Vaclav Havel Güçsüzlerin Gücü'nde (1978) bir zerzevat dükkânı işleticisinin soğan ve havuçlar arasında üzerinde "Dünya İşçileri Birleşin" sloganı yazılı bir pankart sergilemesini tahlil eder. Havel işleticinin mesajının "Ben zerzevatçı XY, burada yaşıyorum ve ne yapmam gerektiğini biliyorum. Benden beklenilene uygun davranıyorum ve kınanmam mümkün değildir. Ben [rejime] sadığım ve rahatsız edilmeden, yaşamaya hakkım vardır" olduğunu savunur. Bu herhalde ortalama vatandaş ile logokratik iktidar arasındaki ilişkiyi anlatan en güzel tahlillerden birisidir.
Logokrasilerde "söylem"i tekrar onun benimsendiği anlamına gelmez. Bunun yanı sıra eleştirileri "söylem" içinde, onun yarattığı "sanal âlemin dışına çıkmadan" yapma zorunluluğunun yarattığı iki temel sonuç vardır. Bunlardan birincisi her türlü entellektüel eleştirinin "siyasî" nitelik kazanmasıdır. Bunun yanı sıra "muhalefet" de ancak egemen söylem ve sanal gerçeklik üzerinden üretilebilmektedir.
Aklıma en son gelecek şeylerden biri, uluslararası siyasetin önemli şahsiyetlerinden biri haline gelmiş olan Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan'ın dünyaca ünlü Amerikalı yazar Paul Auster ile kıraathane ağzıyla polemiğe tutuşması olabilirdi.
"Türkiye'yi antidemokratik bulduğu için gelmiyormuş. Hapiste yatan gazeteciler yüzünden gelmiyorum. Çin'e de gitmiyorum. Aman! Biz sana çok muhtacız. Gelsen ne olur, gelmesen ne olur. Türkiye irtifa mı kaybeder? Bu yazar en son 2010'da İsrail'e gitmiş. Güya İsrail, demokratik, laik, insan hak ve hürriyetlerinin sınırsız olduğu bir ülke. Sen ne cahil adamsın yav. İsrail tam bir din devleti…"
Dil ve üslup bir yana, Başbakan'ın söyledikleri olgusal olarak doğru da değil. Bir kere Paul Auster her şey olabilir ama herhalde 'cahil' sıfatı onun üzerine oturmaz. Paul Auster'ın 'cehaleti'ne örnek olarak gösterilen İsrail'in 'tam bir din devleti' olduğu değerlendirmesi yanlış. İsrail bir 'Yahudi ulus-devleti'dir ama 'din devleti' değildir.
İsrail'in kuruluşuyla, kurucu kadrolarıyla, kurucu ideolojisiyle ilgili en ufak bir fikri olanlar, İsrail'in 'tam bir din devleti' olmadığını bilirler.
Böyle bir üslup ile ve yanlış bilgilerle konuşarak Paul Auster'ı 'azarlayan' bir Başbakan, uluslararası algıda sorduğu sorunun cevabını da üretmiş olur; evet, Türkiye irtifa kaybeder.
Neoliberal ve otoriteryen kurgunun hedeflerine yönlendirilebilecek hareketler "devrim" diye nitelendirilebilirken, buna uyumlu olmayan her şey "terör" kavramının yardımıyla terörize ediliyor. "Arap Baharı" ya da "Tahrir Meydanı" etrafındaki tartışmalarda görülen ikircikliğin nedeni de bu; o kitlelerin rızaları neoliberal otoriteryanizme yönlendirilecek şekilde elde edilebilirse onlara devrimci diyecekler, aksi yöne dönerse kısa süre içinde onlar da "terörist" olarak kaydedilecek. Yine Arif Dirlik: "Devrimin değer kaybetmesinin bir anlamı vardır. Eğer devrimlere can veren hedefler, ütopyacı hayaller diye reddedildiyse, o zaman devrimler, savunucularının devrimlerin ilerlemenin itici güçleri olduğu iddialarının aksine, başarılı oldukları toplumlarda ilerlemeyi geri çeviren siyasî sapmalar ve zararlı şiddet kullanımlarından daha fazla bir anlama gelmezler."
Türkiye'deki her muhalif kıpırtıya yönelik polisiye, adli ve askeri aculluğun altında da, 1917 devriminin düşünür ve eylemcilerinden Troçki'nin, "Kitleler ilk defa tarih sahnesine çıktı" sözünden 100 yıl kadar sonra "kitlesel devrimlerin" yeniden mümkün olabileceğini gösteren Arap Baharı'nın yarattığı kaygı var.
Peki durum sadece bundan mı ibaret? YÖK sultası altında, köprünün diğer ucunda kendilerini bekleyen doçentlik ya da profesörlük unvanları için varolan gerçeği saklamaya mecbur kılınmış meslektaşlarımızın haline ne demeli? İşte tam da bu yüzden Ermenilerin başına gelenleri güçlü biçimde dile getiren, yerli ya da bu ülkede yaşayan yabancı akademisyenlere ender biçimde rastlamaktayız. Bunu dile getirenlerin meslekî 'kariyerlerinin' tehlikeye girmesi bir yana, yaşamsal varlıklarına da olmadık tehditler yönelmekte. Çünkü adı bilimsellikle anılan Türk üniversitelerinin kendi akademik personeline dayattığı yegâne koşul, sınırları çizilmiş olan resmi söylem dairesinin dışına çıkmamak.
Dersim'deki Kürt Alevîlerine yaşatılanları bir arşiv düellosuna çeviren hükümet ve ana muhalefetin, bu topraklarda katledilen halkların gerçeğini dahi kendi tekelinde bulunan arşiv belgeleriyle izah etmesi, acınası bir durum. Bu, aynı zamanda acıları yaşayan ya da dinleyen canlı tanıkların söylediklerinin de dikkate alınmayıp, tez elden kestirilip atılması demektir. Kendi tertipledikleri belgelerin, kendi yarattıkları vahşeti ne denli yansıtacağı bir yana, bunu yansıtan belgelerin akıbetinin neler olduğu da düşünülmeye değer.
Mıgırdiçyan'ın raporuna göre, İttihat ve Terakki Mebusu olan Pirinççizâde Feyzi Bey, 19 Nisan 1915'te Cizre'ye doğru yola çıkar. Yolda uğradığı bütün köy, kasaba ve beldelerde Kürtlere ve diğer Müslüman topluluklara İslâmiyet'in gereğini yerine getirmelerini, gâvurları ve özellikle Ermenileri genç-yaşlı veya erkek-kadın ayrımı yapmadan kırıma tabi tutmaları gerektiğini anlatır. Genç ve güzel kızların bu kıyımdan hariç tutulmasını ve onları nikâhlamanın dinen caiz olduğunu vurgular.
Ziyaret ettiği bütün beldelerdeki dini liderler, şeyhler ve imamlar da kendisini destekleyen bir biçimde konuşurlar. Hatta, gâvurların hayatının ve karılarının Müslümana helâl olduğu hakkında halka teminat verirler
Size bundan 15 ay, seçimden 8 ay önce, 25 Ekim 2010'da bu binada, hatta bu katta ne söylemiştim? "Bu kafayla giderseniz, AKP %50, siz %26, MHP %13 alacak" demiştim. Bana itiraz edenler olmuştu. Hani neredeler şimdi? Bugün de aynı binadayız, takvimde 26 Ocak 2012 yazıyor ve size diyorum ki bu gidişle AKP %60, CHP %20 alacak. Tarihe tekrar not düşüyorum, umarım yine haklı çıkmam. Bu yıl CHP'ye oy verenlerin beşte biri, bir dahaki seçimde AKP'ye oy verecek. Bunun faturasına da farklı olan herkes ödeyecek: İster CHP'li, ister ÖDP'li, ister Alevî, ister Ermeni, herkes… İktidarı bu derece muktedir kılmak, iktidarın kendisine bile zarar.
Umarım çareyi bir kere daha uğursuz sağcılarda, boğa olmaya özenen kurbağalarda veya Teşvikiyeli ajansların trilyonluk eğlentilerinde aramazsınız. Umarım değerli zamanlarınızı gündelik hakara makara ile geçirip, son iki ayda reklam spikerliğine kalkışmazsınız. Çünkü bunların zerre hükmü yok… Mesele "kafa"da. Mesele bugündense yarını; Misak-ı Milli'den öte Misak-ı Sevgi'yi anlama gücünüzde.
