Necdet Şen - 8 Mayıs 2001
İnternette bir site yapmaya karar verip de bu konudaki bilgisini benimle paylaşacak olan mahfiyetkâr arkadaşın çalıştığı okula gidip gelmeye başladığım geçen yaz ortasında bir gün merakımdan ekrandaki arama motoruna "Hızlı Gazeteci" yazmıştım.
Tek bir yazı çıkmıştı çıka çıka, o da had safhada fanatik bir solcu tarafından yazılmış uzun mu uzun ve hayata baktığı dapdaracık doktrin aralığının dışında kalan herkesi, ama özellikle diğer solcuları "dönek, hain, oportünist, revizyonist, gaflet ve dalâlet içinde" gibi sıfatlarla tu-kaka ilan eden bir yazıydı.
Hızlı Gazeteci ile ilgili bölüm aşağı yukarı şu bağlamda bir şeydi:
"Şimdiki bu yozlaşmış kuşak Hızlı Gazeteci okuyarak böyle olmadı, onlar Hızlı Gazeteci okuyarak yozlaşan önceki kuşak tarafından yetiştirilen yeni yoz kuşak..."
Çok gülmüş ama yine de (tersinden okunursa mizah şaheseri sayılabilecek olan) bu yazıdaki övgüyü üzerime konduramamıştım.
Yahu baksana, adam beni ne kadar önemsiyor. Hani azıcık boş bulunsam, annesinin evindeki E tipi hücre büyüklüğündeki odada suntanın üstüne serilmiş üç kat battaniyenin üstünde uyuyan ve hayatını hemen hemen hiç kimseyle görüşmeden geçiren bir adam olduğumu unutup, kendimi Rasputin falan sanıcam.
Ama o tabii bu lâkırdıyı övgü olsun diye söylemiyor; kafasındaki şeytanı tarif etmiş.
30 Yaşın altındakilerin hatırlama şansı pek yok, 80'li yılların sonlarına doğru memleketin "seçkin" bir katmanında yoğun bir "Bacı " mavrası yaşanmıştı.
1987 Haziranında başlayıp, sekiz ay boyunca Cumhuriyet gazetesinde gün be gün tefrika edilen çizgi romanımın adıydı Bacı.
Aslına bakılırsa, 1980 yılının Aralık ayında Hey dergisinin mizah eki Curcuna'da öylesine başlayıp on hafta sonra bitirdiğim, ama sonradan (1984'de) Cumhuriyet gazetesinde tekrar ortaya çıkan iri çeneli anti kahramanım Hızlı Gazeteci 'nin önceden de azımsanmayacak bir okur kitlesi vardı, ama bu ilgi 1987'de Bacı ile benim de beklemediğim bir patlama yaşamıştı.
Aslında Cumhuriyet'e girdiğimden beri çizmek istiyordum bu darbe dönemlerindeki toplumsal travmalarımızı ve tabii tarafını tuttuğum devrimcilerin destansı hikâyelerini, ama gazetenin karınca ezmez genel yayın müdürü 12 Eylül cuntasının yasakçı tavrından tırsıyor ve biraz daha sabretmemi öğütlüyordu sürekli. Kötü bir niyeti yoktu, gazeteyi ve beni korumaya çalışıyordu.
Sonunda onu dinlemedim ve bildiğimi okudum. Yani ansızın başladım o konuları çizmeye.
Ben (özür dilerim) hiç hapiste yatmamış, hiç işkence görmemiştim. Ödlekliğimden değil, önemsizliğimden. Sokaklarda kan gövdeyi götürürken yeşil parkayla ve postallarla ve parkamın cebinden "Cumh" logosunu göstere göstere ortalıkta dolanmış, her yerde hır çıkarmaya kalkışmış, polise jandarmaya dayılanıp durmuş, ama ne yapsam belâmı bulamamıştım. Sanırım kaale alan olmamıştı.
