6 Eylül 2008 Cumartesi
Sormak gerekiyor, resmi söylem ve resmi kafalarda yaratılan bu ilerici-gerici safsatasında kim ilerici, kim gerici? İslamcı ve gerici zannedilenler AB ve müessir medeniyetle kucaklaşmak istiyorlar. Küreselleşme ile barışıklar. Atatürkçü olduklarını zannedenler, Atatürkçülüğü tekellerinde sananlar ise Türkiye'yi hızla Batı'dan koparmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Sorulması gereken soru çok derinlerde ülkemizde. Eğitim sistemimiz, siyasi kültürümüz ve rejimi koruma paranoyası içindeki ordumuz 19. yüzyılın anakronistik 'pozitivist' anlayışına hapsolmuş durumda. 85. yılına yaklaşan Cumhuriyetimiz nasıl insanlar yetiştiriyor? Bu nasıl bir eğitim sistemidir ki, kendilerini ilerici zanneden üniversite hocaları, rektörler 'Ordu göreve' diyerek öğrenci yetiştirmeye devam ediyorlar.
Yazımı bitirdikten sonra, Genelkurmay'ın internet sitesindeki "muhtıra"dan haberdar oldum. Askerin demokrasiye müdahalesi anlamındaki bu muhtırayı bütün mevcudiyetimle şiddetle protesto ediyorum. Bu muhtırayı yayımlayanlar, TCK'da yazılı en ağır suçu işlemişlerdir.
Muhtıra incelendiğinde, incir çekirdeğini doldurmayan şaçmasapan iddialar bahane edilerek milletin iradesine ambargo konulmak istendiği anlaşılmaktadır. Cumhurbaşkanı adayı eşinin başörtüsü için verilen bir muhtıra olarak tarihe geçecek bu zorbalık, siyasî tarihimize bir utanç belgesi olarak geçecektir.
Aylardır darbecilere davetiye çıkaran CHP'liler ve bunların peşinde halka sırtını dönen DYP'liler ve ANAP'lılar artık kına yakabilirler.
Böyle bir rejimde yaşadığım için bir Türk aydını olarak hicap duyuyorum. Türkiye'deki bütün şerefli, haysiyetli ve vatansever demokratları bu antidemokratik muhtıraya karşı çıkmaya davet ediyorum.
İnönü devreye girdi, pazarlıklar yapıldı ve şu karara varıldı: 'Meclis açık kalacak ama Cemal Gürsel cumhurbaşkanı olacak.' İşte böyle bir ortamda Prof. Başgil Ankara'ya geldiğinde, Milli Birlik Komitesi'nin iki generali Fahri Özyürek ile Sıtkı Ulay onu hemen Başbakanlığa çağırdılar, 'Hocam aday olma, çekil' dediler. Hoca da 'Bu dediğiniz milli hâkimiyete aykırı. Ben, Anayasa'ya göre aday olabilirim' dedi. Ve Başgil, 15 dakika sonra Başbakanlık'tan, gözleri fal taşı gibi açılmış, alt dudağı düşmüş, yüzünde dehşet ifadesiyle, kimyası bozulmuş bir halde çıktı. Nazik anlatıma göre, general Sıtkı Ulay, ağır gelen tabancasını belinden çıkarıp masanın üstüne koymuştu. Diğer anlatıma göre ise o silah kılıfından çıkmıştı ve ağza alınmayacak laflar eşliğinde Anayasa hukukçusu Başgil'in başına dayanmıştı. Başgil hemen oteldeki eşyasını topladı ve sabaha karşı senatörlükten de istifa ederek İstanbul'a döndü.
Emre Aköz - Neşe Düzel (Radikal)
Bunlar iki, üç kuşak öncesinden şehirlileşmiş olan, Cumhuriyet'i kuran elit kadronun omurgası etrafında yer alan ve devleti bugüne kadar yönetmiş olan okumuş yazmış laik kesimler. Siyasi yapının nema dağıtımından geçmişte faydalanmış ve devletin rantlarına alışmış olan bu kesim kendisini devletle özdeşleştiriyor. Kendisini devletin sahibi görüyor ve AKP iktidarından kaygı duyuyor.
