da silahı verip 'Gazan mübarek olsun' diye uğurlayanları kastetmiyorum sadece, bunların arkasında ve daha yükseklerde durup bu kuklaların iplerini oynatanları, 'önümüzdeki 50 yıl içinde Türk gençliğinin ideolojisi'nin ne olacağına karar verenleri kastediyorum. Bu adamlar, 'sevgi'yi öldüremiyorlar.
Dün ben yüreğimi kaybettim... Hrant'ı tanıyanlar değil sadece, onu televizyonda bir kez izleyenler bile, o yüreğin çapını farketmişlerdir. Hrant'ın gidişine bugün yürek dayanmıyorsa, onun yüreğinin hepimizi kucaklayacak kadar derin olmasındandır. Hrant'ın gücü böyle bir yüreği liderlik vasfıyla, cesaret ve ahlakla bütünleştirmesindeydi. Ama Hrant'ı asıl Hrant yapan şaşırtıcı, birçokları için yadırgatıcı samimiyetiydi. Bu toplumun çoktan kaybettiği, hatırlatıldığında gocunduğu, önüne çıktığında ürktüğü samimiyet... Hrant bu özelliğiyle hepimize ahlaki bir duruşun ne olduğunu, insanın 'kendisi' olmasının nasıl bir şey olduğunu gösterdi ve gerçekte bize kendi ezikliğimizi hatırlattı. Onu hazmetmek o yüzden kolay değildi. Sırf varlığıyla ve apaçık insani duruşuyla Türkiye'yi utandıran adamdı o...
İnsan kendiliğinden büyük olmaz. İnsanı, yaptıkları büyük yapar. Evet, O büyük oldu. Çünkü büyük düşündü. Büyük söyledi. Bugün buraya gelerek hepiniz büyük düşündünüz. Sessizce büyük konuştunuz. Siz de büyüksünüz. Bugünle kalmayın, bu kadarla yetinmeyin.
Biz de geleceğiz sevgilim, biz de geleceğiz o eşsiz cennete. Oraya yalnız ve yalnız sevgi girer. İnsanların ve meleklerin dillerinden üstün olan, peygamberlikten üstün olan, bütün sırları bilmekten üstün olan, dağları yerinden oynatacak imandan üstün olan, varını yoğunu sadaka vermekten üstün olan, bedenini yakılmaya teslim etmekten daha üstün olan yalnız ve yalnız sevgi girecek o cennete. Orda gerçek sevgi ile bir arada ebedice yaşayacağız. Kimseyi kıskanmayan sevgi, kimsenin malında gözü olmayan sevgi, kimseyi öldürmeyen sevgi, kimseyi aşağılamayan sevgi, kardeşini kendinden üstün tutan sevgi, kendi hakkından vazgeçen sevgi, kardeşinin hakkını arayan sevgi.
İlhan abi mantığına göre, sağ siyaset çizgisini izleyen partilerin seçim kazanıp hükümet kurması 'siyasal iktidarı ele geçirmek', meşru hükümete yönelik her türlü antidemokratik müdahale ise 'demokratik devrim' sayılıyor.
Tabii İlhan abi '28 Şubat dinci darbeyi önledi' avuntusuyla darbeye cevaz verirken, 28 Şubat sürecinde enerji ihalelerinin kimlere gittiği, hangi bankaların boşaltıldığı, teşviklerden ve özelleştirme uygulamalarından hangi grupların yararlandığı gürültüye gitti.
Hep böyle olur...
Kimine 'devrimleri korumak' (!) tesellisi düşer, kimine de trilyonluk kaynağı yağmalama ve talan etme ayrıcalığı...
