Kaos stratejisi, Güneydoğu Asya'ya yöneliyor

2003 yılında CNN televizyonunda yayımlanan bir haber programda, El Kaide başta olmak üzere, İslami terör örgütlerinin çoğunun, Endonezya, Malezya ve Singapur'dan büyük destek aldıkları, altı kalın çizgilerle çizilerek sunulmuştu. Kısa bir süre önce, AP ajansının da bu yönde bir haber geçtiğine dikkatleri çekmiştim.

Bunlar, yeni hedefe yönelik adımların hemen öncesindeki "ayak ısındırma" hareketlerinden başka bir şey değil. Güneydoğu Asya'nın en zengin doğalgaz, petrol ve kalay yataklarına; tarıma elverişli verimli topraklara; çeşitli değerli kereste ürünlerine ve su kaynaklarına sahip bu ülkeleri, "global denetim"in sağlanması yolunda kritik "istasyon"ları oluşturuyorlar.

Bir neden daha var tabii, Endonezya, Malezya ve Filipinler'i "dikkate değer" kılan: Etkin volkanların ve fay hatlarının üzerinde yer alan bu ülkeler, zincirleme doğal afetler başladığı anda etkilerin en güçlü hissedileceği; dolayısıyla "kontrolün en kolay kaybedileceği" ülkeler.

Bunun içindir ki, birileri, emperyalizmin yirminci yüzyıldaki klasik denetim yöntemleriyle, yani "kukla hükümetler ve gölge askeri güç"le yetinmeyip, şimdiden işlerini sağlam kazığa bağlamak istiyorlar.

Neyse ki PNAC ekibi, iyi bir satranç oyuncusu gibi davranmıyor ve son üç yıldır hata üzerine hata yapıyor. Bu gidişle, daha da çok hata yapacağa benziyor; çünkü aceleleri var, paraları bitti ve insan topluluklarına laboratuar denekleri gibi bakma eğilimleri nedeniyle ummadıkları yerlerde duvarlara toslayıp duruyorlar. Yine de, bir şey çok belli: Asla vazgeçmeyecekler. Çünkü zamanları giderek azalıyor ve "Büyük Kaos" öncesinde, önceden belirledikleri her yerde "savaşı kaşımaktan" başka çareleri yok.

Burak Eldem (2012 - Marduk'la Randevu)


AKP, 'iktidar' olduğuna inandı

AKP hem iktidara hazır değil, hem tecrübeli değil. AKP zihinsel ve söylemsel büyük transformasyondan geçiyor. Şablonları, düşünce biçimleri İslami dile ve cemaat kültürüne yaslanan bir siyasal hareket tamamen farklı noktaya gidiyor. Türkiye onlardan farklı şey bekliyor. Kendileri de farklı bir kimlikle Türkiye'de var olabileceklerini biliyor. Bunu Tayyip Erndoğan net olarak söylüyor. Bu kimlik kırılmaları AKP'yi ciddi arayışlara itiyor. İçeride büyük hesaplaşmaların olduğu, fırtınaların koptuğu bir süreç bu. Bu süreçte AKP'lilerin demokrasiyi, İslam'ı, Türkiye'yi ve kendilerini yeniden düşünmelerine katkıda bulunmalıyız. Onları İslamcı bir jargona mahkûm etmemeliyiz. Onlarla modern siyasal dilde iletişim kurmalıyız. AKP'yi İslamcı öğeler taşıyan tartışmanın içine oturtursak, AKP'nin şizofrenik kimlik sorunu devam eder.

Neşe Düzel'in İhsan Dağlı ile mülâkatı (Radikal)


Ulusalcı Türk solu

Türkiye'de solun içinde her zaman güçlü bir milliyetçi tını oldu. Solun Kemalizm'le yaşadığı uzun flörtün temelinde de bu milliyetçilik yatıyordu. Etkisi güçlü biçimde halen devam ediyor. Bugün yeni olan, kendini sol olarak tanımlamakta ısrar eden bu otoriter ve milliyetçi kadim eğilimin, İslam-Türk sentezinin muhafazakâr ifadeleriyle bütünleşmek adımını atmış olmasıdır. Kutsal Devlet, Aziz Ulus ve Yüce Kurtarıcı'nın gölgesinde gerçekleşen bu ulusalcı sol ve milliyetçi muhazakâr buluşmasına, Kemalist düşün artık rehberlik ediyor. Bu yeni sentez, dini-mistik boyutu giderek artan bir Kemalizmin geçmiş altın çağ özlemini kendine dayanak yapmaya çalışıyor.