Bu konularda başımı derde sokamamıştım ama muhalefetin sopayla susturulduğu o dönemde faşist rejime en azından çizgi romancılığımla muhalefet etmek istiyor, öte yandan işkembeden sallanmış afakî şeyler yazıp çizmek istemiyordum. Etraftaki herkese "hapiste yatmış, işkence görmüş, 12 Eylül döneminin gaddarlığına bizzat maruz kalmış, devrimci mücadeleyi içeriden gözlemlemiş birilerini bulun, onlarla konuşmak, öykümü onların ağzından anlatmak istiyorum" diye haberler salıyordum.
Derken, tek tük birileri çıkıp gelmeye ve yaşadıklarını anlatmaya başladı. Anlatılanlar tüyler ürperticiydi.
O günlerde ilk başta "çizgi romana düşmedik" gerekçesiyle benimle konuşmaya tenezzül etmeyen bazı örgüt yöneticileri öykü beklemedikleri bir ses getirip gündemin orta yerine oturunca "görüşelim" diye kendiliklerinden haberler yollamaya başlamışlardı. Ama bu kez de ben "tenezzü"l etmemiştim.
Devrimcilerin kahramanlığını anlatmak için başlamıştım bu öyküye ama tanışıp konuştuğum mağdur ve mağdurelerde bir tuhaflık gözlemliyordum; bazıları insanı güldürecek derecede bağnaz ve samimiyetsizdiler. İstisnasız hepsi "işkencede herkesin çözüldüğünü, bir tek kendisinin ser verip sır vermediğini" iddia ediyordu.
Bazen bunu herkesin konuşulanlara kulak kabarttığı meyhanelerde bağıra çağıra ve isim zikrede zikrede anlatıyorlardı ve onları uyarmak zorunda kalıyordum.
Uzaktan uzağa hayran olduğum bu insanları yakından tanımaya başladıkça, bu işlere çoğunun kazaen bulaştıkları izlenimine kapılıyordum. Kiminin abisi ablası karışmış, kardeşini de çekmişti. Kiminin takıldığı semt kahvesi toptan dev-bilmemneci olmuş, o da yalnız kalmakla sürüye katılmak arasında seçim yapmıştı. Kimisi, eve gelirken geçtiği sokakta ya da okul kantininde diğer taraftakilerden yediği dayak yüzünden beri taraftaki kalabalığa sığınmak zorunda kalmış, sonra çıkamamıştı.
Benim uzun yıllardan beri okuduğum tuğla kalınlığında kuramsal kitapların bir kısmının sadece adını duymuş, ama okumamışlardı. Çoğu cümle kurmaktan acizdi ama halkı kurtarma ve eğitme konusunda çok iddialıydılar.
Ve hepsi diğerleri için suçlayıcı konuşuyordu. Ve en ilginci de, garipsediğim bir dinsel tavır içindeydiler. Diyalektik materyalizm falan umurlarında değildi, sanki Allah tarafından görevlendirilmiş gibiydiler. Onlar iyi olan taraftı, karşı tarafta canavarlar vardı.
Bacı öyküsü yavaş yavaş renk değiştirmeye başladı. Bu renk değişimi kafamdaki idealize edilmiş "devrimci" prototipinin gerçek dünyadakiyle karşı karşıya gelmesinden ve çuvallamasından kaynaklanan bir değişimdi.
Gerçek dünyadaki devrimci ne Pavel Korçagin'e ne de Ernesto'ya benziyordu. Belki Ernesto da benim bildiğimi zannettiğim, posterlerinden ve kitaplarından tanıdığım Ernesto'ya benzemiyordu. Belki ben sokma akılla propagandanın arasındaki dar aralıkta doğru patikayı bulmaya çalışıyordum.