Aradan yarım saat geçti. Mehmed Abi elinde beyaz bir zarf, bitkin durumda masasına geldi. Koltuğuna oturduğunda kısık, buruk sesiyle boşluğa doğru sitemkâr bir şeyler mırıldanmaya başladı. ""Değişiyor, her şey o kadar çok hızlı değişiyor ki, bunlara birden ayak uydurmak zor" Siz çok gençsiniz" Çabuk uyum sağlarsınız"" Boşluğa bakan dalgın gözlerinin birinden yanağına boncuk boncuk yaş indiğini gördüm. Üstâd, kalın siyah çerçeveli gözlüğünü çıkartıp yanağındaki yaşını silerken, benim ise içimde tarif edemediğim tuhaf bir duygu belirdi. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Ne olduğunu da soramadım. Daha doğrusu, sormamam gerektiğini biliyordum. Kısa bir sessizlikten sonra, incindiğini anlamıştım yılların yazı emekçisinin. Çünkü, muhasebe, kendisini ayağına kadar çağırıp, maaşını ödemişti.
Bülent Karaköse (Karikatürcüler Derneği)
Hayatımdaki en önemli insan, yattığı hastanenin acil bölümündeki odasında yeni yılın ilk gününden birkaç saati yaşadı ve müsaade istedi. 'Ebedi istirahat' denilen şeyin anlamını da bu yaşımda öğrenmiş oldum. Giderayak sağlığın aslında çok az insana bahşedilen bir hediye olduğunu hatırlattı bana. Doyasıya nefes almanın, kana kana su içmenin, şöyle bir yaslanıp gerinmenin, kalkıp birkaç adım yürüyüp kafa dağıtmanın, neşeli bir sofrada, tadına vara vara mutluluk içinde bir şeyler atıştırmanın, doyasıya sohbet etmenin nedense görmezden geldiğimiz bir armağan olduğunu gösterdi hepimize. En acısı, zihnimizin en dibine gömdüğümüz ölüm denen şeyin kimi hallerde yaşamaya yeğlenir olduğun öğretti.
Bildiğiniz gibi, Suudi yönetimi, Osmanlı mirası olan Ecyad Kalesi'ni yıktırıp yerine ucube bir plaza kondurmuş, başka plazalara yer açmak için de Peygamberimizin uğrak yerlerinden biri olan Mina Dağı'nı tıraşlamıştı.
Mehmet Yakup işte buna isyan ediyor.
Buna isyan ediyor ama, 'dünyanın en zengin dillerinden biri olan Türkçe' dururken, Hürriyet gazetesinin bulunduğu binaya neden 'Medya Towers' diye İngilizce bir isim konulduğunu sormuyor. Bu çelişki kafasını hiç kurcalamıyor.
Şunları lütfen aklınızın bir kenarında tutun: çocuk pornosu, pornografi sektörünün içinde dünyanın her yerinde lanetlenmiş bir alt kategoridir. İnternette arama yaparak bulmanız imkânsıza yakındır. Bedavaya ulaşmanız da cezalarla önüne geçebilmeniz de pek mümkün değildir. Bu işin yağlı müşterileri Türkiye'de değil, Avrupa'nın zengin ülkeleri ve ABD'dedir. İnternetten çok daha eskiye dayanan bir kökeni vardır. Bugün Türkiye'den de insanların avuçla para dökerek malum Uzakdoğu ülkelerine yaptıkları fuhuş turizminin içinde çocuk pornografisinin olmadığını düşünüyorsanız yazık size.
Bu süreç pekâlâ 'genel' bir sansüre bahane olabilir. Gidişat da sanki o yönde.
Elbette cep numarası değişmişti ama ben zaten cep telefonundan aramanın taciz olduğuna inandığımdan çalışma numarasından aradım. Karşıma çıkan kız önce beni akıllı bir sorguya çekti. 'Sizi tanır mı?' 'Ne için aramıştınız' vesaire... Eski arkadaşız, gibi ülkenin en itibarsız cevabını vermek gafletinde bulundum. Kızcağız hemen anlamıştı başından savılacaklar listesine konmam gerektiğini... İnsan hiç hem Türk hem makam sahibi olup hem de eski arkadaş sahibi olabilir miydi? Eski arkadaş bana hiç dönmedi. Kendisi yükselirken yerinde kalmış olanlarla görüşmek iktidarın cakasını bozar.
