6 Eylül 2008 Cumartesi
İddialara göre, İstanbul Ekspres'in sahibi Mithat Perin ve Yazı İşleri Müdürü Gökşin Sipahioğlu, Selanik'te bombanın patlayacağını önceden bildiklerinden kâğıt stoku bile yapmışlardı. Böylece günlük tirajı 30 bin civarında olan İstanbul Ekspres, 6 Eylül günü tam 300 bin adet basılmıştı. Peki Selanik'teki bu esrarengiz bombayı kim ya da kimler ateşlemişti?
"Cumhuriyet demokrasiden yoksun olduğu için halkın coşkusunu arkasına almamıştır. Nitekim resmi bayramlarda halk yerine öğrenci asker ve bürokratların yüksek katılımı gözlenir. Basın yayın organları da bunları görmezden gelerek tarihsel klişeleri olan 'coşkuyla kutlandı' başlığını atarlar." (Mehmet Altan)
"Millî bayramlar bizde 'devlet kutlar biz seyrederiz' şeklinde algılanıyor. Törenlerde top tüfek gösterisi yapıyorlar, eğer bu yedi düvele gücümüzü göstermekse doğru değil, hepsini o ülkelerden alıyoruz. Millete korkmayın biz çok güçlüyüz diyorlarsa millet bunu algılamıyor. Demek ki insanlara 'Bakın bizde bu silahlar var, ayağınızı denk alın' mesajı veriliyor." (Cüneyt Ülsever)
"Bu bayramlarda önemli olan, devletin ne kadar güçlü, ne kadar dehşetli bir mekânizma olduğunun halk tarafından algılamasıdır. Bir zaman sonra da resmî ve soğuk, kaba saba ve halktan kopuk bayram türü gelenekleşir. Onun içinde bulunanlar ve onu düzenleyenler de belki hadisenin bir şenlik halini almamasından rahatsızlık duyarlar ama bu dertlerini dile getirmekten çekinirler. Çünkü, gizli bir biçimde bu bayramlar birer 'devlet dininin ayini' halini almışlardır; kutsallaştırılmışlardır.
Cumhuriyete en büyük düşmanlık bu tür bayramları sürdürmektir. Çünkü bu bayramlar böyle yaşandığı sürece cumhuriyet halkı kazanamayacak, onun için her zaman şüpheli yanları bulunan bir mekânizma olarak kalacaktır. Nitekim, artık hayattaki bütün nesiller bu tür "bayram eğitimi"nden geçtikleri halde, böyle merasimlerde en küçük bir şenlik duygusu yaşamazlar... Halksız kutlanan bayramlar, devletin kendisini ve tercihlerini her kutsalın üstüne çıkarma deneyleridir ve komiktir. Bu kafaya göre resmi ideolojimiz din değildir ama dinden üstündür. Öyleyse kutsal merasimleri olmak zorundadır. Bayramlar da bu dinden üstün mekânizmanın ayinleridir. Halkın bunu benimsemeyeceğini bile bile ona gözdağı vermek istenir: "Sen Allah'a tapabilirsin ama o nerede? Oysa bak ben bütün azametimle buradayım.
Halk bu bayramlara ne katılıyor, ne de etkinlikleri seyrediyor. Denemesi bedava: Televizyonun naklen yayınladığı bayramların izleyici oranlarını ölçelim... Bu tür bayramları eleştirenlere şimdiden "Atatürk düşmanı" diye savaş açacak olanlar bile izlemez. Peki niye katılmaz, niye izlemez? Bir kere bu bayramlarda ne yeni bir görsel malzeme vardır, ne de yeni bir söz. Bir milyon kere tekrarlanmış hamasi nutuklar ve övgüleri kim merak eder de izler? Üstelik Atatürk'ü ve cumhuriyeti övmek için her seferinde Osmanlı'yı aşağılamak, o arada doğrudan İslam'a sataşılamadığı için "şeriat"a küfretmek bir vecibe gibi tekrarlanacak, milyonlarca insan da kendini soyut bir kavrama değil de öz inancına sövülmüş gibi hissedecek, sonra da ahalinin katılması ve izlemesi beklenecek? Tam aksine, milleti tarihi ve kültürüyle bütün olarak kucaklayamayan, dün ile öbür günü, geçmiş ile geleceği birbirine düşman etmeye kalkışan bir devletin böyle soğuk resmi bayramları bölücü etki üretmekte, halkın cumhuriyetle şen şakrak sevişmesini engellemektedir." (Ömer Lütfi Mete)
Bir kere uçaktan atıldılar mı, bu mayınların kimi ne zaman sakat bırakacağı ya da öldüreceğini bilmeye olanak yok. Şu an, toprağın yüzünde ya da altında, yüz milyonlarca var bunlardan. Bugüne dek kurbanlarının çoğunu siviller oluşturdu ve bu hep böyle devam edecek.