Kitapta, Filistin cephesinde yaşananlar anlatılıyor. 7. Ordu komutanı olarak bu savaşta görev alan Mustafa Kemal Paşa'nın da aynı cephede savaşan diğer ordu komutanlarıyla birlikte bu hezimetten sorumlu olduğu ima ediliyor. Daha da önemlisi Şam'ı savunmakla görevlendirilen Albay İsmet'in (İnönü) 'Sorumluluklarını, görevini ve Şam'ı yüzüstü terk edip, kendi kararıyla Halep'e firar ettiği ve oradan da İstanbul'a kaçtığı' anlatılıyor. Avni Paşa daha da ileri giderek 'İzmir'e girilmesi sırasında Yunanlı komutanlar bile askerleriyle birlikte teslim oldular; bizim komutanlar askerleri teslim edip kendilerini kurtardılar' anlamına gelecek sözler söylüyor.
Kitaptaki önemli ayrıntılardan biri de Sevr adı verilen anlaşmanın hukuki olarak hiç bir zaman yürürlüğe girmediği. Bakanlar Kurulu hatta Şurayı Saltanat tarafından kabul edilmesi istenen anlaşmayı padişah Vahdettin kesinlikle onaylamıyor ve Lozan görüşmelerine kadar İtilaf güçlerini oyalıyor. Padişah onaylamadığı için anlaşma hukuken geçerlilik kazanmıyor.
Şehzadelerden biri olan Ömer Faruk Efendi, Anadolu'daki mücadeleye katılmak için Ankara'ya doğru yola çıkıyor fakat Ankara'dakiler tarafından İnebolu'dan geri çevriliyor.
Türkiye'ye geldiğinde "Anlamadım, anlayamadım" dediğini anımsatan Büyükelçi, "Bunu yine söylemeliyim" dedi. Türkiye'nin, 1. sınıf bir demokrasi olmaya heves eden bir ülke olduğunu, komşularını değil, AB'yi örnek aldığını vurgulayan ABD Büyükelçisi şöyle konuştu: "Çünkü en üsteki halkada olmak istiyorsunuz. Bu da hem hükümetin hem muhalefetin ortak politikasıdır. Eminim buna ulaşacaksınız. 82 Anayasası'nı bir kenara bırakıp boş bir sayfa açıyorsunuz çünkü özgürlükler ve bireysel hakların korunması konusunda daha fazlasını istiyorsunuz. Bu nedenle iyimserim. Fakat itiraf edeyim, anlamıyorum: Demokrasisi buraya kadar gelmiş, özgürlüklere değer veren ve demokrasiyi bu kadar bağrına basan insanların yaşadığı bir ülkede entellektüeller ve gazeteciler nasıl parmaklıkların arkasında olur? Açıkçası anlamıyorum. Biliyorum terörizm suçlamasıyla parmaklıkların arkasındalar. Bu açıklamayı da anlıyorum. Fakat hükümetinizin liderlerinin uzun tutukluluk dönemlerinden kaygılandığına dair açıklamaları var. Anlamaya çalışıyorum."
Diyarbakır'da Demirkıran ailesiyle görüştükten sonra, 'Şeyhmus' kod adlı JİTEM'ci uzman çavuş Yüksel Uğur'la yaşanan olayı Abdülkadir Aygan'a da sorduk. Aygan, Uğur'un Behiye Demirkıran'la konuştuğu sırada orada olduğunu ve olayı hatırladığını belirterek şunları söyledi: "Palulu Zaza bir adamdı bu. O ekibin en etkili ve en sadist elemanıydı. İlk eşi muhafazakâr, dini bütün bir hanımdı. Bunun yaptığı işleri de öğrenmiş olabilir belki. Bu da öğretmen okulundan başka bir kadın buldu. Onunla evlendi o yıllarda. Oraya çağırmıştır. Böyle sadist şeyler yapar arkasından dalga geçerdi. İşkenceden zevk alırdı sanki. Şahabettin Latifeci diye biri gözaltına alınmıştı. O merkezde, tuvalete giderken aynı koridorda olan hücrede Şahabettin'i döverken gördüm bunu. Çocuğun çenesi kırılmış, dudakları yarılmış gibi açılmıştı. Sanki zevk alıyordu yaptığından ve devam ediyordu vurmaya."
En büyük üretici güç insandır. Sınıf mücadelesinin ve sınıfsızlaşma pratiğinin öznesi de insandır. İnsanı merkeze almadan tarihe bakılmaz. Marxizm hümanizmle uyumlu kavranmak zorundadır. İnsan pratiğinin amacı özgürleşmektir ve bunun en etkili yolu iktidarın kendi var ettiği diyalektik ilişkiden çıkıştır. Bireyin (ve sınıfın) kendini iktidarın gözünden görüp tanımlamayı bırakarak başka türde tanımlaması ve var etmesi en devrimci eylemdir. Bu eylem için üretici güçlerin belli bir gelişmişlik seviyesinde olmasını ya da sistemin krizini beklemek gerekmez. Bu özgürleşme eylemi zaten sistemi krize sokacaktır. Komünizm ulaşılacak bir mutlu son değil, kendi hayatlarımızın gerçekten sahibi olmamıza ilişkin bugünden başlayan bir eylemselliktir. Özgürlüksüz bir komünizm olamaz. İnsanı merkeze almayan bir komünizm de olamaz. Mutluluğun belli bir zamana ertelenmesi ya da hayatların lidere/partiye emanet edilmesi kabul edilemez.
Resimdeki insanlar İkarus'un korkunç ölümüyle, yaşanan felâketle ilgilenmezler. İkarus'un suya düşüşü, onun güneşin zaptına yönelik girişiminin boşa çıkması, dikkate değer bir bozgun sayılmaz. Ölüme rağmen hayat dingin ritmiyle akıp gitmekte, insanlar felâkete aldırış etmemektedir.
Türkiye sosyalist hareketi de bu dingin manzaranın, onun işaret ettiği kayıtsızlığın bir parçası sanki. Yanı başımızda yaşanmakta olan bir dizi bozguna ve felâkete karşın biz hiç bir şey olmamış gibi gündelik siyasal-bürokratik rutinimizde ısrar ediyoruz.
Tarihin en kapsamlı kapitalist krizi ekolojik krizle bütünleşip burjuva medeniyetinin topyekûn buhranına işaret ederken, henüz savunma konumunda olsalar da dünyanın dört bir yanında yeni ve radikal bir kitle mücadeleleri dönemi kapımızdayken sanki her şey eskisi gibiymişçesine davranmaya devam ediyoruz.
İkarus denize çakıla dursun biz hiç bir şey yokmuşçasına manzarayı seyrediyor, meselâ mevcut güç ilişkileri değişmeksizin gündeme gelecek yeni bir anayasadan medet umuyoruz.
Seçiyor muyuz? Bizim de kendimizi özgür bireyler olarak kabul etmek gibi bir lüksümüz olmadığını düşünüyorum. Bu evrende her şey, diğer insanlar da dahil olmak üzere, en temel ontolojik düzeyde özgür değilse, biz de elbette özgür değiliz. Fakat, bence irade özgürlüğüne ikame edilebilecek iki vasfımız var: Zeki ve hisseden varlıklar olmamız. Bu vasıflarımız özgür varlıklar olmamamızı ikame edebilir, telâfi edebilir. Meselâ kurbağa beynini düşünün, sadece etrafındaki uyaranlar çerçevesinde davranacaktır ve çok kısa dönemli bir programa sahip olarak davranışlarını yerine getirecektir, birkaç saniye sonrasına, belki bir-iki dakika sonrasına yönelik davranışlarda bulunacaktır. Halbuki insanda koskoca bir prefrontal korteks var. İnsan türünün evrimine baktığımız zaman, prefrontal korteksin, bizden önceki insansı türlere kıyasla hızla büyüdüğünü görüyoruz. Bu korteks neye yarar? Maymunlarda olmayan, homo erektusta olmayan bu koskoca korteks bir tek şeyi sağlar: Geleceği görmek, geleceği hesap etmek. Bu nedenle, insan sadece çevresindeki uyaranlar çerçevesinde değil, yarın, öbür gün için de, kendi ölümünden sonrası için de düşünür. Eğer insan zekâsını temel alır ve bunu özgürlük yerine koyarsak, biraz da kendimize yontarsak, 1 Mayıs'a katılmayı açıklayabiliriz.
