22 Ağustos 2008 Cuma
Makiya kitabında bir Kürt, bir Şii Arap ve bir Sunni Arap kahramanın hikâyesini anlatır. Saddam diktatörlüğünden nasibini almış kahramanları yaşadıklarını anlatıyorlar Makiya'ya. Aslında anlatılan hikâyeler, bütün Irak halklarının ortak hikâyesidir. Mazlum kimdir, ne zamana kadar mazlumdur ve mazlum iktidarı ele geçirdiğinde nasıl zalimleşir sorularının yanıtları da var Makiya'nın kitabında.
Körfez Savaşı'nın hemen ertesinde Güney Irak'ta başlayan Şii ayaklanmasının bastırılmasından sonra uygulanan vahşeti şöyle anlatır "Vahşet ve Sessizlik" kitabında Makiya:
"Ebeveynlerinin isimlerini askerlere vermeyen çocuklar benzin tanklarına daldırıldı ve sonra ateşe verildi. Bazıları tanklara bağlanarak asilerden gelebilecek kurşunlara karşı siper olarak kullanıldı. Güvenlik güçleri, evin reisinin kaldığı yeri söylemeyen veya orayı bilmeyen aileleri bazen de tümüyle yakıyordu. Amara'da yüz elli insan, ayaklarına beton bloklar bağlanarak nehre atıldı, Basra'da otuz kişi aynı akıbeti paylaştı.
Bir olayda, Turfi ailesinin en büyüğü dokuz yaşında olan üç çocuğu boyunlarına kadar benzin tankerine sokuldu ve sonra ateşe verildi. İddia edildiğine göre, asilerden bazıları vurulmadan önce benzin içmeye zorlandı. Kurbanlar kurşuna dizilince patladı ve kısa bir süre sonra meşale gibi yanmaya başladı. İdamların bu türü, izleyiciler üzerinde duvara dizilerek kurşuna dizmekten daha fazla iz bırakıyordu."
Organizasyonun bir zamanlar "ilerlemenin teorisine" ihtiyacı vardı; şimdi ise "felâketin teorisine". Onunki bir hayatî bir ihtiyaç meselesi. Ama daha vahimi, organizasyonun yetiştirdiği ideologların durumu. Onlar, organizasyonun ürettiklerinden başka kavram, başka bir düşünce geliştirme kapasitesinden bile yoksun kaldılar.
Onun için, cenaze namazında sadece "takkeler, sarıklar, cüppeler, sakallar" görüyorlar ya da "sakal öpenler" görmeye çalışıyorlar; asker üniformalı bir Atatürk resmi hakkında düşüncesini açıklayana, yazdığı makalede sistemin bozukluğunu anlatıp, İslâm'a referans verene tahammül edemiyorlar: "Felâket! Felâket!" çığlıkları atabiliyorlar ancak. ama "teorisini" bile yapamıyorlar. Onlar "ara yerde" olmak ve "başka bir şey" olmak gibi müphemlik içeren haller karşısında krize giriyorlar; bu yüzden, kendilerinden olmayanı tanıdıkları, bildikleri, ezberledikleri teorinin içine, "ötekileştirerek" sokmaya çalışıyorlar.
Organizasyon bir zamanlar çok güçlüydü; o kadar güçlüydü ki her şeyi kontrol edebileceğini, gözetleyebileceğini zannediyordu. Doğrudan, baskıyla denetlediği modern kamusal hayatın ötesi hakkında ise hiç bir zaman emin olamadı. Teorisi gereği açıkça müdahale edemediği özel hayatlara, gündelik hayata hep şüpheyle baktı. Bugün korkmakta ne kadar haklı olduğu anlaşılıyor. Çünkü en derin anlamıyla insanın hayatı, gündelik hayat esir alınabilecek bir şey değil. Ve bu hayattan çıkan şüpheler, müphemlikler organizasyonun felâketi oluyor.
Yeri gelir Atatürk'ten bir cümle, yeri gelir Yunus'tan bir mısra, yeri gelir Cenap Şahabettin'den bir özdeyiş söylersiniz.
Ama yerli yersiz Atatürk diye bağırıp, tarihimizin önemli bir şahsiyetini yapay gerilimleri yaratmak için alet olarak kullanmazsınız.
Atatürk'ün ne dediğini, ne yaptığını biliyoruz.
Onun kendi fikirleri vardı.
