bizimkiler siniri achti, millet uchtu! turkler rum tarafina rumlar turk tarafina gecti! bayildim bu ishe - uzun surecegini sanmasam da... ama kimi zaman depremler habersiz gelir ve insani hazirliksiz yakalar! muhalefet dahil herkes ne soyleyecegini sasirdi!
cok eglenceli yani ortam... bunca yil provokasyonlara, bombalamalara, kursunlamalara, hedef gosterilmeye alismis insanlarimizin bir kismi, "derin devlet"e guvenmediginden bu isin altindan ne cikabilecegini hesaplar, bir kismi da hic sallamadan torununu alip "gel dedecigim sana yurdumuzun oteki yarisini gostereyim" der ve gecer!
sinirlarin acildigi ilk gun aksamustune dek 4 bin kibrisliturk guneye 1700 kibrislirum kuzeye gecti - kuyruklarda saatlerce bekleyerek hafta sonu sinirlarin sallanacagi kesin - herkes ama herkes hafta sonunu "oteki" tarafta, "yasak bolge"de gecirmek isteyecek.
inanilmaz bir surec yasandi bugun - her iki toplumdan insanlar bol bol gozyasi doktu - rumlar eski evlerini ziyaret etti, turkler onlari sevincle karsilayip 29 yil once evde bulduklari fotograflari, esyalari falan verdiler... kucaklasmalar, gozyaslari...
bu surecin devam etmesini cok istiyorum.
Sevgül'dür
E, bunu da okumak lâzımdır: Maro'nun Gözyaşları (Sevgül Uludağ, Hamamböcüleri)
Vaktiyle Kıbrıs'a iki kez yolum düşmüştür. Sıcak bir memlekettir. İnsanları da sıcaktır.
Derler ki "Kipris'ta iki kişi karşılıklı oturup sohbet etsin de tanıdıkları üçüncü bir kişi ya da ortak bir akraba çıkmasın, bu mümkün değildir".
Hele aksanlarına şaşırmamak elde değildir. İki Kipris'lı kendi aralarında konuştuklarında tek kelime anlayamazsın desem abartı olmazdır. Değişik bir Türkçe'dir oranınki. Misal mi?
Benzincinin tekinde pompanın üstünde şöyle bir not görmüştüm bir kâğıda yazılı:
"Doldurmadan önce makineyi söndür!"
Necdet'dir
ABD, Irak'ı petrolü ve daha sonraki yayılmacı projelerine uygun üs sağlayacak jeostratejik konumundan dolayı işgal ediyor.
Sömürgecilik her zaman ırkçılık'la elele gider, dolayısıyla, cahillik ve aptallıkla. İşgal edilecek olan her zaman, tehdit altında bir zavallı, medenileşme şansı elde edememiş bir vahşi olarak tanımlanır. O, beyaz adamın dünyayı kendi suretinden yeniden yapma projesinde, şekillendirilmeyi bekleyen bir çamur; kendisi için neyin iyi olduğunu bilemeyen çocuktur. Biraz disiplin gerekir, biraz ödül, örneğin Basra'da olduğu gibi: Önce bomba, sonra bisküvi.
Bush savaştan iki ay önce yaptığı bir radyo konuşmasında, ABD halkına Irak savaşının gerekçelerini anlatıyordu:
"Terörizme karşı savaşta, dünyanın ücra ve karanlık köşelerinde savaşmak zorunda kalacağız..."
Latin Amerikalı yazar Galeano bir yazısında sormadan edemedi:
"Sen yazının Teksas'ta mı icat edildiğini sanıyorsun, Babil, Ninova... hiç duymadın mı?"
Irak, medeniyetin fışkırdığı yer, uzak ekosu değil.
Ergin Yıldızoğlu (Cumhuriyet) 2 Nisan 2003
Hacer Arıkan, Bayrampaşa C-1 koğuşunda, 19 Aralık operasyonunda, diri diri yakılmak istenen bayan tutsaklardan biriydi. Yanıbaşında altı arkadaşı yanarak öldü. Hacer yaralı kurtuldu. Tahliye edildi. Her yanındaki yanıklarla operasyonda yaşanan vahşetin canlı resmi gibi...
Şöyle anlatıyor Hacer "Hayata Dönüş " anını.