Bu arada çizgi romanın tekniği ile ilgili ufak tefek hatırlatmalar yapmak zorundayım:
Çizgiler ve konuşma balonları yardımıyla akan bir hikâye anlatmak için bendenize sunulan alan 5,5 cm yüksekliğinde ve 18,5 cm genişliğindeydi (aşağı yukarı bu cümlelerin yer aldığı paragrafın kapladığı alan kadar, ya da bir cep telefonundan azıcık daha uzun), her şeyi oraya sığdırmak, sahne plan, sekans hesapları yapmak, kadraj, açı ayarlamak, o kadrajın içine konuşma balonları için yer açmak ve dikkati son derece dağınık bir okur türüne dün ne anlattığımı unutturmadan bugünkü bölümü verip yarını merak ettirmek zorundaydım. İşim çok zordu ama niyet tavşanlarının kafalarındaki kartotekste bu konuda yazılmış hiç bir ayet olmadığı için bunu anlamaları imkânsıza yakın bir şeydi.
Sinema dilini kullanıyordum, ama bu filmin senaristi, yönetmeni, kameramanı, ışıkçısı, sesçisi, montajcısı, aktörü, suflörü, kısacası her şeyi ben olmak zorundaydım. Haftanın yedi günü öğlene doğru gazeteye geliyor, geceyarısına doğru çıkıyordum. Gazeteye yarım saatliğine uğrayıp alelacele bir şeyler çiziktirip sonra da eğlenmeye giden diğer çizerler kadar para kazanamıyordum ama ne yapalım bu benim seçimimdi ve her şeyden önce kendime karşı sorumluydum.
Bir çizgi romancı olarak bu 5,5 santime 18,5 santimlik yere bir hikâye sığdırmak zorunda olan kişinin şunlara dikkat etmesi gerekirdi:
1. Bu kadar dar alanda günde bir lokma lâf edeceksen, daha fazlası için yerin yoksa, karmaşık dramatik yapılar kuramazsın; dikkati zaten bin parçaya bölünmüş olan gazete tiryakileri ipin ucunu kaçırır. O nedenle, öyküde çok az sayıda karakter olmalı, diğer yandan, olaylar üç beş gün okuyamayan kişinin bile ucunu kaçırmayacağı kadar yavaş ama sıkmayacak kadar da hızlı seyretmeli, arada bir geçmiş bölümler hatırlatılmalı, olabildiğince çok ve farklı türden insana hitap edebilecek ayrıntılar içermeli, içinde yaşadığımız hayatla ilgili sıkı çağrışımlar taşımalı.
2. Senaryonun altın kuralı karşıtların birliğine (ve çatışmasına) dayanır (sanırım diyalektik de buna benzer bir şeydi). Peki ne tür karşıtlar? Örneğin iyi ile kötü, korkak ile cesur, güçlü ile zayıf, erkek ile kadın, ak ile kara, kurt ile kuzu... Alışılagelmiş çizgi romanda bu karşıtlık (örneğin) Türk ile Bizanslı, beyaz adam ile esmer adam, kertenkele ile kertilenkele, Tahir ile Zühre,,, ve diğer karşıt uçlar arasında yaşanır. Mevcut düzen olumsuz karakterin sahneye dahil olması ile bozulur, olumlu karakterin olaya müdahale edip bozulan uyumu yeniden tesis etmesiyle öykü sona erer.
Sen bunu beğensen de beğenmesen de okuyucunun kafasındaki gramer önceden böyle şekillenmiştir ve meramını ancak bu grameri kullanarak anlatabilirsin.
3. Hızlı Gazeteci çizgi dizisinin değişmez karakteri diziye adını veren o iri çeneli ve sivri dilli anti kahraman olduğuna göre, diziye girecek az sayıdaki diğer karakterler onunla zıt uçlarda yer alan kişilik profiline sahip olmalıdır. Eğer aksini zorunlu kılan bir durum sözkonusu değilse, öykünün diğer kişisinin bir kadın olması, en azından bu dizinin sadece erkek figürleriyle dolu bir çizgi roman olmaması açısından elzemdir.