Yönetenlerin bir İstanbul tasavvuru yoktu çünkü bir Türkiye tasavvurları da hiç olmadı. Kimileri batılı, başkaları dindar bir ülke düşündüler ama hiç kimse kendine özgü bir dünya görüşü olan, sahip olacağı üretim ve bölüşüm modeli önceden bilinen bir ülke öngörmedi. Bir estetik cerrahının elinde biçimlendirilmek isteyen birisi gibiydik. Sağımız solumuz kesildi, biçildi ve ucubeye benzedik.
Var olanı geliştirseydik çok güzel ve güçlü bir ülkemiz olacaktı. Benzemeye çalıştık uymadı ve garip bir yaratığa dönüştük. İstanbul Türkiye'nin özetidir ve bir gelecek tasavvurumuzun olmadığının kanıtıdır.
Türkiye'de aydınların bir özelliği vardır. Dillerinden demokrasi sözcüğü düşmez ama halkın ortalama eğitim düzeyinin ilkokul düzeyinde olduğunu ve ilgilerinin futbol, magazin ve benzeri konularla sınırlı olduğunu söylerler. Oysa kendileri bir sürü kitap okumuş, şarapların iyisini bilen ve yurtdışında yaşamış insanlardır. Eğer onların okuyup beğendiği bir kitaptan ya da ilgilerini çeken bir olaydan haberdar değilseniz cahil olduğunuzun resmidir.
Aydınlarımız çok şey bilirler ama bunların bir kurgu olabileceği ihtimalini akıllarına bile getirmezler. Birbirlerine okudukları kitapları anlatır ve bununla ne kadar bilgili olduklarını gösterirler. Halk bunları bilmemektedir ve bu durum onların üstünlüğünün kanıtıdır.
Halk için doğruluğunu tartışabileceğiniz başka bir tesbitim daha var: 'Kırk yıl bir yanlışı söyleyip halkı inandırsanız bile bir gün birisi çıkıp onun aklına hitap eder ve doğru kabul edeceği bir şey söylerse kırk yıllık yanlış bir anda unutulur ve yeni düşünce herkesin dilindeki şarkıya dönüşür.'

Ali Türkan
Kadın farkında bile değildi onun. İşyerindeki angutlar da sürekli şişmanlığıyla alay ediyorlardı zaten. (Bir keresinde çalıştığı bölüme gitmiştim. Yirmi yaşlarında bir it, yanından geçen Pavel'in göbeğini tutup sallamıştı eliyle Tam üstüne yürüyordum ki, eliyle engel oldu Pavel.. Yazar

Necdet Şen
Sağlık personelinin hak ettiği çalışma koşullarına ve ücrete henüz kavuşamamış olması, tamamen kuyruklarda bekletilen, azarlanan, saygı gösterilmeyen hastaların ve bundan söz eden basın mensuplarının suçudur. Gazete yazarı, yanlış anlamaları en baştan bertaraf etmek için, yazdığı her cümlenin altına kimleri tenzih ettiğine dair uzun bir liste eklemelidir. Necdet Şen
Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Şimdi başım iki ellerimin arasında düşünüyorum: Onlar gibi olmak, onlar gibi giyinmek, onlar gibi yiyip içmek, onlar gibi oturup kalkmak, onların diliyle konuşmak... Haydi bunların hepsini yapayım. Fakat, onlar gibi nasıl düşünebilirim? Nasıl onlar gibi hissedebilirim? Kitap Kurdu
İlker Tortop
Her şeye alışmış olan bizler hiç bir şeye de şaşırmayacağız. Tankerler evlere girecek, uçaklar taksilere çarpacak, çocukların öğretmeni sapık, mahallenin doktoru sahte çıkacak ama şaşırmayacağız. Dağda ölecek, vadide ölecek, ölecek de ölecek insanlarımız. Yazar
Alper Uzun
İki yüz bin yıl boyunca Avrasya da yaşadılar. Yaklaşık otuz bin yıl önce de ortadan kalktılar. Nedeni tam bilinmiyor ama tahminen modern insanın gelişi ve hava/iklim koşullarının soylarını kuruttukları düşünülüyor. Yazar
Kâmuran Kızlak