Bu gelişmelerin ışığında iki halkın aydınlarının ve demokratik kamuoyunun, halkın şu an yaşadığı durumlara ilişkin yapması gerekenler nedir?
"1915 Jenositi" tezi, Ermeniler tarafından, ilk kez 1965'de yani olayların ellinci yıldönümünde ortaya atılmıştır. Üç yıl sonra, 2015'te ise olayların yüzüncü yıldönümünü yaşayacağız. Bu dönem içinde gelinen nokta ortadadır. Aslında 1965'te, henüz dünya kamuoyu bu konuda tamamen bilgisiz iken, Türk devlet adamlarının içten bir şekilde üzüntülerini bildirmeleri, 1915 felâketinde analarını, babalarını kaybedenlerin acılarını paylaşmalarıyla çözülebilecek bir sorun, dar kafalı politikacılarımızın boş gururu ve inadı yüzünden tüm milleti küçük düşüren boyutlar kazanmıştır. Bu arada resmi tarihçilerimizin yapabildikleri tek şey de, Osmanlı Devleti'ni sorumsuz Ermeni teröristleriyle aynı kefeye koyarak, "onlar da öldürdü; biz de öldürdük" demek olmuştur: Bunun, övünüp durdukları Osmanlı tarihine en büyük hakaret olduğunun ayırtına varamadan!
Ya bugün? Ne yazık ki, bugün de tasarıcı Fransız parlamenterleri gibi oy ve rant avcılığından başka bir kaygısı olmayan ve her sorun karşısında "acaba bu bize ne getirir, bizden ne götürür?" diye hesaplar yapan AKP iktidarından bu konuda bir şey bekleyemeyiz. Tabii kimileri gibi aslında hiç de inanmadığımız hayallere inanmış görünerek bazı itiraf edilmez çıkarlar peşinde koşmuyorsak!
Taner Timur - Didem Gülçin Erdem - İlknur Delice (Birgün)
Geçen hafta Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nda anti-semitizm başlıklı bir konuşma yaptınız ve anti-semitizm yok dediniz. Yok mu?
Yok demedim. "Rejim çok uğraştı ama günlük hayatta anti-semitizmi yaratamadı" dedim. Rejim 90 yıl boyunca zenofobik (yabancı düşmanlığı) ve antisemitik (Yahudi düşmanlığı) oldu. Ben böyle deyince bir soru geldi; "Araştırmalara göre toplumun yüzde 60'ı Yahudi komşu istemiyor, bu nasıl iş"… Bana göre yüzde 60 hiç Yahudi'yle temas etmediği ve rejim onu gayrımüslimlere karşı endoktrine ettiği için böyle düşünüyor. Koskoca Türkiye'de 21 bin 500 Yahudi kalmışız, 19 bin 500'ü ıstanbul'da, 2 bini ızmir'de… Bir zamanlar 300 bindik. şimdi bizi görmüyor ve tanımıyorlar. Sebep bu bence. Neyi hatırladım, bak… Varlık Vergisi nedeniyle evimize haciz gelmek üzereydi. Annem kemanını kurtarmak istiyor. Çareyi, yukarıdaki Müslüman komşumuza bırakmakta buldu. Memurlar gittikten birkaç gün sonra keman yepyeni bir kutuda, akorları yapılmış bir şekilde döndü bizim evimize. Ben bu hikâyeyi kalbime yakın tutuyorum.
İshak Alaton - Ezgi Başaran (Radikal)
Günümüzde açıklanan ekonomik büyüme verileri, insan hayatına kasteden ekonomik faaliyetleri bile olumlu değerlendirmektedir. Silah satışının bir toplumda refahı arttırdığı nasıl iddia edilebilir? Hava kirliliğinin insan sağlığını tehdit ettiği bir kentte otomobil veya ucuz kömür reklamları ekonomik büyümeyi destekleyen etkinlikler arasında sıralanabilir mi?
İşte size biraz eski ama hem günümüz Türkiye'sine uygun hem de çarpıcı bir örnek:
"Amerika'da hızla büyüyen sektörlerden birisi hapishanelerdir. 1990'larda yılda yüzde 6, 2 oranında büyüdü. Her 150 Amerikalıdan biri parmaklıklar ardında, dünyadaki en yüksek oran; Kanada'da her 900 kişiden biri, Nova Scotia'da her 1600 kişiden biri hapiste. O.J. Simpson davası Amerikan ekonomisine 200 milyon dolar ekledi ve Littleton Katliamı ABD'de güvenlik endüstrisini ateşledi; her yıl ekonomiye 40 milyar dolarlık katkı yapıyor ve bu hizmetin çoğu okullar tarafından satın alınıyor. Kumar ABD'de bir başka hızlı büyüyen endüstri, her yıl 50 milyar dolarlık hacme sahip. Boşanmalar ekonomiye 20 milyar dolar, trafik kazaları da 57 milyar dolar ekliyor.[5]
Görüldüğü üzere bugün bizim sevinmemiz istenen büyüme verileri aslında toplumun sosyal sorunlarının çoğalmasına neden olan faaliyetlerden bile kaynaklanabiliyor. Kapitalist ekonomi bu konuda hiç bir ayrım yapmıyor.
Özgür Gürbüz (Özgür Üniversite)
Sonuç olarak, demek ki hayatın akışı içinde her doğan çocuk Âdem'dir. Ve her doğan çocukla birlikte Âdem kıssası yeniden başlar. Anlatılan eski çağlarda olup bitmiş bir masal değil, bizim kendi hikâyemiz; yaşadığımız hayattır. Burada yaratılış sürecine doğumuyla birlikte katılan her Âdemoğlunun hayatı boyunca nelere dikkat etmesi gerektiğinin öğütleri vardır; iyi ve kötünün doğası, yaşam ve ölümün anlamı, varlık ve oluşun manası vardır. Çünkü her oluş gibi insanın oluşu da bir şeyin içinden yarılıp sökülerek (felaq) gerçekleşir. Her yarılıp sökülen de acı çeker; olma, oluş (kevn) acısı…
Sözü burada Muhtar alıyor, "Ben korucuyum, hemen tugay komutanına telefon ettim. 'Komutanım geçenler bizim çocuklar' dedim. 'Biliyorum' diye cevapladı, 'bunu Şırnak'a da bildirdim.'"
Davut devam ediyor. "Havan topu ateşi kesildi. Biz bekliyoruz askerler yolu açsın diye, birden büyük bir patlama oldu, bir ses ve ışık ortalığı kapladı, öndekilerin hepsi ölmüştü. Bize F16'lardan bomba atılmıştı. Durduk, arkadaşlarımızın çığlıkları ve can çekişme sesleri geliyordu, cep telefonlarıyla köyü yine aradık, 'Üstümüze bomba atılıyor' diye feryat ettik. Kayaların altına doğru kaçtık, birden ikinci bir bomba daha geldi, ardından üçüncü bomba, bu bombanın patlamasıyla ben şans eseri dereye düştüm, öylece kurtuldum. Bizim gruptaki arkadaşlarımız korunmak için katırların altına yatmışlardı, bu nedenle katırlarla bir arada öleyazdılar."
8 kişi ambulans gelmediği için öldü
Kuzenleri, ağabeyi ölmüş Derviş Encü söze giriyor, "Biz fırlayıp olay yerine ulaştığımızda, gördük ki, el fenerleri hâlâ yanıyor, ölülerimizin parmakları fenerin üstünde donup kalmış, yani çaresizce biz PKK değiliz diye işaret vermeye çalışmışlar."
'AK Parti'nin militarizmle hesaplaşması', Türkiye'nin derin kodlarının yerinden oynamasında, daha farklı, daha ileri bir devlet yapısına gidişte geçilmesi zorunlu bir koridordu. Ülkenin kaderini belirleyecek değişimler, ancak ordunun siyasetin dışına atılmasıyla birlikte başlatılabilirdi.
Bunların bir ölçüde başarıldığını hissetmeye başladığımız anda, başka bir riskle karşılaştık: AK Parti'nin "Ben devlet oldum" ruh haline girmesi riski… Şu sorunun üstünde durmayı sürdüreceğiz: "Devletin derin dehlizlerine nüfuz etme psikolojisi, AK Parti'yi ne yönde, ne oranda değiştiriyor?"
