Necdet Şen - Star, 22 Ağustos 2008
Annem televizyondaki reklam aralarında eda ediyor namazlarını.
"Semiallahü limen hamide" derken yan gözle ekranı kesiyor.
"Oğlum, şunun sesini azcuk kısar mısın?"
"Rabbena lekel hamd" derken gözlerini devirerek uzaktan kumandaya bakıyor.
"Allahım, oğluma bol kazançlar ver yarabbî" diye dua ederken kumandayı beri yana çekiyor.
"Esselâmün aleyküm ve rahmetullaaah."
"Nasılsın anacığım?"
"Nasıl olayım yavrum? Sabahtan akşama kadar şu ekrana bakıp duruyorum. Yazın da hiç bir şey olmuyor ki bu mendaburda."
Gene de bakıyor ne varsa. Bir balkona çıkıyor bir içeri giriyor. Geçmiyor zaman.
Türkiye ekranda evleniyor, ekranda boşanıyor, ekranda küsüp ekranda barışıyor. Annem hepsini seyrediyor.
Sosyal hayatın kenarlarına iteklenmiş çoğunluğun tek eğlence aracı bu. Evdeki yalnızlığı bastıran mırıl mırıl bir dip ses. Özellikle de oğlanı kızı everdikten sonra evde kukumav gibi bir başına kalmış yaşlılar için.
Ya ben?
Evime bir konuk geldiğinde televizyonu hiç açmam. Kendim konuk olarak gittiğimde de nazım geçiyorsa ev sahibinden televizyonu kapatmasını rica ederim.
Çünkü bulunduğum mekânda açık bir televizyon varsa gözümü ekrandan ayırmayı beceremiyorum. Sinek gibi yapışıyorum kıpırdayan görüntülere.
Televizyon açıkken bir yandan konuşulmasına da tahammül edemiyorum. Hele biri eline uzaktan kumandayı geçirip zappada zuppada değiştirip duruyorsa deliriyorum. Çünkü her bir kanalın belirip kaybolduğu o bir saniyelik aralıkta beynime sayısız sesler ve görüntüler üşüşüyor, hiç birine ilgisiz kalamıyorum.
O zaman da motor su kaynatıyor. İşkence aletine dönüşüveriyor meret.
Diyelim ki o bir iki saniyelik aralıktan geçen şey bir film...
Seyrederken kafamda en az yedi sekiz farklı katman açılıyor.
O katmanlardan birinde kendini yazar zanneden tarafım, anlatılan öykünün dramatik yapısı sağlam mı, diyaloglar doğal mı, içerik etkileyici mi ona bakıyor.
Diğer katmanlarda kendini sinema uleması zanneden yanım devreye giriyor.
Katmanlar üstüste yığılıyor. Birinde mizansen nasıl, o didikleniyor. Bir diğerinde dramatik kurgu. Başka birinde kamera hareketleri. Müzik, ışıklandırma, kostüm, dekor, sanat yönetmenliği, zamanlama...
Aktörlerin sahne içindeki gidiş gelişleri, canlandırdıkları karakterlerin içini doldurup dolduramadıkları, hal ve tavırlarındaki rahatlık, halden hale geçişlerdeki yumuşaklık, pırıltı...
Bir de yıllarca çizerlik falan yaptım ya, baktığım her şeyde elimde olmadan renk leke kadraj kompozisyon gibi kafa yorucu ayrıntılara boğulmaktan alamıyorum kendimi.
Sonra zap, bir başka kanal. O kanalda da bir başka mevzu. Ve hadi açılsın yine bir sürü farklı katman. Sonra gene zap...
Haliyle cozutuyor insan. Beyin su kaynatıyor. Böyle sınav kâğıdı okuyan öğretmen edasıyla bakınca seyredilen şeyin ne tadı ne de tuzu kalıyor.
En ilgisiz görüntülere bakarken bile "hımmmm, bu animasyon falan programla yapılmış, bu rengin pantone değeri yüzde bilmem kaç, şu sahne Monet'nin tablolarından esinlenmiş, dekorun şurasında strafor burasında polyester orasında pvc kullanılmış, şu sahne blue box önünde çekilmiş, bu şaryo kusurlu, şu sekans sarkmış" türünden nafile fikirlere boğuluyorum.
Veri çöplüğüne dönüştüğümün farkındayım. Ama namussuz beyin bana sormuyor ki bunları düşünürken.
Bütün o ıvır zıvır kafamda resmî geçit yapadursun, işin özünü bir parçacık kaçırdığımı söylememe bilmem gerek var mı?
"Aaaa bak, meğer Angela ölmemiş."
"Kim?"
"Nina'nın annesi canım. Hani timsah kapmıştı ya..."
"Öyle miydi?"
"Sen nesini seyrediyorsun bu filmin?"
Normal insanların seyrettiği kısım hariç her yerini.
Televizyona hem derinlemesine hem de boş boş nasıl bakılır diye bir araştırma tezi hazırlanacaksa benden uygun denek olmaz.
Ama yine de o kadar yabancı sayılmam memlekette olan bitene.
Örneğin Marmara bölgesinde çok yıkıcı bir deprem olduğunu biliyorum. Bu yakınlarda olmuştu. Ya da olacak galiba.
