6 Eylül 2008 Cumartesi
Polise, milli istihbarata, hatta genel kurmaya vermek geçti içimden. Ama bunu nasıl yapabileceğimi bilmiyordum. Nasıl karşılanacaktı? Kaldı ki bunlar içinde en çok güvendiğim de askerdi. Polis de, MİT de siyasetin daha fazla kontrolü gibi gelmiştir bana. Bu işleri bildiğimden değil tabii, sadece hissiyat bu. Siyaset düşmanı da değilimdir, yanlış anlaşılmasın ama halimiz de ortada değil mi? Hele o günlerde bu kurum da Mesut Yılmaz'ın ANAP'ına bağlı durumda. Malum, Mesut Yılmaz Avrupa Birliği davasının önde giden bir heveskarı, neferi konumda. Adının karışmadığı yolsuzluk, uğursuzluk da kalmamış biri. Kişisel olarak da hiç hazzetmediğim bir adam sonra. ANAP zaten başımıza bütün bu Küresel çorapları ören odak olmuş. Askere ise nasıl ulaşabilirim, hiçbir fikrim yok. Basın yayın organlarına verilebilir ama onun da riski büyük... Ama 'tarihi' bir fırsat var elimde. Kaçırmamam lazım. Kim kullanabilir bütün bu belgeleri diye düşünmeye başladım...
Kafamda yankılanan sadece tüfek sesleri değildi, DynCorp adı da dönüp duruyordu. Daha sonra küçük bir araştırma yaptım ve bakın ne buldum: DynCorp, Bağdatın her yerinde mevcuttu. Bir 'Özel Askeri Şirket' (Private Military Corporation: PMC) adıydı. DynCorp 1940'larda oluşmaya başlamış ve 1970'lerde Başkan Carter döneminde binlerce CIA elemanının işten kovulmasıyla birlikte kadrosunu geniletmeye hız vermişti.
PMC'ler, ki saayıları epeyce çok, genellikle emekli generaller, CIA memurları, antiterrör uzmanları ve Özel Kuvvet elemanları vb. kadrolardan oluşuyor ve onlar tarafından yönetiliyor. DynCorp, oldukça masum görünen Bilgisayar Bilimleri Şirketi'nin (Computer Sciences Corp.) yan kuruluşu. DynCorp bir paralı askeri kuvvet. Aldıkları ihaleler arasında CIA'nın Kolombiya, Peru, Kosova, Arnavutluk ve Afganistan'daki örtülü operasyonları da var.
Sean Penn (San Fransisco Chronicle / Gerçek Hayat)
Ondokuz yıl evveldi. Stockholm'e gitmiştim. Bir otele indim. Geceydi. Sabahleyin, tıraş olmak için lâvaboya gittiğimde, aynanın yanında ilginç bir yazı gördüm. Lütfen diyordu, tıraştan sonra jiletinizi çöpe atmayın. Yanda bir kutu var, oraya bırakın. Bir tek jiletle dahi olsa, İsveç çelik sanayiine yardımcı olun.
Doğrusu hayretler içinde kaldım. Çocukluğumdan beri çelik eşya denince akla İsveç çeliği gelir. Birçok eşya üzerinde "İsveç çeliğinden yapılmıştır" diye yazardı. İşte o ülke, kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpe gitmesini istemiyor, ona sahip çıkıyor, gelen turistlere rica yollu uyarıda bulunuyordu.
Bakın nelere yolaçtılar: Bu Internet ve elektronik posta muhabbeti yeni çıktığında, hemen her gazete yazarı, bir heves, köşesinin bir ucuna adresini koydu. Sözde okurla doğrudan, 'interaktif' ilişkiye girecek, hem bilgi alacak, hem eleştirilerden yararlanacaktı.
Fakat o kadar çok sayıda sapık o kadar üzdü ki yazarları, herkes birer ikişer köşesinden elektronik adresini kaldırmaya, ya da gazete adresinin dışında bir posta adresi daha edinip yazışmalarını oradan yürütmeye koyuldu, herkesin bildiği postayı da hiç açıp bakmadı artık.
Çünkü ruh sağlığı bozuk okur, yazarın da ruh sağlığını bozmaya başlamıştı! Okuduğunu kıçından anlayanlar, küfürler savuranlar, ölümle tehdit edenler ve borç para isteyenler yazarların ağız tadını kaçırmıştı.
