Atatürkçülüğün tabulaştırılması yoluyla siyasal sistemle kurduğu ilişki sayesindedir ki ordu, darbe ve aktüel politika arasında var olan ilişkiyi örtebilmiş; siyasal sisteme müdahalesinin ekonomik, ideolojik, stratejik, politik nedenlerini geri plana çekerek bu müdahaleyi sistemin tabuları ve totemleri adına yapılan bir görev olarak sunabilmiştir. Ve bu yolla ordu, bir yandan siyasetin dışında duruyor, herhangi bir partiye yakın görünmüyor ve sistemin bekasından gayrı bir şey düşünmüyorken, diğer yandan da siyasetin belirleyicisi olma gücüne kavuşabilmiştir. Tabulaştırma ise, ordunun hem siyasetin içinde yer alıp hem de siyasette tarafsız ve siyaset üstü gibi görünebilmesine kaynaklık etmiş; Atatürk bu tabulaştırmanın totemik kişisi olarak biraz daha ön plana taşınmıştır. Böylece Kemalizm, ordunun siyasete eklemlendiği nokta olmuş, bu onu aynı zamanda rejimin sigortası olarak tanımlamaya imkân vermiştir. Askerin siyasal sisteme eklemlenme arzusu ne kadar yoğunlaşırsa, tabulaştırma da o ölçüde yoğunlaşmıştır.
Mete K. Kaynar (Özgür Üniversite)
Sınav bilgiyi, öğretimin 'etkinliğini' ölçmenin bir aracı sayılıyor. Aslında sınav, yapılan işten emin olmamanın itirafıdır. Eğer yapılan şeyden şüphe duyulmasaydı sınav diye bir şeye de gerek olmazdı. Fakat bilinenin ve sanılanın aksine sınav sadece bilgi ölçmek amacıyla yapılmaz. Sınavın önemli bir işlevi de disiplin ve ehlileştermektir. Bilindiği gibi sınav, normal eğitim anlarından farklı bir 'ortamda' gerçekleşir, sınav ortamı bir gerilim ve korku ortamıdır. Sınavın bir diğer işlevi de ayıklamadır. İşte bizdeki özel dersane çılgınlığının asıl işlevi de ayıklamadır. Orta öğretim aşamasında öğrencilerin yönü üniversiteye çevriliyor ama üniversitede liseyi bitiren öğrencilerin yaklaşık %20'ine yer var. Üstelik %20'nin tamamının da istediği üniversite, fakülte ve bölüme girmesi mümkün değil. Dolasıyla üniversite'de okumak üzere lise diploması alan öğrenci iki engelle karşı karşıya: üniversiteye girememe ve istediği bölüme girememe. Bu durumda istediği bölüme giremeyenler de dikkate alınırsa, üniversitenin kapısından sadece %10 civarında öğrencinin geçebildiğini söylemek mümkündür. Böyle bir saçmalık olur mu? Böyle bir eğitim sistemi olur mu? Bizde var... Her yüz öğrenciden doksanının önünü kesen, öğrenci nüfusunun yaklaşık %90'nını başarısızlaştırmayı-değersizleştirmeyi başaran bir eğitim sisteminde özel dersane çılgınlığı neden şaşırtıcı olsun!
Fikret Başkaya (Özgür Üniversite)
Kenan Evren'e gerçekte antipati duymayan çok sayıda insan, "algıladığı toplumsal baskılar" nedeniyle "tercihini çarpıtıyor" ve ondan nefret ettiğini, en azından onaylamadığını söylüyor. Tercihini çarpıtmayabilir, asıl duygusuna otosansür uygulayarak hiç bir fikir beyanında bulunmayabilirdi. Fakat bazen susmak onaylamak anlamına gelebilir, "tercih çarpıtması" böyle durumlar içindir zaten.
Söylemeye gerek yok: "Tercih çarpıtması" en çok gerçek fikrini korkusuzca dile getiremeyen insanların çoğunlukta olduğu, demokrasisi yeterince gelişmemiş yarı-modern ülkelerde görülür. Zaten darbeler de böyle ülkelerde yapılır.
