Patronsuz Medya

25 Temmuz 2008 Cuma

 Google Web   Derkenar  

Bir daha adaya dönmem

Bugün bahsettikleri şey arabesk değil. Kentin varoşlarına yerleşmiş insanlar, orada kendi kulak alışkanlıklarını devam ettiriyor. O dönem en çok satanlar, bağlama müzikleriydi. Âşıklar vardı. Daha sonra çevrelerinden etkilenmeye başladılar. Müzik dinleme imkânları genişleyince, müzikle daha sık karşı karşıya geliyorlardı. Arabesk, Avrupa’nın yanlışlığı sonunda ortaya çıktı. Çünkü Avrupalı, arabeskin ne olduğunu bilmiyordu. Ama Avrupa’da arabesk çalışmış sanatçılar vardı. Arabesk, kübik müzik demektir. Klasik müziktir o; çok zor bir müziktir. Yani Arapların taklidi değil. Avrupa’da en tanınmış arabeskçi Pablo Picasso’dur. Guernica tablosu vardır. En meşhur tablosu da odur. O, kübiktir. Dolayısıyla, Avrupa bu konuda bir şey yapamadığı için şehirli tabiatlı müzikçiler, Arap müziğine karşı çıktılar. Radyolar da karşı çıktı. Radyonun karşı çıkış nedeni, radyo sanatçılarının eğitimsizliğinden kaynaklanıyordu.

Ergüder Yoldaş (Aksiyon)


Egemen medya iktidara yapışan kene gibidir

Aydın Doğan, "Hürriyet bir parça devletin gazetesidir" diyor, Uzanlar medyada kalamadılar, Korkmaz Yiğit Milliyet'i satın aldığında sadece bir gün dayanabildi. Çalık'ın ne yapacağı dikkatle izleniyor... Evet, biz ve onlarda bir ayrım oluştu medyada. Biz gazeteciyiz, onlar medya mensubu... İmkanlarımız, hayata bakışımız, yaşadığımız yerler değiştiği gibi habere yakışımız da değişti, ilişkilerimiz de değişti. Güneri Civaoğlu Güneş gazetesinde genel yayın yönetmeniydi, Viyana muhabirine börek, Brüksel muhabirine bira sipariş ediyordu. Sen genel yayın yönetmeni olarak muhabirlerinden gelişmeleri istersin börek, çörek bir istemezsin. Bunlar acı şeyler...

Ragıp Duran - Mehmet Gündem (Yeni Şafak)


Darbeye karşı durmak

Ergenekon davasının birçok karanlık, spekülatif yönünün mevcut olduğu ortada. Ama ortada olan 2004 yılında bu ülkede bir darbe girişinin ordu içindeki dengeler nedeniyle gerçekleşmediği yönünde. Birçoklarının bildiği, “bu ülkede ABD desteği olmadan darbe olmaz” savı doğruluk payı taşısa da, doğruluk payı taşıyan bir başka olgu ABD’nin ve TSK’nın paradigmasının değişmekte olduğudur. Özellikle AB süreci ve Türkiye’nin dünya kapitalist sistemiyle bütünleşme sürecinde darbelerin eskisi gibi kolay olmayacağı, TSK içinde birtakım insanların da bunu gördüğünü biliyoruz. Bu durum ABD’nin değişen paradigmasını orduda bir takım komutanlar tarafından fark edildiğini göstermekle birlikte, bazılarının, yani darbe girişiminde bulunanların bu paradigmayı okuyamayıp kaybettiklerini gösteriyor.

Mete Çubukçu (Birgün)


Bizim oğlan okumasın, dersaneci olsun

Çocuk artık okuluyla değil dersanesiyle tanımlanıyor: Müdür n'aaaptın? Alman Lisesi'ne gidiyorum ama aslında FEM'liyim abi! N'aaaptın sen? Ben İtalyan'da okur görünüyorum ama kulak asma, Uğur'luyum! Çaaak! Bunlar "sayısalcılar", "sözelciler" gibi yeni insan tipleri. Okumanın amacı "bir kat, bir araba" olunca da, eh, araba geldi, okumaya pek gerek kalmıyor. Hani birinci gelen mezununa apartman dairesi veren bir üniversite de bulunsa, hayat bitti. Çünkü, parlak öğrencilerine "maaş veren" dersane bile varmış! Ücret almıyorlar, üste para veriyorlar. Hiç de fena bir meslek değil, profesyonel dersane öğrenciliği! Bir dönem, "bizim çocuk okumasa da futbolcu olsa" denirdi, şimdi "okusa ama bir türlü okumayı bitiremese" diyorlar herhalde.