Klinik Psikoloji insanların nasıl düşünürlerse öyle duygulandıklarından, düşünceleriyle duygularının genellikle tutarlılık gösterdiğinden, yani duyguyu belirleyenin düşünce olduğundan bahsediyor. Olumlu düşünceleri olumlu duygular, olumsuz düşünceleri de olumsuz duygular izler. Yazar
Seyit Balkuv
Kemal Tahir'in dediği gibi rezil bir geçmişe sahip olsa bile, günümüzde sadece zenginler için değil işçiler için bile en yüksek refah düzeyinin Batı'da olduğu gerçeğinden yola çıkarsak, Batı sistemini elden geldiği kadar Doğu'ya uyarlamak insanların hayat şartlarının iyileşmesine yardımcı olmaz mı? Yazar
İlker Tortop
Çok değil yirmi yıl önce yani benim gençliğimde kızlara dik dik bakmak yürek isterdi. Ayrı ayrı merdivenlerden sınıflara girilirdi, etekler şimdiki gibi göbekte değildi. Bir kızın elini tutmak, onunla tenhada konuşmak en havalı aksiyondu bıçkın gençler için. Şimdiyse toplumun bu kadar tatminsiz olmasına şaşırmak mı yoksa şaşırmamak mı gerekiyor bilemiyorum. Yazar
Necdet Şen
Eskiden hüsranlarım çok uzun sürerdi. Zannederdim ki bütün bunlar bir tek benim başıma geliyor. Uzun uzun yas tutardım. Kendime acımaktan ve "boşa geçen" hayatım için yazıklanmaktan marazî bir zevk alırdım. Kolum kanadım düşer, dünyaya hoyratlığın egemen olduğunu düşünürdüm. Şimdi bunlar çok kısa sürüyor. Karar verene kadar. Necdet Şen
Vahap Demir
Efendi adam kışın da kazak giymezdi çünkü kazağı da serseriler giyiyordu. Efendi adam efendi gibi üşürdü ama hasta da olmamalıydı. Ülkemiz fakir ama onurluydu ve maalesef hastalık tedavisi için yurtdışından gelen ilaçların karşılığında onur kabul etmiyordu köftehorlar. İlle de dolar olmalıydı. Yazar
Alper Uzun
Proteinlerin üç boyutlu yapısına baktığınızda tıpkı o LEGO setleri gibi birbiri içine geçmiş ve yapacağı işe göre özelleşmiş parçalar var. Yakın bir gelecekte istenilen bir takım proteinler böyle LEGO setlerinin parçacıkları gibi takıp çıkarılacak. Ona göre ilaçlar yapılacak. Bireye özel ilâç geliştirilmesinde belki de en heyecan verici adımlar böyle atılacak. Yazar
Seyit Balkuv
Gelecekte ne olurlarsa olsunlar, şu an için bir önemi yok. Bacaklarında dolanan sabah serinliği ile çişi gelen çıplak bacaklıların, ilâhî yolculuklarına attığı bu ilk adım kutsallığından bir şey kaybetmiyor. Hem çocukların, hem ebeveynlerin, hem de izleyenlerin gözlerini nemlendiriyor. Yazar
Doğudaki insanların işlerini kaybetme konusunda Batılılar kadar ürkek olmamalarının sebebi aile...
Erkal Duran - Doğulular, Batılılar, iş hayatı ve Kemal Tahir
Ben de Star gazetesi yazarı Yağmur Atsız'dan bir alıntı yapayım. Konuya çok...
Onat Dikici - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?
Hasan Celal Güzel ülkemizdeki siyasi sistem için iki başbakanlı sistem diyor. Biri...
Tuncer İnceoğlu - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?
'Analar daha neler dogurur' diyenlerin kanli elleri opuluyor bu memlekette. Kapitalizmin bir kez...
Umut Kalan - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?
Yakup Kadri'nin bu eseri Türk edebiyatının önde gelen gerçekçi romanlarındandır. Yazarın Ankara...
Güliz Aktuğ - Yaban
Mevlana Celaleddin-i Rumi demiş ki:...
Ali Sedat Çetinkoz - Çıplaklık ayıp mı yani?
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.