Başbakan da biliyor ki 'Ankara'nın derin dehlizleri' hâlâ bir iktidar lâbirenti olarak, kendi yönetim kültürüyle, kendi manyetik alanlarıyla yaşamını sürdürmekte ısrar ediyor.
Bir şeyi dönüştürmekle o şeye dönüşmek arasında ince bir çizgi vardır. Tarihi bu açıdan incelemekte yarar var… Ayrıca kendinizi bir lâbirentin en uzağında gördüğünüz an, bazen onun en ortasında kısılmış olduğunuz andır.
Hükümetin açıklaması gereken şudur: Cinayetin üstünden beş yıl geçmesine rağmen, neden, katilin tetikçisi olduğu örgütün tamamı ortaya çıkarılıp cezalandırılamamakta? Bu konudaki sistemsel isteksizliğin sebebi nedir?
Bu açıklanmaya muhtaç bir muammadır. Askerlerle, gazetecilerle hapishaneleri dolduran, ayakta zor duran Evren'den bile hesap sormaya hazırlanan hükümet, gayrımüslimlere karşı bir dizi gaddarlık düzenleyen bu örgüte karşı neden bu kadar çekingen?
Aslan neden pisi kedi oldu?
Suçluların korunması Dink'in göz göre göre öldürülmesine göz yummak kadar büyük bir çapsızlık örneği, büyük bir ayıptır Türkiye için. Kesinlikle, Erdoğan'ın Batı'da alçalan prestijini daha da zedeleyecek. Umarım bunu kavrar ve yıllarca önce yapması gerekeni yapmaya başlar.
Mahkemenin bu kararı devlet adına işlenen cinayetlerde devletin hiç bir unsuruna dokundurtmayacağının bir kez daha kanıtlanması anlamına gelir. Onlarca kez ihbarı yapılmış, polisten valiliğe, jandarmadan muhbirlerine, istihbarat birimlerinden Pelitli halkına kadar herkesin aylar öncesinden bildiği; çok sayıda devlet görevlisinin bağlantısı kanıtlanan bir cinayet davasında mahkeme, devlet görevlileri arasında sayılabilecek bir jandarma muhbirini bile adalet isteyenlere teslim etmedi. Bağlantısı saptanan diğer tüm görevlileri de terfi ettirip ödüllendirdi ve böylece "Ermeni öldürürsen arkandayım" mesajını bundan sonraki suçları işleyeceklere vermiş oldu.
Sorunlar tahlil edileceğine bahane üretiliyor. Ekonomi kötü mü gidiyor, 'faiz lobisi' suçlanıyor. Demokratikleşme durdu mu? "Hukuk sistemine karışmak olmaz" deniyor. Kürt sorunu kontrolden mi çıktı? "Teröristlerin oyunu" deniyor. Suriye, İran ve Irak gibi en yakın Ortadoğu komşularımızla kavgalı mıyız? "Sorun yok, yola devam" deniyor. AB süreci durdu mu? Cevap hazır: "Zaten iyi ki almamışlar, bizim durum onlardan iyi."
AKP'nin vitesi takıldı. Motor bağırıyor. İslâmî basın dahi artık bu sorunları yazıyor. Vitesi değiştirmek çok zor değil, yapılabilecekler belli:
1. Ekonomide yalnızca GSMH artışına endeksli bir asgarî ücret artışı bile milyonlara rahat nefes aldırır.
2. Düşünceden suç olmaz, siyaset adli değildir deyip, gerekli kanunları bir haftada geçirmek mümkün.
3. Kürt sorununda bir şey yapmayı bırakın, bir süre bir şey yapılmasa bile her şey daha iyi gider. Yapılacaklar belli, Kürtlerin talepleri açık.
4. Dış politikada prensipleri net ve hedefleri belli adımlar atmalıyız. Müdahaleci değil, yorgana göre ayak uzatan dış siyaset yapmalıyız.
Tahrif edilmiş bir tarih bilgisi, ırkçı ve fütuhata dayalı idealler, diğer insanlara karşı saygı ve sevgiyi, bir nevi yasakladı. Ulus-devletin eğitim sistemi, zihinlere doğmalar biçiminde yerleşti, değişimi ve farklılaşmayı imkânsız hale getirdi. Birinci Dünya Harbi ve Kurtuluş Savaşı atmosferi bağlamında oluşan ulusal kültürümüz çatışma, kan, galibiyet-mağlubiyet, dost-düşman gibi savaş kültürünün temel kavramlarını ön plana çıkardı. Barış zamanlarında, böyle bir kültürün eğitimde verilmesi, zihinleri verimsiz bıraktı, ruhları cılızlaştırdı. Vicdan, insaf, merhamet, adalet, sevgi ve elseverlik gibi insancıl değerler, ikinci plana bırakıldı. Bu ülkede yaşayanların bütünlük ve beraberliğini sağlamamız için mevcut kültürel değerlerimizi gözden geçirmemiz şart. Mevcut kültürün prensiplerini koyanlar, Osmanlı'nın çöküşünü görmüş, savaşları yaşamış, binlerce insanın ölümüne tanık olmuşlardır. Bu acı tecrübeler onların dengeli düşünmelerini engelledi, vatanın değerini insan değerinin üstüne çıkardı.
Çok fazla söze gerek yok aslında. Dişlek, gözleri yapışık, kıllı, koyun gibi dindar ve esmer Müslümanlar (= kara çarşaf? Kara bir gelecek? Kara bir din?) ülkeyi ele geçiriyor.
Zorla başı bağlanan pırıl pırıl (sarışın ve mavi gözlü) gençler, çocuğunu bu gerici ülkeye getirmek istemeyen nedense yine sarışın bayanlar, robotumsu, tektipleştirilmiş dindar kızlar…
Mizah dergilerinin satışları düşüyorsa Türkiye kendini ve inançlarını böyle görmüyor demektir. Eğer siz bu dergileri zevkle okuyor ve bu fikirleri destekliyorsanız belki de yaşadığınız çevre ülkenin geri kalan kısmından izole olmuş, elit hatta elitist bir çevredir. Türkiye'ye hoş geldiniz. Artık "bilmiyordum" diyemezsiniz
Polise atmak yerine o 300-400 yumurtanın yanına biraz patates eklediniz mi öyle güzel omlet yapılır ki! Sıcak sıcak yerken biraz da karabiber ektiniz mi oh!
Neden solcular yıkıcı değil de yapıcı eylem üretemiyorlar? Bu alaturka solcular bir şeyi protesto ettikleri zaman "AKP'nin aç bıraktığı halkı doyuruyoruz" diye bir eylem yapamazlar mıydı meselâ? Basın daha çok ilgi gösterebilirdi. Kameraların önünde açlara yemek dağıtan öğrencilerin üzerine kim biber gazı sıkabilirdi?
Eskilerin bir lâfı vardır, "ALLAH açlık ile terbiye etmesin" derler. ALLAH'ın verdiği nimetleri ayaklar altına atan solcuları görünce anlıyorum ki Sayın Yok Efendi ile tanışmadılar henüz bu çocuklar. Gece yarısı aç mide guruldarken bir yumurta, bayat bir ekmek parçası, azıcık küflenmiş bir peynir bulmanın mutluluğunu tatmadılar.
PKK'nın 'Kürt çoğulculuğu'na izin vermediği ileri sürülüyor. Temelsiz bir iddia değil bu. Başbakan, BDP'yi 'Ankara'da demokrat, bölgede faşist' olmakla suçlayacak kadar dilini sertleştirdi. Dolayısıyla PKK'nın, KCK'nın ve hatta BDP'nin etkisini kırmak, bir anlamda, Orhan Miroğlu gibilere alan açmak demek.
Ama KCK tutuklamaları ve izlenen çizgiyle Orhan Miroğlu'nun bile muhalefetine yol açıyorsanız ve böyle yaparak onu ve onun gibileri Kürt ortamında hiç var olamaz, toptan etkisiz hale getiriyorsanız durup düşünmenizde yarar var.
Asıl amacınız Kürt sorununu çözüyormuş gibi göstererek çözümsüzlüğü devam ettirmek ise o başka.