Sonra tsunami oldu. Ya da olacak. Sonra 11 Eylül. Sonra 12... Ya da Mart.
Bir ara Susurluk diye bir şey vardı. Yoksa Ergenekon muydu?
Anayasa Mahkemesi'nde bir davaya bakılacaktı sanırım. Bir şeyi kapatacaklardı.
Aysun Kayacı diye komik dudaklı bir filozof var.
Bir de Fatih Terim var. İmparator ama nerenin imparatoru karıştırdım.
Ve bir de Cem Yılmaz var. Telekom'da çalışan gürbüz çocuk.
Haa bir de bir kız var. Pek şeker. Adı neydi? Hep sarı giyiyor. Atlıyor zıplıyor. Bıcırdıyor. Ne sattığını bilmiyorum.
Daima açık bir televizyon. Dur durak bilmeyen bir veri bombardımanı. Bedava ve yasal bir uyuşturucu aslında. Güzel. Ama bana göre değil.
Zaten uzmanlar da pek tavsiye etmiyor. Yürümeliymişiz. Ya da eve kondisyon bisikleti almalıymışız.
O televizyona daha fazla bakmamalıymışız.
İyi ama, ben bakmazsam sen bakmazsan biz bakmazsak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?
Hem bakmayalım da, o reklamlarda kakışlanan onca şeyi kim satın alsın?
Bu yazı eşe dosta tavsiye edilir
Necdet Şen

Ali Türkan
Sahip olmadığığından, mükemmele yakın bir dünyada yaşadığına inanan, bu dünyayı korumak adına da her şeyi yapabilecek bir tektipinsan'dır. Birilerinin pembeye veya başka bir renge boyanması da, bu birileri kendisi olmadığı sürece, rahatsız etmeyecektir onu. John Boy'un çocukları, tosladıkları duvarları demokrasinin gereği sanan ve özgür olduklarına inandıkları işte böyle bir ortamda, "bir hazin hürriyet"e şahitlik eden yıldızların altında dünyaya gelirler. Devam »

Necdet Şen
Ben de sıkıldım. Atlasam mı acaba? Bahçem serin. Kadınım kitap okuyor. Kedilerim sevgi yumakları gibi dolanıyor bacaklarımın arasında. Gitarımın tınısı tatlı. Hayata dair şarkılar yazıyor, sadece dostlarıma söylüyorum. Devam »
Ayhan Erol ölçmüş, biçmiş, tartmış yazmış yazısını abilerim , ablalarım. Bu konuda...
Dr. Dertli Dermanî - Memur sadizmi ve can çekişen hastanelerimiz
Sizden daha iyi, daha dürüst, daha akıllı bir insan mıyım bilemiyorum. Ama sizden daha...
Necdet Şen - Memur sadizmi ve can çekişen hastanelerimiz
Üfürmek kolay, sağlık personelinin sorunları hakkında bir yazı yazabildin mi? Sanmıyorum...
Ayhan Erol - Memur sadizmi ve can çekişen hastanelerimiz
Ne kadar sahici bir aşk öyküsü. Daha doğrusu, ne kadar sahici bir öykü. İnsanın kendisini bu...
Sedef Türker - Neredeydin ki günlerdir?
Bu dünyada ne kadar büyük bir boşluğu doldurdukları ancak yokluğunda farkedilen insanlar vardır...
Mutlu Olsen - Halk böyle istiyor
İşler sarpa sardıkça, bizim aydınlar iyiden iyiye beyaz atlı prensini bekleyen genç kızlara (daha kötüsü buhranlı kadınlara) benziyorlar. Öyle olunca, mesele sadece AKP'nin kof çıkması değil, platonik aşklarının hepsi hayal kırıklığına mahkûm.
Seyit Balkuv
Dikkat, zokayı yutmak üzeresiniz. Zihninizle egonuz size bir oyun oynamaya hazırlanıyor. O amcayı yüceltmek ve dolayısıyla diğer birilerini aşağılamak üzeresiniz. Tabii siz yücelen tarafta kalacaksınız. Devam »
İlker Tortop
Gençliğimi özlüyorum ben. Omzumdaki romatizma ağrılarına rağmen özlüyorum o günleri. Beyazlara muhtaç değildik, tuğladan ocağımız yetiyordu gülerek yaşamaya. Etrafımızdakileri etkilemek zorunda değildik ve hayat çok ucuza geliyordu. Devam »
Ali Sedat Çetinkoz
Şimdilerde emekliliklerini yaşayan iki üst derece hakim ve iki cumhurbaşkanından başka başına fötr takan devlet adamı var mı bilmiyorum. 70'li yıllarda gurbetçilerin izine gelirken giydiği, yeşil ördek tüylü Bayerisch fötrler bile artık kayboldu. Devam »
© 2000-2008 ~ Derkenar, tasarım + programlama + uygulama olarak bir Sokak Kedisi ürünüdür. Tüm hakları yasal koruma altında olup, içeriği izinsiz çoğaltılamaz, ticarî nitelikli yayınlarda ve internet sitelerinde (çok kısa tanıtımlar dışında) kullanılamaz.