"Yakılan arkadaşlardan Nilüfer Alcan'ı gördüm. Ona seslendim sanki oturuyor gibiydi. Yanına vardığımda sanırım duman zehirlenmesinden ölmüştü.(...) Çıkış noktasına gittiğimizde alevlerden dolayı nasıl çıkacağımızı düşünüyordum. O sırada kendimi kaybetmeye basladım. Kapıda arkadaşlar belirdi; Hacer kalk, gelebilirsin diyorlardı. Ben kalkmaya çalıştım ama kalkamadım. Arkadaşın biri alevlerin arasına girip beni dışarıya çıkardı."
"Gözlerimi yeni yeni açtığımda hemşire bana yeşil gözlüymüşsün. Çok güzel gözlerin var dedi. Ben de ona önemli olan dış görünüş olmadığını söyledim. Yaşama sevincimi kaybetmedim."
Türkiye'nin şık olmayan yüzünden minik bir ayrıntı Hacer'in öyküsü. Muhabbet tellâlı medyada yer alacak cinsten değil.
Maddi durumumuz çok iyi olmasına rağmen babam elektrikçi bir arkadaşını getirip evin elektriklerini kaçak yaptırmıştı. Ertesi gün bir konu yüzünden kavga ettik. Elektrik idaresini arayıp babamı şikâyet ettim. Milyarlarca lira ceza ödemekten rüşvet vererek kurtulabildi. Şimdi de hem o memuru hem de babamı şikâyet edicem. Böylelikle devlete ve bana yaptığı birer yanlışı düzelticem. Bir taşla kuş sürüsü.
Sevgilim eczacı. Tanıştığımızdan beri işinde yaptığı yolsuzluklar beni rahatsız ediyordu. Sahte sağlık karneleri, sahte küpürler, tanıdık doktorlara yazdırılan, parasını devletin ödediği pahalı ilaçlar, küpürü kesik ilaçları devletten sonra bir de vatandaşa satma, fahiş kârlar... Genelde işyerinde görüşürdük. Böyle şeylere şahit olmak ona karşı güven duygusu geliştirmemi engelledi. Son bir haftadır ayrılma sürecindeyiz. Beni de kullanmış. Meğer stepne erkeği hazırmış. Yani duygularını da iki kere pazarlamış. Bu açıklarını ilgili mercilere şikâyet edip etmemeyi düşünüyorum. İyi ki bitiyor. Allahından bulsun.
Senelerdir bilgisayar kullanmama rağmen şu kes-yapıştır (cut-paste) olayında kendimi bir garip hissediyorum. Anlatması bile tuhaf. Tabii ki öyle bi şey olmadığını biliyorum ama, "cut"tan sonra "paste" edeceğim dosyaya giderken bilgileri mouse'un içinde taşıyormuşum gibi geliyor. O anda "taşıdığım" şeyin ağırlaştığını, zor hareket ettirebildiğimi düşünüyorum. "Paste" dedikten sonra da üzerimden resmen büyük bir yük kalkmış gibi oluyor. Tabii ardından da salaklığıma gülüyorum.
Parçalanmış, yok edilmiş, dini, namusu ve çocuğu elinden alınmış bir insan olarak itirafımdır. Her şey bir yol kenarında bedava İncil dağıtan bir adamdan İncil almamla başladı. Giderken beni çağırıp çocuğum olup olmadığını, Amerika'daki bir kilisenin belli sayıdaki Hıristiyan Türk çocuğuna eğitim bursu vereceğini söyledi. Burs deyince ilgimi çekti. Bana birkaç kitap daha verdi. Mülakata kadar ailecek okuyarak hazırlanmamızı istedi. Her akşam ders gibi o kitaplara çalıştık. Daireden bozma bir kiliseye gitmeye başladık. Ortada burs falan yoktu. Ancak biz onlar gibi davranmaya başlamıştık. Bir kaosa sürüklendiğimi yeni yeni farkettiğimde, eşimin o kiliseye devam eden bir adamla ilişki yaşamaya başladığını ortaya çıkardım. Tüm bu olanlarla derin bir çöküş yaşayarak intihar ettim. Ölmedim. Eşimden boşandım. Mahkeme, intihar ettiğim gerekçesiyle çocuğumu eşime verdi. Şimdi çocuğumun izine ulaşamıyorum. Perişan haldeyim. Tüm bunlara da o burstan alacağımız paranın hırsına kapılmam sebep oldu.
Az sonra okuyacaklarınız, benim tarafımdan bire bir yaşanmış olmasına rağmen, bu kez benim hiç bir suçum yok. Anlatacağım kişi, Türkiye'nin en tanınmış ve kıvırmaya meraklı gazetecilerinden biri. Artık kim olduğunu biraz kafa yorup bulun.