Engin Ardıç (Sabah)


Medya, nasıl seküler 'kilise'lere dönüştü?

Matbaanın en önemli sonuçlarından biri, yazılı, sesli ve görüntülü kitle iletişim araçlarının, seküler kiliselere dönüşmesi, din-dışı kutsallıklar üretmesi, seküler ikonları yaygınlaştırmasıdır. Modernliğin insanı ve hayatı sadece bu dünyaya, tek boyuta indirgemesi, dini hayattan uzaklaştırması, medyanın tam bu noktada dünyevî ve beşerî olanı dinselleştirmesine, kutsallaştırmasına, ayartıcı, baştan çıkarıcı din-dışı kutsallıklar üretmesine neden olmuş; bu da, Weber'in “demir kafes” olarak tarif ettiği modernliğin ürettiği “özgürlük kaybı” ve anlam krizi” gibi temel varoluşsal sorunların bastırılmasına, kitlelerin medyaların ürettiği imajlar ve sanal gerçekler tarafından ayartılmasına, anlamsızlaşan hayatın sahte ve baştan çıkarıcı fetişler ve ikonlar üzerinden din-dışı kutsallıklar tarafından çepeçevre kuşatılmasına neden olmuştur.

Yusuf Kaplan (Yeni Şafak)


Özkök darbe toplantılarını Eruygur'a sahne sahne seyrettirdi

"Sarıkız", Annan Planı'nın Kıbrıs Rumları tarafından reddedilmesi yüzünden akim kaldı. Hemen ardından da dört kademeli yeni bir darbe planı yapıldı; "Ayışığı-1, Ayışığı-2, Yakamoz ve Eldivenli Yumruk." Ayışığı mevcut durumu analiz ediyor ve şekillendiriyordu. Yakamoz organizasyonun nasıl olacağını anlatıyordu. Eldivenli Yumruk ise darbenin adıydı. Buna göre TBMM dağıtılacak, yedi kişilik konsey oluşturulacaktı. Ancak şaşırtıcı olan konseyin başına geçecek isimdi. Mevcut Genelkurmay Başkanı Org. Özkök, darbecilerle birlikte hareket etmediği için ekarte edilecekti. Darbenin liderliğini, ikna edilebilirse Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer yapacaktı.

(Zaman)


'Hürriyet, aslında Rahmi Koç'un'

• Radikal Gazetesi'nde 'Nerede faili meçhul orada Veli Küçük' manşeti çıkınca Veli Küçük, “Perinçek gitsin Aydın Doğan ile görüşsün.” dedi. Aydın Doğan, Perinçek'i dış kapıda karşıladı. Doğu Perinçek, Doğan'ın Milliyet gazetesinde haber yapmamaya gayret edeceğini; ama Radikal'e karışamayacağını, Hürriyet gazetesi her ne kadar benim gözükse de aslında Rahmi Koç'un dediğini anlattı bana. • Cumhuriyet demek derin devlet demektir, İttihat Terakkiciler demektir. Amerika ile girintili ilişkiler demektir. • Uğur Mumcu'nun katilini bulmak istiyorsanız ofis boyuna sorulması lazım. (Tuncay Özkan'a dikkat çekiyor) • Veli Paşa, bakın Mustafa Kemal bu ülkeyi çetelerle kurdu, derdi. • Veli Paşa hücre yapılanmasını çok iyi bilir? Hiçbir birim bir diğerini tanımaz. Geçmişte Hasan Sabbah'ı, yakın tarihte Atatürk'ü örnek alır. Çok akademik örgütlenme yapıyor hem sağdan hem soldan. Bir yandan Fazilet'i bölmeye çalışırken bir yandan da Tansu hanımla farklı işler yapıyordu.

(Yeni Şafak)


'Hayata dönüş' acısı...