Antipersonel mayın öldürmekten çok sakat bırakmaya yarar. Amacı sakatlar üretmektir, bu yüzden içi maden kırıntılarıyla doludur. Amaç kurbanların tedavisinin uzaması ve zorlaşmasıdır. Hayatta kalanların çoğu en aşağı sekiz-dokuz ameliyat olmak zorundadır. Her ay iki bin sivil bu mayınlarla sakat bırakılıyor ya da öldürülüyor.
Bunları "antipersonel mayın" diye adlandırmak bir dil cinayetidir. Bu deyiş, anonim, isimsiz, cinsiyetsizdir; yaşı belirsizdir. "Personel" halkın karşılığıdır. "Antipersonel" deyimi kan, uzuvlar, acı, kesilen organlar, özel yaşam ve aşkı açmaza sokar. Her şeyi yok sayıp böyle bir patlayıcıya bağlanan bu iki kelime terörist olur.
Yeni zorbalık, tıpkı ardılları gibi, dilin geniş ölçüde ve sistemli bir şekilde kötüye kullanılmasına bağlıdır. Bir olup onların çarpıttığı bütün kelimeleri yeniden ele geçirmemiz ve zorbalığın yaptığı anlam kaydırmacalarını bir kenara atmamız gerek. Yoksa elimizde tek kelime kalacak: "Utanç".
Yurt hayatı boyunca erkekler yurduna (ve erkekler tuvaletine) defalarca girdim çıktım. Rahatlıkla söyleyebilirim ki erkeklerin odaları ve tuvaletleri, kadınların odalarından ve tuvaletlerinden kat kat temizdi. En azından işemeden önce klozetin kapağını kaldırmayı akıl ediyor, böylelikle beni sidik damlalarıyla sırılsıklam olmuş bir tuvalete oturma zahmetinden kurtarıyorlardı.
Bir de kullanılmış ped mevzuu var içimi kaldıran. Herkes bilir, regl dönemimde kadın teni daha bir ağır kokar, hele de regl olmuş bir kadın bacaklarını iki yana açıp oturduğu zaman kokudan insanın burnunun direkleri kırılabilir. Kanlı pedlerin ne kadar kötü göründüğünü söylememe gerek yok sanırım! Pedlerini sarmadan çöpe atmaları bir yana, regl oldukları ilk gün (bazıları için bu süre üç güne kadar uzayabiliyor) yıkanmayan hatunlar da gördüm.
Siyaset, üniversiteleri mahvediyor. Yiyip bitiriyor. Yönetimlerin ağzından sadece siyaset duyuluyor. Üniversitenin temel sorunları, Türkiye'nin bilim politikasının gevşekliği, araştırma ve geliştirmedeki hüzün verici durum, AB'nin üç günde ürettiği patenti bizim ancak 175 yılda üretmemiz konuşulmuyor.
12 Eylül'ün darbeci mantığının yanında mevzilenmenin, insanoğlunun doğayı çözmedeki inanılmaz macerasının gönüllüleri olan üniversitelerin ruhu ile hiç bir alakası yok...
Eğer bu noktada kalınacaksa, ben YÖK'ün Kara Kuvvetleri'ne bağlanmasını öneririm.. Hiç olmazsa durum netleşir. Kafa karışıklığı ortadan kalkar...
Türkiye'de her şeye hükmettiği söylenen "Ulus Devlet" duyarlılığı bu süreçte nerelerdedir? İnönü, Menderes, 27 Mayıs, Demirel, 12 Mart, Ecevit, 12 Eylül, Özal, Yılmaz, Tansu, Erbakan, Bahçeli, Gül-Erdoğan silsilesinde; "Ulus Devlet"ten fedakarlık gerektiren yüzlerce imza atılırken Kemalizm ne yapmıştır?