Yıllar önceydi. Güneydoğu'daki terör olaylarında binlerce insan can veriyor, terör haberleri televizyonların ve gazetelerin manşetlerinden inmiyordu. Biz de, (kalabalık bir grup gazeteci olarak) Diyarbakır'ın kırsalındaydık. Herkes birbirine haber atlatmaya çalıştığından, görüşmeler gizli yapılıyor ve gerektiği takdirde, PKK'dan üst düzey militanlarla bile irtibata geçiliyordu. İşte bu gazeteciye gelen bir istihbarat, her ne kadar onun tarafından özel diye bilinse de, hepimiz tarafından duyulmuştu. Bir örgüt üyesi, ünlü gazeteciyi arayarak, "Bir korucunun, elektrik direğinde ağzına para tıkıştırılarak asılacağına karar verldiğini" söylemişti.
Ünlü gazeteci, bu "infazın" görüntülenmesi için aranmıştı ama örgütün unuttuğu bir şey vardı. Bu gazeteci alkolden fırsat bulamıyor ve hatta kendisine gelen bu bilginin, ne zaman gerçekleşeceğini unutuyordu. Oysa terör örgütü gün ve saati çok açık vermişti. Sabaha kadar içen ve sızan gazeteci, tatlı rüyalar görürken olay gerçekleşti. Gazeteci abimiz uyandığında iş çoktan bitmiş, korucu öldürülmüştü. Ayıldığında, olayları yarım yamalak hatırlayan ve bunu daha önce merkezine, "özel haber" diye veren gazetecinin etekleri tutuştu. Ne yapacağını bilemiyor, kendinden genç meslektaşlarına nasıl mahçup olduğunu düşünüyor, hatta kendi özel haberini atlayan gazeteci olarak tarihe geçiyordu.
Ama bu hırslı, acımasız, kadın ve alkol düşkünü gazetecinin aklına iğrenç bir fikir geldi. Terör örgütü militanlarını arayıp, binbir türlü yalan söyleyerek, örgütten "küçük" bir ricada bulundu. "Acaba yeni bir idam olayı, gazeteci abimiz için özel olarak yapılabilir miydi?" Sonuç "olumlu" geldi ve başka bir korucu ağzına yine para tıkıştırılarak, elektrik direğine asıldı. Gazeteci abimiz de, büyük bir vakurla bu olayı en iyi şekilde, daha doğrusu iğrenç şekilde, görüntüledi.
Şimdi sıra geldi ikinci itirafa. Biz bu olayı başından beri biliyorduk ve istesek engelleyebilirdik, ama sırf basın piyasası bu iğrenç adamı tanısın diye bir şey yapmadık. İçimizde hâlâ pişmanlığını yaşıyoruz. Tamam, biz de arada hoş olmayan haberler yapıyoruz, ama ne bu kadar ünlü, ne de zengin, hatta şerefsiziz.
itiraf.com'da itirafına yorum yazdım. Mesajlar telefonları takip etti. Buluşmaya karar verdik. Dolmuşa binmiş buluşma yerine giderken biraz geç kalacağımı haber vermek istedim. Karşı tarafın telefonu çalarken aynı anda dolmuşta da bir telefon çalıyordu. Anlamadım tabii. Ta ki sağ kulağımdaki telefonda iki sıra önümde oturan bayandan, "Kusura bakma geciktim ama on dakika sonra yanındayım hayatım" cümlesini duyuncaya kadar. Onu gördüm! Hiç sesimi çıkarmadan kapattım. Sonra da geç kalmasını (!) bahane ederek, "Bence artık hiç gelme" diye bir mesaj yazdım. O indikten sonra da son durağa kadar devam ettim. Mesajımı okuduğundaki tepki ve üzüntüsünü görünce Net'ten tanışma olaylarına artık bir son vermem gerektiğine karar verdim.
Bu ülkede şikâyet etmesi gereken en son meslek grubunun doktorlar olduğuna inanıyorum. Nedenlerine gelince:
1. Haftada 40 saatten fazla çalışmayarak ayda (döner sermaye paylarını da dahil edersek) bir milyar civarında para kazanıyorlar. Hem de yeni mezun bir doktor.
2. Kesinlikle haftada en az dört gün tatil yapıyorlar.
3. Aldıkları "bıçak parası"nın rüşvetten hiç bir farkı yok. Kesinlikle ahlaksızlık. O ameliyatı yapmak için zaten maaş alıyorlar.
4. Ayrıca hem kamuda çalışıp hem de muayenehane açmaları da kesinlikle etik değil. Hâkimlere avukatlık yaptırmak gibi bir şey bu. Kamunun olanaklarını kendi şahsi çıkarları için kullanıyorlar.
