Patronsuz Medya

6 Eylül 2008 Cumartesi

 Google Web   Derkenar  

 

Temel soru: Patron kim?

Gazete ve televizyon sahibi olmanın işadamlarına ayrıcalık sağlamadığı iyice anlaşıldığında medyadaki sermaye yapısı köklü bir değişime uğrayacaktır. Bazı maddeleri iptal edildiği için hükümetin yeniden çıkarması gereken RTÜK Yasası, beklendiği gibi, sermayeye dünya ölçütlerine uygun kısıtlamalar getirirse, bu da, bazı işadamlarının medya alanını terk etmesiyle sonuçlanacaktır. Korunma içgüdüsüyle medya patronu olanlar ile medya patronu olduğu için devlet ihalelerine giremeyenlerin ortalıktan çekilmesi hayırlı bir gelişmedir; ancak böyle bir ortamda medya patronu kim olacak? Basın-yayın dünyası henüz bu sorunun cevabına hazır değil.

Fehmi Koru (Yeni Şafak)


Ufak bir oğlan çocuğu öldü diye "devlet" meşgul edilir mi?

Dilekçe metnini de yanıma alarak Başsavcının odasına girdim (Ayşe). Başsavcı Ertan Erbay "kaç saattir beni ve savcımızı meşgul ediyorsunuz, burada önemli misafirlerim var" dedi. Gerçekten de odasında misafirleri vardı. Fakat dışarıda iki saat bekleyerek

Nasıl meşgul ettiğimizi (!) anlayabilmiş değildim. Üstelik memuru aracılığıyla görüşme için beklememizi ileten de Başsavcı idi. Daha önce Savcı tarafından da yöneltilen "çocuk ile herhangi bir akrabalık/tanışıklığımız olup olmadığı sorusunu Başsavcı da yineledi" ve vereceğim yanıtı beklemeden de "neden hariçten gazel okuduğumu " (!) sordu. Bunun üzerine ben "ben bu ülkede yaşayan bir insan olarak bu olaydan rahatsızlık duyuyor ve duyarlılık gösteriyorum, dilekçenin kabul edilmesini istiyorum" dedim. Dilekçeyi kabul etmeyen Başsavcı odasından çıkmamı söyledi. Dilekçemiz savcılıklar tarafından kabul edilmediği için veremedik!

Ayşe Acar ve İrfan Kuzu


Michael Moor'la korkunç gerçek

Son programlarından birinde alternatif bir New York turu düzenliyordu Moore... Büyük Elma da denilen New York metropolünde 'çürük elma' adıyla düzenlenen turistik gezide bu kentin gizli kalmış pisliklerinde, bir zamanlar köle ticareti yapılan Wall Street'te, zencilerin öldürüldüğü ve işkence yapıldığı polis departmanlarında, ucuz tekstil atölyelerinin insanlık dışı koşullarında, John Lennon'un vurulduğu yerde, tıklım tıkış varoş okullarında, sokakta yatan evsizlerin yanıbaşındaki köpek kuaförlerinde ve zengin semtlerinin hemen dibinde başlayan yoksul mahallelerde dolaştırıyordu otobüsünü.

Hemen aklıma İstanbul geldi... Bizim sevgili metropolümüz için benzer bir alternatif tur düzenlesem; tinerci çocuklardan başlayıp çürük zeminlere eksik malzemeyle dikilmiş binaları göstersem, oradan öğrencilerin coplandığı meydanlara ve meçhul zenginler yaratılan seçim kaldırımlarına uğrasam... Bana televizyonda program yaptırırlar mı, yoksa 'ülkemizi kötü gösteriyorsun' diye dava mı açarlar?

Can Barslan (Radikal)


Üç tarafımız 'zehirle' çevrili

1987 - 88 yılları arasında Karadeniz'e boşaltılan tam 3 bin zehirli varilin sorumlusu, İtalyan gemileri. Bu varillerin bugüne kadar sadece 370'i bulundu. Karadeniz'in dibinde binlerce varilin yattığını iddia eden Vardar, İtalyanların varillerin para karşılığı Türkiye'de imhası önerisini Çevre Bakanlığı'nın kabul etmediğini, sorunun görüşüldüğünü söyledi.

