Bir 'yaşama tarzı', bir 'hayat sistemi', ne diyeceksek adına, içinde, kendi genel mantığının zorunlu bir sonucu olarak, 'yoksulluk' gibi bir keyfiyeti içeriyorsa, bu kusurlu bir sistemdir, içinde ciddi ahlaki sorunlar içeren bir sistemdir. Çeşitli nedenlerle, özellikle de yerine kısa zamanda daha iyisi konulamadığı için, geçici olarak katlanabiliriz -şu anda yapmakta olduğumuz gibi. Ama bunu 'ebedi' bir şey gibi görmemizin bir anlamı yoktur ve şu ana kadar daha iyisini gerçekleştirememiş olmak, daha iyisini aramaktan vazgeçmemizi de gerektirmez.
Bazı düşünürler, "acaba Türk unsuruna dayalı bir milli devlet kurulacağı zaman, Arap ülkelerinden vazgeçtiğimizi kabul ve Lozan'da tescil ettiğimiz gibi, Kürt unsuru da dışarıda bırakılsaydı, bu daha gerçekçi bir politika olmaz mıydı, yeni sınırlar ona göre çizilseydi bugün yaşadığımız sıkıntılar da çekilmezdi" diye de tartışıyorlar, başlarına dert almayacak çizgiyi koruma endişesi içinde bir yandan... Çünkü "düşünce suçu" Avrupa Birliği'nde yoktur ama Türkiye'de vardır.
Osmanlı, evet Arap ülkelerini sömürdü ama Anadolu'yu da sömürdü.
Bu, "merkezin, periferide yaratılan artı-değeri çekip alması" şeklinde bir Asya Tipi Üretim Tarzı sömürüsüydü. Devletin kuruluş düzeni de yapısı da böyleydi. İstanbul gelişirken Kahire, Kudüs, Bağdat, Medine geri gidiyordu ama Sivas, Konya, Kayseri, Aydın da geri gidiyordu.
Kıdemli siyasetçi, tarihte ilk defa iki ülke arasındaki sınırı bir demiryolu hattı ile belirleyen İngilizlere hayranlık duymaktadır. Herhalde cetveli almaya üşendikleri için hazır bir çizgiyi kullanmış olmalıdır diye düşünür. Aklına bir muziplik gelir ve bir sınırı bir evin yatak odasının ortasından geçirip karı kocayı ayırsam insanlar bunu da kutsar ve bu sınırı korumak için can verirler mi diye düşünür. Sonra bu fantezisinden vazgeçer ve telgraf direklerinin yeni sınır olması konusunda anlaşırlar. Direklerin her iki tarafındakiler de sevinç içindedir çünkü yeni devletlerini kurma başarısını göstermişlerdir.
Döndükten iki gün sonra Endonezya depremi ve tsunami oldu. Biletimi değiştirmeseydim tam deprem olduğu sabah uçacaktım, belki yollarda kalırdım, ama deprem 3-4 gün önce adadayken olsaydı sağ kalacağımı sanmıyorum, çünkü tsunaminin geldiği saat tam benim sabahları sahildeki şezlonglarda kitap okuduğum saatti. Kafamı kitaptan kaldırıp denizin çekildiğini farketsem bile normal bir türk olarak çekilen denizin içine girip fotoğraf çekmeye çalışırdım. Daha yaşayacak günümüz varmış. Kayınvalidem döndükten üç gün sonra ameliyat oldu ve sağlğına tamamen kavuştu. Ulaşabildiklerimden Cenevizli Stefano, Amerikalı David ve Restorancı Sofya'nın kocasıyla kendisi sağdı. David ve Sofya Tsunamiyi Lanta adasında yaşamışlar. Dalga adanın benim kaldığım ve yüzdüğüm köşesine vurmuş. Sonja restorana kadar gelmiş ( kıyıdan 200 m). David'i Amerika'ya dönüşünde gazeteci ordusu karşılamış,TV'lere çıkmış. Diğerlerinden haber alamadım. Kostarika'lı tıp öğrencileri sahildeki bungalowlarda daha yılbaşına kadar kalacaklardı, Güney Afrika'lı tiyatrocular yine sahile sıfır bir yere yerleştilerse kurtlmuş olmaları zayıf bir ihtimal.