4. Ben bu Hızlı Gazeteci'yi aslında kadın gazeteci olarak düşünmüştüm işin en başında, ama ilk ortaya çıktığı derginin yöneticisi "erkek kahraman olsun" diye direttiği için olamamıştı. Eğer olabilseydi, diğer kahramanlar (bu karşıtlık kuralı gereğince) çoğunlukla erkek olacaktı. Mimoza yerine Memduh, 'Bacı' Fazilet yerine 'Yoldaş' Mahir Hüseyin Ulaş mealinde kahramanlar belirecekti gazete köşesinde, (Hızlı'nın üslubundan dolayı beni zaman zaman maçolukla suçlayanlar herhalde o zaman da gizli ibnelikle suçlardı) ama kurallar baştan konmuştu ve başrol erkeğe verilmişti editör tarafından.
5. Dolayısıyla Bacı öyküsüne başlarken elimdeki sınırlı malzeme şuydu:
a) Başrol oyuncum Hızlı Gazeteci,
b) 12 Eylül faşizmini hicvetmeyi deneyeceğim bir öykü taslağı,
c) Kadın olması gereken diğer başrol oyuncusu,
d) Dar alanda kısa paslaşmalar.
e) Eyüp sabrı.
Yani, haftanın yedi günü tüm zamanımı hasrettiğim ve hayata dair her şeyden elimi eteğimi çekerek ve dışarıdaki gürül gürül akan dünyayı imrenerek uzaktan izleyerek, aşındırıcı bir çalışma temposuyla elimden gelenin en iyisini yapma arzusu. Her lokması bir sonraki lokmayı özendirecek lezzette olmazsa başarısız sayılabilecek bir anlatı.
İyi bir şeyler ortaya koymanın ve hayata olan borcunu ödemenin daha akla yatkın bir formülünü bilmiyordum, çok çalışmaktan şikâyetim yoktu şu anda da olmadığı gibi.
Cemaat ilişkileri içinde herkesin "dut hasırı gibi bir ucundan tuttuğu" topyekün bir cehaletin rantını yemek dururken, salaklıktı benim yaptığım, ama bu salaklığı kendim seçmiştim ve katlanıyordum. Tehlikeli sularda geziniyordum.
Neredeyse herkesin altı kalın çizgilerle çizilmiş "dost-düşman" "bizimkiler-ötekiler" "sağcı-solcu" gibi tarif edilmesi çok kolay, kafa yormayı ve beynini kazımayı gerektirmeyen karşıtlıklar üstüne kurulmuş cemaatlerden birinin içinde saf tuttuğu ve kendi gibi olanların oluşturduğu kalabalığın kaba kuvvetini kendi kuvveti, o cemaatin homurtusunu hayatın hakikati, cemaatin ortak korkularını kendi erdemi zanneden ve "madem ki zulme uğradım, o halde haklıyım" saplantısıyla bolkepçe suçlayan, bolkepçe hakaretler yağdıran ve kendi egosunun hem yargıç hem jüri hem savcı olduğu mahkemeler kurmayı doğal bir hak belleyen insanların yol üzerinde durduğu ve bendeniz ehemmiyetsiz gurbet kuşunu "dönek, liboş, zırtapoz, zibidi, zerzevat" hatta "yeni sağın ideologlarından biri" diye payelendirecek Jdanov bozuntularının çoraklaştırdıkları zeminde yürüyüp kendi yolumu bulmaya çalışacaktım.
Bacı hikâyesi çok ses getirdi. Hatta (hiç hakketmediği halde) ironiyle bile olsa, o dönemde "entel" olmanın olmazsa olmaz koşulları arasında sayıldı Hızlı Gazeteci'yi günü günü gününe takip etmek.
Oysa yapmaya çabaladığım tek şey, yarattığı toplumsal enkazı yirmi yıldır kaldırmaya çabaladığımız 12 Eylül faşizminin vicdanlarımızda yarattığı isyan duygusunu dile getirebilmekti karınca kararınca.