Bu ülkede Kenan Evren'le ilgili gerçek duyguların neden böyle olduğu ayrı bir fasıl. Burada Türkiye toplumunu değil, Evren'i konuştuğumuza göre o fasla hiç girmememiz daha doğru olur. Şimdilik şu tespiti yapmakla yeteniyorum: Kenan Evren, bu toplumun nefret ettiği değil, nefret edermiş gibi yaptığı bir diktatör!
Bir kere Türkiye'de emperyalist bir güç yok. Yani Türkiye'yi sömüren yabancı bir güç yok. Küreselleşme karşıtları, aslında tamamen korkuyla bir analiz yapıyorlar. Memleketteki bütün sorunların sebebini emperyalizme ve Batı'ya bağlıyorlar. Kısacası, ileri ülkelerin geri kalmış ülkelere kötülük yaptığını düşünüyorlar. Mesela 1800'lerin sonlarında Fransızlar Kütahya'da krom çıkarmışlar. Muhtemelen bu kromu ucuza mal etmişler ama, bizde de ücretli işçi çalıştırmışlar, onlara bir meslek öğretmişler. Şöyle düşünelim... Eğer Fransızlar gelmeseydi, Kütahya'daki insanlar madencilik öğrenmeseydi, katırcılar o madenleri alıp İzmir limanına taşımasaydı, Türkiye daha mı zengin olurdu?
Daha mı zengin olurdu?
Hayır olmazdı. Dolayısıyla dünyada emperyalizm tarafından sömürüldüğü için geri kalan hiç bir ülke yoktur. Ama sömürülemediği için geri kalan ülkeler vardır. Geçmişte emperyalistler tarafından sömürülmüş olan bazı ülkelerin bugün geri kalmış olmalarının nedeni emperyalizm değildir. Bunlar, sanayi teknolojisine ulaşamadıkları için geri kalmışlardır.
Hüseyin Ergün - Neşe Düzel (Taraf)
Milliyetçi tapınca dayalı sözde laisist Kemalist otoriterliğin alâmetine dönüştürülmüş cumhuriyetçilik söylemine sığmayan, gerçekten cumhuriyetçi olmaya açılan uğrak burasıdır Türkân Saylan'da. Erken Cumhuriyet döneminin "öğrenme ve yararlı olma" heyecanıyla, -o zamanların sahici ve naif heyecanının imtidâdıyla-, "ne yapabilirim, nasıl işe yarayabilirim" duygusuyla birlikte... Yurttaşlık bilincinin sosyal mütekabili olarak reşit insan, Saylan'ın idilidir. Birkaç yıl önce Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları programının açılış dersi konuşmasında, oğlunu evlendirdiği için kutlayanlara nasıl bozulduğunu aktarması, onları ısrarla düzelttiğini söylemesi: "ben evlendirmedim, o evlendi", hep bunun ifadesi - reşit birey kültüne iman... Çocukların da sevgisiz-sorumsuz anne babayı boşayabilmesi gerektiğine inandığını söylerken, reşit insan kültünün Jakobenlikle buluştuğu yerde duruyor.
Batı, "karanlık çağından" Antik Yunan'a kadar gerilip sonra da ileri zıplayarak kurmuştu kendini. Doğu da aynısını mı yapmalı? Geçmişte kendi altın çağını aramak, modernitenin damgasını vurmadığı özgün biçim ve özlere ulaşmak, sonra onun üzerinden yeni bir zihin ve düşünce dünyası kurmak mümkün mü?
Taklit olmayan bir şey, "modern olmayan bir şey" yapmak mümkün mü?
Püf noktası belki de geçmişle hesaplaşmadadır. Muhsin Yazıcıoğlu ve 12 Eylül deneyimini yaşayan bazı arkadaşlarının 12 Eylül öncesiyle hesaplaşmasının iki temel motifi olduğu söylenebilir. Birincisi, politik mücadelenin tırmandırılma biçiminin (silâhlı mücadelenin önünün açılmasının), Türkiye'de sistemin hâkim güçlerinin veya onun içindeki bir çekirdeğin oyunu olduğuna, dış güçlerin/emperyalizmin de bu komploya müdahil olduğuna inanıyorlardı. ("Kullanıldıklarını" imâ edenler bile oluyordu.<4>) İkincisi, karşılarındakilerin, devrimcilerin, komünistlerin, düşman bellediklerinin da samimi ve halis niyetli dava adamları (ve tabii, Anadolu insanları) olduklarını teslim ediyorlardı.