İsviçre'li aşçı-sörfçü Sam bütün gün KL deki hostelde Srilankaya gidebilmek için acenteden haber bekliyordu, en sonunda gitti ama korkarım ölümüne gitti. İsviçre'li Ursulla ise kurtulmuşsa mutlaka Elifi arar!
Bora Bilgin (Sandaletli Seyahat)
Halet-i ruhiyenizi korumanız için, önce onun sürekli bir saldırı altında olduğunu fark etmeniz gerekiyor. Bu bir.
Sonra bu saldırının nereden geldiğini görebilmelisiniz. Bu biraz eğitim istiyor. Bu iki.
Sonra da bu saldırıyı nasıl bertaraf edeceğinizi bulmalı ya da öğrenmelisiniz. Bu da üç.
"Normal", "doğal", "sağlıklı" bir insan olmak büyük ölçüde bunları yapmakla mümkün olacaktır.
Bu kanaat kirliliğine, toplumun % 95'inin fiilen müdahil ve haberdar olamadığı zirvelerdeki güç çatışmaları, kazanç ve yatırım pozisyonları yol açıyor; kamuoyunun edineceği kanaatler üzerinden hiç de centilmen olmayan bir çatışma sürdürülüyor. Hükümetler, çatışmanın tabii tarafıdır çünkü kağıt üstünde gücü (sermaye, itibar, kredi, fırsat vb...) onlar kontrol ediyor ama nihai tahlilde biz mağdur ediliyoruz; biz ne ilaç şirketiyiz, ne fındık ihracatçısı ne de enerji sektöründe büyük yatırımları bulunan bir grup. Bu sektörlerde ne olup bittiğini tam bir berraklıkla göremediğimiz için kanaatlerimiz istismar ediliyor.
Yani bu emekli general Silahlı Kuvvetler'in topluma yönelik manipülasyon yaptığını ve suçu 'karşı tarafa' atmak üzere de planlı bir 'değerlendirme' süreci işlettiğini söylemiş oluyor. "Bu işlerde iki taraf oluşturulur, biri düşman tarafı..." diyen Tokat "Bu işlerde karşı tarafa korku vereceksin." demeyi de ihmal etmiyor. Ancak ilginç bir şekilde anlattığı operasyonda karşı taraf bizzat biziz... Atılan bombalar bizzat bizi korkutmak için atılmış. Dahası örneğin asıl 'karşı taraf' olması gereken PKK, söz konusu bombaların kendi tarafından atılmadığını bildiğine göre bunların TSK tarafından atıldığını anlamaz mı? Bu durumda niye korksun? Anlaşılmakta ki olan bitenin gerçek yüzünü bilenler ordu ile PKK... Biz ise nereden ve kimden geleceği belli olmayan tehditlerin altında sadece korkuyoruz.
Tam bilet almaya yanaştım, önümdeki adam 'Bunu iade edemiyoruz öyle mi_' diye sordu, gişedeki kız da evet dedi. Adam uzaklaşırken 'Fazla biletiniz var galiba' dedim. Evet dedi, baktım vereyim demiyor, ' Ben alayım, ne kadar?' dedim. 15 ytl dedi, kızları evde oturmaya karar vermiş.
Ben hiç olmazsa 10 ver yeter diyeceğini umuyordum, çıkardım 15 i verdim, sonra bileti açtım baktım 13+2 ytl biletix komisyonuymuş, gişeye sordum 13 dediler. Gittim söyledim, adam pişkince cebinden 2 lira çıkardı verdi. 'Fesuphanallah' dedim girdim, yeri de iyice kenardaymış.
Bora Bilgin (Sandaletli Seyahat)
"Biz de o verileri kullanacakmışız ki, böyle davrananların sayısı artsın" imiş.
Eğer bu bir temenni ise öyle temenni olmaz ey i'zan fukarası; "Allah böylesini kimsenin başına getirmesin" diye dua edilir. İslâm kültüründe "setr" diye bir kavram vardır. Kabahatler setredilir; "görmezden gelinir" mânâsında değil, "propagandası yapılmaz, o fiil övülmez, örnek davranış diye reklâmı yapılmaz" mânâsında... Böyle işler fazla dallanıp budaklanmadan gereği yerine getirilir (töre cinayeti değil tabii; ölçüyü az önce zikrettik: Zinâkâr için mahrumiyet cezası vardır. Töre cinayeti, yere batasıca bir aşiret geleneğidir, o kadar!) ki temel değerler sarsılmasın, hep üstte dursun.