Bu koşullarda tutuklulara öldürücü, boğucu gazlarla saldırmak, tekmelemek, coplamak hukuk düzeninde işkence ve zalimane davranış olarak nitelenir. İşkence ve zalimane davranış suçlarında suç, insanlığın ortak değerlerine karşı işlendiği için hiç bir zaman zamanaşımının işlemeyeceği bilinmektedir. Avukat olarak mahkemeye, hukuk kurallarının işletilmesi amacıyla katılıyoruz. İddianamesi özensiz hazırlanmış bir dava var önümüzde. Bugüne kadar yapılan yargılamada henüz sanık sayısı bile tam belli değil. 16 sanığın ifadesi hâlâ alınamadı. Hangi sanığın ne suç işlediği belli değil. Müvekkilimin hukukunu koruyamadığım, savunduğum hukuk kurallarının tümünün çiğnenmesi ve ayrıca duruşma sonunda karar verecek olan yargıcın duruşma başlangıcında kararını açıklamış olması, tarafsızlık, adaletten yana olma gibi hukuk kurallarını uygulama ödevini yapmamış olması karşısında yargıcı reddetmiyoruz, avukatlık meslek kuralları ve kişisel ahlak ve onurumuz çerçevesinde duruşmayı terk ediyoruz.

Oral Çalışlar (Radikal)


O lahika Terim'in elinde olsaydı

Taraf gazetesinin yayınladığı ve Eylül 2007 yani, genel seçimin hemen 2 ay sonrası tarihini taşıyan 'Bilgi Destek Faaliyeti Eylem Planı' Türkiye'de olup bitenlerin fotoğrafını çekmektedir. O plan değil tartışılması, gündemden hiç inmemesi gereken fevkalade önemli bir belgedir. Yargının, medyanın, sivil toplum örgütü görüntüsündeki birimlerin, bazı eski siyasetçilerin vs. demokrasiye karşı birer tim haline getirilmesi prosedürlerini sevk ve idare eden detaylı bir planla, amansız bir 'lahika'yla karşı karşıyayız. Demokrasiyi savunan veya darbe fikrine direnen veyahut da bütün bunlarla ilgisiz olsa bile sözgelimi sadece Avrupa Birliği'ni isteyen herkesin hedef olarak tayin edildiği bir planla karşı karşıyayız.

Mustafa Karaalioğlu (Star)


Hırlayan bürokrasi

İddiam şu: Rejim değişmedi, rejimin maskesi düştü. Yani Türkiye'deki siyasi rejim zaten böyleydi; şimdilerde apaçık görünür oldu. Herkes biliyor: Ülkedeki iktidar yapılanması çift başlı. Bir yanda halkın oylarıyla biçimlenen sivil siyaset var, diğer yanda ise bürokratik elit. Bürokratik elit, siyasete diyor ki: "Sen ekonomiyle uğraş. Pastayı büyüt. Daha fazla vergi topla. O parayla bana lojman yap. Altıma otomobil çek. Maaşımı, ek ödeneklerimi, harcırahımı artır. Silah alacağım; bana para ver. Ama bu parayı harcama şeklime karışma, denetleme, sorma. Kıbrıs meselesine karışma; ben orada çözüm istemiyorum, gerilimi sürdüreceğim. Kürtleri döveceğim, barıştan filân söz edip kafaları bulandırma. Avrupa Birliği'ne de fazla yanaşıp canımı sıkma. Tamam mı?"

Emre Aköz (Sabah)


Otoriter devlete karşı bireyin zaferi: Erol Özkoray hukuk mücadelesini kazandı

'Ordu ne işe yarar?' başlıklı yazısının "İdea Politika" adlı dergide yayınlanması (2001) ve Genelkurmay'ın isteğiyle derginin toplatılıp dava açılması, ardından da yazıyı yayınlanan internet sitesinin de kapatılması ile son dönemde Türkiye kamuoyunun gündemine oturan Erol Özkoray Paris'te TC. Turizm Bakanlığı'nı mahkum ettirdi. (...) Yurtdışında devlete karşı ilk kez açılan alacak davası, süreç içinde yolsuzluk davası görünümü de kazanarak, toplam 15 dava ve 5 hukuki prosedürden oluşan 20 dosyalık dev bir hukuk mücadelesine dönüştü. Özellikle AKP Hükümetleri döneminde Turizm Bakanlığı'nın yanı sıra, Maliye Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlıkları'nın da sürece aktif bir biçimde katılmalarıyla bu hukuk mücadelesi daha geniş bir boyut kazandı. Erol Özkotay; karar sonrası Sesonline.net'e yaptığı açıklamada; "Bu aslında bir bireyin, otoriter ve baskıcı bir devlete karşı kişi haklarının nasıl korunacağı ile ilgili bir demokrasi mücadelesi, büyük bir örnek ve etik bir derstir" dedi.

