Etyen Mahçupyan - Zaman, 17 Mayıs 2012
Yayla'ya göre bir ülkenin zenginliği, nasıl dağılmış olursa olsun, o ülkenin zenginliğidir ve zenginler daha fazla tüketseler bile nihayette o zenginliği yatırıma dönüştüreceklerdir. Ama işin temeli de zaten bu: Bu zenginler acaba neye yatırım yapıyorlar? Hangi teknolojiyi destekliyorlar? Bu kararlarıyla elde ettikleri siyasî gücü nasıl kullanıyorlar? Söz konusu kararlar tüm toplumu etkilediğine göre, niçin sadece zenginler tarafından alınıyor? Bu sistemin meşruiyeti nereden geliyor? Bu tür sorular liberalizmin aslında var olan güç dengesini meşrulaştıran bir ideoloji olduğunu, dolayısıyla haksızlık ve eşitsizliklerin, yani antidemokratik sistemin sorumluluğunu taşıdığını ima ediyor.
Liberaller var olduğu sürece liberalizmin de yaşayacağından emin olabiliriz. Çünkü o da aynen sosyalizm gibi, gerçekliğe muhtaç olmayan bir ideoloji… Gerçeklik ise kendi mecrasında akıyor ve onu kavrayacak yeni ideolojileri tomurcuklandırıyor.
Doğan Akın - t24, 17 Mayıs 2012
Cinayet sürecinde İstanbul'da ihmali, kusuru veya kasdı bulunduğu ya da "yetkili makamda olmak" faslından sorumluluğu olduğu düşünülmesine rağmen soruşturulmasına izin verilmeyenler arasında terfi etmeyen kaldı mı, bilmiyorum.
Hrant Dink, son yazısında bile aksini düşünüyordu, ama bu ülkede güvercinleri hep vurdular.
Ne dersiniz; "başkanlık sistemi" korur mu güvercinleri!
Güvercinleri vuranları, kanlı bir karanlığı bir kariyer patikası gibi gözümüze sokanları, bu düzeni kuranları değil…
Güvercinleri korur mu?
Etyen Mahçupyan - Zaman, 16 Mayıs 2012
Mesele liberalizmin de, aynen sosyalizm gibi, 'reel' halinin belirleyici olması ve bu ideolojinin takipçilerinin söz konusu 'realite' ile yüzleşmemeleridir. Liberalizm adına yapılan her yanlış, teorinin iyi anlaşılmaması veya yanlış uygulanması olarak sunularak, 'hakiki'liberalizmin korunmasına çalışılmış, böylece liberalizm gerçeklikten kopuk, sadece idealize edilebilecek bir tasavvur olarak yeniden üretilerek aydınların hizmetine sunulmuştur. Bugün liberalizmi gerçekliğe tekabül eden bir yaklaşım olarak, sadece liberallerin kendi dar cemaatsel dünyalarında görmekteyiz. Ama siyasetin dünyasına döndüğümüzde, karşımızda sadece liberalizmi bir meşruiyet aracı olarak kullanan hakiki güç sahiplerinin kavgasını buluyoruz.
Sorun modernliğin tükendiği ve zihniyet zemininin güç kaybettiği bir süreçte, hâlâ modernlikten beslenen bir ideolojiyi ayakta tutma çabasının nafile olduğunun anlaşılamamasıdır. Demokrat zihniyet gerçekliğin algısını radikal bir biçimde değiştirirken, liberallerin kendilerine 'liberal-demokrat' diyerek ideolojilerine bir payanda aramaları sadece kendilerini aldatmaya hizmet ediyor. Çünkü bu iki yaklaşımın bilgi temeli tümüyle farklı ve Yayla gibi namuslu liberallerin farkında olduğu üzere 'reel'liberallerin demokratlıkla pek ilgisi yok… Onların savrulacağı yer yine modernliğin içindeki öteki kutup, yani otoriterlik. Modernlik kendi içine doğru kapanırken, zihniyet ekseninde liberallerle sosyalistler arasındaki mesafenin böylesine kısalması hiç de şaşırtıcı gözükmüyor.
Ezgi Başaran - Radikal, 15 Mayıs 2012
Bilmenizi isterim ki, bu tür müdanasız, aymaz diyalogları Kürtlerin, öğrencilerin, sendikaların sokağa döküldüğü neredeyse her eylemden sonra polis tarafında duyuyoruz. Ya aynen böyle Facebook'tan, ya telsizden, ya hoparlörden ya da doğrudan… Örnekse…
TOMA aracı tarafından ezilmekten kurtulan BDP'li: "Ben milletvekiliyim, halkın vekiliyim…"
Polis: "Milletvekiliysen, milletvekilisin. Ben de devletim."
* * *
Fenerbahçelilerin öfkesini anlıyorum. "Biz takımımızı efendi gibi alkışlarken polis üstümüze biber gazı sıktı, stadı kışkırttı" sözlerinde haklılık payı olduğuna da eminim.
Fakat, "Bu Cemaat'in işi, bu Cemaat'in polisi" sözlerini söylemek için de Türkiye'ye yeni intikal etmiş olmak gerekiyor.
Cemaat'in değil, devletin polisi bu. Tanışın, sözü olan herkese "Merhaba biz polisiz, dost most değiliz" demekteler. Sahibi kim olursa olsun, davranış silsilesi ve vatandaşa bakışı aynıdır.
Son 30 yılda devletin polisi nedeniyle insanlar hastalandı, dövüldü, kayıplara karıştı, öldü.