10 gün sonra askere gitmeye hazırlanan Sefa asıl sorunun sınavdaki yanlış soru olduğunu kaydetti. Yanlış soruya yönelik kimsenin tepki göstermediğini ve unultup gittiğini belirten Sefa'ya göre bu soru bir çok kişinin 'hayatını kaydırdı': Düşünsenize 3 saatte sizden hayatınızı ortaya koymanızı istiyorlar ama kendileri bir yılda 180 tane doğru soru hazırlayamıyorlar. Bunu ben bile yaparım. Ama onlar yapamıyorlar. Bu sorunun yanlış olduğunu bilmeyen bir aday düşünün, o soruda 10 dakika takıldıysa bu çocuk, doktor olacakken şimdi ziraat mühendisi oldu.
Ölene saygımız varsa onu neden beton dökerken kullanılan kalıp tahtasından yapılmış tabutlara koyarız da kaliteli bir tabut kullanmayız?
Tabutun taşınmasını itiş-kakış konusu olmaktan çıkarmak, onun için de bu görevi üstlenecekleri baştan belirlemek mümkün değil mi? Ölene sevgi ve saygı duymak başka... "Ben daha çok seviyorum" iddiasıyla kargaşa çıkarmak başka...
Son yolculuğundaki insanı kabristana neden, sebze haline domates taşıyormuşuz gibi, arkası yarı kapalı bir kamyonetle götürürüz? Kaliteli bir cenaze arabası, ölen insan için çok mudur?
Televizyonda gezinirken rahmetlinin cenazesinin haberine rastladım. Cami dolmuş taşmış adeta... Hoca cenaze namazını kıldırmak için rahmetlinin önünde durmaya çalışıyor, birazda zorlanarak. Hepimizin bildiği gibi; namaz kıbleye doğru kılınır. Hoca namaza başlayacak ama bir türlü cenaze namazı başlayamıyor. Önünde 10-15 arası kadın bekliyor, hocaya bakarak. Hoca: "Hanımlar kıbleyi boşaltın, namaza başlayacağım, yan tarafıma gelin vs." diyor. Ama kadınlarda ilginç bir tavır ile: "Hadi hoca kıldır! Başla namaza birşey olaz! Yıkalım bu tabuları! Hangi yüzyılda yaşıyoruz!" diyerek tepki veriyorlar. Hocada ne yapsın? Bu durumda namazı kıldırıyor. Bu arada sözkonusu bayanların bazıları namaz sırasında yanındaki ile konuşuyor, diğeri gözlüklerinin camını siliyor, bazıları halen hocaya takmış sinirli sinirli cami hocasını kesiyor.
Ortadoğu'ya dönelim: "Adam", bakın bugünkü ülkelerin sınırlarını neleri gözeterek çizmiştir:
1) Hiçbir ülkeye hem su hem petrol kaynağı aynı anda verilmemiştir.
2) Hiçbir ülkede su, hem baslayıp aynı sınırlar içinde bitmez. Bir ülkede başlayan su kaynağı muhakkak başka bir ülkede bitmelidir.
3) Her ülkeye denize bir çıkış sağlanmıştır. Fakat bu çıkış, onların "yaz tatillerini zenginleştirme" amaçlı değil, çıkıştan aynı zamanda "girilebileceği için", gerektiği zaman "denize hakim bir gücün" oraya istediği an müdahelede bulunabilmesi amacıyla öyledir.
4) Bölgede etkili olabilecek "eski bir gücün" sınırları, güneyinde tamamiyle onun etkisini en çok daraltacak şekilde (teşekkürler İngiliz'ler) çizilmiştir.
Bilgiyle sidik yarışına girilmez. Sizin zannettiğiniz gibi bilgi, kafaya tıkıştırılan ve gerektiğinde geri kusulan bir şey değildir. Türkiye'de bilgi kelimesinin kodu RÜTBE olduğu için, onun aynen askeri rütbe gibi "ne kadar çok olursa o kadar iyi" olan bir şey olduğu zannedilmektedir. Halbuki Occam'ın Ustarası'na göre (ki bilimin temelidir) olabileceği kadar kısa olan açıklama her zaman daha iyidir. Mark Twain ne derdi "kısa yazmak uzun zaman alır".