Şimdi hatırlamıyorum kim demişti. Diyordu ki işkencede adamlara elektrik veriyorlar adam dayanıyor, falakaya yatırıyorlar adam dayanıyor, aç bırakıyorlar adam dayanıyor ama "ulan şimdi bu jopu götűne sokacağız" diyince adam bűlbűl gibi ötűyor. Yani korkunun şiddetini ve anksiyetenin boyutunu dűşűnebiliyor musunuz? Bunun altında jopun anűsde yapacağı fiziksel zarar değil "ibne" olma korkusu vardır. Namus vardır. Yani sanki ondan sonra alışkanlık geliştirecek ve gidip her önűne gelene "abi allah rızası için bi kere beni yapıver" diye yalvaracak. Ya da erkekler(!) bunun götűnű koklayıp (hayvanlar gibi) "senin yol açılmış bir kere. Artık biz seni her canımız istediğinde dűzeriz" falan diyecekler sanki...
Yani görűldűğű űzere kűrtler tarafından űlkenin hıyar gibi ikiye bölűnme fobisinin, kadınların özgűrleştikçe bacaklarını yıldızlara doğru sonuna kadar açıp herkese "vereceği" fobisinin, ve bizimkinin öbűrsűnkűnden daha kűçűk olabilme olasılığı fobisinin yanısıra bizim götűműzden korkumuz vardır. Yoksa valla homoseksűellerle bi sorunumuz yok. Bizi yapmak istemedikleri sűrece ve bizim onları yapmamıza ses çıkarılmadığı sűrece onlarla ne sorunumuz olabilir ki? Bizim korkumuz kendimizden! Dűnyayı bacak arasından yorumlama biçmimizden. Bizim korktuğumuz o en çok saplantı gelistirdigimiz göt, sik, ve am denilen organlarin olasi potensiyelleri... Ya devrim yaparlarsa?
muhammedin "allah birdir ve ben onun elçisiyim" söylemindeki amacı putlara tapan bir kabile toplumunda otoriteyi ve iktidarı ele geçirmek.islamdaki yaratıcı kavramının cinsiyetsiz olduğu iddiasına bir karşı duruştur enel hak kavramı. yani islam dinini ve peygamberini reddetmektir.bunu diyen de adamdır, kadın değildir.kadın hak değildir kadın dişidir. dolayısı ile bir kadının "enel hak" demesi sözkonusu olamaz. burada antik çağlardan hristiyanlığa intikal eden erkek-tanrı kavramının islam sonrası doğu coğrafyasında tekrar ortaya çıktığını görüyoruz. doğu coğrafyasında erkek-tanrı kavramı islamla beraber kesintiye uğramıştır.çünkü islam dinine-felsefesine göre yaratıcı cinsiyetsizdir.yani adam "enel hak" diyerek islam dinini reddederken "ben ateistim" dememiş, ben hakkım demiş.bu da doğrudan islam dininin ve peygamberinin reddi anlamına gelir.islamın hakim olduğu coğrafyada böyle bir sözü etmeye kalkarsan en yüksek otoriteye yani allahın temsicisi olduğunu iddia eden halifeye karşı gelmiş olursun.islamın-dinin temsil ettiği bütün otorite kurumunu sarsar hatta insanlar sana inanırlarsa yıkarsın. o zamanın koşullarında islamın hakim olduğu doğu coğrafyasında büyük bir politik çıkış bu.
"Üstünlük kurmak üzerine kurulu bir dünya düzeni yenilmeye mahkûmdur. Asıl olan ortaklıktır."
"Kutsal kitap Kuran'ı Kerim, "Kim ki bir tek insanı öldürmüştür, tüm insanları öldürmüş gibi suç işlemiştir" der. İslâmiyet sorunun değil, barışçı çözümün bir parçasıdır."
"Filistin -İsrail ihtilafında herhangi bir tarafı suçlamak doğru olmayacaktır. İki devletli bir çözüm hem Filistinlilerin, hem İsrail'in hem de ABD'nin çıkarınadır. Bu nedenle iki devletli bir çözümün peşini bırakmamaya kararlıyım."