Bu gelişme Kemalizm'in başarısı mıdır? Bu sorunun yanıtı, Kemalizm'e atfedilen hasletlere göre elbette farklı olacaktır. Ama kesin bir gerçek varsa, yıllardan beri yolları ayrılmış olan ulusalcı solla özgürlükçü sol arasında, ikisinin de sol sıfatını sahiplenmesi dışında, artık ortak hiçbir nokta kalmamış olmasıdır.

Ahmet İnsel (Gazetem)


Her devrin Cumhuriyet'i

Bunlara rağmen okur da para koyarak Cumhuriyet Gazetesi'ne ortak olabiliyor. Günay Çapan, Cumhuriyet'te okurların patron olmasını istediklerini, bu nedenle gazeteye ortak olabilmenin yollarını açtıklarını, fakat okurun buna ilgi göstermediğini söylüyor: "Sahip çıkmadılar. O zaman niye eleştiriyorsunuz şimdi? Cumhuriyet Gazetesi'nde hâlâ böyle bir imkân varken bunları konuşalım. Niye katılmıyoruz kardeşim!"

Fakat şu da bir gerçek ki, gazeteye kim ortak olursa olsun, destek verirse versin Cumhuriyet Gazetesi'nin yönetimi, İlhan Selçuk'un başında bulunduğu Cumhuriyet Vakfı'nın elinde. Hatta, eski Cumhuriyet çalışanlarının ifadesiyle Cumhuriyet Gazetesi'nde tek yetkili İlhan Selçuk! Patronsuz ve çalışanların çıkardığı gazete olduğunu söyleyen Cumhuriyet'te İlhan Selçuk'un istemediği bir şeyin gerçekleşmesi söz konusu değil.

Cumhuriyet Gazetesi'nin ortaklarından Günay Çapan, gazeteye zor şartlarda destek verdiği halde ortak olarak kabul görmediğini belirterek şunları anlatıyor: "Sahibi olarak ben Cumhuriyet Gazetesi'nin genel yayın politikası içerisinde, yani gazetenin yayın ilkelerini belirleyen bir noktada değilim. Cumhuriyet'in yazar ve çizerlerinin hiç bir zaman ne fikriyatına ne de zikriyatına müdahil olmadım. Gazeteci değilim, işadamıyım. Birisi gidip cami yaptırıyor. Ben de Cumhuriyet Gazetesi'ne bağış yaptım. Burası daha bir ibadet yeridir diye..."

Cemal A. Kalyoncu (Aksiyon)


Sabancı'nın medyatik ölümü

Medya organları da Sabancı ailesi ya da Sabancı Holding için yayın yapmadıklarına göre, bu "coverage" abartılıdır. Üstelik de kasıtlı, bilinçli...

Neden?

Bu sorunun kuşkusuz birden fazla yanıtı var. Ben Salı günü derslerimde öğrencilerle bu konuyu tartışmaya açtım ve ilginç sonuçlara vardık:

* Sabancı Holding Türkiye'nin en büyük üç reklam vereninden biridir. Dolayısıyla Türk egemen medyasının bu abartılı "coverage"ı medya organlarının önemli bir reklam verenine aşırı saygı gösterisi olarak algılanabilir. (Kimileri buna yalakalık diyor ama...)

* Türk medyasının yüzde 60'ından fazlasını kontrol eden Doğan grubunun sahibi ile Sabancı ailesi 'par alliance' akrabadır. Dolayısıyla bu abartılı "coverage"ı aile içi destek olarak da değerlendirmek mümkün.