Ali Topuz - Radikal, 11 Mayıs 2012
Yasak aşkın meyvesiymişim ben. Doğru, tanrının her canlıya verdiği aşkın meyvesi. Yalan aşkın meyvesi değilim ama. Devlete, onun putlarına, paralara, yalanlara, mermiye, mayına, bombaya, jetlere aşkım yok. Biraz ot, biraz saman ve biraz su yeter bana. İnsanları kırmak, insanları insanlara kırdırmak, başka hayvanları yok etmek için kimseden para almıyorum. Soyumuzu ne başka hayvanlardan ne de eline kalem verilen hayvanlardan üstün sayıyorum. Yaşamak sizinkiyse benim ölümüm iyidir. Sizin adınız doğruluksa benim adım küfür kalsın.
Ben ilk ve son defa konuştum. Ölümün verdiği ruhsatla. Yanımdaki çocuklarsa her gün konuşacak. Okulları olmasa da konuşacak. Dağ dilinde, su dilinde, taş dilinde, toprak dilinde, çiçek dilinde, kurt, kuş dilinde her gün, konuşacak, konuşulacak…
Pınar Öğünç - Radikal, 20 Nisan 2012
O gün helikopterler doğrudan o köylüleri hedef almamış belki. Alsa zaten insan bacağı koşarak ne kadar uzaklaşabilir devasa bir helikopterin menzilinden, çoktan ölmüşlerdi. Ama işte kendi ülkelerinde, kendi köylerinde böyle yaşarmış bazıları. Kendi topraklarında bu haleti ruhiye içinde gezerlermiş. Ölmedikleri için pusulanın batı diyarlarında dal kıpırdamamış. Ki ölseler bile bunun duyulması garanti değil miş zaten. Meselâ bu korkuyla yaşamanın, bu endişenin normalleşmesinin uzaklarda hiç bir kıymeti yokmuş.
Gökten üç elma düşmüş desem, irkilirler. Zira o diyarlarda gökten hayırlı bir şey düştüğünü gören olmamış.
Burak Eldem - DEMOKRAT HABER, 7 Mayıs 2012
Mutlu ve huzurlu insan, içinde yaşadığı koşulları değiştirmeye çalışmaz; bir başka deyişle, "Mutlu devrimci yoktur". Bu nedenle devrim ve değişim, "tuzu kuru" insanların, "hamdolsun geçinip gidiyoruz işte" diyenlerin işi değildir. Küresel finans-kapitalin karaya oturması, dünyadaki tuzu kuru insanların sayısını hatırı sayılır oranda azaltırken, açlık sınırında yaşamaya artık isyan edenlerin tepkilerini de keskinleştiriyor. Üstelik, artık yalnızca yoksul 3. Dünya ülkelerinde değil, sistemin kalelerinde de yaşanıyor bu.
Bir bakıma, nesnel ve öznel koşullar yavaş yavaş "ısınmakta" gibi görünüyor bir süredir. Ama hâlâ değişim ve dönüşüm için eksik olan bir şey var: Ciddi bir alternatifi biçimlendirecek, sağlam bir örgütlenme. Bu gerçekleşmediği sürece, sistemin artık önü alınamayan tökezlemeleri yalnızca kaosa yol açacak gibi görünüyor. Elbette, kaostan da korkmamak gerek; her değişimin başlangıcı kaostur çünkü.
Erol Katırcıoğlu - DEMOKRAT HABER, 10 Mayıs 2012
Doğrusu 1 Mayıs 77'de olanlardan "sol da sorumludur" iddiası en azından benim kuşağım için anlamlı bir iddia bile değildir. O günleri yaşamış solcuların geriye dönüp baktıklarında ne de iyi yapmışız diye düşündüklerini sanmak eğer kötü niyet değilse herhalde büyük bir safdillik olur. Daha net söyleyeyim bugün sol içinde 68'li ve 78'li kuşakların hâlâ "şiddet"ten medet uman bir düşünce içinde olduklarını söylemek onlara yapılmış büyük bir haksızlıktır.
Ama eğer 1 Mayıs 1977'de "asıl sorumlu sol'dur" demek istiyorsanız o zaman bunca zaman kamuoyunda paylaşılmış olan, işin içinde "derin devletin" olduğu düşüncesini değiştirecek kadar çarpıcı bir şeyler ortaya koymanız gerekir. Yok eğer kimilerimizin yaptığı gibi yalnızca kimliğinize güvenerek o gün gördüklerinizden "doğrusunu" bildiğinizi iddia ediyorsanız, bunun çok tartışılabilecek bir tutum olacağı da ortada.
Faruk Özsu - Radikal, 6 Mayıs 2012
Bugün hiç gözden kaçırılmaması gereken iki acil ve önemli ders var: Birincisi başkalarının acılarına, yaralarına ve taleplerine açık bir dünya kuramadığınızda, inşa ettiğiniz her siyasal alan sadece sizin için bir "cennet" olabilir, ama sizin dışınızdakiler için bir dikta olarak kalmaya devam edecektir.
Ve ikincisi: Bugünün adalet ve demokrasi arayışına bir dinamizm getirmeyen ve bugünün sorunlarında etkin kılınamayan her adli/siyasi çaba, sadece "geçmiş"e referansla yürütülen bir "rövanş"tan başka bir şey olmayacaktır.