Türkiye'de "tehcir", soykırıma dönüşebileceğinden de endişe duyulmaksızın, stratejik bir model içinde uygulanırken, buna tanık olan hemen herkes, yapılanın yüksek bir organize devlet potansiyeli gerektirdiğini de bildiği için, Almanya'nın işin başında olduğunu görebilmekteydi. Olayın dehşeti içinde olan Türk toplumu da "soykırım"daki ustalığı şaşkınlıkla izliyor, tehcirin kendi devletinin kapasitesini aşan bir kaynaktan geldiğini fark ediyordu. Ancak emirlerin Berlin'den verilmesi ve Soykırım'ın mükemmel organizasyonu Jöntürklerin Soykırım suçunu örtmez. Jöntürkler, Berlin'in emirlerini uygularken aynı zamanda kendi politikalarını gerçekleştirmektedirler.
Sonuçta Almanların bölgedeki çıkarları ve Jöntürklerin özlemlerinin örtüşmesi bu coğrafyanın kadim halklarına karşı yıkıcı bir etken olmuştur. Bakü petrol bölgesine ulaşma niyeti pantürkizmin kışkırtılmasına, Berlin-Bağdat Demiryolu hattının güvenliği ve Almanların Hıristiyan burjuvazisinin yerine geçme düşünceleri Soykırıma giden yola döşenen taşlardan biridir.
Fetih ordusunun yanındaki Türk askerleri çakşırlı pantolon giymiş, çapraz fişeklik takmışlardı ve bir dizi kama taşıyorlardı. Bu birliklere bazen çete deniyordu, hoş olaylara vakıf yabancılar muvazzaf askerlerle çete birlikleri arasında pek ayrım yapmazlardı. Türk liderler, eski asilerden oluşan grupların 1920'de M. Kemal'in ordusuyla bütünleşip o tarihten bu yana disiplin altına alındıklarını kabul ediyorlardı. Bir Birleşik Devletler askerî istihbarat raporuna göre, 1922 yılında, söz edilen disiplin, 'mükemmel ve üst rütbelilerin saldıkları korkuyla, vahşetle ve ibretle sağlanıyor' idi. Aynı raporda, moralin de 'yağma arzusuyla' diri tutulduğu yazılıydı.
İlk yağmalanacak yerler Ermeni ve Rum dükkânlarıydı. Şimdilik ara sokaklarda olmak üzere, küçük sivil gruplar işe girişmişlerdi bile; daha sonra, İtalyan ve Türk devriyelerin müdahale etmediklerini anlayan askerler de gaza gelmişlerdi; kısa süre sonra subayları da katılacaktı onlara. Rue Franque'daki gösterişli dükkânlara girdiler ve kollarının altında dantel ve satenler, ceplerinde saat ve mücevherlerle yürüyüp gittiler. 'Hiçbir müdahaleyle karşılaşmadan veya korku duymadan hareket ediyorlar, ' diye yazıyor Fransız bir subay. 'Hiç acele etmiyorlar, en değerli şeyleri alıp kalanı atıyorlar. Neden çekinsinler ki? Polis görevi gören devriyeler onlara yardım ediyor.'
Buna karşılık, günümüz Türkiye'sinin en korkunç yanı şu ki, reel kötüler sayılamayacak kadar çok. Özellikle medya, âdeta iyilikten nefret eden, hayatını iyi insanlara saldırmak ve onları çamura bulamaya çalışmak üzerine kurmuş; bu doğrultuda gidip, daha ideolojik bir aydın düşmanlığı güden (ulusalcı, Atatürkçü, Ergenekoncu) muktedirlere hizmet arzeden; bu çerçevede, Alper Görmüş'ün tanımıyla "hazcı bedende militer ruh" sahibi asıl "büyük kötü"lere hayran ve onlar gibi tırmanıp zengin, pırıltılı bir hayat sürmek için yanıp tutuşan; 21. yüzyılın bu yeni "Türk rüyası" (Turkish dream) uğruna, darbecilik dahil bütün pis ve ahlâksız entrikalara girmeye, bütün yalan ve iftiraları yaymaya teşne haşerat ve muzarafat ile dolu.
Hakikaten aile terbiyesi görmemiş, derken kötü arkadaşlarla kötü yollara düşmüş bu küçük, haris, arrivist veletler, asıl "tahsilli orta sınıflar" değil; daha dipten geldiği için daha fazla aşağılık kompleksiyle de malûl bir pleb faşizminin "çağdaş" uşaklarını simgeliyorlar. Kimileri eleştirel aydınların bağımsızlığına, bunlarsa dürüstlüğü ve temizliğine tahammül edemiyor. Kendi kirlilikleri farkedilmesin diye, kirli olmayan hiç bir şey, hiç bir erdem, hiç bir saygınlık kalmamasına çabalıyorlar.
Eleştiriler fazla sert bir üslupla dile getirildiğinde, üslup, eleştirileri örten bir kabuk biçimine bürünebiliyor… Sakince, madde madde dile getirilen bir eleştiriyi geçiştirmek, eleştirileni çok zor bir durumda bırakır. Fakat aynı eleştiriyi gereğinden fazla sert bir üslupla ortaya koyduğunuzda, muhatabınıza "üslubunuzu cevaplama" ve fakat "eleştiriden kaçınma" fırsatı vermiş olursunuz.
Ayrıca, "o buna çaktı, şu buna çaktı"nın geçer akçe olduğu bir tartışma ortamında sizin eleştirileriniz değil, üslubunuz öne çıkarılacaktır.
Taraf'ta, Uludere faciasına ilişkin olarak başta MİT'ten Genelkurmay'a giden raporlara dair haberler olmak üzere günlerdir ortaya çok ciddi argümanlar konuyor. Başbakan'ın bunların hiç birine cevap vermediği halde kamuoyunda, "cevap vermediği ya da veremediği" yönünde bir algının oluşmadığı üzerinde düşünmemiz gerekmez mi?
Troçki, Stalinistler hakkında epigon (birinin taraftarları) terimini kullanır. "Epigonlar, taraftarı oldukları adamdan çok daha beterdirler. Onun en belirgin özelliklerini alırlar ve onları abartırlar" der Troçki. Cumhuriyet kurulurken, bizim sivil-asker entelejensiya, siyasî örgütlenme biçimini tek parti örgütlenmesinde buldu. Ama bu örgütlenme biçimi, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra anakronik hale geldi ve kısa sürede çok partili rejime geçmek gerekti. İlk serbest seçimde de iktidar sivile geçti. Ama ordu, 1950'de verdiği iktidarı 1960'ta darbeyle geri aldı. Gerekçe olarak da "Atatürk yolundan sapılmıştı" dedi. Ondan sonra bu slogan kaldı ve ordu bütün yaptıklarını Atatürk adına yapmaya başladı.
Türkiye toplumunun muhafazakâr yapısıyla ordunun modernleşme isteği çatıştı mı?
Çatışıyor ama önemli olan şu. Acaba toplum muhafazakâr mı? Halk kendi istediklerini seçmeyince, "Halk bu işi beceremiyor, çünkü hâlâ çok muhafazakâr. Bu halk gerici" diye sonuç çıkarıyorlar. Oysa toplum muhafazakâr değil. Bu toplum çok kısa zamanda pek çok değişim ve dönüşüme intibak etti.
Murat Belge - Neşe Düzel (Birikim)
Üretim ve hizmet ekonomisinden dışlanan yoksulların kayıt dışı ticarete yönelmesi şaşılacak bir durum olamaz. Zenginlerin tüm gücüyle vergi kaçırdığı bir düzende Uludereli gençlerin yaptığı mazot alışverişi dikkatimizi çekiyorsa ortada sınıfsal bir şımarıklık var demektir. Buna Kürtleri tarihsel olarak yok edilmesi gereken nifak tohumları olarak gören devlet politikasının toplumsal tabandaki ırkçı karşılıkları da eklenmek zorundadır.
Köpek saldırtma: Tutuklu çırılçıplak soyulur, kurt köpeği üzerine saldırtılırdı. Köpeğin ilk kaptığı yer bacak arası olurdu.
Ayaktan asma/tepe: 50-60 kişi havalandırmaya alınırdı. Gardiyan 'Tepe ol' komutu verince tüm tutuklular üst üste bindikten sonra, bir tutuklu da üst üste yatan tutukluların üstüne çıkar, İstiklal Marşı'nın 10 kıtası okutulurdu.