* Türk medyasının önde gelen medya mülkiyetine sahip kişileri (Aydın Doğan, Mehmet Karamehmet, Turgay Ciner, Ferit Şahenk...vs...) Sakıp Sabancı gibi birer büyük işadamıdır. "Coverage"daki abartı, iş adamlarının kendi aralarındaki bir post-mortem dayanışma örneği olarak de algılanabilir.

Ragıp Duran (Bianet)


İzleniyoruz

Garnizonların içindeki bu EMASYA yapılanması, valiye karşı sorumlu değil. Oysa demokrasinin işleyişinde temel ilke vardır.

Nedir o temel ilke?

Temel ilke, silahlı gücün sivil güce, yani askeri birimlerin iller düzeyinde sivil gücün temsilcisi olan valiliklere bağlı hareket etmesidir. Hiçbir demokratik ülkede, askeri güç kendi başına denetimsiz bırakılmaz. Sivil tarafından kontrol edilir. Ama bizde yapı tersine dönmüş. Vali ve kaymakam emir veren değil, emir alan konumuna düşürülmüş. Zaten 28 Şubat budur.

Nedir?

Devletin alt işleyişinde sivil alanın askerileşmesi sürecidir. Geleneksel olarak polisin, Emniyet'in, valinin kontrol ettiği alanlara asker yerleşti. Jandarma kırdan kente çıktı. EMASYA birlikleri valiliklerin üstünde yetkilere sahip oldu. Toplum en büyük tehditmiş gibi bir iç güvenlik yapılanması oluşturuldu. Bu yapı demokrasiye aykırıdır.

Neşe Düzel - Ali Bayramoğlu (Bianet/Radikal)


Sedna: "Bilim bürokratları"nın ince hesapları

NASA'nın yapısı, "iktidar odakları"yla ilişkisindeki dengeler ve bilim bürokratlarının bir kısmının "statüko kaygısı" gibi gerekçeler sıralamak mümkün tabii.

Ama bütün bunların dışında, bence çok önemli olan bir başka "planlı tavır" var: Sedna, sahip olduğu niteliklerle disinformation odaklarının çok işine yarıyor. Fazlasıyla eliptik, kendine ait bir yörüngesi var bir kere. Üstelik, hayli uzun bir de dolanım süresi. Eh, kütlesi de fena sayılmaz, en azından Pluton'a yakın olmakla bugüne dek keşfedilen asteroidler içinde en "gezegenimsi" olanı. O halde, "aranan kan" bulunmuş oluyor: "Bakın ey ahali, hani Onuncu Gezegen deyip duruyordunuz ya ne zamandır, işte bulduk size Onuncu Gezegen'inizi.

Gördüğünüz gibi, oldukça uzakta ve kütlesi de çok büyük değil. Ama basbayağı, Onuncu Gezegen işte. Yani sizin şu eski metinlerinizde anlatılanlar fazla abartılıymış. Daha yakınlarda, daha büyük bir gök cismi olamaz. Niye mi? Olsaydı, biz görürdük! Bunu da biz görüp size haber vermedik mi?"

Burak Eldem (2012 - Marduk'la Randevu)


İnternet gazeteleri vuruyor

İnternet bir yandan gazetelerden okur çalarken, diğer yandan da bu kurumların reklam gelirlerine de göz dikmiş durumda. İnternette reklam gösteriminden elde edilen pasta o kadar da hızlı büyümüyor. Ancak rapora göre, pek çok gazete, bir zamanlar en büyük gelir kalemleri arasında yer alan seri ilanları internete kaptırma tehdidi altında. Türkiye'de de özellikle bu iş için kurulmuş web siteleri var ve bu siteler seri ilanları ücretsiz olarak kabul ediyorlar. Sanal ortamda verilen ilanlara ait görsellerin de yer alması ve ilanın bir gün ile sınırlı olmaması nedeniyle detaylı veri tabanları oluşuyor. İlan derinliğinin oluşması ve 'akıllı arama' olanakları, ilanı veren kadar, ilan arayan için de cazip bir hizmet ortamı yaratıyor.