Bugünde ve bugünün gündemlerinde adalet inşa etmeyen bir girişim, sadece düşmanını değil kendisini de bu "rövanş"ın konusu olmaktan kurtaramayacak ve devlet seçkinlerinin tarafları arasındaki 1960'larla başlayan husumetler, 1970'lerde "üç bizden üç de sizden" şeklindeki siyasî öç naralarına dönüşecek ve iktidarı eline geçirenin yine kendi infazının şartlarını hazırladığı çıkışsız bir sürece girecektir.
Şunu algılamayan bir demokrasi ve adalet mücadelesinin ne kadar eksik ve sorunlu olduğunu anlamak için çok mu geç kaldık: Adalet, geçmiş ve gelecekten çok bugünün sorunudur ve kendisini bugünün toplumsal ve siyasal sorunlarında eksik bırakan her düzen ve her iktidar, adaletsizlik üreten makinanın yeni işçisi olarak kalacaktır.
Umur Talu - Habertürk, 8 Mayıs 2012
O zaman adına toptan "Sol" denen, sonradan bazısının hiç de öyle olmadığı anlaşılan yahut içlerinde çok sayıda provokatör barındıran; bunlar olmasa da, "fraksiyon, cephe" çelişkisini öncelikli çatışma yapan; ezilen sınıflardan kopmak için adeta can atan akımların eleştirisi, hele özeleştiri elbet şart.
Ama Allah aşkına…
1 Mayıs 77, takvimdeki bir 1 Mayıs gününden mi ibaret?
1 Mayıs 77, kendinden mi ibaret?
1 Mayıs Meydanı, sadece birbirine saldıran "sol" gruplardan mı ibaret?
1 Mayıs'ta patlayan silâhlar, sadece "solcular"ın birbirine çektiklerinden mi ibaret?
Devletin, CIA ve Gladio'nun, kontrgerillanın, Özel Harp'in, onların kullandığı faşistlerin veya kimi "sol tetikçi"nin hiç mevcut bulunmadığı, tamamen hayal, uydurma olduğu bir huzurlu bir tarihin sürprizi miydi 1 Mayıs?
Ömer Laçiner / Hazal Özvarış - t24, 7 Mayıs 2012
Sol hareket, orduyu ve güvencesini orduda bulan, güya "çağdaş" yaşam tarzlarının imtiyazlarını korumak isteyen topluluklarla kendisini aynı mahalleden sayıyor.
- Nasıl?
"Tamam, bizi dövdüler, ailemizden birini öldürdüler ama biz aynı kavimdeniz" gibi bir şey.
- Sebep ne? Laiklik mi?
Evet, görünüşte öyle. Ama şekle indirgenmiş bir laiklik bu. Solda bir kesim, açıkça değilse bile zımnen, asker ve Kemalistleri memleketin doğal seçkinleri sayıyor. Ve onunla aynı mahallede oturduğunu veya oradan çıktığını varsayıyor. O nedenle (solu) birkaç kez katletmiş olsa da bunu "aile içi bir mesele" duygusuyla sineye çekebiliyor. Buna mukabil, örneğin dindarlardan gördüğü daha az vahim bir hareketi (Kanlı Pazar gibi), onlar "öteki mahalle/aileden" oldukları için asla affetmiyor.
"Bizler bu ülkenin seçkinleriyiz" dediğin vakit muhafazakâr kesimdekilerin yetenekçe ve davranışça geri olduklarını söylüyorsun. Ağır küçümseme ve "bunlar taşralı, gerici, yobaz" yaklaşımı var. Bu tabirleri, kızdıkları için hakaret eder gibi kullanmıyorlar; normal konuşurken yapıyorlar. "Gerici" lâfı sadece muhafazakâr kesimin siyasî görüşleri için değil, insanî vasıfları için de söyleniyor. Çünkü böyle görüyorlar ve bu insanların eşitlik talebine çok sinirleniyorlar.
Aydın Engin - t24, 7 Mayıs 2012
Doğrudur yenildik. Şimdi yaraları sarma zamanı. "Yanlış neredeydi" gibi yalın ama amansız bir soruyu cevaplama zamanı. Meraklısı biliyor, izliyor, yeryüzünün dört köşesinde, bütün anakaralarda yürekleri soğumamış, vicdanları körelmemiş ve geçmişlerini inâr etmeye yanaşmadan geçmişleriyle hilesiz hurdasız hesaplaşma çabasında binlerce, on binlerce kadın ve erkek "Yanlış neredeydi" sorusuna cevap aramakta. Sorunun cevabı belki yarın verilemeyecek. -Meselâ- ben belki cevabı bilmeden bu dünyadan ayrılacağım. Ama kapitalizmin insana aykırı bir düzen olduğunu bilinçle (imanla değil, bilinçle) kavrayanlar o cevabın "er geç" verileceğini biliyorlar. Tersi insana güvenmemek, insanlığı yok saymak olur; bugünün haksız, adaletsiz, insana aykırı düzenine boyun eğmek olur.
O yüzden günün modasına uyup sola şehvet duyarak, kin kusarak saldıranlara "Vız gelir tırıs gidersiniz" demekten öte sözüm yok.
Özgür Mumcu - Radikal, 7 Mayıs 2012
Kültür Bakanı devrimcilik, CHP, Müslüman sol ve AKP kültür komiserliği şeklinde seyir eden siyasî kariyerinde kaymaklı kadayıf tatlısı zirvesinde takılıp kalmış belli ki. O sebeple hakkı bir paragraftır. O da bitti.