Önay Yılmaz (Milliyet)


Yarın gazetesi çalışanları Ufuk Güldemir'den haklarını istiyor

Habertürk Yarın gazetesi eski çalışanları Haberturk binasında bir araya gelerek ödenmeyen maaşlarını ve tazminatlarını almak için gazete yönetimiyle görüşmek istedi. Genel Müdür Mehmet Marangoz ise bu görüşme istediğini reddetti. Yarın Gazetesi mağdurları ise şu açıklamayı yaptılar:

"Biz çalışanlar, Ufuk Güldemir'in duyarsızlığını şiddetle kınıyoruz. Haklarımızı alabilmek için gerekirse, gece-gündüz demeden hakkımızı arayacağız. Çalışırken bile alamadığımız 3 aylık maaşlarımızı Ufuk Güldemir'e yedirmeyeceğimizi belirtmek istiyoruz. Bu konuda duyarlılık göstererek bizi yalnız bırakmayan tüm medya kuruluşlarına ve sitenize teşekkür ederiz."

<>Kaynak: Dördüncü Kuvvet Medya


"İnsanat bahçeleri"

Sonra, "vahşilerin" bir kısmı "medenîleştiriliyor"; çıplak göğüsler kapatılıyor, erkeklere kravat, kadınlara uzun etek, çocuklara kısa pantalon, iskarpin giydiriliyor, okuma yazma öğretiliyor. Fuarı gezenler, zaman içinde yolculuk yapıyor. Beyaz adam kendi başarısını ötekiler üzerinde de test ediyor ve gene "başarıyor". Ama başarı hanesine yazılamayacak şeyler de oluyor; "farklı tür"lerden yüzlerce insan kendi yurtlarından uzakta, seyredilmek üzere gittikleri soğuk ülkelerde (ziyaretçilerin bakışlarından uzakta) can veriyorlar. Yavaş yavaş hata yapıldığına dair bir fikir yerleşiyor beyaz insana.

Belki de ileride, dünyanın doğusunda altından kalkılamayacak kinlere neden olabilecek "İnsanat bahçeleri" fikrinden vazgeçiliyor; 1930'ların başında Paris'in doğusundaki Vincennes parkındaki fuara son veriliyor; pavyonlar, kulübeler hiç bir iz bırakmayacak şekilde yıkılıyor; daha sonraları utancı hatırlatacak ipuçları ortadan kaldırılıyor. Yüzyılın başında insanat bahçelerinde sergilenirken, geniş kalça yapısıyla "bilimin" ilgisini çeken siyah bir kadının iskeleti 1990'lı yıllarda, Güney Afrika Cumhuriyeti'ne törenle iade ediliyor. "Doğal ve tarihsel bir mirasın iadesi"nde olduğu gibi...

Ferhat Kentel (Gazetem)


Kızıl Elma'nın sonu

Bütün bu kesimlerin ortak bir yönü var: toplumda varolan bir takım duyarlılıklardan hezeyan yaratarak siyaset yapmak. Bu kesimler hezeyan ve infial yaratabildikleri ölçüde, ya da varolan hezeyan dalgalarının üzerine binebildikleri ölçüde başarılı olacakları yönünde bir inanışa sahipler. En büyük sıkıntıları da buradan kaynaklanıyor.

Korkular en kolay işlenebilecek siyasal motiflerdendir ve hiç bir entellektüel çaba gerektirmez. Sadece korkularla beslenenler, sadece korku besleyenler sonunda "korku"nun kendisine dönüşürler. Her şeyleri, bütün duyargaları derilerinin yüzeyindedir. Onlar için, düşünmek, sorgulamak sıkıntı yaratır; alabildiğine bir yüzeysellik içinde, aynı sloganları tekrar edip dururlar.