Naci Bostancı - Neşe Düzel (Radikal)
İrticacıları, hayatta olmayan tarihi bir kişiliğe şikayet edip, kabrini bir tek mum yakılmadığı eksik kalmış tekkeye çevirmeyi bilimselliğe aykırı bulmuyor; ama manevi şahsiyetleri vasıta kılarak yaradana dua etmeyi 'hurafe' sayıyor. 'Bu ülkede başörtüsü sorunu yoktur' diyerek, çağdaş siyaset anlayışına, demokratik mücadele geleneğine rağmen; ne ampirik bilgiye ne hukuka sığacak, gayet despot, gayet mücbir yöntemlerle problemi yok saymakla meselenin halledilmiş olduğuna inanç getirebiliyor.
Bu dumanlı havada, kendilerine hiç sıkılmadan 'ulusalcı' ya da 'milliyetçi' adı veren bazı psikopat kişiler, kendilerine, tepki içindeki birtakım müritler bulmakta sıkıntı çekmezler. Nitekim, 'Kuvayı Milliye' diye ortaya çıkıp, İttihat Terakki Cemiyeti'ni taklide çalışarak saçmalayan bazı uç gruplar da bu dumanlı havanın figüranlarıdır.
Gerçek milliyetçilerin, vatanseverlerin bu klinik vakaların peşine düşerek Türkiye'ye zarar vermeleri mümkün değildir. Bu marjinal grupların 'Vatan elden gidiyor!' haykırışlarına aldanmak için, ya büsbütün aptal ya da politik hırstan kör olmak gerekir. Hükûmet'in bazı icraatlarını beğenmeyebilir ve sert şekilde eleştirebilirsiniz. Ancak, millet tarafından seçilmiş bir Hükûmet'e, 'Vatanı satıyorlar' gibi ithamlarda bulunamazsınız.
27 Mayıs olmasaydı seçimler yapılacaktı. Yapılsaydı ne olurdu?
Seçimler yapılsaydı, CHP iktidara gelirdi. Bütün belirtiler bunu gösteriyordu. Muhalefetin çığ gibi büyüdüğünü, DP'nin muhalefette kalacağını gösteriyordu. DP'nin kesinlikle seçimleri yaptırmayacağını ve iktidarı terk etmeyeceğini söylemek, 27 Mayıs'tan başka çıkar yol yoktu demek asla mümkün değildir. 1960 koşullarında iktidara ilelebet yapışma olasılığı yoktu aslında. Demokrat Parti'de de böyle bir kapasite yoktu. DP öyle çok hegemonik, monolitik bir yapıya sahip, muazzam kadroları olan bir faşist ya da komünist parti falan değildi. Liderliğinin diktatoryal eğilimleri vardı ama DP mutlaka parçalanırdı. Zaten parçalanmalar da olmuştu. DP keşke demokratik yoldan tasfiye edilebilseydi... Zira 27 Mayıs kendisiyle sınırlı kalmadı, diğer darbeleri kolaylaştırdı.
Halil Berktay - Neşe Düzel (Radikal)
1993 Kasım ayı ile 1995 Mart ayı arasında yaşananlar birbiriyle irtibatlı olaylar mıdır? 'Kürt işadamı' sıfatıyla anılan kişilerin öldürülmesi ile dönemin başbakanının "Elimizde liste var, bunlarla her biçimde mücadele edeceğiz" demesi arasında bir irtibat var mıdır? Cem Ersever ve arkadaşları ne sebeple infaz edilmiştir, daha sonra öldürülen Kürt işadamları ile onların infazları arasında bir ilişki bulunmakta mıdır? O dönemde öldürülenlerin bir çoğunu tanıdığı anlaşılan Tarık Ümit'in bu cinayetler zincirinin son halkası olması tamamen bir tesadüf müdür? Bu cinayetler için neden hep Jandarma bölgesi seçilmiştir?
İkinci en önemli konu ülkeyi yönetenlerin dışarıdan destek ve icazet aldıkları konusunda giderek artan tereddütleri ortadan kaldırmaktır. Darbelerin ve onu izleyen sivil yönetimlerin arka planında başka güçlerin olduğu yönündeki izlenimin kırılması gerekir. Yani verilecek kararların bize ait olduğunu herkes gönlünde hissetmelidir. Türkiye, bunu başarırsa, çok farklı bir yere geldiğini, halkın kendine güveninin arttığını, eskisinden daha şevk ve güvenle geleceğe baktığını hep birlikte göreceğiz. Ancak iki şart bir arada olmalıdır. Hem dünyaya dönük hem de onlardan bağımsız olabilmelidir. Bunu başaran bir siyasi güç Türkiye'yi yeni bir aşamaya ve büyük devletler kategorisine dahil etmiş olacaktır.