Mesela MGK, kaç defa "Ulus Devlet" duyarlılığı ile herhangi bir "uluslararası işlem"i engellemiş veya "Kemalist müdahale"de bulunmuştur?
Kemalistlerin hükmü şimdiye kadar, dinciler ve Kürtçülerden başka kime, ne kadar geçmiştir?
Yabancı dil konusunda normal olarak henüz pek bir hedefi olmayan çocuklara yabancı dilin kalıpları, grameri, okunuş incelikleri gibi saçmalıkları öğretmeye çalışmak yerine, yabancı ve kimi Türkçe sözcüklerin yapılarındaki az sayıda ön ve ard ekleri vererek, bunlardan ne çok sözcük üretilebileceğini göstermek onlar için heyecan verici olmaktadır ( bkz. Ezbersiz Eğitim için Yol Haritası sh. 322)
Okul kurumunun yabancı dil konusunda vermesi beklenen, anlamını tam bilmediği, ne işine yarayacağı konusunda net olmadığı "sesler çıkarmayı öğretmek" değildir. Bir ana okulundaki 3-5 yaşındaki çocukların 1'den 10'a kadar yabancı dilde saymaları ya da basit gündelik konuşmalara alıştırılmaları bir papağanın sayı saymasından farklı mıdır?
M. Tınaz Titiz (yaşam dersleri)
İşte o gün, karanlığın içinden mangal yürekli kahraman gelecek. Karanlığı ışıtacak denli bilge olacak... İnsanları kurtarabilecek kadar yüreğinde sevgi olacak.. elleri maharetli olacak... Sesi buyurgan olacak. Burnunda sümük olacak ama biri ikaz edince hemen silecek. Ama sanırım hafızası pek güçlü olmayacak... Çünkü daha yeryüzüne geldiği an insanlığı kurtarmaya geldiğini unutacak. Bir muhasebecinin yanında işe girip, evlenecek, karısını iri göğüslü bir kuaförle aldatacak ve çocuklarını da başka çocuklarla aldatacak... En son anne babasını başka anne babalarla aldatırken vicdan azabı duyacak. Evine dönerken bacanağını başka bacanakla aldatma fikrine kapılacak ama bundan hemen vazgeçecek. Ellisekiz yaşında ölecek. Ölürken dünyaya niye gönderildiğini anımsayacak ama büyük bir ihtimalle yanlış anımsayacak.
Said'in attığı o taşın, Filistin sorununda ahlâki sorumluluklarını üstlenmeyen entellektüellere atılan bir taş olduğunu biliyorum. "Liberal entellektüellerin hemen her zaman yaptıkları gibi, her iki tarafın da doğruları ve yanlışları olduğunu ileri sürmek ya da her durumun kendine özgü koşulları olduğunu söylemek, meseleyi sümen altı etmek demektir" demişti, "Çünkü, Filistin-İsrail meselesinin temelinde asimetri vardır. Toprakları işgal edilmiş, savunmasız bir halkın karşısında, dev bir yüksek-teknoloji ordusu. İsraillilerin Filistinlilere verdikleri zararla karşılaştırıldığında, Filistinlilerin İsraillilere verdiği zarar marjinaldir."
Zaman gazetesinde bir haber. Atatürk hava limanına alınan Ginger (cincır) arızalanınca ABD'ye iade edilmiş. Aaaa, ne güzel! Demek öyle olmuş!
Benim bildiğim, cincır zencefilin İngilizcesidir, kökleri kaynatılıp içilir, pek faydalıdır, toz hali de yemekte falan kullanılır. Ama bu haberde konu edilen cincır nedir, yenilir mi içilir mi, üzerine mi oturulur, anlamak için haberi okumanın yararı yok.
Birileri cincırdan aşağı düşmüş. Tek bilgi bu. Haaaa, bir de başbakan bey cincır yerine ata binmiş. Binilen ve üzerinden düşülen bir şey olduğuna göre, vinç, motosiklet, kaykay, uzay mekiği, zürafa, teleferik, rodeo atı, balkon ya da bilmediğim başka bir şey olabilir. Ama ney? Bu nedir şimdi? Haber mi, bilmece mi?
Bu "haberi" yazan muhterem belli ki dünyaya gözünü açar açmaz beşiğinde cincır görmüş, cincırla büyümüş, haşır neşir olmuş, o nedenle benim gibi karacahillerin cincırın ne olduğunu bilemeyeceğini hiç aklına getiremiyor.