Yani aynı ezberleri tekrar ederek, değişen ve gelişen bir toplumda, zora başvurmadıkça, krizlerden beslenmedikçe, varolmaları (o da ancak belli bir süre için) mümkün değil. Ayrıca, insanların, toplumumuzun sadece korkularla yaşamasına imkân yok. Türkiye artık rahatlamak istiyor. Türklüğü baskı aracı olarak, Atatürk'ü, tehlike paranoyaları eşliğinde bir tehdit unsuru olarak görmek istemiyor. Kürtlüğü veya başka aidiyetleri bir kenara bırakın; Türkler bile artık "Türk olmanın zorluklarından" sıyrılıp, Türklüklerini rahat ve huzur içinde yaşamak istiyorlar; Atatürk'ü, adam gibi, sorunsuz, komplekssiz sevmek -ya da sevmemek- istiyorlar. Ve bu basit şeyler için, örgütlere, koalisyonlara, bekçilere, tehditlere falan hiç ihtiyaçları yok.

Ferhat Kentel (Gazetem)


Ben rica ediyorum

Her dediğini yaptırdı babam bize ama, bir tek "alan"da ne korkutma ve tehditler, ne de dayak kâr etti: Kızkardeşimize karşı oluşturduğumuz duvarı yıkmayı, bizi koruduğumuz tek mevziden çıkartmayı hiç bir "baba politikası" başaramadı.

Babam sonunda "Barışın kızkardeşinizle, bakın rica ediyorum"a gerilediğinde biz artık kızcağıza neden küstüğümüzü de hatırlamıyorduk ama, babamın bu "ricacı" çaresizliğini içimizin zafer çığlıklarıyla kutladığımız bugün bile aklımda...

İşte o reklam filmindeki "Ben rica ediyorum"da canımı yakan da, bunun ne kadar erken bir "zafer" kutlaması olduğunu sonradan yaşamış olmam...

Çünkü babamın o yalvarışının bile barıştıramadığı bizleri, birkaç yıl sonra, aynı örgütün küs elemanları olarak götürüldüğümüz İstanbul Emniyeti'nde sırayla alındığımız elektrik işkencesi seansları bağırta bağırta kucaklaştırdı...

Demek ki, kimi zaman, hatta çoğu zaman, "Yol yakınken dön, adamı perişan ederler"i anlatmak için denenmemiş yol kalmasın diye "Ben rica ediyorum" deniyor, çaresizlikten değil...

Alev Er (Gazetem)


Çölaşan, "Özal'ın ölümü"ne ışık tuttu!

Hastalarına "şu kadar ömrün" kaldı demeyi Hipokrat Yemini'nin bir bölümü gibi kabul eden Houston'lu doktorlar, Özal'a "Birşeyin yok, sapasağlamsın" derken, Ankara'ya "Bu adam gidici" diye "Devlet Bilgisi" gönderiyorlar.

Bu "Devlet Bilgisi" de, devletin başındaki Cumhurbaşkanı'ndan saklanıyor ama "Bizim Gazete"nin görevlilerine bile veriliyor.

Açıkçası "Özal zehirlendi" mi sorusuna ben hep ihtiyatlı yaklaşıyordum.

Ama Emin Çölaşan'ı okuyunca, benim de şüphelerim arttı.

Sahi. Acaba ölüm gecesi, Ankara'da kutlamalar yapılan evler hangileriydi?

Mehmet Barlas (Yeni Şafak)


Alpay Özalan-Cem Uzan

Bu ülke çok ilginç bir tarihe sahip sevgili dostlarım. Bu ülkede göç edeceği zaman, değerli altınları, hazinelerini yolda eşkıyalara kaptırmamak için, evinin avlusuna 'yatır' yapan gayrimüslimler varmış bir dönem. Yasal olmayan arsasına, belediye bulaşmasın diye türbe diken, son dönemlerde büst koyan insanlar olduğunu okuduk, gördük... Bir çeşit derin meşruiyet kazanmak için, yazılarına, kitaplarına, programlarına, yayınlarına yaşadıkları dönemin 'kutsalı' ne ise onu iliştiren, devrine göre milliyetçi, devrimci, kapitalist, sosyalist, dindar, liberal vs. olan, renkten renge giren binlerle insan, zihniyet tanıdı bu toplum. Ama hiç biri tarihte kahraman ya da maznun olarak yad edilmedi. Hepsinin ne gibi üçkağıt ve menfaat uğruna bu kisvelere büründüğünü çok iyi biliyor tarih.