Can Tüzüner (NTV-MSNBC)


Bir Müslüman agnostik olabilir ama Hıristiyan olması hoş değil

Bana göre "Tanrı yoktur" demek, "Tanrı vardır" demekten daha zor. Çünkü "Tanrı yoktur" demek, ispat edilmesi gereken bir önermedir. Böyle bir soruya verilebilecek bir cevapsa yoktur. Yani "Ben veremiyorum, benim aklım yetmiyor" değil. Böyle bir soruya cevap verilemez. Bilinemezcilik "Hiç kimse bilemez" demektir. Agnostik "Tanrı belki vardır, belki yoktur" demiyor. "Böyle bir soru yanlış" diyor.

O halde ateler, çok dogmatikler...

Evet, 'yoktur' deyip kesip atıyorlar.

Ben kendimi her zaman "kültürel Müslüman" olarak gördüm. İslam'ı kabul etmiyorum diye benim artık kişiliğimin bir parçası olan şeylere savaş açmam manasız. Aziz Nesin, din dışı bir cenaze töreni istedi. Öyle de gömüldü. Kendi hesabıma bir cenaze namazı kılınıp, kefenlenip, İslam usullerine göre gömülmekte hiç bir sakınca görmüyorum. Bunun toplumsal bir anlamı var.

Bulgaristan'a gitmiştim komünist dönemde. Orada Bulgar yetiştirmesi bir Türk, bana "Babam ölünce onu insan gibi gömdüm." dedi. Anladım ki, babasını Ortodoks usulü giydirip, makyaj yaptırıp, açık tabutla cenazesini kaldırmış. Bu neden ileri olsun, yıkayıp, kefenleyip defnetmekten? İsyan ettim. Kalkıp da, bir görenek yerine, başka bir göreneği daha ileriymiş gibi sunmak deli saçması.

Bizim erken Cumhuriyet dönemlerinde de benzer cüretli şeyler yapıldı. Mesela, ressamlar 1930 civarında, İstanbul'da doğru dürüst resim galerisi olmadığı için, Sultanahmet Camii'ne göz koymuşlar. Ama istemişler ki, ışık durumu için, kubbede birkaç tane delik açılsın.

Lâikçilerin bakışındaki bu "İslamiyet tehlikeli bir şeydir; büsbütün serbest bırakılırsa, kötü yerlere varır, askerler Cumhuriyet devrimlerine sahip çıksınlar" mantığı demokratik değildir. Demokrat olmak için bu tavrı değiştirmek gerekir.

Nuriye Akman'ın Mete Tunçay'la söyleşisi (Zaman)


"Halbuki Batı'da öyle mi?"

İngiltere eski ve küçük bir yerdi, insanlar ölülerini gömecek yer bulamamaya başlamıştı. Bunun için mezarları kazıp tabutları çıkarıyor, kemikleri bir kemik evine götürüyor ve mezarı yeniden kullanıyorlardı. Tabutlar açıldığında her 25 tabutun birinde iç tarafta kazıntı izleri olduğu görüldü. Böylece insanların diri diri gömüldüğü ortaya çıktı. Buna çözüm olarak cesetlerin bileklerine bir ip bağlayıp bu ipi tabuttan dışarıya taşıyarak bir çana bağladılar. Bir kişi bütün gece boyu mezarlıkta oturup zili dinlerdi. Buna mezarlık nöbeti (graveyard shift) denirdi. Bazıları zil sayesinde kurtulur (saved by the bell) bazıları da ölü zilci (deat ringer) olurdu.

Özgen Acar (Cumhuriyet)


Ahmet Tezcan'dan İlhan Selçuk'a açık mektup

Sayın İlhan Selçuk; yöneticisi olduğunuz gazetede bir süredir, iktidar marifetiyle gazeteci yazarların susturulduğuna dair yorumlar yer almaktadır. Nitekim böyle bir yorum sizin köşenizde de yer aldı ve Hürriyet yazarı Emin Çölaşan'ın vergi affıyla ilgili yazdığı için gazeteden uzaklaştırıldığını iddia ettiniz. Aynı gün yazarlarınızdan Hikmet Çetinkaya ve Ali Sirmen de aynı örnekten yola çıkarak 'medya susturuluyor' iddiasını öne sürdüler.