Son muhtırayla yine düşman olanları ve hep düşman kalacakları işaret eden silahlı kuvvetlerin 'tam bağımsızlık'tan anladığıyla örtüşüyor mu onlarınki? Acil demokrasi diye haykırırken ordunun belirlediği düşmanlara
karşı bir şahlanış mı, amaçladıkları? AB'ye karşı önerdikleri nedir? İnsan haklarından yakınan bir dille, Kürt-Ermeni'yi işaret eden sivri tırnaklarıyla nasıl bir dünya tasavvurunun militanları, bu meydanı dolduran kalabalık? Şanlı Türk ordusunun ABD ile birebir bağlantılı varoluşu hakkında söyleyecekleri var mı? ABD ve küçük hempası İsrail'le milyarlarca dolarlık alışveriş ilişkisi içinde olan, komutanları ABD'de eğitim gören, NATO'nun bekçi gücü ordumuz, bu meydanda hamasi hıçkırıklar, milli ihtilaçlar içinde ABD'ye atıp tutan, emperyalist kuşatmadan yakınanlar karşısında ne hissedecektir?
Sormak gerekiyor, resmi söylem ve resmi kafalarda yaratılan bu ilerici-gerici safsatasında kim ilerici, kim gerici? İslamcı ve gerici zannedilenler AB ve müessir medeniyetle kucaklaşmak istiyorlar. Küreselleşme ile barışıklar. Atatürkçü olduklarını zannedenler, Atatürkçülüğü tekellerinde sananlar ise Türkiye'yi hızla Batı'dan koparmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Sorulması gereken soru çok derinlerde ülkemizde. Eğitim sistemimiz, siyasi kültürümüz ve rejimi koruma paranoyası içindeki ordumuz 19. yüzyılın anakronistik 'pozitivist' anlayışına hapsolmuş durumda. 85. yılına yaklaşan Cumhuriyetimiz nasıl insanlar yetiştiriyor? Bu nasıl bir eğitim sistemidir ki, kendilerini ilerici zanneden üniversite hocaları, rektörler 'Ordu göreve' diyerek öğrenci yetiştirmeye devam ediyorlar.
Yazımı bitirdikten sonra, Genelkurmay'ın internet sitesindeki "muhtıra"dan haberdar oldum. Askerin demokrasiye müdahalesi anlamındaki bu muhtırayı bütün mevcudiyetimle şiddetle protesto ediyorum. Bu muhtırayı yayımlayanlar, TCK'da yazılı en ağır suçu işlemişlerdir.
Muhtıra incelendiğinde, incir çekirdeğini doldurmayan şaçmasapan iddialar bahane edilerek milletin iradesine ambargo konulmak istendiği anlaşılmaktadır. Cumhurbaşkanı adayı eşinin başörtüsü için verilen bir muhtıra olarak tarihe geçecek bu zorbalık, siyasî tarihimize bir utanç belgesi olarak geçecektir.
Aylardır darbecilere davetiye çıkaran CHP'liler ve bunların peşinde halka sırtını dönen DYP'liler ve ANAP'lılar artık kına yakabilirler.
Böyle bir rejimde yaşadığım için bir Türk aydını olarak hicap duyuyorum. Türkiye'deki bütün şerefli, haysiyetli ve vatansever demokratları bu antidemokratik muhtıraya karşı çıkmaya davet ediyorum.
İnönü devreye girdi, pazarlıklar yapıldı ve şu karara varıldı: 'Meclis açık kalacak ama Cemal Gürsel cumhurbaşkanı olacak.' İşte böyle bir ortamda Prof. Başgil Ankara'ya geldiğinde, Milli Birlik Komitesi'nin iki generali Fahri Özyürek ile Sıtkı Ulay onu hemen Başbakanlığa çağırdılar, 'Hocam aday olma, çekil' dediler. Hoca da 'Bu dediğiniz milli hâkimiyete aykırı. Ben, Anayasa'ya göre aday olabilirim' dedi. Ve Başgil, 15 dakika sonra Başbakanlık'tan, gözleri fal taşı gibi açılmış, alt dudağı düşmüş, yüzünde dehşet ifadesiyle, kimyası bozulmuş bir halde çıktı. Nazik anlatıma göre, general Sıtkı Ulay, ağır gelen tabancasını belinden çıkarıp masanın üstüne koymuştu. Diğer anlatıma göre ise o silah kılıfından çıkmıştı ve ağza alınmayacak laflar eşliğinde Anayasa hukukçusu Başgil'in başına dayanmıştı. Başgil hemen oteldeki eşyasını topladı ve sabaha karşı senatörlükten de istifa ederek İstanbul'a döndü.