Cem Uzan, maç arası reklamlarında ellerinde bayrak sallayarak haykırdı millete. Mitinglerinde yedirdiği nohutlu pilavın paralarının nereden geldiğini anladık. Merak ettiğimiz, geri kalanların nerede olduğu. Anlaşılıyor ki, medya grubunun kasasında bir şey yok. Acaba nerede?

Medya emekçilerine gelince; hükümet kadar patronlarına da kaşlarını çatsalar, bakışlarını milletin cebinden çevirip, binalarının çatısına dikseler. Kendilerine birkaç ay yetecek maaşlık helikopter hâlâ duruyor Star'ın çatısında.

Nedim Hazar (Zaman)


Komutanlar neden konuşur?

... Türkiye gibi siyaset kazanının sürekli kaynadığı bir yerde, resmi ideoloji sözcülüğü sayesinde neredeyse 'filozof' muamelesi görerek ülkeye yön vermesi beklenen insanların pasif kalmaları kolay değildir. Hele kendilerini gerçekten de birer bilge olarak görmek gibi bir zaaf içerisindeyseler...

Bu durumda kendinize atfettiğiniz önem ve değer, yaptığınız objektif gözlemlerin önüne geçebilir. Kendinizi diğerlerinden üstün olarak algılayabilir; sivil dünyanın müstehzi bakışını ise fark edemeyebilirsiniz. Dahası pasif kalmayı kişiliğinize yediremeyip özellikle çıkış yapma ihtiyacı duyabilir, hatta dolduruşa gelmeye bile teşne olabilirsiniz. İşte o zaman ağzınızdan çıkanlar fazla basit ve çiğ kaçabilir; ve tabii sadece sizi değil, bütün bir camiayı yaralar. Çünkü siz bütünün bir parçası, kurumun taşıyıcısı, camianın bizzat kendisisiniz...

Asıl ironik olan ise, siz konuştukça diğer çalışma arkadaşlarınızın içinde olduğu psikolojik ortamın daha da ağırlaşmasıdır. Çünkü her sözünüz toplum nezdinde onları şimdiden emekliliğe sevk eder...

Etyen Mahçupyan (Zaman)


CHP neden "sağcı", AKP "solcu" oldu?

Peki, CHP bugünkü statükocu konumuna mahkum mudur? Tarihine şöyle bir bakalım: Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu olan CHP, 1950'de çok partili düzene geçişin öncülüğünü yaptığı gibi, 1950'lerde "temel haklar", 1960'larda "sosyal haklar", 1990'larda "kültürel haklar" söylemini Türkiye'nin gündemine soktu. 1960'larda "Ortanın Solu", 1970'lerde "Demokratik Sol" söylemiyle kendini yenileme, "çevre"nin sözcüsü olmaya yöneldi ve bir ölçüde de başardı.

Ama CHP içinde yenilenme, günün zaruretlerine uyum uzun zamandır sağlanamıyor. Bunun içindir ki CHP bugün karşımıza kurulu düzenin baş sözcüsü olarak çıktı. Demokratik rekabetin icapları eninde sonunda CHP'yi yenilenmeye zorlayabilir. CHP kendini yenilemeden, AKP ile laik ve demokratik düzenin temel ilkeleri üzerinde ittifak edip, siyaset rejim tartışması değil "problem çözme" haline gelmeden Türkiye'de demokrasinin geri dönülmez bir hal alması kolay olmayacak.