Gelelim Başbakan'a… O bir oyunda oynayıp bu kadar konuşabiliyorsa, lisede ve üniversitede çeşitli tiyatro oyunlarında sahneye çıkmış hatta bir ara bir çocuk tiyatrosunda da kısa bir dönem oynamış biri olarak ben de konuşabilirim zannederim. Sanat dünyasına en büyük katkım da bu oyunculuk sevdasını yol yakınken terk etmiş olmamdır.
Mine Şirin - Bianet, 4 Mayıs 2012
Sütün çok sağlıklı olduğuna dair inancımızın 200 yıllık bir pazarlama stratejisinin sonucu olabileceğini gözeterek bugün okullarda dağıtılan sütlerin ne anlama geldiğini bir kez daha düşünebiliriz.
Her şeyden önce de bugün içtiğimiz sütün 200 yıl önce piyasaya sürülen sütle aynı şey olmadığını, tamamen endüstriyel bir ürün olduğunu, bir yığın katkı taşıdığını da unutmamak gerekiyor. Aslında insan evlâdının bebeklikten çıktıktan sonra yetişkin olduğunda bile başka bir türün sütünü içmekteki ısrarı mantığı biraz zorlayan bir durum olarak değerlendirmeye açık.
Sonuç olarak süt zaten tartışmalı bir meseleyken bunun bir de bozuğunu çocuklara içirmek bizim devletimizin güzide mantık sıyrılmalarından bir örnek sunuyor bize. Sonuçta "süt bozuk mu" tartışmasına "süt sağlıklı mı, süt içmemiz normal mi" tartışmasını da eklemek daha sağlıklı bir aşama olacak gibi görünüyor.
Ali Bulaç - Zaman, 19 Mart 2012
Öğrenciler gündelik hayatlarında meramlarını rahatça ifade edebilecekleri Türkçe'yi bile öğrenemiyor. Türkiye'de en ağır hasarı Türkçe görüyor. En başta muhafazakâr kesimlerin genel yönelimi Türkçe'den kaçıştır, neredeyse hepsi kurdukları hastanelerin Türkçe isimlerini İngilizce olarak değiştirdiler, yeni firmaların yüzde 90'ı da Türkçe değil. Okul, medya ve internet dolaşımında öğrenciler:
a) Anlamlı cümle kuramıyor, b) Kurdukları cümlelerinin çoğu mantıki tutarlılıktan uzak;
c) Ortalama 200-300 kelimeyle 'konuşabiliyor'lar, yani aslında konuşamıyorlar, bu yüzden "beden dili" öne çıkıyor, d) İnternet sayesinde kelimeler yapısal değişime uğruyor: Slm (selâm), mrb (merhaba), as (aleykümselâm), nbr? (Ne haber), idr (idare eder) vs Muhafazakâr bir iktidar "f-Türkçe klavye"ye bile sahip çıkamadı; ç, ş, ü, i, ğ harflerinin kullanıldığı bütün kelimeler iptal edilmiş durumda.
Sorumuz şu: Bu müfredatla sahiden çocuklara bir şeyler mi 'öğretilir?'
Ali Topuz - Radikal, 4 Mayıs 2012
Nesillerin iyi beslenmesine dair politikalar, "ideolojik" seçimlerinizle ilgilidir, tıpkı üreticilerin desteklenmesindeki gibi. Nesillerin iyi beslenmesini istiyorsanız, küçük bir poşet sütü ağzına dayamazsınız. Oturduğu evde de iyi beslenmesini sağlayacak yöntemleriniz vardır. Ailesinin süt, et, yumurta, ne lâzımsa alabileceği politikalarınız.
Var mı?
"Dağıtma" politikaları var. Kitap dağıtıldı. (Ne güzel) Tablet dağıtılacak. (Ne güzel) E kalem, defter, silgi nerede? Giysi nerede? Mesele beslenmeyse yumurta nerede? Bal, peynir, zeytin? Bunları üreten de üretici değil mi? Sağlıklı beslenme için diğerleri de gerekmez mi, üç bakanlığımızın toplam uzmanlığına göre?
E tabi bir de "dağıtım" var. Hangi dağıtımdan kimin kazanacağı, kimin kazanmayacağı kararı da "ideolojik" değil mi? Öyle değilse ihale nerede? Her şey niye merkezden yürütüldü?
"Merkez" hangi firmayı niye kabul etti, hangisini niye dışladı, niye tatmin edici biçimde bilmiyoruz?
Neden bir "yerde" yaşayan çocuğun beslenmesi konusunda hiç değilse o "yer"deki ilgililerle, aileyle, okulla, yerel yönetimle birlikte çalışmıyorsunuz, tümden el çekmeyi başaramıyorsanız?