Salağın tekiydim işte. Ortalıkta "karikatürist" diye dolanan sürüsepet şarlatanın yaptığı gibi gazete başlıklarına bakıp oradaki anafikri en kaba ve hakaretamiz haliyle ve çöp adamlarla beceriksizce çizgilerle sözümona "hicvetseydim" ne o kadar kızılan biri olurdum ve ne de aradan onca yıl geçmesine rağmen sanki 12 Eylül darbesini ben yapmışım, onca insanı beslemeyip de ben asmışım, sanki eskinin "proletarya devrimcilerini" devşirip devşirip holding-plaza soytarısına reklamcıya ben çevirmişim, Berlin Duvarı'nı ben çekiçlemişim, Kenan Evren'in resimlerini ben satın almışım, İntercontinental'ın penceresinden meydandaki kalabalığa ben ateş etmişim gibi geç kalmış Bacı'ların nefret objesi olmazdım.
Ama salağın tekiydim.
Çizgi roman denen moron eğlencesini debelendiği çamurun içinden çekip çıkarmaya çabalıyor, çizgi romanın illâ gerzekleri hedeflemeyebileceği, onun da bir sanat olduğu ve felsefe de dahil, birçok alana kolunun uzanabileceği gibi hayaller taşıyor, bir de bu hayallerimi hayata geçirmek için kendi hayatımı yok sayıyordum.
Salaktım da ondan.
Hiç bir boka bulaşmayanın hiç kimse tarafından taciz edilmeyip paşa paşa dümenini sürdürdüğü, her cemaatin kendi çöplüğünde küçük iktidarlar inşa edip, mağlubiyetin faturasını kendi komşularına, hısımlarına çıkardığı bir dünyada, dirsek temasını ve söylem düzeyinde saflaşmaları es geçen, bir de utanmadan, komşusunun yalanlarını yüksek sesle pencereden bağıran bir bozguncuydum.
Onlar yavaş yavaş kıdem almakta, kendi minik kurtarılmış bölgelerinin kralları, lordları, kardinalleri olmaktaydılar. Ve bendeniz eskiden olduğu gibi hep düz ecir, dışarıdaki adam... Onlar evelallah, hep beraber aslanlar gibi hapislerde yatmışlardı. Her akşam ertesi sabah radyodan çalınan enternasyonal marşıyla uyanacakları ve en azından bir merkez komitesi üyeliği kapacakları umuduyla bekleştikleri o sıcak günlerde, çata-pata silahlar patlatmış, cop yemiş, dipçik yemiş, koğuşlarda koro halinde "cenderme biz sosyalistiz" türküsünü söylemişlerdi. Halaylar çekmişlerdi. Hep beraber sıkıyönetim savcılarının karşısına dikilip, sol yumruklarını objektiflere uzatarak "mesleğim, proletarya devrimcisi!" diye bağırmışlardı. Onlar hep birlikte açlık grevleri yapmıştı ben tuğla kalınlığındaki kitapları okumak dışında hiç bir halta bulaşmazken.
Her ne kadar yaptıkları çoğu şey bilinçten ve zekâdan, en acıklısı da sorumluluk duygusundan yoksun ise de, bu çocukların bir çoğu paçalarından budalalık sızan hırtllar ise de, karşı taraftaki güçlü hırtlardan feci zulümler gördükleri için, manevi bir dokunulmazlığa sahiptiler. Kendileriyle birlikte ülkeyi de boka saplamışlardı, ama bunun hesabını soramazdık; çünkü onlar "mağlup"tu, kabahatlerini yüzlerine vurmak ayıp kaçardı.
Bendenize gelince, zikrettiğim gibi, korkaklığımdan değil yalnızlığımdan bulaşamamıştım bu kovboyculuk oyununa.
Şimdi olduğu gibi o yıllarda da tüm voleybol, yakartop gruplarının, semt kahvelerinin, üniversite kantinlerinin uzağında, yabancı sokaklarda tek başıma, aşksız, arkadaşsız, boyalı bir kuştum; beni devşirecek hiç bir sol fraksiyon çıkmamıştı karşıma. Bazıları gibi aile mirası olarak da devralmamıştım kerameti kendinden menkul "devrimciliği". Kimse farkımda değildi avare sokak itlerinin dışında.