Şahin Alpay (Zaman)


Kapitalizm ve Yoksulluk

Kapitalizm aynı anda hem yoksulluk, hem de zenginlik üretmeye mahkûmdur. Zira, bir sömürü metabolizması gibi işliyor. Böylesi bir dünya'da, yoksullukla mücadele etmek isteyenler, gerçekten samimi bir niyet taşıyorlarsa, sorunların kökenine inmek ve mülkiyet ilişkilerini, üretim ilişkilerini tartışmak durumundadırlar. Aksi halde, hayırseverlik, 'iyilikçilik', pek de insânî olmayan insânî yardım türü söylemler ve araçlarla seyirciyi oyalamak 'şimdilik' mümkün olabilir, ama, sorunları daha da büyütmek pahasına.

Aslında genel bir çerçevede 'iyilikçilik', 'yardımseverlik', son tahlilde kötülükleri üreten sosyal ilişkiler bütününü meşrulaştırmaya, dolayısıyla 'yeniden üretmeye', yarar. İnsanlığın yoksulluk ayıbından kurtulması için nesnel koşullar çoktan oluşmuş sayılır, öyleyse geriye bilinçli müdahaleye cüret etmek kalıyor. Sorun, zenginlik ve yoksulluk kavramlarının sözlüklerden çıktığı bir dünya kurmakla ilgilidir ve bu mümkündür.

Fikret Başkaya (özgür üniversite)


Web Gezgini


 Necdet Şen Star'da

Göster amcalarına seçkinliğini bakiim

Ali Türkan

Bunun için de pek emek sarfetmemiş birilerinin, boyuna yakınmalarını; ötekilere "yüzde altmışı aptaldır" dedikleri hâlde, kastları tarafından hâlâ solcu diye pazarlanmalarını ve bu türden nice şeyi anlayamıyorum. Hesapta aydın sorumluluğu adı altında, insanların uçkuruna karışıp kaç çocuk yapmaları gerektiğini bile dikte etmelerini de anlamıyorum o seçkinlerin. Bu kadar şeyi anlayamadığıma göre, hıyarlık bende sanırım. Hıyarca bi lâf daha edeyim o zaman: Zengin diktiğiyle, fakir s! Eyvallah! Yazar

Son Yorumlar

Sevgili Uğur, bu övgülerinizi keşke okuyabilseydi ama Ali Türkan artık hayatta değil. Basılmış bir...
Derkenar - Sesi güzeldi

Tanrım çok güzel yazıyorsunuz ağabey, klasiklerin çoğunu okudum bu yüzden yeni çıkan kitaplara...
Uğur Kaya - Sesi güzeldi

Bir süre severek öğretmenlik yapmiş biri olarak bir kitapta okuyup anımsadığım şu sözü öğretmen...
Hatice Kizilirmak - Öğretmenin görevi üniformalı çocuk yetiştirmek mi?

Ellerinden öperim o doktorların. Benden yaşça küçük olsalarda!...
Yasemin Aydınlı - Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı

Saygıdeğer hocam, ...
Beta Tester - Bir doktordan mektup

Sevgili adaş, sözünü ettiğin zamanlarda aldığın Rol neydi?...
İlker Koçak - Kuş tüyü Vicdan

Tüm Yorumlar

En Son Yazılar

Kaşıyan Adam

Vahap Demir

Halk hem cumhuriyetten hem de serbest seçimlerden hoşlanmaktadır ve tepede işler nasıl giderse gitsin sabırla ve tevekkülle kendinin söz söyleyeceği günün gelmesini beklemektedir. Beklerken de herhalde keyif verdiğinden olsa gerek göbeğini kaşıyarak filân beklemektedir.   Yazar

Ramazan geldi, hazırlıklar tamam mı ey medya?