22 yıllık meslek hayatının yarısından fazlasını medya meselelerine hasretmiş bir gazeteci olarak şunu da üzülerek söylüyorum ki, siz gazetecilerin susturulması konusunda belki en son söz söylemesi gereken bir kişisiniz. Bir gazetecinin nasıl susturulacağı konusunda sizden daha mahir kim olabilir diye düşünüyorum. Yıllar içinde yöneticisi olduğunuz gazeteden tasfiye ettiğiniz, sansürlediğiniz, susturduğunuz gazetecilerin sadece isimlerini alt alta yazacak olsalar bir küçük kitapçık halinde yayınlamak mümkün olabilirdi. Gazetecilik yapmıyor, Türkiye'nin en güzel ismine sahip gazeteyi jakoben fanatizmin bülteni olarak kullanıyorsunuz. Sizinle paralel düşünmeyen hiç bir kaleme tahammülünüz yok. Alternatif her sese kulaklarınız kapalı.

Ahmet Tezcan (Dördüncü Kuvvet Medya)


Web Gezgini

Kim s!ker Bukowski'yi!

Ali Türkan

Birkaç dazlak. Bu parkta uyuyordum gene; üstüme benzin döküp kibriti tutuşturdular. - Sonra? - Sonra da kaçtılar. Gebermedim ama bu kaldı işte. - Ucuz atlatmışssın. - Evet. Kalktım. Cebimden bi yirmilik çıkartıp verdim. Almak istemedi. - Borç, dedim. - Borç, dedi ve aldı uzattığım parayı. - Kimin kitaplarını getireyim sana? Bukowski ister misin? - Kim s!ker Bukowski'yi be! Banim bardağımda kalan kahveyi kendi bardağına dökerken, elimle bir selâm verip ayrıldım yanından. Yazar

Annenizin kızlık soyadı

Necdet Şen

"Hanlar hanını buldum, dükkânım yağma olsun" diyenlerdensen, görüyorsun ki senin artık ne efendin ne de sisteme paçanı kaptırmana yol açabilecek maddî bir bağımlılığın var. Köleleşmenin mazeretlerini bir bir çıkarıyorsun hayatından. Sözün namusu da orada başlıyor galiba.   Necdet Şen

En Son Yazılar

Yaban

Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Şimdi başım iki ellerimin arasında düşünüyorum: Onlar gibi olmak, onlar gibi giyinmek, onlar gibi yiyip içmek, onlar gibi oturup kalkmak, onların diliyle konuşmak... Haydi bunların hepsini yapayım. Fakat, onlar gibi nasıl düşünebilirim? Nasıl onlar gibi hissedebilirim?   Kitap Kurdu

Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?

İlker Tortop

Her şeye alışmış olan bizler hiç bir şeye de şaşırmayacağız. Tankerler evlere girecek, uçaklar taksilere çarpacak, çocukların öğretmeni sapık, mahallenin doktoru sahte çıkacak ama şaşırmayacağız. Dağda ölecek, vadide ölecek, ölecek de ölecek insanlarımız.   Yazar

Neanderthal ve biz

Alper Uzun

İki yüz bin yıl boyunca Avrasya da yaşadılar. Yaklaşık otuz bin yıl önce de ortadan kalktılar. Nedeni tam bilinmiyor ama tahminen modern insanın gelişi ve hava/iklim koşullarının soylarını kuruttukları düşünülüyor.   Yazar

İnsan neden nefret eder?