Ahmet Turan Alkan - Aksiyon, 30 Nisan 2012
Türkiye'de sağın varlık sebebi, kabaca tek parti rejiminin uygulamalarına duyulan tepkinin ifadesidir. Tek parti rejimi, buyurgan ve toptancı karakteri ile iktidar seçkinlerinin toplumu biçimlendirme hakkını elinde bulundurduğunu savunmuş, her türlü muhalefeti ise düşmanlık, bozgunculuk, hatta vatan hainliği sayarak büyük bir gayrımemnunlar kitlesini karşısına almıştı. Tek partiye, otoriter yönetime, toptancı ve jakoben yönetim anlayışına tepkinin Türkiye'de sağ diye nitelenmesi yanlıştı. Cemil Meriç, taşları yerine şöyle oturtuyor:
"Önce burjuvazinin bayrağıdır sol, sonra dördüncü sınıfın… Hürriyettir, terakkidir, müsavattır. Sağa türbedarlık düşer; türbedarlık, yani ezelî değerlerin bekçiliği. (…) Sağ, daima çekingen, daima korkak, daima sevimsizdir. Çekingendir, çünkü maziyi temsil eder; maziyi, yani keyfiliği, kanunsuzluğu. Korkaktır, zira kanlı imtiyazların ve karanlık istismarların mirasçısıdır. Sevimsizdir, hangi mezarlığı ürpermeden seyredebiliriz? Avrupa'nın son iki yüz yıllık tarihi, sol'un zaferleri, sağ'ın hezimetleri tarihidir (…) Sol, demokrasilerin zaferinden sonra yeni bir bekâret kazanır Avrupa'da günahlarından arınır. Bizde de kasideler döşenilir, nazenine. Avrupa, bütün cinayetlerini sağ'a yükler. Sağ, yakın tarihin 'günahkâr tekesi'dir; kilisedir, cehalettir, faşizmdir. Batının en gerici partileri bu menfur vasıftan kurtulmağa çalışırken, bizde mukaddesatçıların bayrağı olur. Sağ: Türkün âlicenaplığı… Filhakika bu kirli ve karanlık kelimenin dünyada bizden başka şefaatçısı, bizden başka elinden tutanı kalmamıştır."
Siminya - Küresel Keriz, 15 Mart 2012
Bize; bizim gibi düşünmeyen, başka şeylere inanan, hiç inanmayan, Türk olmayan, sunni olmayan, heteroseksüel olmayan birçok başka insanlarında olduğu bir şekilde anlatılıp, şu bir boka yaratamadığımız mantığımıza, beraber yaşamanın yok etmekten daha basit olduğu yaklaştırılmalı. Monoton sabah kuşaklarında, zevzek zevzek Anadolu geziyoruz, börek çörek komadık götürdük programlarında halkların birbirine sempati duyacağı bir şeyler yapmak ne kadar zor olabilir ki? O kadar tv dizisi, sinema filmi çekiliyor, bu filmler gittikçe büyüyen bu nefret toplumuna Recep İvedik'i, Polat Alemdar'ı, eli tabancalı sert adamları sevdireceği yere en azından bir tanesi Nesimi'yi, Pir Sultan'ı, Hz Ali'yi anlatamaz mı? Bir zamanlar Yeşilçam bunun için, avamın fikirlerine istenilen ayarı vermek, belli kesimleri ufaktan hizaya getirmek için kullanılıyordu. Eğer bu toplum eğitilmezse, bütün memleket baştan ayağa cem evleriyle donatılsa bile bu dangoz kafalarımıza inanç hürriyeti layığıyla işlenmediği için korkarım o cem evlerinin kaderi de Madımak gibi olur. Bunları benim gibi sıradan bir vatandaş bile aklından geçirebiliyorsa milyarlık danışmanlarınız söyleyemiyor mu ey ulema?
Oral Çalışlar - Radikal, 2 Mayıs 2012
Türkiye'deki sağ kesimin uzun yıllarına damgasını vuran (bazı çevrelerde hâlâ da süregelen) temel anlayışı şöyle özetleyebiliriz: Kahrolsun Komünistler.
İslâmcı hareketler (kendilerini sağcı olarak görseler de görmeseler de) yıllarca anti-komünizmin militanı oldular, anti-emperyalist gösterilerin karşısına dikildiler.
Klasik 'muhafazakâr' söyleme göre toplumun sınıfsal yapısını değiştirmeyi ve işçi sınıfını harekete geçirmeyi hedeflemek solcuların/komünistlerin işiydi ve onların amacı 'memleketi karıştırmak'tı. Tabii, paradoksal şekilde, Türkiye'de İslâmcılık da esas olarak sistemden dışlanan kesimler ve 'alt sınıflar' içinde gelişerek şu anki noktaya geldi.
İslâm dünyası içinde geçmiş ezberleri bozan akımlar ortaya çıkıyor. 'Arap Baharı'yla da bağlantılı olarak, alışık olmadığımız radikal tezler ortaya atılıyor. Müslümanlar, kapitalizmle hesaplaşmaya başlıyorlar.
Can Dündar - Milliyet, 1 Mayıs 2012
İsyan eden veya susup sinen tiyatro sanatçısı dostlara haddim olmayarak Amos Oz'dan bir hatırlatma yapayım:
Malûmunuz, Oz'a göre iki tip trajedi vardır: Biri Shakespeare, diğeri Çehov trajedisi…
İyilikle kötülüğün çatıştığı Shakespeare trajedilerinin finalinde kaybedenler sahnede boylu boyunca uzanır.
Çehov trajedilerinde ise herkes sağ kalır, ama kaybedenler öyle çok taviz vermiştir ki, bunun faturasını telâfisi imkânsız bir mutsuzlukla öderler.
Bizim perdemizin nasıl kapanacağı, bu oyunu nasıl oynayacağımıza bağlı…
Hilmi Yavuz / Neşe Düzel - İlke Haber, 30 Nisan 2012
Kemalist ideoloji ve sanat insanların hayatına bir anlam sunamadı. Peki, muhafazakârlar ve muhafazakâr sanat topluma anlam sunabildi mi?
Onlar da sunamadılar. Neden sunamadılar? Çünkü onlar İslâm'ı sadece akait olarak gördüler. Sadece şeriattan ibaret olarak gördüler. İslâm'ın bir estetik medeniyet olduğunu görmediler.
Aralarındaki bu benzerlik yüzünden, İslâmcı ve muhafazakâr kesimlere de Kemalist İslâmcılar-Kemalist muhafazakârlar demek mümkün mü?