Bugün Atatürk'ten bahseden insanların çoğu, onun öldüğü yaştan daha ileri bir yaşa ulaşmış durumda, bunca zamanda kendilerine ait bir fikir geliştiremediler mi?
Atatürk sözcüğü bu ülkede fikirsel bir sefaletin işareti olmaya başladı, aklına söyleyecek başka lâf gelmeyen Atatürk diyor.
Üstelik de bunu ortamı germek, olmayan sorunlar yaratmak için yapıyor.
Evet, istenildiği kadar inkar edilsin, resmi ağızlar istenildiği kadar kilitlensin, hepimiz şunu çok iyi biliyoruz
Bugün Türkiye'de bazı çevreler, hesaplarını '2004 sonrasında böyle bir hesaplaşma' üzerine yapmaktalar.
'Şu Avrupa defteri bir kapansın, biz size gösteririz' sloganı, sessiz bir çığlık kulaklarımızı tırmalar hale geldi.
Adı konmayan, telaffuz edilmeyen bu stratejinin savaş alanı da Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'dir.
Ve bu strateji etrafında dünyanın en tuhaf ittifakı kurulmuş durumdadır.
Ne var ki, AK Parti olayını yüzeysel değerlendirmemek gerekir. Bugün hükümet olup da iktidar olma mücadelesini veren AK Parti olayını, Anadolu burjuvazisinin Kemalist elit bürokrasiye karşı verdiği iktidar mücadelesi olarak görmek mümkündür. Prof. Yalçıntaş ;"...YıllarcaTürkiye kamplara bölündü. 1950'liler doğru (ben hatırlıyorum) bir CHP İmtiyazlılar Partisi vardı; bir de onların deyimiyle Haso-Memo yani DP taraftarları. Köylüler, fakirler, şehirlere geçmiş insanlar... Birinci ayrım buydu. 'Biz bu memleketi Memolara-Hasolara mı teslim edeceğiz' diyorlardı. Hasolar- Memolar öyle oy kullandılar ki kendilerini imtiyazlı zanneden CHP'liler çekip gitti.
İkinci ayrım 27 Mays İhtilali sonucunda yaşandı. Bu sefer DP'lilere 'kuyruklar' dediler. 'Siz mi bu memleketi yöneteceksiniz bizler dururken' deyip bir ayrım daha yapıldı ve kamplaşma yaratıldı. Anayasa referandumu ve seçimlerde halk kuyruklardan mı yana, yoksa kendilerini imtiyazlı sananlardan mı yana olduğunu gösterdi. Erzurumdan gelen Gümüşpala, Adalet Patisi'nin başına geçti ve öbür grubu sandığa mahkum etti..."
derken aslında bunu anlatmak istiyor.
Şimdi kendime soruyorum: İki profesörden hangisi bana daha yakındır?
Anlaşılan CHP aynı CHP...
Halka güvenmeyen, dünyaya güvenmeyen, insana güvenmeyen...
Onun yerine asker ve sivil bürokrasiyi kutsayan, yönetenlere tapınan bir yapı...
AB standartları cumhuriyeti demokratikleştirdiği için ona da kuşku ile yaklaşıyor.
Belki ciddiye almamak gerek. Böylesine dünyadan kopuk, artık burjuvazinin kendisinin bile vazgeçtiği 1789 devrimlerine bugün hâlâ solculuk adına sahip çıkanlar yazı konusu bile yapılmamalı. Ama, neden çöküp gidiyorlar onu da tespit etmeden geçip gitmeye insanın içi elvermiyor. Siyasi partilerin yok oluş nedenlerini toplumun kavraması siyaseti daha sağlıklı hale getirir çünkü...
1999'da ABD'den en fazla silah alıcısı olarak, Türkiye yerini Kolombiya'ya bıraktı. Bunun nedenini görmek hiç de zor değil: Türk devlet terörü başarıya ulaşmıştı, fakat Kolombiya'nınki değil. 1990'lar boyunca Kolombiya Batı yarıkürede en kötü insan hakları kayıtlarına sahip ülkeydi ve aynı zamanda ABD silahlarının ve askeri eğitiminin en büyük alıcısıydı. İkili arasındaki korelasyon iyi kurulmuştu ve bu muhalif çevrelerde dikkatlerden kaçmayacaktı.