(Ses Online)


Bir ağaç kabuğuna sığdırılmış orman

"Bir kabuğa verdiğin bu önem, bu özen, bu sevgi ne" diye soracaksınız. Anlatayım. Avuç içi kadar bir ağaç kabuğu düşünün. Onu bana armağan eden Japon kadın, içine yarım avuç toprak koyup fidanlar ekmiş. Kedi tırnağından yıldız çiçeğine kadar 56 tür bitki. Onlar zamanla büyümüş ve minyatür bir bahçeye, hayır ormana dönüşmüş. Arasıra sadece birkaç damla su isteyen ormana. Şimdi sabahları kalkınca ilk işim o ağaç kabuğunu ve onu kaplayan minyatür ormanı öpmek oluyor. Sonra avucuma su dolduruyor, usul usul gezdiriyorum. Çoğu kez su damlalarına gözyaşım da ekleniyor. Sevgiden. Sonsuz sevgiden. Doğanın anlatmaya sözcüklerin yetmediği, hiç bir dilde yetmeyeceği mucizesine, gücüne, sırrına duyduğum hayranlık-şaşkınlık-büyülenmişlik yumağı duygu selinden.

Erdal Şafak (Sabah)


Gerçekten geçmişin kavgalarını ve kamplaşmalarını özledik mi?

Adına "Türk siyaseti" denilen dipsiz kuyunun çevresinde bostan beygirleri gibi gözleriniz kapalı, kuşaklar boyudur dönüp durmak, sizleri de bıktırmadı mı? "Yaşamak" dediğimiz sınırlı süreli kozmik piyangonun büyük ikramiyesi, bilinen evrende sadece sizin dünyanıza vurmuş. Balıklar, böcekler, çiçekler gibi siz de bu ikramiyeyi paylaşmışsınız. Belirsiz ve çok uzun olmadığı kesin bir süre için, siz de "canlı"sınız. Ve siz yaşamınızı Ankaralıların kavgalarını izleyip, kamplara ayrılarak ziyan ediyorsunuz. Sizden sonra yaşayacak olanların da, sizden önce yaşayanlar gibi aynı kısır döngünün esiri olacağını bilerek, ömrünüzü geçireceksiniz. En iyi kavga edenin en başarılı sayılacağı bir anlayış ortamında, önyargılarınızı ve saplantılarınızı kamuoyuna, aydınlanma, bilgi ve çağdaşlık olarak sunacaksınız.

Mehmet Barlas (Sabah)


Kim niye sağcı, kim niye solcu?

Dünyanın hemen her yerinde sol partilere yoksullar başta olmak üzere kurulu düzenin işleyişinden pek de memnuniyet duymayan kesimler ilgi ve yakınlıkduyarlar. (Sol da onların itirazlarını sisteme zarar vermeden absorbe etme işlevini üstlenir.) Sağ partiler ise nispeten daha varlıklı, en azından geçim sıkıntısıyla ilgisi olmayan kesimlerden destek bulur. Türkiye'de durum bunun tam tersi. Varlıklı kesimler daha ziyade sol partilere teveccüh ediyor; yoksullar ise sağ partilere destek veriyor. Çünkü Türkiye'nin uzunca süredir yaşamakta olduğu kimlik krizi doğrultusunda şekilleniyor burada siyasi tercihler.

İbrahim Kiras (8 Sütun)


İtibarlı ahlaksızlık

Kabul edin ki bugün "otoriter laikçi anlayışın gönüllü üyeleri" bu seçkinçi, ırkı ve faşist anlayışı türlü bahanelerle paylaşmaktadırlar. Kabul edelim ki, laiklik böyle algılandığı yerde ve anda politik olarak bir hükümranlık arayışı kadar, psikolojik olarak patolojik bir ruh halini işaret eder. Bu patalojik hali uzun bir süre önce "sembolik bozukluk" olarak adlandırmıştık. Doğru yapmışız...