Yeşil halen yaşıyor, ama son derece hasta; hastalığı siroz. Yeşil halen çeşitli Türki cumhuriyetlerde özel bakım altında tutuluyor. Özel bir ekip Yeşil'i "gerektiği ölçüde" hareket ettirerek Türkmenistan, Özbekistan gibi ülkelerde dolaştırıyor. Halen doktor kontrolünde ve büyük ölçüde yatağa bağlı yaşıyor.
MEKTUPLAR GENELKURMAY'DAN GEÇİYOR
Yeşil ortalama 3 aylık süreler içinde eşine mektup yazıyor. Genelkurmay Başkanlığı üzerinden iletilen mektuplar önce Jandarma'nın kriminal laboratuvarlarında inceleniyor. Her defasında yazının Yeşil'e ait olup olmadığı tespit ediliyor. Bu tespitin ardından mektuplar özel seçilmiş bir rütbeli asker tarafından aileye ulaştırılıyor. Mektup Yeşil'in eşi tarafından okunuyor ve yerinde imha ediliyor.
İngiliz başbakanı Churchill, "göçmenlerden şikayet eden İngilizlere, dün biz ordaydık, bugün onlar burada," diyerek, bana göre kaderin diyalektiğini en iyi açıklayan insan olmuştur.
Dünyada sadece iki büyük savaş vardır ki, ölenleri gömmek için savaşan taraflar birbirlerine mola izni vermiştir. Biri Truva savaşı, diğeri ondan binlerce yıl sonra yapılan Çanakkale savaşı... Aynı topraktan söz ediyoruz.
Şam'ın uluslararası adı Damascus akan kan anlamına gelir. İnanışa göre Kabil Habil'i Şam şehrinde öldürmüştür ve o günden bu güne Ortadoğu'da kan hiç durmamıştır.
Sonuçta 19 yy aydınlanması bir yüz yıl sonra uğruna milyonlarca insanın öleceği Alman Kimliği'ni yarattı. Ortadoğu'daki soyağaçlarına ve mezheplere göre bölünmüş nasyonal kimlik uğruna ölenlerden henüz söz etmiyorum. Çünkü tarih Ortadoğu ile hesaplaşmasını sona erdirmedi. Daha henüz ne kadar çok insanın bu çılgın ortaklık adına öleceğini bilmiyoruz. Ama siz Müslümanlığa red ettiği bir laik özgürlük ve hümanizmayı dayatırsanız yüz yıl hesaplaşmasında çok daha fazla insanın ölümüne katkıda bulunursunuz.

Ali Türkan
Hatta yalnız da değil, kimsesiz. En çok böyle anlarımda eskilerde kalmış, ya da bu dünyadan göçüp gitmiş bir dostu, sevdiğim bir kadını veya saçlarımı okşayan bir eli, uzaklarda oldukları için hep bir şeylerin eksik olduğu "yeni" dostlarımı özlüyorum. Ve en çok böyle anlarda, dostlarımın o kadar da uzak olmadığını düşünüyor, sevgiyi metreyle ölçme sazanlığından sıyrılıyorum. Moustaki haklı: Non, je ne suis jamais seul avec ma solitude. Yazar

Necdet Şen
Çocuk sevgisini biz icat ettik. Patenti bizde. Henüz oralarda şubemiz yok. Hayatın değerini de bir tek biz biliriz. Çocuklarımızın doğumunu ve büyükannelerimizin ölümünü gazete ilanlarıyla duyurmayı da. Onlar hayvandır, sadece haykırır tepinir bayılırlar. Necdet Şen
Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Şimdi başım iki ellerimin arasında düşünüyorum: Onlar gibi olmak, onlar gibi giyinmek, onlar gibi yiyip içmek, onlar gibi oturup kalkmak, onların diliyle konuşmak... Haydi bunların hepsini yapayım. Fakat, onlar gibi nasıl düşünebilirim? Nasıl onlar gibi hissedebilirim? Kitap Kurdu
İlker Tortop
Her şeye alışmış olan bizler hiç bir şeye de şaşırmayacağız. Tankerler evlere girecek, uçaklar taksilere çarpacak, çocukların öğretmeni sapık, mahallenin doktoru sahte çıkacak ama şaşırmayacağız. Dağda ölecek, vadide ölecek, ölecek de ölecek insanlarımız. Yazar
Alper Uzun
İki yüz bin yıl boyunca Avrasya da yaşadılar. Yaklaşık otuz bin yıl önce de ortadan kalktılar. Nedeni tam bilinmiyor ama tahminen modern insanın gelişi ve hava/iklim koşullarının soylarını kuruttukları düşünülüyor. Yazar