"İran kendisini ABD karşıtlığı ile tanımlıyor. Sorulması gereken soru İran'ın neye karşı olduğu değil, nasıl bir gelecek inşa etmek istediğidir. İran sorunu, Ortadoğu de nükleer silâhlanma yarışının engellenmesi ile ilgilidir. İran ile güvensizliği aşmak zor, ama azim ve cesaretle ilerleyeceğiz. "
"Tek bir ulusun hangi ülkenin nükleer güce sahip olacağını tayin etme hakkı yoktur. ABD tüm dünyanın nükleer silâhlardan arınması için çalışmaktadır.
"İran dahil tüm ülkelerin barışçıl güce sahip olma hakkı vardır."
"Türban takan kadının eğitim hakkının elinden alınmasını doğru bulmuyorum."
Böyle bir rejimde Ergenekon tutuklamalarından ve yargılamalarından 'Çılgın Türklerin' rahatsız olmaması mümkün mü? Sanatçılar gösteri yapıyor, üniversite hocaları cübbeleriyle Anıt kabir'e şikâyete gidip bildiri yayınlıyor, darbeciler için Atalarından yardım istiyor... 150 sivil toplum örgütü Ergenekoncuları desteklemek için miting yapıyor ve mitingde konuşan "biz çılgın Türkleriz" diyor... STK denilen bu darbeci örgütlerin asıl kaygısı ne dersiniz? Cumhuriyetin kazanımlarının ve laikliğin tehlikede olduğunu sanıyorlar ve darbeyle tehlikenin bertaraf edileceğinden de kuşku duymuyorlar. Daha önce de yazdım, bunların asıl kaygısı cumhuriyetin kazanımlarıyla, laiklikle, vb. ilgili değil. Cumhuriyetle elde ettikleri statülerini, ayrıcalıklarını, dokunulmazlıklarını kaybetme korkusu onları meydanlara, Anıt Kabire taşıyan. Müesses nizamın, nomenklatura'nın efendileri iktidarlarını korumanın darbeden başka yolunun kalmadığını düşünüyorlar. Zira darbeler halkı işin dışında tutmamın, halkı işe karıştırmamanın, demokratik açılımların önünü kapatmanın en etkin aracı...
Fikret Başkaya (Özgür Üniversite)
Şu an günde 1 milyon e-posta yollamanın aylık maliyeti 2 bin dolar. Kredi kartı ya da banka hesabı bilgisine mi ihtiyacınız var? Birilerinin hesaplarını mı boşaltacaksınız? Kredi kartı başına 5-50 dolar arası, banka hesapları içinse 10 ile 1000 dolar arası parayı gözden çıkartmak yeterli. Genelde içinde 40 bin dolar ve üstü para olan hesaplar satılıyor. Nasıl aktaracağım diye de dert etmeyin; 'çözüm ortakları' 15 dakika gibi bir sürede paraların izini 'takip edilemez yerlere' taşıyabiliyor. Siz yeter ki niyeti bozun. Rakip siteniz aldı yürüdü ve sizi zor durumda mı bıraktı? Birkaç yüz dolara on binlerce zombiyi musallat edip günlerce ulaşılamaz hale getirin. Ya da bir şey mi satıyorsunuz? Verin 5 yüz dolar, ay boyunca Türkiye'deki kullanıcılara 150 milyon e-postayla yollasınlar. 10 bin kişiden biri tıklasa bile 15 bin kişi eder. Tıklayanın yüzde onu satın alsa, bin 500 satış cepte işte! İşin garibi yeraltı olarak adlandırılan bu yapının aslında epey de ulaşılabilir olması.
BUGÜNKÜ çağdaşlık nedir, bakın şöyle anlatayım. Photoshop diye bir program var, bilirsiniz, onun başında çıkan künyeye bakın. Bir Hintli, beş tane Çinli, bir Bulgar, altı-yedi Anglo Amerikalı, birkaç Yahudi, bir Afrikalı, iki Japon'un adı çıkar. Çağdaş yaşam işte odur. Enternasyonalizmin hasıdır. İnsanlık tarihinin gördüğü en heyecanlı işlerden biridir. Çağdaş olacağım, vatanıma milletime özümü armağan edeceğim diye varolmayan düşmanı Çanakkale'de denize dökme hayalleri kurarsan çağdaş mağdaş olmazsın, gülünç olursun. Adam Çanakkale'yi çoktan geçmiş, masandaki ekrandan sana el sallıyor.