Başka arkadaşlar adına konuşamam ama, benim hakkımda oraya buraya yerli yersiz görüşler belirten, ya da beni çekiştiren, ya da düpedüz haset ve nefret kusan, ya da dümdüz gidenlere bir tek sözüm var:
Bendeniz bütün yazılarımı da mektuplarımı da adımla soyadımla yazarım. Küfür de edeceksem imzamla ederim, mahkemeye çıkmak gerekirse çıkarım, suçluysam cezasını çekerim.
Buncağıza yüreğiniz yetmeyecekse, kimsenin sizi adam yerine koymasını beklemeyin.
16 Kasım, Felluce Mücahitler Konseyi'nin açıklaması. ". Amerika'nın Felluce'yi kontrol altına aldığı iddiaları tamamen yalan. Direnişçiler kentin ana caddesini ve merkezi noktalarını savunulması zor olduğu için kendileri terkedip mahallelere çekildiler. ABD sadece buralarda hakim. ABD askerleri bu bölgelere girmeye cesaret edemiyor, çatışmayı göze alamıyor, ağır zayiat vereceğinden korkuyor. Kenti sadece uzaktan bombalayıp enkaza çeviriyor. ABD'nin bin direnişçi öldürdüğü iddiaları yalan. Şu ana kadar sadece 100 direnişçi şehid oldu. Bombardıman sivilleri öldürüyor. Dünya medyasını gerçekleri görmesi için Felluce'ye davet ediyoruz. Amerika bir medya krizi yaratıyor çünkü bazı bölgelerde direnişçiler tarafından kuşatıldılar. Dört yüz ABD askeri öldü, yüz elliye yakını esir alındı. Helikopterler ve F-17 savaş uçakları düşürüldü. Çatışma bölgeleri ABD tanklarının enkazıyla dolu.
Bugün modern, konforlu ve konformist hayatlarımız, tahayyüllerimiz ve dillerimizle biz Felluce'ye gitmeyeceğiz; gidemeyeceğiz. Ama o dil orada konuşuyor ve bizim burada oturduğumuz yerden, bilgisayarımızın başında, evlerimizde, sokaklarımızda, okullarımızda yapacağımız bir şeyler var: Önce, Felluce'deki Yemenlinin dilini "devrimci" bir dil olarak kabul etmek. Sonra "direniş" literatüründe ona ve oradaki tugaylardaki diğer gönüllülere yer açmak. Orada savaşan insanların dilinin önünde saygıyla eğilmek ve ona itibar vermek. Duvarlarımıza Che'nin yanına isimsiz Yemenli'nin posterlerini asmak. Çünkü onlar gerçekten bunu çok hakkettiler; çünkü onlar sadece kendi onurlarını değil, bizimkini de kurtarıyorlar.
Bu siyasi analiz değil, insanlık sınavı, bilgi yarışması değil, kazanan 500 milyar almayacak, insanlık onurunu kaybedecek. Tarihin zor bir dönemindeyiz, küçük hesaplar yapacak zaman değil. Tüm bu olanlara tanık olduktan sonra, yarın, aynada kendimize, sokağa çıktığımızda diğerlerine ne yüzle bakacağız, artık konu bu. Almanya'da Yahudi soykırımı döneminde yaşayanlar, hiçbir şeyden haberleri olmadığını iddia edebildiler. Artık kıyım, vahşet, barbarlık, televizyonlardan, neredeyse naklen yayımlanıyor, bizim o mazeretimiz de olmayacak.