5. Kamuda çalışıp da devamlı şikâyet eden doktorlar bence şikâyet etmek yerine istifalarını verip özel sektörde çalışmayı denesinler. Ama yapamazlar. Çünkü özel sektör para kazandırmazsanız size para vermez. Ve verdiği parayı haketmenizi ister.
6. Doktorların çoğu yukarıda açıkladığım gibi davranıyor. İstisnalar elbette var.
7. İyi ki varsın itiraf.com. Yoksa bunları nasıl dile getirirdim.
Polis memuruyum. İTÜ'den önlisans, KTÜ'den lisans diplomam var. Halen yüksek lisans yapıyorum.
Sokakta sizden rüşvet isteyen polis şeref ve haysiyet açısından ne kadar zavallı ise, bunu ona teklif edenler, resmi mercilere şikâyet etmek yerine değişik platformlarda sızlananlar da aynı derece de şeref ve haysiyet züğürtüdür. "Tahsil cehaleti alır ama eşeklik baki kalır" diye ne güzel söylemişler.
primum non noncere (önce zarar verme) rumuzlu arkadaş... Altı yıl okuyup doktor olmuşsunuz ama bir kötü örnek yüzünden 150 bin kişilik koca bir teşkilata hakaret etmekten imtina etmiyorsunuz.
Biz de yazalım mı? İlaç firmaları ile anlaşmalı çalışıp hastalara ekstradan dünya kadar ilaç yazdığınızı, mesaiye sabah 10'da teşrif edip öğleden sonra üçte muayenehanelerinize koştuğunuzu, üstelik bu süre zarfında da ilaç mümessilleri ve hemşerilerlerle lak lak yapmaktan hasta bakmaya vakit bulamadığınızı, para karşılığı rapor tanzim ettiğinizi, yanlış iğnelerle onlarca insanı sakat, elsiz, kolsuz bıraktığınızı, para karşılığında yedi aylık bebekleri dahi kürtaj adı altında katlettiğinizi...
Para meselesine gelince... 10 yıllık polisim. Haftanın altı günü günde 12 saat çalışıyorum. Bayram ve resmi tatil günleri de buna dahil. Sürekli namlunun ucundayım. Her sabah işten çıkarken eşimle ve çocuklarımla helalleşiyorum. 590 milyon lira aylıkla geçiniyorum.
Umarım ileride imkânınız olur da doktorluk yapmazsınız. Zira sizde bu ard niyet, sevgisizlik ve tahammülsüzlük varken kimseye faydanızın dokunacağını zannetmiyorum. Umarım fırsat bulursunuz da, "çivisi çıkmış" dediğiniz bu ülkeden bir an önce -orası her neresi ise- özlemini duyduğunuz yere gidersiniz.

Ali Türkan
Ana dilinde her cümleye sekiz "eeeeeööö" sıkıştırsan bile, şakır şakır Grekçe, Arapça, Farsça, İngilizce, Fransızca, efendime söyleyeyim, Hititçe, Frigce, Moğolca konuşur; hat sanatımızın eşsiz örnekleri kadar, Rembrandt'tan da zevk alır; "aslı yok yaylasında bin beş yüz koyunum var" türküsünü, Munch'un "Çığlık" tablosundaki figür söylüyormuş gibi dinler; Tom Waits ve Ümmü Gülsüm'e aynı mesafede durursun. Yazar

Necdet Şen
Kaçmaya yelteniyor adam ama Ali Ulvi kocaman elleriyle paltosundan kavrıyor. Adam direniyor, Ali Ulvi bırakmıyor. Ufak bir boğuşma geçiyor aralarında. Tıknaz ama yine de sağlam olan adam sonunda paltoyu geride bırakıp sıvışıyor. Necdet Şen
Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Şimdi başım iki ellerimin arasında düşünüyorum: Onlar gibi olmak, onlar gibi giyinmek, onlar gibi yiyip içmek, onlar gibi oturup kalkmak, onların diliyle konuşmak... Haydi bunların hepsini yapayım. Fakat, onlar gibi nasıl düşünebilirim? Nasıl onlar gibi hissedebilirim? Kitap Kurdu
İlker Tortop
Her şeye alışmış olan bizler hiç bir şeye de şaşırmayacağız. Tankerler evlere girecek, uçaklar taksilere çarpacak, çocukların öğretmeni sapık, mahallenin doktoru sahte çıkacak ama şaşırmayacağız. Dağda ölecek, vadide ölecek, ölecek de ölecek insanlarımız. Yazar
Alper Uzun