Dünya haritasında cetvelle çizildiği ilk bakışta belli olan birçok hudut görürsünüz. Cetvel mi kutsaldı acaba kalem mi, onu tutan eller mi? Üstelik, çizen başkaları, kendilerine birtakım hudutlar öngörülenler başkaları. Belki hududun o hudut içinde yaşayacaklarla bir alâkası yoktur. Hudutları devletler yapar. İnsanlara söz mü düşermiş hudut mevzuunda? Singapur hudutları da kutsal mıdır acaba Devlet Bey?
Güneydoğu'da devlet kadınlara yönelik doğum kontrolü kurslarında anlatıyor: Nasıl korunulur, nasıl hamile kalınmaz, istenmeyen gebeliklerden nasıl kurtulunur vs. Bu kurslara katılan kadınlardan biri de, her akşam kocasına o gün kursta öğrendiklerini anlatıyor. Kocası da merakla dinliyor. Kursun sonunda kadına spiral takıp gönderiyorlar. Akşam kocası gene soruyor, bugün neler öğrendiniz? "Bugün bir şey öğrenmedik," diyor kadın, "ama bana bir şey taktılar." Adam şaşırıyor. Neymiş o, diye soruyor. "Adı çıkıverdi aklımdan, ama artık hamile kalmayacakmışım, onun içinmiş" diyor kadın. Kocası birden telâşlanıyor. "Nasıl izin verirsin buna, deli misin sen" diye karısına bağırıyor, "kesin sana kamera takmışlardır bizi gözetlemek için!" Sonra, aç diyor karısına bacaklarını. Kadın açıyor. Kocası da sırıtan bir suratla karısının kukusunun içine doğru bakıp bağırarak el sallıyor: "Ne mutlu Türküm diyene!"
Ali Türkan
Bunun için de pek emek sarfetmemiş birilerinin, boyuna yakınmalarını; ötekilere "yüzde altmışı aptaldır" dedikleri hâlde, kastları tarafından hâlâ solcu diye pazarlanmalarını ve bu türden nice şeyi anlayamıyorum. Hesapta aydın sorumluluğu adı altında, insanların uçkuruna karışıp kaç çocuk yapmaları gerektiğini bile dikte etmelerini de anlamıyorum o seçkinlerin. Devam »
Necdet Şen
Çocuk sevgisini biz icat ettik. Patenti bizde. Henüz oralarda şubemiz yok. Hayatın değerini de bir tek biz biliriz. Çocuklarımızın doğumunu ve büyükannelerimizin ölümünü gazete ilanlarıyla duyurmayı da. Onlar hayvandır, sadece haykırır tepinir bayılırlar. Devam »
İnsanların ve hayvanların kendi davranışlarını oluştururken copy/paste yaptığını okumuştum bir...
Necdettin Han Hamam - Reddi miras
Olur da bu kadar olur yani, otostop hikâyelerinin en güzellerinden biri idi bu okuduğum. Çok...
Nursun Korkmaz - Otostop
Böyle şeyler internetteki tanımadığınız bilmediğiniz kişilere sorulmaz Damla. Bir doktora...
Güzin Nine - Korkma güzel korkma, kist hidatik adam yemez
Bu da bir otostop hikâyesi... Hasan Kaçan'ın kaleminden... Yazılalı 11 yıl olmuş.
Bende 6 y önce ameliyat oldum benim karaciğerimdeydi çok büyüktü tam kurtuldum dedim ama yeniden...