DMG Yayın İlkeleri açıktı: 'Soruşturması gazetecilik olanakları içinde bulunan haberler, soruşturulmaksızın ve bundan ne sonuç alındığı belirtilmeksizin ve / veya doğruluğundan emin olunmaksızın yayınlanamaz.' Önce gazetenin genel yayın yönetmenine gittim. 'Bu konuda hiçbir şey duymak istemiyorum. Sen de konuya hiç girme, yazarsan yayınlamam' yanıtını aldım. Bunun üzerine yönetim kurulu başkanına giderek konunun vahametini anlattım. Kaygıyla dinledi ve 'Derhal ilgili kişileri arayacağım, sen araştırmalarına devam et' dedi. Düzeltme yazısını hazırlamaya giriştim. Ankara temsilcisi kendisine gönderdiğim soruları 'bunlar incitici' diyerek yanıtlamayacağını ima etti. Yönetim kurulu başkanı hazırladığım düzeltme yazısında 'paylaşmadığı ifadeler olduğunu' söyledi. Derken gazetenin sahibi aradı; söz konusu haberin 'doğruluğundan kuşku duymadığını, haberi yazan kişiyi çok sevdiğini' belirtti ve yazıyı tamamen değiştirip 'haber'i savunan bir yazı kaleme almamı istedi. Kendisine 'Uygun görüyorsanız yazının bu haliyle yayımlanmasına izin verin, aksi takdirde hiç yayımlanmasın' dedim. Düzeltme yazısı 28 Haziran'da yayımlandı, fakat bundan 10-15 gün sonra CNN Türk'te 3,5 yıldır sürdürdüğüm 'Soru-Cevap' programı yayından kaldırıldı; Eylül ayı ortasında da Milliyet ombudsmanlığına 'veda yazısı' yazmam bildirildi. O yazı dahi yayımlanmadı. Sonuç itibarıyla, okur temsilciliğinin gereğini yerine getirip, bir 'yalan haber'i düzelttiğim için görevlerimden ayrılmak zorunda bırakıldım."
"2 hafta içinde temizlenmesi ". Demek öyle. Demek bu ancak "temizlik" olabilir. Silahının kanıyla işgalci ve dilinizin kiriyle siz "temizlik"ten söz edeceksiniz. 100 binden fazla ölünün üstüne yenileri, "temizlik" sayılacak. ABD öyle diyecek ve siz bu ülkede, bir Evanjelist komutan, kendisini Tanrı sanan bir Bush, bir işgalci diliyle kusacaksınız.
"Sonuna kadar gideceğiz ". Demiştir. Onun "son"u ne? Bir fikriniz var mı? Belki bir İngiliz, İtalyan, Fransız, Yunanlı komutan da bir zamanlar öyle demişti. Nedir son? Kaç bin ölü, işgal altında kaç ülke?
"Komutanlar 'Tarih yazacağız' diye moral veriyor." Demek tarih böyle yazılır. Kimin tarihi? Nasıl bir tarih? Siz bir işgal tarihinin işbirlikçi katibi misiniz?
Bozuk, ayıplı, yamuk gazete dili zaten haberin içinde tam sürçüyor:
"Allavi basın toplantısı yaraka..." Aynen öyle. Gazetenin haberinde, işbirlikçi kuklanın "yaparak"ı işte bu hale gelmiş. Artık "yalaka " mıdır, başka şey mi, bilmiyorum. O dile münasip!
Ne zaman ki, aran şekerrenk olur, hatta o kadar derin, kadim, sözde taş gibi dostluğun yanında esamisi bile okunmayacak yoktan bir sebeple kara kedi girer, dişler bilenir...
Dönersin geriye geriye...
Ne pis bir herif, ne yılan bir kadın olduğunu ballandıra ballandıra, soslaya soslaya, iğneleye iğneleye, canını çıkara çıkara anlatırsın.
Ve kendine dair en ufak bir acaban, kendinle ilgili en küçük bir kuşkun, geçmişteki körlüğüne yahut şimdiki gözü dönmüşlüğüne ilişkin en sıradan bir tereddüdün olmaz.
Kendini yüceltmek için, ötekini yerin dibine batırırsın. O battıkça, sen yüzersin ya!
Birbirinin kişiliğinden çok şöhretine, şöhretlerin sinerjisine, yalak yaltak enerjisine hayran olanların, ötekini değil, ötekinin kendisini sevmesini sevenlerin, kendisine tapmasına tapanların büyük ve kaçınılmaz keşfidir bu.
Ve bu keşif anına kadarki birlikteliklerine "dostluk" denir!
"Asla pişmanlık duymadığın şey"dir dostluk.
O yüzden de, maalesef, çoğu zaman yalandır.
"Bir gün Bağ-Kur'a gittim. Bir odada tavana kadar fatura var, üç eczacı oturmuş kontrol ediyor. Kontrol edilmişlerden bir tane çektim. Kanamayı durduran bir ilaçla ilgili tam 52 milyar liralık bir reçeteydi. Hemen incelesin diye müfettişi çağırdım. Doktor, 'Reçetedeki imza benim değil' diyor. Hasta, 'Ben bu ilacı almadım' diyor. Peki müfettiş, bu sahte reçeteyi savcılığa vermesi gerekirken ne diyor? Onun yazdığı rapora bakın. 'Her ne kadar imza doktora ait değilse de, Bağ-Kur'lu şahıs bu ilacı almadığını söylemişse de, eczane bu ilacı verdiğini söylediği için, bu paranın eczaneye ödenmesi gerekir ve bilahare...' diyor. Bu kez müfettiş hakkında soruşturma açtırdım. Müfettiş sadece kınandı."