İki yüz bin yıl boyunca Avrasya da yaşadılar. Yaklaşık otuz bin yıl önce de ortadan kalktılar. Nedeni tam bilinmiyor ama tahminen modern insanın gelişi ve hava/iklim koşullarının soylarını kuruttukları düşünülüyor. Yazar
Kâmuran Kızlak
Klinik Psikoloji insanların nasıl düşünürlerse öyle duygulandıklarından, düşünceleriyle duygularının genellikle tutarlılık gösterdiğinden, yani duyguyu belirleyenin düşünce olduğundan bahsediyor. Olumlu düşünceleri olumlu duygular, olumsuz düşünceleri de olumsuz duygular izler. Yazar
Seyit Balkuv
Kemal Tahir'in dediği gibi rezil bir geçmişe sahip olsa bile, günümüzde sadece zenginler için değil işçiler için bile en yüksek refah düzeyinin Batı'da olduğu gerçeğinden yola çıkarsak, Batı sistemini elden geldiği kadar Doğu'ya uyarlamak insanların hayat şartlarının iyileşmesine yardımcı olmaz mı? Yazar
İlker Tortop
Çok değil yirmi yıl önce yani benim gençliğimde kızlara dik dik bakmak yürek isterdi. Ayrı ayrı merdivenlerden sınıflara girilirdi, etekler şimdiki gibi göbekte değildi. Bir kızın elini tutmak, onunla tenhada konuşmak en havalı aksiyondu bıçkın gençler için. Şimdiyse toplumun bu kadar tatminsiz olmasına şaşırmak mı yoksa şaşırmamak mı gerekiyor bilemiyorum. Yazar
Necdet Şen
Eskiden hüsranlarım çok uzun sürerdi. Zannederdim ki bütün bunlar bir tek benim başıma geliyor. Uzun uzun yas tutardım. Kendime acımaktan ve "boşa geçen" hayatım için yazıklanmaktan marazî bir zevk alırdım. Kolum kanadım düşer, dünyaya hoyratlığın egemen olduğunu düşünürdüm. Şimdi bunlar çok kısa sürüyor. Karar verene kadar. Necdet Şen
Vahap Demir
Efendi adam kışın da kazak giymezdi çünkü kazağı da serseriler giyiyordu. Efendi adam efendi gibi üşürdü ama hasta da olmamalıydı. Ülkemiz fakir ama onurluydu ve maalesef hastalık tedavisi için yurtdışından gelen ilaçların karşılığında onur kabul etmiyordu köftehorlar. İlle de dolar olmalıydı. Yazar
Alper Uzun
Proteinlerin üç boyutlu yapısına baktığınızda tıpkı o LEGO setleri gibi birbiri içine geçmiş ve yapacağı işe göre özelleşmiş parçalar var. Yakın bir gelecekte istenilen bir takım proteinler böyle LEGO setlerinin parçacıkları gibi takıp çıkarılacak. Ona göre ilaçlar yapılacak. Bireye özel ilâç geliştirilmesinde belki de en heyecan verici adımlar böyle atılacak. Yazar
Seyit Balkuv
Gelecekte ne olurlarsa olsunlar, şu an için bir önemi yok. Bacaklarında dolanan sabah serinliği ile çişi gelen çıplak bacaklıların, ilâhî yolculuklarına attığı bu ilk adım kutsallığından bir şey kaybetmiyor. Hem çocukların, hem ebeveynlerin, hem de izleyenlerin gözlerini nemlendiriyor. Yazar
Doğudaki insanların işlerini kaybetme konusunda Batılılar kadar ürkek olmamalarının sebebi aile...
Erkal Duran - Doğulular, Batılılar, iş hayatı ve Kemal Tahir
Ben de Star gazetesi yazarı Yağmur Atsız'dan bir alıntı yapayım. Konuya çok...
Onat Dikici - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?
Hasan Celal Güzel ülkemizdeki siyasi sistem için iki başbakanlı sistem diyor. Biri...
Tuncer İnceoğlu - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?
'Analar daha neler dogurur' diyenlerin kanli elleri opuluyor bu memlekette. Kapitalizmin bir kez...
Umut Kalan - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?
Yakup Kadri'nin bu eseri Türk edebiyatının önde gelen gerçekçi romanlarındandır. Yazarın Ankara...
Güliz Aktuğ - Yaban
Mevlana Celaleddin-i Rumi demiş ki:...
Ali Sedat Çetinkoz - Çıplaklık ayıp mı yani?
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.