Ali Sedat Çetinkoz

Ramazan, sonuçta bir dinsel olaydır. Din deyince aklımıza ilk gelen şey nedir? Fatih Çarşamba: 50 yıldır karikatürüne aşina olduğumuz; peşinde dört tane kara çarşaflı kadınla yürüyen kurt dişli, koca tesbihli, kara sakallı bir adam! Bunlardan kurtulmamızın ilacı nedir? Laiklik! Laikliğin en katı savunucusu kimdir? TSK.   Yazar

Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı

Murat Örem

Türkiye 30 Temmuz'da işi gücü bırakmış bir mahkeme kararını beklemiyordu. İnanın ki bu ülkede her şeye rağmen insanların çok büyük bir kısmı artık bu arkaik devlet oyunlarına dönüp bakmıyor bile. Onlar para pul hesabı yapmadan bir cana daha can katmanın çabasıyla, bir çocuğa daha iki harf öğretmenin çabasıyla gecesini gündüzüne katıyor.   Mektup

Bir doktordan mektup

Süheyla Apaydın

Türkiye'de gün geçtikçe bozulan bireysel ahlak nedeniyle kaybolan "saf insanlık", maalesef ilk önce kendini insanla uğraşan mesleklerde göstermektedir. Uğraşısı insan olan hekimin, bu bozulmadan kendini tamamen kurtarması, soyutlaması mümkün değildir.   Mektup

Öğretmenin görevi üniformalı çocuk yetiştirmek mi?

Vahap Demir

Silgi ortasından delinerek boyuna asılmalı, böylece kaybolması önlenmeliydi. Muntazam kıyafetimizde görüntüyü bozan tek unsur boyunlara asılan silgilerdi. Tek parti döneminin üniform anlayışını sadece tek parti dönemi anlayışının ülkeye yaşattığı sefaletin delebiliyor olması kayda değer bir ironiydi.   Yazar

Gidiyordum yelkenimin rüzgârında

Seyit Balkuv

Fakat, bu sefer de nereden geleceği belli olmayan arsız parazit esintiler, evrensel düşünmeye, hayatı sevmeye, fikr-i sabitleri yok etmeye uğraşan yelkenciye bunun bedelini ödetmek için can atar. Karşı ağırlıklarından azade olmak uğuna mücadele yeteneği körelmiş tekneyi bir o yana, bir bu yana yatırır, bir boş anını bulursa da batırıverir.   Yazar

“Uygarlığın” Küçük Çocuğu ile Şişman Adamı

Ahmet Deniz Ölmez

Peki, bunca zamanın ardından -bunca yaşanmışlık ortadayken- biz insanlar, diğer Uzak Asyalarda; Ortadoğu'da, Balkanlar'da, Kafkaslarda, Afrika'da, kan kokusuna duyduğumuz iştahı ne kadar dizginleyebildik? Ve doğanın her alanında muktedir olan bizler, ne kadar dindirebildik kendi doğamızdaki "Barış" adlı ağlayan çocuğun gözyaşlarını?   Yazar

Kuş tüyü Vicdan

İlker Tortop

Darbeyi alkışlayan, faşist sivilleri alkışlayan, zorbaları alkışlayan bu halkın vicdanı neresinde? Bizim güvenlikli sitelerde oturup, siyah camlı arabalarla gezmemiz; savaşa karşı olmamız, sokak hayvanlarına karşı olmamız, Avrupa Birliği'ni istememiz daha iyi bir ülke için yeterli değil sanırım.   Yazar

Ayrıcalıklılar kulübü üniversite

Seyit Balkuv

Aslında üniversite diploması denen şey, ortak menfaatlerini korumak adına bir araya gelen diğer üniversitelilerin birbirine sokularak oluşturduğu ayrıcalıklılar kulübüne kabul pasaportunuzdur. Yoksa gerçek anlamda üniversite bitirmeniz sizi daha erdemli yapmaz.   Yazar

Vicdanın elvermemesi: Vicdanî Ret

Ahmet Deniz Ölmez

Kimseye, vicdanının kabul etmediği bir iş zorla yaptırılamaz. Bu, çok ilkel ve çağdışı bir yöntemdir. Bugün, inançlı bir kişiye, "inanma!" baskısı yapmak ne kadar despotça ise, silahı, savaşı, öldürmeyi kabullenmeyen kişiye, silah verip, savaşa gönderip, "öldür" demek de, o kadar despotça ve saçmadır.   Yazar

 

Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi   © 2000-2008   Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.

°