Türkiye ve Kolombiya'nın başka ortak özellikleri de var. Her iki ülkede de milyonlarca insan yerlerinden edildi; 2,7 milyon insan Kolombiya'da göç etti. Bu sayılara, başka ülkelere gidenlerin sayısı ise dahil değil. Kolombiya, tıpkı Türkiye gibi, imtiyazlı batılılarının utanç ve alçakgönüllülükle araştırması gereken, cesur bir direnişin modelini sunmaktadır.
"Faili Meçhul cinayetlerin devlet tarafından işlendiği iddiasının yoğun olarak propagandası yapıldığından ve bu cinayetlerin aydınlatılması için ilk zamanlarda tanıklık yapan vatandaşların akıbetinin de faili meçhul cinayete kurban gitmek olmasından ötürü vatandaş tanıklık yapmamaktadır.
Devlete giderek gördüğünü anlatanlar kısa sürede deşifre edilmekte, deşifre olan vatandaş da yukarıda belirtildiği gibi en kısa süre içinde faili meçhul bir cinayete kurban gitmektedir.
Şehrin en işlek merkezlerinde cinayetler işlenmekte, bir kahvede 20-30 kişinin arasında işlenen cinayetlerde, vatandaş, akrabası, yakınları öldürülmesine rağmen tanıklık yapmaya korkmaktadır.
Bölgede şehir komiteleri kuran PKK örgütü bile gündüz şehrin en işlek caddesinde eylem yapmazken, Hizbullahçı olarak adlandırılan kişilerin eylem yapıp yakalanmamasından ötürü, devlet zan altında kalmaktadır."
Aslında 1946 da 'çok partili sisteme' geçildiği söylense de, bu söylemin nüanse edilmesi gerekir. Gerçi 'birden çok parti' dönemi açılmıştı ama, bu partilere taşeron olmak koşuluyla yaşama şansı veriliyordu. Tek devlet partisinden, birden çok devlet partisine geçiş söz konusuydu. Öyle, her isteyen siyasi parti kuramazdı. Asıl devlet partisinden vize alamayan hiç bir partinin kurulmasına, gelişmesine, seçimlere katılmasına, hükümet olmasına izin verilmezdi. Taşeronluk belgesi alabilen siyasi parti de adı üstünde ancak taşerona özgü işler yapabilirdi.
Taşeron hükümet olabilir ama asla iktidar olamaz. Zira, iktidar olmak asıl devlet partisine mahsustur .. Dolayısıyla, 'çok partili sistem', kavramın gerçek anlamında tam bir retorikti. Bir siyasi partinin kurulmasına izin verilmesi, otomatik olarak onun seçimlere katılmasının güvencesi değildir. Hükümet olabilmek için de bir dizi barajın aşılması gerekir. Taşeronun, iş alabilmesi, asıl devlet partisinin güven ve itimâdına mazhar olmasına, kendini ona sevdirmesine, velhasıl kendini kanıtlamasına bağlıdır... Hükümet kurabilmek için asıl devlet partisinin zorlu sınavından başarıyla geçmek gerekir.
Bu durum, bu gün de geçerliliğini aynen koruyor. Yakınlarda İstanbul Üniversitesinin rektör yardımcısı, profesör Nur Serter, Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası tarafından düzenlenen "Cumhuriyet Paneli "nde yaptığı konuşmada: "Türkiye'de iktidar olmak için halk oyu kâfi değildir. Halkın oylarını alıp iktidar olsanız bile, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesi dışında kaldığınız zaman, iktidar yetkisini kullanma hakkına sahibolamazsınız." diyor ve ayakta alkışlanıyor.
Bu yılmaz YÖK savaşçısı profesörün söyledikleri önemlidir ve tam da benim yukarda söyediklerimi doğrular mâhiyettedir. Profesör, siyasi partilerin, seçimlerin, parlamentonun, oradan çıkan hükümetlerin, vb. balkondaki seyirciyi oyalamaya dönük kurum ve mekânizmalar olduğunu, hükümet kurmanın asla iktidar olmak anlamına gelmediğini, taşeronun taşeronluğunu bilmesi gerektiğini, aksi halde gereğinin yapılacağını söylüyor. Son tahlilde belirleyici olanın asıl devlet partisi olduğu îmâsında bulunuyor.