Tabii mümkün. Bunu hep yazıyorum, söylüyorum ben. Cumhuriyet'in ilk yıllarında kadınların kamusal alana çıkabilmeleri için tayyör giymeleri gerekti. Nasıl Gardırop Atatürkçülüğü ya da Gardırop Kemalizmi, meseleyi tamamen şekil olarak ele alıyorsa, Gardırop Müslümanlığı da meseleyi tamamen şekil olarak ele alıyor. Müslümanlar farkında olmadan Kemalist oldular.
Oral Çalışlar - Radikal, 1 Mayıs 2012
AK Parti'nin devletçilikle özgürlük arasında gidip geldiği, iktidarını güçlendirdikçe devletçi reflekslerinin boyut değiştirdiği, tuhaf sürprizlerin birbirini kovaladığı bir süreci yaşıyoruz.
Türkiye'de şimdiye kadar iktidara ortak olan muhafazakâr siyasî partilerin hemen hepsi zaman içinde ya geleneksel devlet anlayışıyla bütünleştiler ya da tasfiye edildiler.
Bu kez durum değişik. Devletin şimdiye kadar omurgasını oluşturan ordu ve bürokrasi, toplumun da çok ciddi bir desteğiyle büyük ölçüde iktidardan alaşağı edildi. Hep şu soruyu dile getirdik: AK Parti mi devleti dönüştürecek, yoksa devlet mi AK Parti'yi yutacak?
Ancak elbette şunun da farkındayız: AK Parti'nin yönetim kadrolarını da ülkedeki genel milliyetçi ve militarist eğitimden geçmiş olan kişiler oluşturuyor. Yönetim tarzının ve hedefinin temelinin 'devlete egemen olmak' şeklinde şekillenmesi bu açıdan baktığımızda biraz da 'kaçınılmaz' görünebilir.
Tabii AK Parti'ye destek veren kitlelerin temel beklentisinin, eski devletin devam ettirilmesi olmadığı açık. O devletin kendi hayatlarını nasıl kararttığını çok iyi biliyorlar.
İbrahim Sediyani - Altüst, Mart-Nisan 2012
Peki, "Kürtçe zengin bir dil değil" diyen bu insan kim?
Adı - soyadı: Bülent Arınç.
"Bülent", Kürtçe.
"Arınç", Kürtçe.
Kürtçe kökenli "bülent" kelimesi, "yüksek, yüce, ulu" anlamına gelir. Kürtçe "bılınd" kelimesi Türkçe'ye "bülent/bülend" şeklinde geçmiştir.
Yine Kürtçe kökenli olan "arınç" kelimesi "huzur, güven, emniyet" anlamına gelir. Kürtçe "arinc" kelimesi Türkçe'ye "arınç" şeklinde geçmiştir.
Anlayacağınız, "Kürtçe zengin bir dil değil" diyen bu devlet büyüğümüzün bizzat kendi adı ve soyadı bile Kürtçe.
Sol Haber, 13 Ocak 2012
Birkaç hafta önce binlerce Mısırlı kadın Kahire'de bir araya gelerek Mısır'da askeri güçlerin kadın eylemcilere şiddet göstermesini kınadı. 10 binin üzerinde kadın ve yaklaşık 2 bin erkek Tahrir Meydanı'nda buluşarak Mısır hükümetinin ve kolluk kuvvetlerinin kadına karşı tavrını protesto etti.
Ellerinde, protesto gösterileri sırasında kötü muamele gören kadınların fotograflarıyla yürüyen kalabalık hükümeti ve orduyu istifaya çağırdı. Bu eylem, Mısır'daki en yoğun kadın katılımlı eylem olarak tarihe geçti.
Eylem boyunca hükümet ve ordunun halkın sesini bastırmak için türlü yöntemler denediği, ancak hiç bir şekilde mücadeleyi engellemekte başarılı olamayacakları vurgulandı. Eylemlere müdahale eden kolluk güçlerinin kadın erkek ayırt etmeksizin tüm katılımcılara müdahale ettiği, ancak kadınlara yönelik müdahalelerin özellikle aşağılayıcı, küçük düşürücü ve kadını toplumsal hayattan alıkoyucu nitelikte olduğu belirtildi.
Web Gezgini bölümündeki yazılar
Hey ahbap! Bu kasabada öteki'leri sevmeyiz biz!
Ali Türkan
4 Mayıs 2004
Bakkal, "sittirin gidin lan, sizi gören müşteriler kaçıyor" diye üstlerine yürüyor. Yaşlanıyorum. On yedi yaşında aldığım "dünyadaki her deyyusu pataklama" kararı, git gide daha imkânsız görünüyor gözüme.
Türkiye'de ortalama gazete okuma hali nedir? Başlıkl…
Mustafa Muammer Elöz » Bu nasıl haber dili?