Kule: Havalandırmaya çıkan tutuklular altı kişilik daire oluştururlardı. Bunların üzerine 3-5 kat olacak biçimde tutuklular çıkarıldıktan sonra, gardiyanın 'Yıkıl' komutuyla kule oluşturan tutuklular kendini yere bırakır, böylece tutukluların değişik yerlerinde kırılma, incinme ve çıkık olurdu.
Sehpa: Tutuklu mizansen olarak oluşturulan bir mahkemede sorgulanır, idama çarptırılır ve temsili infaz gerçekleştirilirdi. Tutuklu tam boğulacağı sırada ip açılırdı.
Cop sokmak: Gardiyanlar, copu zeytinyağına batırır ve yağlı copu tutuklunun makatına zorla sokardı. Sonra bu copu kendisine ya da bir başka tutukluya yalatırdı.
Çek-çek: Tutuklu çırılçıplak soyundurulur ve erkeklik organına bir ip takılırdı. Gardiyan ipin diğer ucunu alıp hızla koşar, tutuklu zorunlu olarak gardiyanın peşinden koşardı.
Lağım suyuna sokma: Diz boyu kadar oluşturulan pisliğin içine tutuklu atılır ve pislik yedirilirdi.
Kamuoyu baskısının önünde hiç bir şirket ya da şirketlerden nemalanan bilim insanı duramaz. Türkiye'yi GDO'suz gıdanın üretilip tüketildiği steril bir yarımada yapmak elimizde. Bunun sonucunda daha ucuz gıda yemek, daha sağlıklı kalmak, köylülerle barış yapmak mümkün. Turizm potansiyeli de müthiş.
Silahın 'her şeyi halledecek asıl güç' olduğuna inanan anlayış her iki kesimde de güçlü olarak var. Bir yanda, "Heronlar, insansız hava araçları, bombardıman uçaklarıyla onları dümdüz ederiz" diyen ve kendini silâh teknolojisinin büyüsüne kaptıran bir 'cephe', kendi inandığı gerçeğin peşinden gidiyor; diğer bir cephede ise "PKK'nın elindeki silâhlar olmazsa bunlar bizi yok ederler" anlayışının taraftar toplayabildiğini görebiliyoruz.
Ancak, 'silâhın ve şiddetin gerçekliği' içinde, gide gide Uludere'ye kadar gidiyor ve yaşamın acı tablosuyla yüz yüze geliyoruz. Kürt meselesi, bir kimlik gerçekliği, bir etnik gerçekliktir. Eninde sonunda, çözümü silâhsız ortamda, hak hukuk temelinde konuşacağız. Sonuç olarak, şimdilik, Uludere'nin, bir kaza değil, bir tercihin gidebildiği ve tıkandığı en uç nokta olduğunu söyleyebiliyoruz.
Babam dedi ki "Sana gâvur diyecekler, öbürlerine de diyorlar ama seslerini çıkarmıyorlar. Seni öldürmezler, dayağını ye, sesini çıkarma, gel evine. Bir yerin kırılsın da sesini çıkarma." Bu bilinci babam bana verdi. Öyle dayak yiye yiye büyüdüm. Yedi-sekiz yaşlarında iken büyük adamlar beni kulaklarımdan tutup yere vuruyorlardı, "Gâvurdur, kemiği kırılmaz, sağlamdır" diyorlardı. Bizim orada bir uçurum (Tehtameterxanê) vardı. Oradan insanlarımızı atmışlardı, kemikleri üst üsteydi, beni o uçuruma götürürlerdi. "Dedelerinin kemiği orada, seni de oraya atacağız" diye tehdit ederlerdi.
Türkiye bu algıya karşıymış gibi yapsa da Clinton'a "Hayır, hedef İran değil" diyemedi. Daha endişe verici olan şu: Diplomatik çevrelerde "Devletler arasında ebedî dostluk ve düşmanlık olmaz" sözü Türkiye'nin 300 yıldır barış içinde yaşadığı İran için döndürülmeye başladı. İster istemez gidişat nereye diye sormak gerekiyor. Belki radar hükümet açısından iyi bir manevraydı. Ankara radarı kabul ederek eksen kayması tartışmalarının önünü aldı, İsrail'le bozuşmaktan kaynaklanan baskılardan kurtuldu ve ABD ile stratejik ortaklık etrafında oluşan bulutları dağıttı. Anlaşılan Washington'da radara biçilen kıymet çok büyük. Artık arka kanallarda diplomatik suflörün "Bakın İsrail'e kalkan oluyoruz, kendimizi feda ediyoruz" dediğini duyar gibiyiz. Peki, kalkanın Türkiye'nin bölgesel güç olma hesaplarını bozan bir etkisi yok mu? Sonuçta Türkiye, Soğuk Savaş'ta NATO'nun biçtiği rolün 'update' edilmiş halini üstlenip ona göre tepkiler geliştiriyor. İran'la kalkan gerilimi, müdahil olduğumuz Suriye'deki isyan ve taraf tuttuğumuz Irak'taki Şii-Sünnî hesaplaşması derken Türkiye, bütün komşularını düşman saydığı günlere dönüyor. Komşulukta hazan mevsimi yaşanıyor.
"Lekelenmiş bir Marxizm- Leninizm bayrağı altında yeniden toplanalım" diyecek halim yok." Gerçekte- olduğu- gibi- değil- olması- gerektiği- gibi- sosyalizm" adıyla yeni bir parti kurmayı da tasarlamıyorum. "Sosyalizm" adının dahi fazlasıyla yıpratıldığı söyleniyorsa bunu da tartışmaya varım. Ama o değerler orada duruyor. Onları gerçekleştirme niyeti, özlemi, kapitalist düzenin ve mantığın bir parçası değil. O değerler demokrasiye aykırı değil, tersine, en iyi onunla bağdaşır, ama yalnızca demokrat olmak da o değerlerin hayatta daha derine yerleşmesini sağlamaya yetmiyor. Bir Hıristiyan-Demokrat da kendi anlayışına göre bir demokrat, ama insanları eşit olabilmesi gibi bir derdi yok.
Sosyalizm, son analizde, olacağını vaat ettiği şey olamadı. Bunu "iktidar", "kurtuluş" falan anlamında söylemiyorum. Kapitalizmde eleştirdiğimiz, bütün insanlık tarihinde tespit ve mahkûm ettiğimiz ikiyüzlülüklerden, totaliter eğilimlerden, kendini kurtaramadı. Onun için de gümbür gümbür çöktü. Bunların niçin böyle olduğunu iyi araştırarak iyi anlamamız gerekiyor. Araştırırken ve anlatırken, "temize çıkarma" diye bir kaygımız da olmamalı. Ama ben kendi hesabıma, şimdi hatırlamadığım, ama olduğunu bildiğim, "Yahu, ben sosyalist olmalıyım" dediğim günkü ruh halimden fazla uzaklaşmak istemiyorum.
Soykırımın inkârının suç olarak düzenlenmesine yönelik modern eğilimin temelinde siyaset-şiddet-toplumsal kodlar ve dil arasındaki bağa dair bilinç yatar: Nefret suçu dilde de yer alan bir şiddetle işlenir, beklenirse, gecikilirse fiziğe dökülür ve inkâr da suç oluşturan fiilin devamıdır.
Hem maddî saikler hem geleneksel/dinsel kodlar (bütün toplumlar, din ve mezhepler) için geçerlidir bu. Soykırım ya da pogrom fikir değil, dilde yuvalanan bir kötülük biçimidir; o yüzden yönlendirici söylemleri de, engellemedeki ihmaller de, inkârı da suçtur. Protestocuları Maraş'a almamak, pogromun inkârıdır. Bu, siyasetin ("Henüz" mü desem? Acaba bunu istiyor mu? Yine de iyi niyetli kuralım cümleyi) pogromun ne olduğunu kavramak istemediğini gösterir. Tıpkı Gülsün Bilgehan'ın Dersim'in kayıp kızlarına ilişkin sözlerinin, soykırımın ne olduğunu kavramak istemediğini gösterdiği gibi. Tıpkı Recep Tayyip Erdoğan'ın, Alevîliği yuhalayan seçmenleri susturmazken dinsel/geleneksel kodların siyasî şiddet diliyle buluşmasının hangi felâketlere yol açacağını kavramak istemediğini gösterdiği gibi.