...Türkiye'de resmî tarihin ve resmî ideolojinin rahle-i tedrisinden geçmiş diplomalıların (ki bunlara bir de aydın deniyor) bu kurumların temsilî burjuva demokrasisinin önünü kesmek için oluşturulduğunu değil de, tam tersine, bunları demokrasinin timsâli kurumlar ve mekânizmalar olarak görmesi, bütünüyle entellektüel azgelişmişlikle, toplumdaki siyasal bilincin azgelişmişliğiyle açıklanabilir. Mâlum ilerici anayasa safsatası.
İyi de, kendilerini solda ya da solcu sayan taifenin de 1961 anayasasını yere göğe sığdıramamasına ne demeli?
Fikret Başkaya (Özgür Üniversite)
25 Kasım, kadınlara yönelik şiddetle mücadele günüydü. erkek şiddetinin sebebi, erkeklerin kötü kalpliliği, eğitimsizliği, sapıklığı, cahilliği, kompleksliliği falan değil. şiddet tahakküm etmek için uygulanır ve tahakkümün işaretidir. dünyanın her yerinde, her an erkeklerin kadınlara uyguladığı şiddet, ey sevgili erkek okur, sizin tahakkümünüzü de sağlama almaya yönelik. bunu paylaşmak istiyor musunuz, bununla yaşamak istiyor musunuz?
Frankfurt Okulu'nun anlayışına göre popüler kültür endüstrisi insanlara yanlış ihtiyaçlar, yanlış arzular aşılar ve onları kendi gerçek ihtiyaçlarını anlamaktan uzak tutar. Kapitalist sistemin varlığını sürdürmesi, yanlış gereksinimlerin yaratılması ve tatmini üzerine kurulmuştur. Anlamsız, duygusal, anlık ve yanlış tatminler ortaya koyarak ciddi ve entellektüel değerleri ortadan kaldırır. Popüler kültür bir pasifleştirme kültürüdür. İnsanlar toplumsal sorunları farkedemez, bunlarla ilgilenemez, içinde yaşadıkları topluma yabancılaşırlar. Buna fırsat verilmez. Çünkü egemen konumdakiler (sermaye güçleri) diğerleri üzerindeki egemenliğini güçlendirmek ve sürekli kılmak için popüler kültürü kullanırlar. Medya ile halka sunulan eğlence programları, magazin ve televoleler, haber olmayan haberler buna örnek verilebilir.
İçinde yaşadığımız atmosfer sırtımıza o kadar çok yük bindirmiştir ki ama bunu hissedemiyoruz. Bunu bize hissettirmiyorlar. Cuma akşamları hiç derdimiz tasamız sorunumuz yokmuş gibi Popstar Yarışması'nı, cumartesi günü ise yarışmanın sonuçlarını izliyoruz. Sadece izlesek neyse bir de cep telefonlarımıza sarılıp star adaylarımızı belirliyoruz. Bizler böyle işte ekranlar karşısında şarkılar dinleyip, onlarla söyleyip eğlenirken birileri cep telefonlarınızdan giden mesajlarla ceplerini dolduruyor. Bir değil iki değil tam on üç hafta (ki bu durumda daha programın bitmesine daha 6 hafta var) sizler bu saatler arasında ekrana bağlandınız. Maddi olarak değil ama kültürel olarak neler kaçırdınız farkında mısınız? Sorun ne izlediğinizde değil bu sırada ne kaçırdığınızda.
Şebnem Soygüder (Dördüncü Kuvvet Medya)

Ali Türkan
"Sağlam kafa sağlam vücutta olur" şiarıyla büyüyor, söyleyene güvenip bunun doğru olduğunu sanıyorduk.), yani yığınla eşekliğin bir araya gelmesinden dolayı, Memo'yu görmemezlikten gelip geçip gittim önünden. Tam benim evin kapısından giriyorduk ki, avazı çıktığı kadar bağırdığını duydum Memo'nun: - Oyopsu tozuğuuuuuu! Bi daha, ne yaptıysam barışmadı benimle. Yazar
En sonda masonların ayrımcılık yaptıklarını belirtirken bazı örnekler vermişsiniz, bedensel...
Selami Güneyler - Amerikan Dolarında Mason Simgeleri
Arthur Miller'in Satıcıın Ölümü adlı eseri bir tiyatro yapıtıdır. Öncelikle. Ama bunun...
Cüneyt Uzunlar - Ayrıcalıklılar kulübü üniversite
Sevgili Necdet Cumhuriyet'te yazdiginiz zamanlari hayal meyal hatirliyorum. Gozden irak olan...