Emre Aköz - Neşe Düzel (Radikal)
Bunlar iki, üç kuşak öncesinden şehirlileşmiş olan, Cumhuriyet'i kuran elit kadronun omurgası etrafında yer alan ve devleti bugüne kadar yönetmiş olan okumuş yazmış laik kesimler. Siyasi yapının nema dağıtımından geçmişte faydalanmış ve devletin rantlarına alışmış olan bu kesim kendisini devletle özdeşleştiriyor. Kendisini devletin sahibi görüyor ve AKP iktidarından kaygı duyuyor.
Naci Bostancı - Neşe Düzel (Radikal)
İrticacıları, hayatta olmayan tarihi bir kişiliğe şikayet edip, kabrini bir tek mum yakılmadığı eksik kalmış tekkeye çevirmeyi bilimselliğe aykırı bulmuyor; ama manevi şahsiyetleri vasıta kılarak yaradana dua etmeyi 'hurafe' sayıyor. 'Bu ülkede başörtüsü sorunu yoktur' diyerek, çağdaş siyaset anlayışına, demokratik mücadele geleneğine rağmen; ne ampirik bilgiye ne hukuka sığacak, gayet despot, gayet mücbir yöntemlerle problemi yok saymakla meselenin halledilmiş olduğuna inanç getirebiliyor.
Bu dumanlı havada, kendilerine hiç sıkılmadan 'ulusalcı' ya da 'milliyetçi' adı veren bazı psikopat kişiler, kendilerine, tepki içindeki birtakım müritler bulmakta sıkıntı çekmezler. Nitekim, 'Kuvayı Milliye' diye ortaya çıkıp, İttihat Terakki Cemiyeti'ni taklide çalışarak saçmalayan bazı uç gruplar da bu dumanlı havanın figüranlarıdır.
Gerçek milliyetçilerin, vatanseverlerin bu klinik vakaların peşine düşerek Türkiye'ye zarar vermeleri mümkün değildir. Bu marjinal grupların 'Vatan elden gidiyor!' haykırışlarına aldanmak için, ya büsbütün aptal ya da politik hırstan kör olmak gerekir. Hükûmet'in bazı icraatlarını beğenmeyebilir ve sert şekilde eleştirebilirsiniz. Ancak, millet tarafından seçilmiş bir Hükûmet'e, 'Vatanı satıyorlar' gibi ithamlarda bulunamazsınız.

Ali Türkan
Ne meyhane, ne sosyal hayat, ne de manitalar umurumda. Günde iki defa da yürüyüşe çıktım mı, benden kralı yoktur yani. Basriye ortalıktan kayboldu; onu merak ediyorum. Aramaya çıkacağım şimdi. Sayfaya, "lezbiyenlik", Bruce Lee ve Muhammed Ali'yle ilgili üç şey yazıyorum. Öööle durup dururken esti bu konular. Özel bir nedeni yok yani. Bitince yollarım. İyi geceler. İyi çalışmalar. Yazar
Sevgili Uğur, bu övgülerinizi keşke okuyabilseydi ama Ali Türkan artık hayatta değil. Basılmış bir...
Derkenar - Sesi güzeldi
Tanrım çok güzel yazıyorsunuz ağabey, klasiklerin çoğunu okudum bu yüzden yeni çıkan kitaplara...
Uğur Kaya - Sesi güzeldi
Bir süre severek öğretmenlik yapmiş biri olarak bir kitapta okuyup anımsadığım şu sözü öğretmen...
Hatice Kizilirmak - Öğretmenin görevi üniformalı çocuk yetiştirmek mi?
Ellerinden öperim o doktorların. Benden yaşça küçük olsalarda!...
Yasemin Aydınlı - Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı
Saygıdeğer hocam, ...
Beta Tester - Bir doktordan mektup
Sevgili adaş, sözünü ettiğin zamanlarda aldığın Rol neydi?...