Hürriyet gazetesinden cozutuk bir haber. Özetleyerek verelim…
Durmuş Düşünür » Sağlıklı Beslenme
80'lerin başı, Türkiye dönüşüyor. Her şey değişiyor. Hiçbir…
Erdem Abaka » Baba, oğul, futbol
Yıllar önce Moda sahilinde yürüyorum. Adetim olduğu üzere, b…
Necdettin Efendi » Baba, oğul, futbol
Futboldaki beceriksizliğime, kalecilikteki kazmalığıma ve bu…
Mustafa Muammer Elöz » Baba, oğul, futbol
Yahu futbol muhabbeti başlamış haber veren yok. Bensiz olur…
Erdem Abaka » Baba, oğul, futbol
Etyen Mahçupyan - Zaman, 17 Mayıs 2012
Yayla'ya göre bir ülkenin zenginliği, nasıl dağılmış olursa olsun, o ülkenin zenginliğidir ve zenginler daha fazla tüketseler bile nihayette o zenginliği yatırıma dönüştüreceklerdir.…
Unutmak istemiyorum, o zaman uyumalıyım
Alper Uzun
8 Nisan 2010
Uyku sadece dinlenmemiz için değil aynı zamanda hafızanın yeniden düzenlemesinde, öğrenmede bizzat fonksiyonel olarak da görevli. Saçma sapan olduğunu düşündüğümüz kimi rüyalar bazen hafızanın bu yeniden düzenlenme işlevlerinden biri olarak karşımıza çıkabiliyor.
Seyit Balkuv
24 Şubat 2009
Her küçük hesapçıya göre kendisi hariç herkes küçük hesapçıdır. Kendi ise ya büyük hesapçıdır, ya da küçük büyük hesapla işi yoktur. Hesapta tabii. Zira birileri tekerine çomak sok
İkinci el oto alacam, kafam karışık
Erdem Abaka
22 Şubat 2011
Armudun sapı üzümün çöpü derken hiç alamaz insan araba. Ya da bütçe durmadan yükselir. Önemli olan iş görecek araca sahip olmak. Yoksa kusursuz araba yok yeryüzünde.
Ali Türkan
29 Nisan 2003
Yolun düştükçe uğra. Yengeyi delikanlıyı da getir bir gün. "Tabii" deyip teyze oğluna sarılıp vedalaştı ve az önce indiği yokuşu ağır ağır tırmanmaya başladı. Bu sabah, kapıdaki görevliden, işten çıkartıldığını öğrenmişti.
Necdet Şen
7 Şubat 2002
Batı efendi hazretlerine dönüp, "bakınız, çağdaşlaştık" diyebilen, hem emperyalistten aferin bekleyip hem de solcu-milliyetçi geçinen, inananların başörtüsünü bile "çağdaşlık" adına yasaklama hakkını kendinde bulabilen, zorba, saygısız, çiğ, tepeden inmeci ve şizofren bir insan türüdür Beyaz Türk.
Fersan Cevriye
1 Ağustos 2002
Mercan bir kedi ve onu doğurmuş olamayacağıma göre, fiziksel olarak bana ait olduğunu düşünmeyeceğim de açık. Elenen bu şıktan sonra geriye kalan şu ki; sanırım insan bir şekilde bazen kendine bağlı olan bir şeye, kendini önemli hissetmek ve duygusal anlamda açlığını doyurmak adına ihtiyaç duyuyor.
Nadire Mater
2002
Diyarbakır'da gözlerimi açtığımda her şey bitmişti. Babam gazetelerde öldüğümü okumuş, Diyarbakır'a cenazemi almaya geliyorlarmış. Benim askerden önce çalıştığım yerdeki patronum izimi bulmuş, babamgile haber ediyor.
Telefonunun dinlendiğini nasıl anlarsın?
Garip Kuş
Aralık 2004
Birkaç yıl önce kendisini "hekır" olarak tanımlayan, ama sanırım "lamer" sınıfında ele alınması gereken bir çocukla tanışmıştım. Bana "isterse cep telefonlarını uzaktan yüklü veri göndererek yakabileceğini" söylemişti.
Hali yorma olanağı olarak karikatür
Ahmet İnam
Mayıs 2000
Karikatür, halimizin duvarlarını, algılama eksikliğimiz ya da özürlerimizden ileri giden ufuk darlığının verdiği kuşatılmışlığı yorarak, bunların ötesine geçebilme çabasıdır.
Hülya Yalçın - 11 Mayıs 2012
Dilerim yeryüzünden annelerin göreceği tek acı evlâtlarının ölüm acısı olsun, başka acılarını hiç görmesinler, yaşamasınlar. Ve daha çok dilerim ki hiç bir evlât anne babası sağken ölmesin.
Yılmaz Erdoğan, Ahmet Altan ve işkembeden bombardıman
Necdet Şen - 11 Mayıs 2012
Baştan söyleyeyim yalnız, bu afyonu patlamamış sabah vıdı vıdısı, şöhret ve onun insan evlâdına ettikleri üzerinedir. Başlıkta zikredilen isimlere hiç bir bir garezim yok.
Melih Özel - 4 Mayıs 2012
Elimdeki bardağın serinliği ve sevgili karımın "al canım!" seslenişi ile kendime geliyorum. Ağzım, dilim kurumuş. Suyu içiyorum kana kana. Terlemişim.
Bin yıllık senfoni: Elhan-ı Şubat
Ali Sedat Çetinkoz - 2 Mayıs 2012
Esas korkmaları gereken başka bir şey var: Elbet bir gün o ezilenler, ezenleri ile yüz yüze gelecek; yine bir mahkemede, çıplak, silâhsız… Hem de mahkemelerin en büyüğünde: Mutlak adalet için!
Melih Özel - 30 Nisan 2012
Sudan çıktık. Muharebeden arta kalanlarımızı toplamaya başladık. Tekneyi, ilk kurduğumuz yere aldık. Denize dökülenleri toparlarken, bir yandan da birbirimizi kırmadan durumumuzu akla uygun hale getirmeye çalışıyoruz.