Cihat Sahinkaya - Uğur Mumcu
Değerli necdet şen (yazım kurallarına uymayacağımı peşinen söyliyeyim) o malûm gazetenin sıkı bir...
Emin Turan - Uğur Mumcu
Bugün kullandığımız birçok teknolojiye zemin hazırlayan, birçok bilimsel buluşun ve dünyaca kabul...
Ahmet Ardal - Ayrıcalıklılar kulübü üniversite
Seyit Balkuv
Fakat, bu sefer de nereden geleceği belli olmayan arsız parazit esintiler, evrensel düşünmeye, hayatı sevmeye, fikr-i sabitleri yok etmeye uğraşan yelkenciye bunun bedelini ödetmek için can atar. Karşı ağırlıklarından azade olmak uğuna mücadele yeteneği körelmiş tekneyi bir o yana, bir bu yana yatırır, bir boş anını bulursa da batırıverir. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Peki, bunca zamanın ardından -bunca yaşanmışlık ortadayken- biz insanlar, diğer Uzak Asyalarda; Ortadoğu'da, Balkanlar'da, Kafkaslarda, Afrika'da, kan kokusuna duyduğumuz iştahı ne kadar dizginleyebildik? Ve doğanın her alanında muktedir olan bizler, ne kadar dindirebildik kendi doğamızdaki "Barış" adlı ağlayan çocuğun gözyaşlarını? Yazar
İlker Tortop
Darbeyi alkışlayan, faşist sivilleri alkışlayan, zorbaları alkışlayan bu halkın vicdanı neresinde? Bizim güvenlikli sitelerde oturup, siyah camlı arabalarla gezmemiz; savaşa karşı olmamız, sokak hayvanlarına karşı olmamız, Avrupa Birliği'ni istememiz daha iyi bir ülke için yeterli değil sanırım. Yazar
Seyit Balkuv
Aslında üniversite diploması denen şey, ortak menfaatlerini korumak adına bir araya gelen diğer üniversitelilerin birbirine sokularak oluşturduğu ayrıcalıklılar kulübüne kabul pasaportunuzdur. Yoksa gerçek anlamda üniversite bitirmeniz sizi daha erdemli yapmaz. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Kimseye, vicdanının kabul etmediği bir iş zorla yaptırılamaz. Bu, çok ilkel ve çağdışı bir yöntemdir. Bugün, inançlı bir kişiye, "inanma!" baskısı yapmak ne kadar despotça ise, silahı, savaşı, öldürmeyi kabullenmeyen kişiye, silah verip, savaşa gönderip, "öldür" demek de, o kadar despotça ve saçmadır. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Ne yazık ki ok yaydan çıkmıştır. Toplum mühendisleri veya zamane derebeyleri, kendilerinin istediği biçimde bir teba asla yaratamayacaklardır; hem de medyaları, köşe yazarları ne kadar uğraşırsa uğraşsın. Nasıl herkes fötr şapka takmıyorsa, köylüler piyano çalmıyorsa, birileri de bilek kalınlığında yapmaya devam ederek, en yüksek makamlara kadar geleceklerdir. Bu bir popülizm değil, görünen gerçektir. Yazar
Seyit Balkuv
Kimbilir, çatışmalarla ve gerilimlerle dolu hoşlanmadığımız ruh hallerimizi ve hatta hastalıklarımızı kendimizle hesaplaşma ve kendimizi anlama yolunda birer fırsat olarak görebilir miyiz? Sağlığımızın bozulmasına yok açan etkenleri oturup anlamaya çalışmak, bu şekilde hastalıklardan kurtulmak, kurtulamasak da hastalıklarla bile barışık yaşamak çok mu gerçek dışı bir yaklaşımdır? Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Otobüsten inerken de çatışma had safhadadır. Tek kişilik iniş koridorundan, beş kişinin aynı anda inmeye çalışması ister istemez bir sıkışıklığa sebep olmaktadır. Günün sonunda, bu mücadelelerin içinde eriyen savaşçı, indiğinde, yaşadıklarının tamamını içeren böyle bir metin alır eline. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Travma nedir, travma resimleri, travma videoları... "Aşkın bir travmaydı sevgilim" şarkısı; bedava indir, melodisini cep telefonuna yükle! Yetmedi, kesmediyse sıfır altı seviyeli forumlarımıza gel, birbirimize birinci cümleden sonra duyulmamış sofistike küfürler edelim; karşılıklı bayrak gösterip tehditleşelim. Yazar
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.