Kâmuran Kızlak
Klinik Psikoloji insanların nasıl düşünürlerse öyle duygulandıklarından, düşünceleriyle duygularının genellikle tutarlılık gösterdiğinden, yani duyguyu belirleyenin düşünce olduğundan bahsediyor. Olumlu düşünceleri olumlu duygular, olumsuz düşünceleri de olumsuz duygular izler. Yazar
Seyit Balkuv
Kemal Tahir'in dediği gibi rezil bir geçmişe sahip olsa bile, günümüzde sadece zenginler için değil işçiler için bile en yüksek refah düzeyinin Batı'da olduğu gerçeğinden yola çıkarsak, Batı sistemini elden geldiği kadar Doğu'ya uyarlamak insanların hayat şartlarının iyileşmesine yardımcı olmaz mı? Yazar
İlker Tortop
Çok değil yirmi yıl önce yani benim gençliğimde kızlara dik dik bakmak yürek isterdi. Ayrı ayrı merdivenlerden sınıflara girilirdi, etekler şimdiki gibi göbekte değildi. Bir kızın elini tutmak, onunla tenhada konuşmak en havalı aksiyondu bıçkın gençler için. Şimdiyse toplumun bu kadar tatminsiz olmasına şaşırmak mı yoksa şaşırmamak mı gerekiyor bilemiyorum. Yazar
Necdet Şen
Eskiden hüsranlarım çok uzun sürerdi. Zannederdim ki bütün bunlar bir tek benim başıma geliyor. Uzun uzun yas tutardım. Kendime acımaktan ve "boşa geçen" hayatım için yazıklanmaktan marazî bir zevk alırdım. Kolum kanadım düşer, dünyaya hoyratlığın egemen olduğunu düşünürdüm. Şimdi bunlar çok kısa sürüyor. Karar verene kadar. Necdet Şen
Vahap Demir
Efendi adam kışın da kazak giymezdi çünkü kazağı da serseriler giyiyordu. Efendi adam efendi gibi üşürdü ama hasta da olmamalıydı. Ülkemiz fakir ama onurluydu ve maalesef hastalık tedavisi için yurtdışından gelen ilaçların karşılığında onur kabul etmiyordu köftehorlar. İlle de dolar olmalıydı. Yazar
Alper Uzun
Proteinlerin üç boyutlu yapısına baktığınızda tıpkı o LEGO setleri gibi birbiri içine geçmiş ve yapacağı işe göre özelleşmiş parçalar var. Yakın bir gelecekte istenilen bir takım proteinler böyle LEGO setlerinin parçacıkları gibi takıp çıkarılacak. Ona göre ilaçlar yapılacak. Bireye özel ilâç geliştirilmesinde belki de en heyecan verici adımlar böyle atılacak. Yazar
Seyit Balkuv
Gelecekte ne olurlarsa olsunlar, şu an için bir önemi yok. Bacaklarında dolanan sabah serinliği ile çişi gelen çıplak bacaklıların, ilâhî yolculuklarına attığı bu ilk adım kutsallığından bir şey kaybetmiyor. Hem çocukların, hem ebeveynlerin, hem de izleyenlerin gözlerini nemlendiriyor. Yazar
Doğudaki insanların işlerini kaybetme konusunda Batılılar kadar ürkek olmamalarının sebebi aile...
Erkal Duran - Doğulular, Batılılar, iş hayatı ve Kemal Tahir
Ben de Star gazetesi yazarı Yağmur Atsız'dan bir alıntı yapayım. Konuya çok...
Onat Dikici - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?
Hasan Celal Güzel ülkemizdeki siyasi sistem için iki başbakanlı sistem diyor. Biri...
Tuncer İnceoğlu - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?
'Analar daha neler dogurur' diyenlerin kanli elleri opuluyor bu memlekette. Kapitalizmin bir kez...
Umut Kalan - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?
Yakup Kadri'nin bu eseri Türk edebiyatının önde gelen gerçekçi romanlarındandır. Yazarın Ankara...
Güliz Aktuğ - Yaban
Mevlana Celaleddin-i Rumi demiş ki:...
Ali Sedat Çetinkoz - Çıplaklık ayıp mı yani?
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.