Ali Bayramoğlu (Yeni Şafak)


Ne kendimizi tam tanıdık ne de Batı'yı tam anladık...

Rönesans İtalya'sının kentlerini gezen bir Türk ile bir Amerikalı arasındaki en büyük fark "tarih"e bakışlarında görülür. Örneğin 11'inci yüzyılda yapılmış bir katedralin varlığı, bir Amerikalı için şaşılacak kadar uzak bir geçmişi ifade eder. Çünkü Kuzey Amerika'ya ilk ayak basan ve devlet kuran Avrupalıların bu topraklardaki tarihi 17'nci yüzyıldan başlar. İstanbullu bir Türk ise, Rönesans İtalya'sındaki 11'inci yüzyıl yapımı katedrale bakarken, Ayasofya'nın 6'ncı yüzyılda inşa edildiğini düşünüp, gülümser. Buna karşı bir Amerikalı kendisini sade İtalya'da değil, tüm Batı Avrupa'da hiç yabancı hissetmez. Çünkü genlerindeki bilgiler, bu coğrafyanın kültürünün birikimlerini taşımaktadır. Ama bir Türk bu coğrafyaya "yabancı" gibi bakar. "Onlar" ve "Biz" diye başlayan cümlelerle, çeşitli alanlarda ne kadar farklı olduğumuzu sıralamaya başlar...

Mehmet Barlas (Sabah)


Sudaki korkunç gerçek: Kimyasal atıklar

Son yıllarda doğal sularda çok sayıda ''cinsiyetsiz balık'' bulunduğunu, bu durumun bilim insanlarını ''hormon''ların etkilerini düşünmeye yönelttiğini kaydeden Denizli, yapılan araştırmalarda su veya su ürünlerinde, ağrı kesicilerden ''asetaminofen'', antimikrobiyal sabunlardan ''triklosan'' gibi kimyasalların ortaya çıktığını kaydetti. Prof. Dr. Adil Denizli, ''sudaki kimyasalların, çoğunluğu beş yaşın altında olmak üzere, her yıl iki milyon insanın ölümüne neden olduğunu'' belirtti. Yüzey ve yer altı sularının artan şekilde kimyasal maddelerle kirlenmesinin, sudaki yaşam ve insan üzerinde uzun vadeli ve tehlikeli sonuçlar doğurmasının beklendiğini kaydeden Denizli, ''Her yıl yaklaşık 300 milyon ton endüstriyel ve tüketiciler tarafından kullanılan yapay bileşiklerin atıkları, tarımsal olarak kullanılan 140 milyon ton gübre ve bir kaç milyon ton tarımsal ilaç ve kazayla 0,4 milyon ton petrol ve petrol ürünleri doğal sulara karışıyor'' dedi.

(Bugün)


Medya katili aydınlar

Açın televizyonları. Herhangi bir cumartesi günü öğleden sonra başlayan "futbol muhabbeti" bütün kanallara yayılarak ta salı akşamına kadar devam ediyor. Açın gazeteleri. Türkiye'nin bütün "namlı" yazarları, üniversite hocaları, burnundan kıl aldırmayan akademisyenleri, "Marksist aydınları" futbol yazıyor. Dişe dokunur şeyler söyleseler ne ala. İncir çekirdeğini doldurmaz laflarla zaman öldürüyorlar. O arada giyim kuşam ona göre, tarztavır ona göre! Arkasına zerre kadar düşünce kırıntısı yerleştirilmemiş bu "faaliyetin" neye yaradığını bir daha irdelemenin anlamı olabilir mi? Saatlerce süren ve hiç kimsenin kuşkusu olmasın bizim tuluat kültürümüzün etkisi altında Hacivat-Karagöz veya Kavuklu-Pişekar modeli içinde cereyan eden "programlar" saatlerce, günlerce devam ediyor. Ben buna lümpenliği meşrulaştırma diyorum. Bu medya aracılığıyla oluyor ve müsebbibi aydınlardır.

Hasan Bülent Kahraman (Sabah)


Var mısınız?