Kutlarım. Bu zihin açıklığıyla yakın bir gelecekte haber müdürü, genel yayın müdürü, hatta medya grup başkanı olması beklenebilir. Ama "gazeteci" olabilir mi, işte bunu bilemem.
Ginger Rogers -Zaman'daki "habere" bakmak isteyen buradan buyursun
Dünyanın her tarafında basın özgürlüğü tehdit altında; bazı devletler ve hükümetler aleyhte yayınları engellemek için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar... Türkiye'de özgürlükçü bir hava devlete egemen olur gibi, hükümet bu ortamı teşvik ediyor... Şimdi de karşımıza medya patronları çıkmaya başladı; beğenmediği gazeteciyi sürgüne göndermeye kalkan patronlar...
Umarım, teşhire gerek kalmadan yanlıştan vazgeçerler...
Ben bir salağım. Başkalarının tepkileriyle hayatımı karartıyorum. Mesela bir toplulukta gülüyorum di mi? Biri diyor ki "aa süper, ne kadar içten ve doğal gülüyorsun" İşte o andan sonra hayatımı karartıyorum. Sonra ben başka bir gün bi yerde yine gülüyorum. Gülerken birden aklıma o birinin dediği "aa ne kadar içten ve doğal gülüyorsun" lâfı geliyor. Sonra birden gülüşüm ağzımda donuyor. Eğer o adamın dediği lâfları düşünüyorsam doğal gülmüyorumdur, bir insan hem "aa ne kadar doğal gülüyorum" diye düşünürken aynı zamanda doğal gülebilir mi? Bilinçli bir doğal gülme bu. yani sahte! Eyvaaah! Hemen kendi kendimden rahatsız oluyorum. Gülmüyorum sonra. Bir sürü komik espri yapılıyor. Öyle kasıp duruyorum ben... Evet salağım ben.
"Yakın zamanda bölgede çıkan bir çatışma nedeniyle operasyona çıkan bir askeri birlik tarlaya gelerek beni ve birkaç kişiyi aldı. Saçlarımdan tutararak beni yerde sürükleyip tekmelemeye başladılar. Sonra beni köydeki boş evlerden birine götürdüler. Burada da dövüp ağzımın içine tuz dolduruyorlardı. İri, yeşil gözleri olan bir subay vardı. Beni çırılçıplak soyup üzerimden geçti. İşini bitirdikten sonra oradaki askerlere dönüp 'Siz de serbestsiniz' deyince bu kez de onlar üzerime saldırdı. Bayılana dek dört kişi daha tecavüz etti."
Baş ağrısı hekime danışılmadan en fazla ilaç kullanılan şikâyetlerin başında geliyor. Genellikle başı ağrıyan kişiler yakın çevrelerindeki kişilerin önerdiği ilaçları kullanıyorlar. Oysa bunun birçok önemli sakıncası var. Başağrısı nedeniyle sık ağrı kesici kullanımı bir müddet sonra ağrı kesicilere bağlı bir başağrısının gelişmesine yol açar. Bu da var olan başağrısının tedavisini daha da güçleştirir.

Ali Türkan
Her şey sıkıcı. Nurten kaç çocuk annesidir acaba? Hangi ofiste ömür törpülüyordur? Meşrubat şişelerini satıp sinemaya gitmek istiyorum. Hem de yazlık sinemaya. Üç film birden Biri mutlaka karate filmi olacak.. Yazar
Sevgili Uğur, bu övgülerinizi keşke okuyabilseydi ama Ali Türkan artık hayatta değil. Basılmış bir...
Derkenar - Sesi güzeldi
Tanrım çok güzel yazıyorsunuz ağabey, klasiklerin çoğunu okudum bu yüzden yeni çıkan kitaplara...
Uğur Kaya - Sesi güzeldi
Bir süre severek öğretmenlik yapmiş biri olarak bir kitapta okuyup anımsadığım şu sözü öğretmen...
Hatice Kizilirmak - Öğretmenin görevi üniformalı çocuk yetiştirmek mi?
Ellerinden öperim o doktorların. Benden yaşça küçük olsalarda!...
Yasemin Aydınlı - Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı
Saygıdeğer hocam, ...
Beta Tester - Bir doktordan mektup
Sevgili adaş, sözünü ettiğin zamanlarda aldığın Rol neydi?...