Yıllar sonra yedi yıllık mahpusluğunu tamamlayıp ziyaretime gelen eski bir "devrimci" lise yıllarında sol içerikli kitaplar okuyup durduğum için bana sinir olduğunu, içinden "pis komünist!" diye sövüp saydığını, ama sonra mahalleye gelen abiler sayesinde kendisinin komünist olduğunu" anlatmıştı. Yıllar önce terkettiğim mahalledeki çelik çomak arkadaşlarımın bir kısmı devrimci bir kısmı ülkücü olmuş, birbirlerini öldürmüş, sağ kalanlar o malum işkence ve kodes tünellerinden geçmiş, otuzlu yaşlarına doğru eğitimsiz, işsiz, yarı sakat, hayatın içine fırlatılmışlardı.
Ama gene de suçluydum, çünkü hiç hapiste yatmamış, hiç kurşunlanmamıştım.
Kime anlatacaktım ki "zulme uğramak mağdurun haklılığının değil, zulmedenin gaddarlığının kanıtı olabilir yalnızca" diye.
O yıllarda beni yeterince "devrimci" bulmayanların bazılarıyla sonraki yıllarda plaza koridorlarında karşılaştım. Bu kez onlar parlak kuşe kâğıtlı dergilerde editör, reklam müdürü falan olmuş ve Sabancı'yla havuzda mayolu sohbet hayalleri kuruyorlardı ve ben tabii ki gene suçluydum; çünkü gene farklı telden çalıyordum. Hep beraber yapılan yürüyüşlere ayak uydurabilme yeteneğinden yoksundum sanırım.
Nereden hatırladım şimdi durup dururken bu tatsız anıları ve neden yazdım?
Şu sebeple:
Derginin birindeki bir söyleşide, son aylarda çok popüler olan tanımadığım bir bayan, bana olan 14 yıllık nefretini kusmuş. Bu mevzu oradan açıldı.
Bana kalsa farkına varmazdım, bir okurum uyardı da öyle gördüm.
Bacı'yı çizdiğim yıllarda 17 yaşlarındaymış bu bayan. Hayatta en çok dövmeyi arzuladığı kişi benmişim. İğreniyormuş benden. Ben "yeni sağcı"ymışım meğer (bu sıfat dergi editörünün yorumu) ama neyse ki o zamanlar Dev-Sol güdümlü bir dergi beni tehdit eden bir yazı yazmış da küçük hanım bir parçacık huzura kavuşmuş. Ne hakkım varmış benim onlara dokunmaya?
Hakkaten, benim ne hakkım vardı ki?
Niye öyle icatlar çıkarmıştım milletin başına?
Ne güzel sağcılarla solcular kendi gettolarının sınırlarını kalın çizgilerle çizmiş ve saflaşmıştı. Herkes kendi benzerlerinin yanında, kendi katı inançlarını, ayetlerini, söylemini, şarkısını-türküsünü, çok satan kitaplarını, kendi barlarını kafelerini, posterlerini, kasetlerini, radyo istasyonlarını, pop starlarını oluşturmuş, kısacası, kendi efradına cami agyarına mani yalıtılmış atmosferlerinde en azından yapayalnız kalakalma korkularından kısmen arınmış olarak gül gibi anlaşıp ve mağlubiyete ağıtlar yakarak yaşayıp gidiyorlardı.
Ama bendeniz ayrıkotu, diğerleriyle birlikte "kahrol düşman!" diye bağıran koroya katılmam gerekirken, cemaatime hainlik edip onları içeriden eleştirmiştim.
Kızımız benden iğrenmeyecek de kimden iğrenecek?
Biliyorum, şimdi birçoğunuz "canım ne önemsiyorsun, salağın kıtlığına kıran mı girdi?" demeye hazırlanıyorsunuz.