Dikkat buyrulsun ki NATO'ya katılmak yanlışdı anlamına söylemiyorum. Konumuz RİYÁKÁRLIK!!! Bunlar bir yana, siz Yüce Atatürk'ün EN YÜCE HÜKÜMRANLIK MERCİİ olarak tesbît etdiği Büyük MİLLET Meclisi'ni üç kere silahla basıp temsilcilerini ise sádece hapse atmakla yetinmeyip birkaçını da asacaksınız, iş artık silahlılarla yürümeyince görevi külahlılara havále edeceksiniz, Meclis'in yanına bir de MONARŞİ KALINTISI senato koyacaksınız ve ondan sonra utanmadan sıkılmadan 'ATATÜRK İLKELERİ'nden bahsedeceksiniz! Bir an için asıl derdinizin imtiyazlarınızı kaybetme korkusu olmadığı yalanınızı yutmuş gibi yapalım. O vakit şunu da siz kabûl ediniz ki bir cumhûriyetin ille KEMALİST olması gerekmez! Dünyáda Kemalist olmadığı halde DEMOKRATİK olan, hattá kırallık olduğu halde DEMOKRATİK olan devletler de var.

Yağmur Atsız (Star)


İstihbaratın obez iştahı

Denetimsiz izleme, toplumu izleyici kılarken izleyenleri de oyuncu haline getiriyor... Demokrasinin yozlaşması gibi gözüken bu durum aslında çok daha vahimini ima etmekte, çünkü 'demokrasi' aslında tam da istenmeyen şeyin adı... Devletin istekleri belirsiz bir topluma tahammülü yok. O nedenle de bizi izliyor, hakkımızda olabildiğince bilgi topluyor, o bilgileri depoluyor, hizipsel siyaset için kullanıyor ve bütün bunları bizlerin de bilmesinden rahatsız oluyor...

Etyen Mahçupyan (Taraf)


Söz bitti, sözleşme bozuldu

Konu başörtüsünü aşmıştır, parti kapatma davasının nasıl sonuçlanacağı sorusunu sollamıştır.

Anayasa Mahkemesi'nin anayasayı çiğnediği bir ülkede artık kimsenin hukuka riayet etmesini bekleyemezsiniz.

Hukukçular bunu yapabildiğine göre, sıradan insanlar da hukuk tanımayabilir; kim ne diyebilir ki!

Kimse şaşkınlığını bilgisizliğine yormasın. Bu ülkede bir oyun oynanmıyor; aksine her şey çok açıktır. Açık olan bir savaşın başladığıdır.

Mustafa Karaalioğlu (Star)


Kemalizm ideoloji değil, bir fikir demetidir

Şerif Hoca'nın dediği 'kuru bir ideoloji' hadisesi ne yazık ki Atatürk'ü hayattan koparan, onu gerçeklerden kovan, yerine kendi 'çıkarlarını' koyan hızlı Kemalistlerin eseridir. Hatırlayın bu hızlı Kemalistlerden Önder Sav'ın son iki skandalını. Ardından 'Atatürk'ün partisi' unvanının kimseye kaptırmayan CHP'nin genel başkanı Baykal'ın her fırsatta devleti ve sistemi yıpratan heyecanlı çıkışlarını. Kemalizm'in talihsizliği ona tam inanmamış kişi ve kurumların elinde 'araç' haline gelmesidir. Onların derdi Kemalizm'i yaşatmak değil, Kemalizm üzerinden yaşamaktır. Bunlara bakınca insan sormadan edemiyor, Kemalizm darbe mi devrim mi?

Türkiye'nin nüfusu arttı. Toplum çeşitlendi. Geleneksel dindar muhafazakar çevreler sosyal, ekonomik ve siyasi hayatta daha fazla yer almaya başladılar. Buna karşılık, eskiden beridir sistemi kontrol etmiş ve ondan hem maddi çıkar hem de statü sağlama anlamında yararlanmış olanlar bu imkanları kaybetmeyi veya onları yeni gelenlerle paylaşmayı istemiyor. O yüzden direniyor ve direnirken sınıfsal taleplerini 'açık menfaat' kavramıyla değil, özel anlam yükledikleri değerlerle ifade ediyorlar.

Atilla Yayla (Yeni Şafak)


'Yandaş medya'nın haysiyet sınavı

Dün, Baykal'ı izlerken her zamanki retoriğinin artık fayda etmediğini gördüm. Konuştuğuna kendisi inanmıyordu; moral vermek istediği genel sekreteri ise hiç inanmıyordu. İki yaşlı ve tecrübeli insan birbirlerine koltuk değneği olmaya çalışıyorlar ama kelimeler bu kez kafi gelmiyordu.