İlker Koçak - Kuş tüyü Vicdan
Vahap Demir
Halk hem cumhuriyetten hem de serbest seçimlerden hoşlanmaktadır ve tepede işler nasıl giderse gitsin sabırla ve tevekkülle kendinin söz söyleyeceği günün gelmesini beklemektedir. Beklerken de herhalde keyif verdiğinden olsa gerek göbeğini kaşıyarak filân beklemektedir. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Ramazan, sonuçta bir dinsel olaydır. Din deyince aklımıza ilk gelen şey nedir? Fatih Çarşamba: 50 yıldır karikatürüne aşina olduğumuz; peşinde dört tane kara çarşaflı kadınla yürüyen kurt dişli, koca tesbihli, kara sakallı bir adam! Bunlardan kurtulmamızın ilacı nedir? Laiklik! Laikliğin en katı savunucusu kimdir? TSK. Yazar
Murat Örem
Türkiye 30 Temmuz'da işi gücü bırakmış bir mahkeme kararını beklemiyordu. İnanın ki bu ülkede her şeye rağmen insanların çok büyük bir kısmı artık bu arkaik devlet oyunlarına dönüp bakmıyor bile. Onlar para pul hesabı yapmadan bir cana daha can katmanın çabasıyla, bir çocuğa daha iki harf öğretmenin çabasıyla gecesini gündüzüne katıyor. Mektup
Süheyla Apaydın
Türkiye'de gün geçtikçe bozulan bireysel ahlak nedeniyle kaybolan "saf insanlık", maalesef ilk önce kendini insanla uğraşan mesleklerde göstermektedir. Uğraşısı insan olan hekimin, bu bozulmadan kendini tamamen kurtarması, soyutlaması mümkün değildir. Mektup
Vahap Demir
Silgi ortasından delinerek boyuna asılmalı, böylece kaybolması önlenmeliydi. Muntazam kıyafetimizde görüntüyü bozan tek unsur boyunlara asılan silgilerdi. Tek parti döneminin üniform anlayışını sadece tek parti dönemi anlayışının ülkeye yaşattığı sefaletin delebiliyor olması kayda değer bir ironiydi. Yazar
Seyit Balkuv
Fakat, bu sefer de nereden geleceği belli olmayan arsız parazit esintiler, evrensel düşünmeye, hayatı sevmeye, fikr-i sabitleri yok etmeye uğraşan yelkenciye bunun bedelini ödetmek için can atar. Karşı ağırlıklarından azade olmak uğuna mücadele yeteneği körelmiş tekneyi bir o yana, bir bu yana yatırır, bir boş anını bulursa da batırıverir. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Peki, bunca zamanın ardından -bunca yaşanmışlık ortadayken- biz insanlar, diğer Uzak Asyalarda; Ortadoğu'da, Balkanlar'da, Kafkaslarda, Afrika'da, kan kokusuna duyduğumuz iştahı ne kadar dizginleyebildik? Ve doğanın her alanında muktedir olan bizler, ne kadar dindirebildik kendi doğamızdaki "Barış" adlı ağlayan çocuğun gözyaşlarını? Yazar
İlker Tortop
Darbeyi alkışlayan, faşist sivilleri alkışlayan, zorbaları alkışlayan bu halkın vicdanı neresinde? Bizim güvenlikli sitelerde oturup, siyah camlı arabalarla gezmemiz; savaşa karşı olmamız, sokak hayvanlarına karşı olmamız, Avrupa Birliği'ni istememiz daha iyi bir ülke için yeterli değil sanırım. Yazar
Seyit Balkuv
Aslında üniversite diploması denen şey, ortak menfaatlerini korumak adına bir araya gelen diğer üniversitelilerin birbirine sokularak oluşturduğu ayrıcalıklılar kulübüne kabul pasaportunuzdur. Yoksa gerçek anlamda üniversite bitirmeniz sizi daha erdemli yapmaz. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Kimseye, vicdanının kabul etmediği bir iş zorla yaptırılamaz. Bu, çok ilkel ve çağdışı bir yöntemdir. Bugün, inançlı bir kişiye, "inanma!" baskısı yapmak ne kadar despotça ise, silahı, savaşı, öldürmeyi kabullenmeyen kişiye, silah verip, savaşa gönderip, "öldür" demek de, o kadar despotça ve saçmadır. Yazar
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.