Kâmuran Kızlak

Klinik Psikoloji insanların nasıl düşünürlerse öyle duygulandıklarından, düşünceleriyle duygularının genellikle tutarlılık gösterdiğinden, yani duyguyu belirleyenin düşünce olduğundan bahsediyor. Olumlu düşünceleri olumlu duygular, olumsuz düşünceleri de olumsuz duygular izler.   Yazar

Doğulular, Batılılar, iş hayatı ve Kemal Tahir

Seyit Balkuv

Kemal Tahir'in dediği gibi rezil bir geçmişe sahip olsa bile, günümüzde sadece zenginler için değil işçiler için bile en yüksek refah düzeyinin Batı'da olduğu gerçeğinden yola çıkarsak, Batı sistemini elden geldiği kadar Doğu'ya uyarlamak insanların hayat şartlarının iyileşmesine yardımcı olmaz mı?   Yazar

Güce tapanlar tarikatı

İlker Tortop

Çok değil yirmi yıl önce yani benim gençliğimde kızlara dik dik bakmak yürek isterdi. Ayrı ayrı merdivenlerden sınıflara girilirdi, etekler şimdiki gibi göbekte değildi. Bir kızın elini tutmak, onunla tenhada konuşmak en havalı aksiyondu bıçkın gençler için. Şimdiyse toplumun bu kadar tatminsiz olmasına şaşırmak mı yoksa şaşırmamak mı gerekiyor bilemiyorum.   Yazar

Star'a veda

Necdet Şen

Eskiden hüsranlarım çok uzun sürerdi. Zannederdim ki bütün bunlar bir tek benim başıma geliyor. Uzun uzun yas tutardım. Kendime acımaktan ve "boşa geçen" hayatım için yazıklanmaktan marazî bir zevk alırdım. Kolum kanadım düşer, dünyaya hoyratlığın egemen olduğunu düşünürdüm. Şimdi bunlar çok kısa sürüyor. Karar verene kadar.   Necdet Şen

Serseri miyiz ki yazın ceketsiz gezelim?

Vahap Demir

Efendi adam kışın da kazak giymezdi çünkü kazağı da serseriler giyiyordu. Efendi adam efendi gibi üşürdü ama hasta da olmamalıydı. Ülkemiz fakir ama onurluydu ve maalesef hastalık tedavisi için yurtdışından gelen ilaçların karşılığında onur kabul etmiyordu köftehorlar. İlle de dolar olmalıydı.   Yazar

Lego seti gibi bir dünya

Alper Uzun

Proteinlerin üç boyutlu yapısına baktığınızda tıpkı o LEGO setleri gibi birbiri içine geçmiş ve yapacağı işe göre özelleşmiş parçalar var. Yakın bir gelecekte istenilen bir takım proteinler böyle LEGO setlerinin parçacıkları gibi takıp çıkarılacak. Ona göre ilaçlar yapılacak. Bireye özel ilâç geliştirilmesinde belki de en heyecan verici adımlar böyle atılacak.   Yazar

Mini mini birler

Seyit Balkuv

Gelecekte ne olurlarsa olsunlar, şu an için bir önemi yok. Bacaklarında dolanan sabah serinliği ile çişi gelen çıplak bacaklıların, ilâhî yolculuklarına attığı bu ilk adım kutsallığından bir şey kaybetmiyor. Hem çocukların, hem ebeveynlerin, hem de izleyenlerin gözlerini nemlendiriyor.   Yazar

Son Yorumlar

Doğudaki insanların işlerini kaybetme konusunda Batılılar kadar ürkek olmamalarının sebebi aile...
Erkal Duran - Doğulular, Batılılar, iş hayatı ve Kemal Tahir

Ben de Star gazetesi yazarı Yağmur Atsız'dan bir alıntı yapayım. Konuya çok...
Onat Dikici - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?

Hasan Celal Güzel ülkemizdeki siyasi sistem için iki başbakanlı sistem diyor. Biri...
Tuncer İnceoğlu - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?

'Analar daha neler dogurur' diyenlerin kanli elleri opuluyor bu memlekette. Kapitalizmin bir kez...
Umut Kalan - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?

Yakup Kadri'nin bu eseri Türk edebiyatının önde gelen gerçekçi romanlarındandır. Yazarın Ankara...
Güliz Aktuğ - Yaban

Mevlana Celaleddin-i Rumi demiş ki:...
Ali Sedat Çetinkoz - Çıplaklık ayıp mı yani?

Tüm Yorumlar

 Google Web   Derkenar  
 

Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi   © 2000-2008   Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.

56