Neşe Düzel'in Yaşar Okuyan'la söyleşisi (Radikal)

Yandaki resmi cizen, Albrecht Durer isimli 1471-1528 yillari arasinda yasamis bir ressam. 18 cocuklu bir ailenin resimle ilgilenen 2 erkek cocugundan biri. Iki kardesin de resme karsi olaganustu bir ilgileri ve yetenekleri var. Her ikisi de sanat okuluna gidip buyuk bir ressam olma hayali kuruyorlar. Aile ise bu durum karsisinda caresiz. Madencilik yaparak gecinmeye calisiyorlar ve karinlarini zor doyurabilmekteler.
Bu durum karsisinda iki kardes kendi aralarinda kura cekmeye ve kazananin sanat okuluna gitmesine, geride kalanin daha cok calisip diger kardesi okutmasi yonunde bir karar aliyorlar. Albert ve Albrecht arasindaki bu kurada okula giden donuste diger kardesi okumasi icin okula gonderecek ve kendisi de madende calisacakti.
Kurayi kazanan Albrecht okula gider ve butun ogretim gorevlilerini kendine hayran birakarak cok buyuk basarilar elde eder. Okulu birin cilikle bitirdiginde yoredeki butun okullarda ismi bilinmektedir. Eve buyuk bir gururla doner. Ailesi Albrecht onuruna guzel bir yemek verir. Kendisini oven konusmalardan sonra Albrecht soz alir ve kendisine bu basarilari yasatan kardesine tesekkur eder. Simdi siranin kardesinde oldugunu ve okumaya gonderecegi kardesi icin madende calismaktan buyuk gurur duyacagini soyler.
Kardesinin yaniti ise; -"Imkansiz sevgili kardesim" seklindedir. "Seni okulda okutabilmek icin calistigim senelerde butun parmaklarim madende defalarca kirildi ve degil kalem tutmak,senin serefine su sarap kadehini bile zor tutuyorum."
Kardesinin durumuna hakikaten uzulen Albrecht ise kendisini dunyanin en unlu ressamlari arasina sokan o ellerin, kardesinin ellerinin resimini cizer. Ekte gordugunuz butun dunyanin Praying Hands (Dua eden eller) olarak bildigi, esas ismi Hands (Eller) olan resim Albrecht Durer'in kardesininin elleridir.

Ali Türkan
Sınırların kanla çizileceğini neden soktular acaba? Kanla çizilmiş sınırların içinde, güzel bir dünyadan söz etmek ne kadar mümkün? Bir yerlerde ve yine yeniden, kanla bir takım sınırlar çizilecek. Aklıma, Brecht'in bir sözü geliyor: "Büyük Kartaca, üç savaşa katıldı. Birincisinden sonra, hâlâ güçlüydü; ikincisinden sonra ancak yaşanabilir haldeydi; üçüncüsünden sonra, yerle bir oldu." Ben de "ambiansa" uygun olsun diye, kendime bir slogan seçtim: Savaşma, sıvış! Hepsi bu kadar. Ben gidip köpekcikleri besleyeyim. Yazar
Sevgili Uğur, bu övgülerinizi keşke okuyabilseydi ama Ali Türkan artık hayatta değil. Basılmış bir...
Derkenar - Sesi güzeldi
Tanrım çok güzel yazıyorsunuz ağabey, klasiklerin çoğunu okudum bu yüzden yeni çıkan kitaplara...
Uğur Kaya - Sesi güzeldi
Bir süre severek öğretmenlik yapmiş biri olarak bir kitapta okuyup anımsadığım şu sözü öğretmen...
Hatice Kizilirmak - Öğretmenin görevi üniformalı çocuk yetiştirmek mi?
Ellerinden öperim o doktorların. Benden yaşça küçük olsalarda!...
Yasemin Aydınlı - Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı
Saygıdeğer hocam, ...
Beta Tester - Bir doktordan mektup
Sevgili adaş, sözünü ettiğin zamanlarda aldığın Rol neydi?...