Dünya tarihinde, hangi figür damgasını vurursa vursun, bütün katliamların, soykırımların arkasında, mutlaka bir "servet transferi" olgusu vardır. Dolayısıyla işin içinde bir "tapu davası" araştırmayan bütün bakışlar eksik kalmaya mahkûmdur. Bu ülkede bir tarihçi, işgal ve kurtuluş savaşı arasında geçen sürenin uzunluğunu ve ne hikmetse tehcirden dönen Ermenilerin gelmesiyle hızlanan, neredeyse patlayan kurtuluş hikâyelerimizi bir de bu gözle anlatsa da dinlesek…
Tekelci kapitalist sistemde medya, izleyicilerini tıpkı bir meta gibi reklamverenlere pazarlar. Yani reklam verenler izleyiciyi satın alır. Burada medyaya düşen görev ise bu pazarlıkta mümkün olan en çok izleyiciyi elinde tutmak, yani dikkatini ürünlere ve hizmetlere çekmektir. Medya kuruluşları bu amaçla izleyiciyi çekecek programlar yapmak için birbirleriyle yarışırlar. Burada artık içerikteki kalite de önemsizleşir. Örneğin bu amaçla sınırsız, sorumsuz ve doymak bitmeyen bir eğlenceye boğulan, buna şartlandırılan kitleler için Acun gibi yapımcılar, daha önce izleyici önünde sınavdan geçmiş, yani tutmuş, hazır formatları izleyicinin önüne getirir. Tecimsel yayıncılık anlayışının bu mantık çerçevesinde en ufak bir risk almaya, farklıyı aramaya bile tahammülü yoktur. Ya daha önce denenmiş ve tutmuş formatlara yönelinir ya da yukarıda anılan, her daim izleyici çeken içerikler tekrar edilir. Bu formatlar ve içerikler, diğer kanallar tarafından ise sadece taklit edilmekle yetinilir.
Bir şehir (karye/belde/ülke/diyar) nasıl ölür ve sonra nasıl dirilir, burada bunu görüyoruz.
Şöyle ki:
Gökten inen yağmur ve yerden biten nebat (rızık) "evlerde biriktirilir", böylece verilen rızıklar paylaşılmaz (ve mimmâ rezaknâhum yunfigûn), tüm kullara ait (rızkan li'l-ibâd) kılınmazsa, orada derin uçurumlar oluşur. Bir kişiye 99, doksandokuz kişiye 1 koyun düşer hale gelir, Allah'ın devesi (nagatallah) yani herkese ait olan (kamu) bir kişi/grup tarafından boğazlanır (ele geçirilir) ve su kaynakları (rızık ve rızık kaynakları) eşitçe taksim edilmezse (gısmetun beynehum) o şehrin çatıları göçer, duvarları yıkılır.
Böylece o şehir ölür.
Web Gezgini
Deniz Türkoğlu
"Sen ne yapmayı düşünüyorsun?" diye sordum. "Kaçıp gitmek istiyorum" dedi. "Otur oturduğun yerde" dedim, "bırak kaçan kaçsın. Sen kaçmak için bulduğun her yolu bir kenara bırak.
Bildiğimiz üzüntü duygusunu depresyon&q…
Bunalım Burhan » Ayol, bunlar sağlam insanı…
Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu
ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu
Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü
Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu
Vaclav Havel Güçsüzlerin Gücü'nde (1978) bir zerzevat dükkânı işleticisinin soğan ve havuçlar arasında üzerinde "Dünya İşçileri Birleşin" sloganı yazılı bir pankart sergilemesini tahlil eder. Havel işleticinin mesajının "Ben zerzevatçı XY, burada yaşıyorum ve ne yapmam gerektiğini biliyorum.
Vahap Demir
Barışı ararken savaşı, öldürmeyi yücelten bir dil kullanmaları, bütün Kürtleri tek tipleştirme çabaları, farklı olan Kürdün ölümle karşı karşıya kalmasını normal kabul etmeleri, Kürtçe ezan gibi saçmalıklarla Kemalist ulusalcılığını taklit etmeleri bizi ürkütüyor.
Erdem Abaka
Kapalı olmasına rağmen içimi umutla dolduran ılık ve renkli bir bahar sabahında, her biri hem fizik hem de karakter olarak birbirinden çok farklı olan bu insanlar ve ortalarında, ayakları bağlanmış, korku dolu gözlerle bakan ve ara sıra gıdaklayan üç tavuk…
Zeynep Bozboğa
Şık giyinmeyi bilmeyen, modayı hep yanlış yerinden takip eden, botoksdan, detoksdan anlamayan, her diyet girişimini en fazla üç saat idare edebilen. Yani popüler olan tüm kadınlık derslerinden düşük notlar alan kadınlara.
Deniz Türkoğlu
Bir kez daha, iyi ki ırakta savaşıyorlar dedim kendime. Gittim yattım. Sabaha kadar hopur hopur oynamışım yatağın içinde. Bir taraftan da "aav may gat" diye uzun uzun ulumuşum. Öyle söyledi evdekiler.
Ali Türkan
"Sağlam kafa sağlam vücutta olur" şiarıyla büyüyor, söyleyene güvenip bunun doğru olduğunu sanıyorduk, yani yığınla eşekliğin bir araya gelmesinden dolayı, Memo'yu görmemezlikten gelip geçip gittim önünden.
Necdet Şen
Bazı sanatçıları abartılı alkışlar karşısında sarhoş edip "ben sahiden de mühim adamım" yanılsamasına iten, karşısındaki kara kalabalığın bugün nasıl göklere çıkarıyorsa yarın da aynı sürü ruhuyla linç edeceğini unutturan da hep o anlaşılabilir insanî zaaflarımız değil mi?
Geçtiğim her yerde yağmur yağıyordu
Ümran Davran
Yaşayacaksın kızım daha önce başardın şimdi de başaracaksın ayağımın dibinde bitiverdiğinde ne kadar hastaydın hatırlıyor musun nefes alamıyordun soluksuz kalıp düşüyordun ikide bir ama yine de yanımsıra yürümeye çabalıyordun.
Marguerite Duras
Arabalı insanlar, yontulmamış, kaba, saldırgan, arabalarıyla cana kıyan insanlar orada; eroin pazarının yeni zenginleri, ölüm pazarının Yönetim Kurulu Başkanları. Volvo ya da BMW'yla dolaşıyorlar.
Erdem Abaka
Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.
Hülya Yalçın
Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.
Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal
Gökhan Akçiçek
Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.
"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"
Melih Özel
Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.
Hikmet Kıvılcımlı
İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.
Çocukken yağmurun kokusu da başka
Melih Özel
Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.
Gökhan Akçiçek
Bizden başka evrenin tüm konukları hep susuyormuş oysa. Ağaçlar, kelebekler, gökyüzü, karıncalar, tırtıllar, solucanlar… Binlerce lâkırdının içinde susarak var olanlar varmış.
Densizlikler denizinde boğulurken
Melih Özel
"Ben de densizlik yapmalıyım!" diyorum kendi kendime. Başka çaresi yok. Belki böylece boğulmam. Ne bileyim, belki su üstünde kalmanın yolu budur.
Gökhan Akçiçek
Onları tanımanın en kolay yolu, yüzlerine, özellikle gözlerinin içine ısrarla bakmaktır. Bakışlarını ilk kaçıran onlar olacaktır. Neden dersiniz acaba? Her kardeşle azalmanın ıstırabı mıdır bu?
Ali Sedat Çetinkoz
Boyumdan büyük lâflar ettiğime bakmayın, baştan söyledim, bunlar bir demlik çay içilip öyle yazılmış şeyler. Başkaları ülke bile yönetmiş böyle kafayla, ben anayasa kaleme alsam ne olur?
Damgasızların orgazmı 12 dakikaymış
Deniz Türkoğlu
Düşünsenize sayın Ayşe Hanım, hayvanı tam damgalayacakları esnada gelen geçen, bakan eden, öyle olmasın böyle olsun, orasına basma burasına bas diyen bir seyirci topluluğunun önünde yapılır mı bu işler?
Zeynep Bozboğa
2000'li yıllar ise başlı başına fiyaskoydu. Sanmıştık ki 2000'li yıllarda uzaya gideceğiz. Bizdeki de ne hayal gücü ama, Kıbrıs'a git desen gidecek paramız yok, uzaya baya baya niyet besledik.