Deniz Türkoğlu - 24 Nisan 2012
Sonuç mu ne? İşte şu: Şimdi Ege'de Bodrum'a yakın, yüksek korumalı özel bir cezaevi arıyorlarmış ona, sonunda bulmuşlar. Gördüm o cezaevini, doğanın göbeğinde…
Oral Çalışlar / Tolga Çelik - Ekim 2006
Fethullah Hoca'nın bu konuşması İslâmcı çevrelerde çok tartışıldı. Kimileri hain olduğunu iddia etti, kimileri ajan olduğunu söyledi. Gülen, başörtüsü çilesi çeken kızların yanında yer alacağına, devletin yanında yer almıştı.
Korhan Bey'in fevkalâde acıklı öyküsü
Korhan Baran - 18 Nisan 2012
Hayatta akrabalık ilişkilerini kendi gönlünce yönlendirip, en az zararla yaşayıp gidebilenler var mıdır acaba? Ya da toptan insan ilişkilerinde kontrolü alabilen?
Ali Sedat Çetinkoz - 18 Nisan 2012
Tabii bu arada, ezberini bozamayanları unutmadık; onlar yarışa devam edecek hocam, şifası bulunmadı henüz. İsviçreli bilim adamları da çaresini bulmak için hiç bir çaba harcamaz, mavi köşenin elemanı onlar, ne yapak…
Necdet Şen - 15 Nisan 2012
Kendi sözümü ölçüp biçip tarttığım kadar, kefil olduğum ve olacağım insanlara da o ölçüde titizlenmek zorunda hissediyorum kendimi. Var elbette bir bildiğim…
Deniz Türkoğlu - 13 Nisan 2012
Bu hayatın parsası herkese eşit dağıtılmıyor. İlk konuştuğunda rihter ölçeğiyle 9.9'luk deprem yemiş gibi yıkılacağını bildiğinden, kurnaz paçozların sesi çıkmıyor.
Erdem Abaka - 12 Nisan 2012
Zamanın ötesine kayıp fersah fersah yukarıdan olup biteni seyreden bir ruh gibi hissediyorum kendimi. Yeryüzündeki bu büyük ve karmaşık panayırı izliyorum. Seslenmek, belki bağırmak istiyorum aşağı doğru.
Eylûl - 3 Temmuz 2001
Bir insanı asker yapmak istiyorsan, onu öldürerek başlaman gerekiyor eğitime. O zaman ölüm tatlı bir uyku demektir savaşçı için. Onu kimse yenemez.
Ahmet Faruk Yağcı - 10 Nisan 2012
Andımızı bilmese de olur. Üstelik kürt de. Çarpım tablosunu önünde sonunda ezberler. Onun zamanına askerlik de mecburi olmaktan çıkarsa iki kat kaymaklı ekmek kadayıfı.
Okşan Muğla - 9 Nisan 2012
Hay ampülü patlayasıcalar, hay İMF'yle ayıp kasetleri internete düşeseciler, hay İMKB 100 endeksleri yerlerde sürünesiceler, hay back-up'ları deşifre olasıcalar, sizin bütün security key'lerinize len, ne seyretcem şimdi ben!
Ali Türkan - 5 Nisan 2007
Rahatsızlığım, bunların yazılmasından değil, "edebiyat budur" diye dayatılmasından kaynaklanıyor. Çünkü, edebiyatın ne olduğuna, her okur gibi, benim de kendiliğimden karar verebilme yetim ve yetkim var.
İnsan utanç duygusuyla yaşayabilir mi?
Deniz Türkoğlu - 6 Nisan 2012
Ne olur, şu yargılanma günlerinde, gözlerinizi dikin de biraz bakın, hayır, ihtiyarlığın gazabına uğramış zavallı yüzlerine, cisimlerine, isimlerine değil, o zihniyetin ta kendisine
Yeni bir kamuoyu yaratmalıyız!
Alev Alatlı
Ahlâk kavramını yeniden gündeme getirmek, yeniden yorumlamak, dünya görüşümüzün, toplumsal mutabakatımızın temeli yapmak zorunda olduğumuzu görmenin vaktidir.
İkinci Cumhuriyet nedir, ne değildir?
Mehmet Altan - 1992
Geçmişe örtü örterek, toplumsal dokunun sağlığına yeniden kavuşmasını engelleyen anlayış ile anti demokratik yaklaşıma eşlik eden devletin ekonomik patronluğuna nasıl çare bulacaklar?
Erdem Abaka - 4 Nisan 2012
Zaytung dikkate alınması gereken bir mizah yayını. Aslında bu gazetenin düzmece haberleri, siyasî tarihimizden toplumsal yaşantımızı yönlendiren korku ve alışkanlıklara kadar neredeyse hayatımızın bire bir yansıması.
Necdet Şen - 4 Nisan 2012
Ne dersiniz profesör hanımefendiciğim, cihan sultanı Fatih II. Mehmet Han hazretlerinin ulemaya açtıramadığı içtihat kapısını, biz okyanus ötesindeki kutsal topraklarda mukim Fethullah Hocaefendi'ye açtırtabilecek miyiz?
Hızlı Gazeteci Nereye? Cem Karaca Özgür Üniversite Birikim Mor Çatı Hrant Dink Vakfı Nefret Söylemi İç Mihrak Askerler Anlatıyor DurDe Greenpeace Altüst Vikipedi Ürün Sanat Galerisi
Sitedeki içerik 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir. (Ayrıntılı bilgi için, bakınız » Derkenar'ın Manifestosu)
Şu an 202 çift göz Derkenar'a bakıyor
Yazı Boyutu
Büyük
Standart