İlker Koçak - Kuş tüyü Vicdan
Vahap Demir
Halk hem cumhuriyetten hem de serbest seçimlerden hoşlanmaktadır ve tepede işler nasıl giderse gitsin sabırla ve tevekkülle kendinin söz söyleyeceği günün gelmesini beklemektedir. Beklerken de herhalde keyif verdiğinden olsa gerek göbeğini kaşıyarak filân beklemektedir. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Ramazan, sonuçta bir dinsel olaydır. Din deyince aklımıza ilk gelen şey nedir? Fatih Çarşamba: 50 yıldır karikatürüne aşina olduğumuz; peşinde dört tane kara çarşaflı kadınla yürüyen kurt dişli, koca tesbihli, kara sakallı bir adam! Bunlardan kurtulmamızın ilacı nedir? Laiklik! Laikliğin en katı savunucusu kimdir? TSK. Yazar
Murat Örem
Türkiye 30 Temmuz'da işi gücü bırakmış bir mahkeme kararını beklemiyordu. İnanın ki bu ülkede her şeye rağmen insanların çok büyük bir kısmı artık bu arkaik devlet oyunlarına dönüp bakmıyor bile. Onlar para pul hesabı yapmadan bir cana daha can katmanın çabasıyla, bir çocuğa daha iki harf öğretmenin çabasıyla gecesini gündüzüne katıyor. Mektup
Süheyla Apaydın
Türkiye'de gün geçtikçe bozulan bireysel ahlak nedeniyle kaybolan "saf insanlık", maalesef ilk önce kendini insanla uğraşan mesleklerde göstermektedir. Uğraşısı insan olan hekimin, bu bozulmadan kendini tamamen kurtarması, soyutlaması mümkün değildir. Mektup
Vahap Demir
Silgi ortasından delinerek boyuna asılmalı, böylece kaybolması önlenmeliydi. Muntazam kıyafetimizde görüntüyü bozan tek unsur boyunlara asılan silgilerdi. Tek parti döneminin üniform anlayışını sadece tek parti dönemi anlayışının ülkeye yaşattığı sefaletin delebiliyor olması kayda değer bir ironiydi. Yazar
Seyit Balkuv
Fakat, bu sefer de nereden geleceği belli olmayan arsız parazit esintiler, evrensel düşünmeye, hayatı sevmeye, fikr-i sabitleri yok etmeye uğraşan yelkenciye bunun bedelini ödetmek için can atar. Karşı ağırlıklarından azade olmak uğuna mücadele yeteneği körelmiş tekneyi bir o yana, bir bu yana yatırır, bir boş anını bulursa da batırıverir. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Peki, bunca zamanın ardından -bunca yaşanmışlık ortadayken- biz insanlar, diğer Uzak Asyalarda; Ortadoğu'da, Balkanlar'da, Kafkaslarda, Afrika'da, kan kokusuna duyduğumuz iştahı ne kadar dizginleyebildik? Ve doğanın her alanında muktedir olan bizler, ne kadar dindirebildik kendi doğamızdaki "Barış" adlı ağlayan çocuğun gözyaşlarını? Yazar
İlker Tortop
Darbeyi alkışlayan, faşist sivilleri alkışlayan, zorbaları alkışlayan bu halkın vicdanı neresinde? Bizim güvenlikli sitelerde oturup, siyah camlı arabalarla gezmemiz; savaşa karşı olmamız, sokak hayvanlarına karşı olmamız, Avrupa Birliği'ni istememiz daha iyi bir ülke için yeterli değil sanırım. Yazar
Seyit Balkuv
Aslında üniversite diploması denen şey, ortak menfaatlerini korumak adına bir araya gelen diğer üniversitelilerin birbirine sokularak oluşturduğu ayrıcalıklılar kulübüne kabul pasaportunuzdur. Yoksa gerçek anlamda üniversite bitirmeniz sizi daha erdemli yapmaz. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Kimseye, vicdanının kabul etmediği bir iş zorla yaptırılamaz. Bu, çok ilkel ve çağdışı bir yöntemdir. Bugün, inançlı bir kişiye, "inanma!" baskısı yapmak ne kadar despotça ise, silahı, savaşı, öldürmeyi kabullenmeyen kişiye, silah verip, savaşa gönderip, "öldür" demek de, o kadar despotça ve saçmadır. Yazar
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.