Peygambere hakaretle açılan, telefon dinleme komedisiyle yoğunlaşan ve nihayet ahlaksız anlaşma belgesiyle artık tahammül edilemez hale gelen bir temponun ardından Baykal'ı da Sav'ı da anlamak lazım.

Mustafa Karaalioğlu (Star)


1 Mayıs şiddeti darbe sürecini neden etkilemedi acaba?

1 Mayıs'taki şiddet neden acaba iddia edildiği gibi hükümete otoriter güçler karşısında nefes alma fırsatı vermedi de, tam tersine üzerindeki baskıyı daha da artırmanın araçlarından biri olarak kullanıldı?

Bu sorunun cevabı, 6 mayıstaki yazımda var, benim oraya ilâve edecek bir sözüm yok. Yine de, konu üzerinde düşünecek arkadaşlarıma, düşünme süreçlerinde yardımcı olacağına inandığım şu iki soruyu sormak isterim:

1) Siz, devlet içindeki otoriter-darbeci güçlerin sendikalara (hadi biraz daha tehlikeli bir laf edeyim, hatta 1 Mayıs gösterilerine) meselâ 12 Mart ya da 12 Eylül generallerininkine benzer bir nefret beslediklerini mi düşünüyorsunuz?

2) Siz, devlet içindeki otoriter-darbeci güçlerin, hükümetin "Bakın, biz de devletin sopasını birilerinin kafasına indirebiliyoruz, yani biz de sizdeniz bir nevi" mesajının samimiyetine inanmaları için bu şiddetin kimlere yönelmesi gerektiğini gerçekten algılayamıyor musunuz?

Alper Görmüş (Taraf)


Web Gezgini

Keyifli bir gün

Ali Türkan

Bunun olabilmesi için de o yeti ve yetki, genel bir anlayışla elimizden alınmaya çalışılıyor, normlar dayatılıyor. Eyvallah, faşist denyoların "dokunulmaz" yaptığı yazarlar hakkında iki çift lâf etmeyi bir kenara bırakalım ama lâf salatasında derinlik varmış gibi davranmaktan da vazgeçelim artık. Bu yüzden, o lâf salatasına küçük bir örnek vermek istedim yukarıda yazdıklarımla. Yazarken çok eğlendim. Umarım siz de eğlenirsiniz okurken. Yazar

 Necdet Şen Star'da

Son Yorumlar

Bence diğer birçok organizasyonlar gibi üniversiteler de bazı idealist prensipler üzerinden yola...
Seyit Balkuv - Ayrıcalıklılar kulübü üniversite

Sevgili Tortop, her gün onlarca çocuk sanırım sizin zihninizde ölüyor. Bu ülkeyi hangi yayın...
Necmi Ziya - Vicdanın elvermemesi: Vicdanî Ret

Necmi Ziya Bey'e tavsiye,...
İlker Tortop - Vicdanın elvermemesi: Vicdanî Ret

İnsanlar kendi arzuları dışında ölüme gönderilmemeli biçimindeki bir dileğe hadi...
Necmi Ziya - Vicdanın elvermemesi: Vicdanî Ret

Bence üniversite diploması sahibi olmakla ayrıcalıklı zümre pasaportuna sahip olma tesbiti kısmen...
Mehmet Kılınç - Ayrıcalıklılar kulübü üniversite

Tüm Yorumlar

En Son Yazılar

Ayrıcalıklılar kulübü üniversite

Seyit Balkuv

Aslında üniversite diploması denen şey, ortak menfaatlerini korumak adına bir araya gelen diğer üniversitelilerin birbirine sokularak oluşturduğu ayrıcalıklılar kulübüne kabul pasaportunuzdur. Yoksa gerçek anlamda üniversite bitirmeniz sizi daha erdemli yapmaz.   Yazar

Vicdanın elvermemesi: Vicdanî Ret

Ahmet Deniz Ölmez

Kimseye, vicdanının kabul etmediği bir iş zorla yaptırılamaz. Bu, çok ilkel ve çağdışı bir yöntemdir. Bugün, inançlı bir kişiye, "inanma!" baskısı yapmak ne kadar despotça ise, silahı, savaşı, öldürmeyi kabullenmeyen kişiye, silah verip, savaşa gönderip, "öldür" demek de, o kadar despotça ve saçmadır.   Yazar

Aydın mıyız, medya maymunu mu?