Damla Su - Korkma güzel korkma, kist hidatik adam yemez
Ahmet Deniz Ölmez
Çamaşır makinesinin hızla dönen kazanı adeta bir zaman makinesi gibi şimdi. İnşaat kumları, kalemden oyuncaklar, çiviler, ipten kemerli pantolonlar, büyük umutlar; cep telefonları, bilgisayarlar, yeni nesil oyuncaklar, durmak bilmeyen beklentiler... Devam »
Hilal Taşdemir
Türk toplumunun belki de hiç bir zaman alışamayacağı, kabullenemeyeceği bir yöntem. Oysa ki adres sormak kadar saf bir yardım isteği aslında. Yolunun üzerinde uygun bir yerde bırakırsın, fazladan yol gitmen talep edilmez. Hem hiç bir zorlama da yoktur. Devam »
Seyit Balkuv
Artık yeter, gidip denize gireceğim. Karıncayla karınca olmayacağım. İnsanım ben. Gelişmiş modern bir varlığım. Gelecekle ilgili planlarım var benim. O planları düşüneceğim. Derkenar'a yazacağım meselâ. İsmini "Yaz sıkıntısı" koyacağım. Devam »
İlker Tortop
Eş, dost, eski arkadaşlar bu hayvan sevgimizi duyunca hep aynı şeyi söylüyor, "bu kadar yumuşak olma, hayvan bu, ürer, türer, ölür be" diyorlar. Ve ben hâlâ sokaklarda yaralı kedi ve yavru köpek bulmaya devam ediyorum. Devam »
Elif Vural
Bugün için bütün dünya birbirinin boğazına sarılmış gibi görünebilir ama milyon yıllardan bahsediyoruz, vaktimiz var. Rekabet duygusuyla gözü kararmış saldırgan ve zengin erkeklere değil, zeki ve barış yanlısı erkeklere âşık olacağız ve gelecek nesillere onların döllerini aktaracağız. Devam »
Ahmet Faruk Yağcı
Ellerimi arka tarafında ne çok bastıracak ne de yüzeyden geçecek şekilde orta şiddette bir baskı ile gezdirdim. İkinci turda kuyruk sokumunda ele gelen bir şişlik saptadım. Dikkatle muayene edince bunun derin dokular arasında gelişmiş bir abse olduğunu anladım. Abi haklıydı. Devam »
Ahmet Hamdi Tanpınar
Asrımızın ileride tarihini yazacak adam, elbette ki müstahzar salgınını göz önünde tutacaktır. Yaşar bu salgının en büyük kurbanlarındandı. İstanbul'da birkaç ecza deposundan başka doğrudan doğruya ecza fabrikalarıyla temasa girmişti. Devam »
Ahmet Faruk Yağcı
Siyah pantolon, siyah triko bluz ve ucu sivri siyah ayakkabıları vardı. Sol kolundaki saatin kadranı bebek siması büyüklüğündeydi. Ucunda kocaman mor ve yassı bir taş sallanan kolyesi de dikkat çekiyordu. Kuzgun siyahına boyanmış saçları omuzlarına dökülüyordu. Devam »
Erdem Abaka
Neden güzele ve ümit verene dair öneriler aldığımızda umurumuzda olmuyor da, ihtiyacımız olmayanı tüketme hastalığımız yüzünden başımıza gelmeyen kalmadığı halde, "tüketim canavarı olma" denildiğinde dinimize küfredilmiş gibi celâlleniyor, aslan kesiliyoruz? Devam »
Ali Sedat Çetinkoz
Ayna ayna, söyle bana şimdi; var mı benden daha bilgilisi, daha ayarcısı, daha ironik olanı? Karıncaya binip belini incitmeyen; ormanda on kaplan gücünde olup, kodu mu oturtan, oturttuğu kalkamayan? Karizmayı tekel yapan; adını dağlara yazdırıp, Mısır'daki sağır sultana bile ezberleten? Devam »
Erdem Abaka
Düşünüyorum ki, yaptığımız iş ne kadar sıkıntılı olursa olsun, bunları belli oranda çekilebilir kılmak yine de elimizde. İşlerimizde ve genel olarak hayatımızda sıkıntı verene değil de ümit verene odaklanmak daha doğru bir yol olabilir. Devam »
Atatürkçülüğün tabulaştırılması yoluyla siyasal sistemle kurduğu ilişki sayesindedir ki ordu, darbe ve aktüel politika arasında var olan ilişkiyi örtebilmiş; siyasal sisteme müdahalesinin ekonomik, ideolojik, stratejik, politik nedenlerini geri plana çekerek bu müdahaleyi sistemin tabuları ve totemleri adına yapılan bir görev olarak sunabilmiştir.
© 2000-2009 ~ Derkenar web dergisi, tasarım + programlama + uygulama olarak bir Sokak Kedisi ürünüdür.