Hikmet Kıvılcımlı
Toprak toptan Kamu'nun adına, bugünkü deyimi ile "Devletleştirilmiş" bulununca, bu Toprak temeli üzerinde kurulu politika üstyapısı kendiliğinden "Devletlû" (Devletcil yahut alafranga deyimiyle: Devletsel) olur.
Bilge Bozkurt
Gazete, dergi, internet sayfalarında, her gün sayısı artan bu yeni yaşam umutlarına bakınca içim kıymık kıymık oluyor. Öde öde bitmez banka kredileri geliyor aklıma önce, ardından bu kusursuz evciklere sığışmak için ödenen büyük bedeller.
Beraber ve solo şarkılar; beğen, yorum yap, paylaş.
Erdem Abaka
Yanı başınızdayken hayatınızda olmasından şikâyet ettiğiniz bu köylü çocukları, Kürt meselesi ortadan kalktıktan sonra ait oldukları kastlarına gönderilmek üzere şimdilik yine sizlerin çıkarlarına hizmet ediyor. Yaşarken de kurtulamıyorlar sizden ölünce de.
Sevdikçe beni, sen kendini tanıdın
Deniz Türkoğlu
Bunca mutsuzluğun sebebi, "sahiciliğin" ağır faturasından kaçmakla ilgili olabilir mi? Şimdi biz, -bazılarımız, herhalde- vıcık vıcık sahte ve bir o kadar da samimiyetsiz miyiz yani?
Erdem Abaka
Terörle mücadele adına 90'lı yıllarda işlenen faili meçhul cinayetler toplumsal hafızada izlerini hâlâ korumaktadır. Dönemin Başbakanlarından Tansu Çiller'in "Devlet için kurşun atan da şereflidir, kurşun yiyen de…" sözleri de öyle.
Deniz Türkoğlu
Susanların sabrına, tahammülüne, affediciliğine, yüzümü döndüğüm her yerde bir savaş narasının atıldığı bu memlekette, bugün, bu günlerde, her zamankinden çok inanmayı, en azından Adem'in bana öğrettiğinden daha da çok inanmayı, ne kadar istediğimi anlatamam.
Necdet Şen
Bir insan türü var oralarda, ki günahkâr Lût kavmi gibi hep birlikte gezip hep birlikte yiyip içip düzüşürler. Öyle bir kördüğümdür ki, hangi ipin ucunu tutsan pek çoğuna teğet geçebileceğin bir "akrabalık" ve "düşmanlık" haritası çıkar ortaya.
Deniz Türkoğlu
Okul mu, ne okulu? O olaydan sonra okulu bıraktım. Altın… Eskiden Altın'ı görmek için harcadığım özel çabanın aynını, bu kez onu görmemek için harcadım. Başardım da.
Ebru Gürsoy
Bir ara tuvalete gitti, döndüğünde pantalonundaki ıslaklık dikkatimi çekti. "Ne kadar sallarsan salla, dona düşer son damla!" deyişinin ne kadar doğru olduğunu bir kez daha anladım.
Başka Bir Canlı'nın hakkını arayabilmek kendi hakkının bilincinde olmaktan geçer
Hülya Yalçın
Her şeyden ve bütün teknik ayrıntılardan önce bu hakkı insan olarak vatandaş olarak herkesin içine sindirmesi ve kullanmaya başlaması gereklidir. Kendi haklarını arayamayan, korkan, sinen çekinen bir insanın kedi, köpek, kuş, balık için bir şeyler yapabilme ihtimali azdır.
Zeynep Bozboğa
Bildiğiniz gibi değil, hakikatli biçimde bilmiyorum. Çoğu zaman bilmediğimi de bilemiyorum. Zira bilmemenin alâmeti susmak olmalı iken ben her bulduğum alanda bilmiş bilmiş cümleler kurabiliyorum.
Necdet Şen
Kanım dondu. Zaten karışmadığım bu lâkırdının dinleyicisi olmak bile battı o an. Kalkıp sessizce terkettim cenaze evini. O günlük bir tane ölü yeterdi, üstüne on milyon Kürt cenazesini daha eklemek kaldırabileceğim bir yük değildi.
Ne olacak memleketin hali Necdet?
Yücel Yaman
Necdet'in yazısı da benim de böylece bu konularda söylemek ve anlatmak istediğim acı gerçeklerden beslenen tezlerimin ne kadar gerçek olduğunu açıklamaya yetti. Necdet bile çağı anlamamış birisi gibi davrandı, çünkü yazıma "salata" dedi…
Deniz Türkoğlu
Eşitlik olmadığı andan itibaren, sözleşmeler suya düşer ve ondan sonrası zorla ele geçirmedir. Güvenemezsin. Velâkin: İnsana sonuna kadar güvenebilirsin. Çünkü o asil ve asli olandır.
Solcuyum, ruhuma hicranımı sardım da yine
Deniz Türkoğlu
Senin bu satır aralarından psikoloji çözen Allah vergisi mi desem, yoksa çilekeş hayatın getirisi mi, bu insanı ağlatan hallerin yok mu, Erdem'in "gönül solculuğu" lafına olduğu kadar işte buna da hastayım.
Betebe ve Çocukluk Hatıralarında Gezinti
Ahmet Faruk Yağcı
Karagümrük'e doğru yenilenen binaları ve harap evleri gördüm. Altında eskiden Stad sineması olan mozaik kaplı binanın ne korkunç bir estetiğe sahip olduğunu görüp ürperdim.
Doğruyu söyleyin doktor ben liboş muyum?
Erdem Abaka
Netice itibariyle, bu kardeşin tamamen gönül solcusu olup kafası da hayli karışık gözükmekte. Kandırıkçılar tarafından sarfedilen Liberal ve Sorosçu fikirleri solculuk zannetmek suretiyle hemen kabullenmekte.
Erdem Abaka
Nerden çıktığını Talât'ın aklının diğer yarısı üzerine yapılan bir sohbet esnasında anlattı Muharrem Abi. Talât'ın doğum zamanı gelip çatıyor ve bir erkek çocuk doğuruyor Muharrem Abi'nin hanımı. İyi de ismi ne olacak?
Melih Özel
Bilseler bıyıklı, beyaz gömlekli, siyah pantalonlu, tombul kirli parmaklı, kötü bakışlı, nöbetçi rüya çaycısı tarafından taciz edilerek, erimiş şekerli tabaklarda servis edilen soğuk çayları içmek zorunda kalacaklarını, gene de koşarlar mı böyle?
Melih Özel
Yaklaşık yirmi dakika hastalığı ve tedavisinden hiç söz etmeden konuştuk. Konuşurken sanki hastanede ve hasta değil mişçesine dingin, sakin bir ifade beliriyordu yüzünde. Sonra hastalığını anlattı.
Melih Özel
Rodi'yi bütün çarşı esnafı benimser ve sever, gün boyu çarşıda dolaşır, her tezgâhta arsızlık yapar, yiyecek alır. Çarşı esnafı da Rodi'yi maskot gibi görür. Kadıköy çarşısı adeta onun evi olur.
Lâtif Hoca'nın başarılarla dolu siyaset hayatı
Necdet Şen
Benim gibi yarı apolitik kişilerin bile sezebildiği o yaş tahtayı yılların siyasetçisi, bakanlık falan yapmış AbdülLâtif Bey'in nasıl olup da sezemediğini inan olsun ki hiç anlayamıyorum. Basiret bağlanması böyle bir şey demek ki.
Erdem Abaka
Bazen yaşadığımız şu hayatın bizzat öznesi olarak bazen de her şeyin ve herkesin dışından bakarak gözlüyorum âlemi. Karman çorman bir düzensizlik, aslında kendiliğinden işleyen bir sistemin ta kendisi mi?
Vahap Demir
Barışı ararken savaşı, öldürmeyi yücelten bir dil kullanmaları, bütün Kürtleri tek tipleştirme çabaları, farklı olan Kürdün ölümle karşı karşıya kalmasını normal kabul etmeleri, Kürtçe ezan gibi saçmalıklarla Kemalist ulusalcılığını taklit etmeleri bizi ürkütüyor.
© Derkenar - Sitedeki içerik 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.
(Ayrıntılı bilgi için, bakınız »
Derkenar'ın Manifestosu)
Şu an 188 pasif seyirci Derkenar'a bakıyor
Yazı Boyutu
Büyük
Standart