Ali Sedat Çetinkoz

Ne yazık ki ok yaydan çıkmıştır. Toplum mühendisleri veya zamane derebeyleri, kendilerinin istediği biçimde bir teba asla yaratamayacaklardır; hem de medyaları, köşe yazarları ne kadar uğraşırsa uğraşsın. Nasıl herkes fötr şapka takmıyorsa, köylüler piyano çalmıyorsa, birileri de bilek kalınlığında yapmaya devam ederek, en yüksek makamlara kadar geleceklerdir. Bu bir popülizm değil, görünen gerçektir.   Yazar

Hasta olmak zor zanaat

Seyit Balkuv

Kimbilir, çatışmalarla ve gerilimlerle dolu hoşlanmadığımız ruh hallerimizi ve hatta hastalıklarımızı kendimizle hesaplaşma ve kendimizi anlama yolunda birer fırsat olarak görebilir miyiz? Sağlığımızın bozulmasına yok açan etkenleri oturup anlamaya çalışmak, bu şekilde hastalıklardan kurtulmak, kurtulamasak da hastalıklarla bile barışık yaşamak çok mu gerçek dışı bir yaklaşımdır?   Yazar

Otobüs Savaşları

Ahmet Deniz Ölmez

Otobüsten inerken de çatışma had safhadadır. Tek kişilik iniş koridorundan, beş kişinin aynı anda inmeye çalışması ister istemez bir sıkışıklığa sebep olmaktadır. Günün sonunda, bu mücadelelerin içinde eriyen savaşçı, indiğinde, yaşadıklarının tamamını içeren böyle bir metin alır eline.   Yazar

Travmatoloji Enstitüsü

Ali Sedat Çetinkoz

Travma nedir, travma resimleri, travma videoları... "Aşkın bir travmaydı sevgilim" şarkısı; bedava indir, melodisini cep telefonuna yükle! Yetmedi, kesmediyse sıfır altı seviyeli forumlarımıza gel, birbirimize birinci cümleden sonra duyulmamış sofistike küfürler edelim; karşılıklı bayrak gösterip tehditleşelim.   Yazar

Aklımı kaybettim, hükümsüzdür...

Alper Uzun

Erken teşhis, bu hastalıkta en büyük umut olacaktır. Risk faktörlerine bakınca yaş büyük öneme sahip. 65 yaş yaşlılık sınırı yazmıştım. Hastalık "çoğunlukla" bundan sonrasında belirginleşmekte. Gelişimi ise 50'li yaşlarda başlamakta. O plak oluşumları usul usul. Yavaş yavaş üst üste yığılmakta. Bazı bireylerde çok daha erken hastalık belirginleşmeye başlamış olabiliyor tabii ki.   Yazar

Hasan Cemal ne zamana kadar futbol yazacak?

Necdet Şen

Yav Hasan Abi, bugünlerde kafam çok karışık, bir zahmet bir akıl ver, daha önce olduğu gibi gene ilk dakkada ofsayta mı düştüm? Sen onun için mi hiç siyaset yazmıyorsun, yoksa tesadüfen mi? Ben yazarsam başım o zamanki gibi büyük belâya girer mi bugünlerde de? Eğer öyleyse uyar da bari bu sefer yol yakınken kıvırtayım.   Necdet Şen

Sahte Demokratlar

Necdet Şen

Zorbalığın fikirlerden üniformalar diiktiği totaliter mizaçlı sistemde, hukukun hassas terazisıni toplumun üzerinde yansız olarak tutması gereken yargı lordlarının militanca çıkışları ve toplumsal sözleşmelerin kırılgan noktalarını hoyratça kaşıyan medya komitacılarının rüzgâr eken ahkâmları bölücülük olmuyor mu? Biz ne softalar gördük yanıbaşımızda, ki onların demokrasiden kasdettiği şey 85 sene evvel kendilerine bahşedilmiş imtiyazları ilelebet müdafaa ve muhafaza edecekleri bu azınlık diktatörlüğünün bekasından başka bir şey değildi. Hızlı Gazeteci

 

Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi   © 2000-2008   Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.

°