İlker Koçak - Kuş tüyü Vicdan
Vahap Demir
Halk hem cumhuriyetten hem de serbest seçimlerden hoşlanmaktadır ve tepede işler nasıl giderse gitsin sabırla ve tevekkülle kendinin söz söyleyeceği günün gelmesini beklemektedir. Beklerken de herhalde keyif verdiğinden olsa gerek göbeğini kaşıyarak filân beklemektedir. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Ramazan, sonuçta bir dinsel olaydır. Din deyince aklımıza ilk gelen şey nedir? Fatih Çarşamba: 50 yıldır karikatürüne aşina olduğumuz; peşinde dört tane kara çarşaflı kadınla yürüyen kurt dişli, koca tesbihli, kara sakallı bir adam! Bunlardan kurtulmamızın ilacı nedir? Laiklik! Laikliğin en katı savunucusu kimdir? TSK. Yazar
Murat Örem
Türkiye 30 Temmuz'da işi gücü bırakmış bir mahkeme kararını beklemiyordu. İnanın ki bu ülkede her şeye rağmen insanların çok büyük bir kısmı artık bu arkaik devlet oyunlarına dönüp bakmıyor bile. Onlar para pul hesabı yapmadan bir cana daha can katmanın çabasıyla, bir çocuğa daha iki harf öğretmenin çabasıyla gecesini gündüzüne katıyor. Mektup
Süheyla Apaydın
Türkiye'de gün geçtikçe bozulan bireysel ahlak nedeniyle kaybolan "saf insanlık", maalesef ilk önce kendini insanla uğraşan mesleklerde göstermektedir. Uğraşısı insan olan hekimin, bu bozulmadan kendini tamamen kurtarması, soyutlaması mümkün değildir. Mektup
Vahap Demir
Silgi ortasından delinerek boyuna asılmalı, böylece kaybolması önlenmeliydi. Muntazam kıyafetimizde görüntüyü bozan tek unsur boyunlara asılan silgilerdi. Tek parti döneminin üniform anlayışını sadece tek parti dönemi anlayışının ülkeye yaşattığı sefaletin delebiliyor olması kayda değer bir ironiydi. Yazar
Seyit Balkuv
Fakat, bu sefer de nereden geleceği belli olmayan arsız parazit esintiler, evrensel düşünmeye, hayatı sevmeye, fikr-i sabitleri yok etmeye uğraşan yelkenciye bunun bedelini ödetmek için can atar. Karşı ağırlıklarından azade olmak uğuna mücadele yeteneği körelmiş tekneyi bir o yana, bir bu yana yatırır, bir boş anını bulursa da batırıverir. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Peki, bunca zamanın ardından -bunca yaşanmışlık ortadayken- biz insanlar, diğer Uzak Asyalarda; Ortadoğu'da, Balkanlar'da, Kafkaslarda, Afrika'da, kan kokusuna duyduğumuz iştahı ne kadar dizginleyebildik? Ve doğanın her alanında muktedir olan bizler, ne kadar dindirebildik kendi doğamızdaki "Barış" adlı ağlayan çocuğun gözyaşlarını? Yazar
İlker Tortop
Darbeyi alkışlayan, faşist sivilleri alkışlayan, zorbaları alkışlayan bu halkın vicdanı neresinde? Bizim güvenlikli sitelerde oturup, siyah camlı arabalarla gezmemiz; savaşa karşı olmamız, sokak hayvanlarına karşı olmamız, Avrupa Birliği'ni istememiz daha iyi bir ülke için yeterli değil sanırım. Yazar
Seyit Balkuv
Aslında üniversite diploması denen şey, ortak menfaatlerini korumak adına bir araya gelen diğer üniversitelilerin birbirine sokularak oluşturduğu ayrıcalıklılar kulübüne kabul pasaportunuzdur. Yoksa gerçek anlamda üniversite bitirmeniz sizi daha erdemli yapmaz. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Kimseye, vicdanının kabul etmediği bir iş zorla yaptırılamaz. Bu, çok ilkel ve çağdışı bir yöntemdir. Bugün, inançlı bir kişiye, "inanma!" baskısı yapmak ne kadar despotça ise, silahı, savaşı, öldürmeyi kabullenmeyen kişiye, silah verip, savaşa gönderip, "öldür" demek de, o kadar despotça ve saçmadır. Yazar
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.