Durun bakalım! Bunu söyleyen alelâde biri değil. Bir kere üç göbekten komünist. Sonra sosyolog. Üniversite mektebinden birincilikle mezun olmuş. Dahası, Fransa'da doktora yapmış.
"Canım, olabilir; altın semer de vurulsa eşek gene eşektir" mi diyorsun?
Böyle deme, başına iş açılır.
Hayır tutuklamazlar. Daha beter olur. İçinde bulunduğun cemaatin putlarından birine saldırmış olursun. Gittiğin o barlarda, kitap almak için uğradığın kitapçılarda, yolda sokakta, sinema fuayelerinde, bir sürü gazete ve derginin sütunlarında, hakarete uğrama korkusuyla dolanmak zorunda kalabilirsin; eski dostların sana selam vermez olur.
Şu ana kadar okudukların sana ne kadar açık görünürse görünsün, Bacı öyküsünü 17 yaşında okuyup, benden iğrenmeye karar veren ve bu duyguyu "sosyolog" olduktan sonra bile akılcı bir cümlenin içine oturtamayan o hanım kızımızın kim olduğunu bilsen anında saf değiştirirsin. Hatta bu siteyi evinde yalnızken bile tıklayıp okumaya çekinebilirsin artık.
Çünkü o "bugünün kahramanı".
O, işlemediği bir suçtan dolayı bir buçuk yılını hapiste geçirdi. Ölüm oruçlarına, "hayata dönüş" katliamına içeriden tanık oldu.
O kişi, soy sop olarak, egoist ve cibilliyetsiz Rıza Bey'in torunu ve taşralı cahil Yusuf Şen'in çocuğu bendeniz havagazından tayyare necdet efendi gibi biri değil, bir zamanlar Kuşadası'nın yarısına sahip olduğu halde "proleterleşmek" adına servetini dağıtan bir dedenin torunu, tanınmış hukukçu Alp Selek'in kızı, yerli Jan Dark'ımız mağdure "sosyolog" Pınar Selek.
Birazcık paylaşalım "sosyolog" ve üç kuşaktan proletarya devrimcisi azizemizin matbuata beyanatını:
Tracy Chapman dinletiyorlar kızımıza. Ecnebiyyede "blind test" derler buna, konuğuna müzik dinletir ve oradan sohbet başlatırsın. Editör bey, aileden devrimci "sosyolog" kızımızı fiştekleme işini tesadüfe bırakmak istemiyor ve mevzuyu kendi başlatıyor:
"Tracy Chapman'ın Türkiye'de tanınması çok ilginç bir dönemece rastladı. Doğu Avrupa'nın ve Sovyetler Birliği'nin çözülme sürecinin ivme kazandığı, Türkiye'de yeni sağın ideolojik hegemonyasını pekiştirdiği 1988-89 yıllarında ortaya çıkmıştı Chapman. Tam da o zamanlar Necdet Şen'in "Hızlı Gazeteci" çizgi romanındaki "devrimci bacı" tiplemesi ve Şen'in kahramanı Fazilet'in şahsında solu ve solcuları hakir görmek entellektüel camiada "in" olmuştu. Chapman'a da Fazilet'e nazire, "bacı" sıfatı yakıştırılmıştı, sola küfretmenin bir vesilesi olarak."
Sola kim küfretmiş bilmiyorum ama Bacı'nın çizeri olan bendeniz ağzı bozuk sokak çocuğu, yukarıdaki satırları yazan yavşağın, yedi sülalesiyle ilgili gayet güzel temennilerde bulundum okurken.
Kızımız, azizemiz, bizi suçluluk duygularımızdan arındırıp devrimci bilinç adına takdis edecek olan değerli "sosyolog" yanıtlıyor çanak tutan soruyu:
"Çocukluğumda en çok dövmek istediğim adam oydu..."
Belli, büyüyünce "sosyolog" olacak bu kız. Gerçi ben onu dövenlere çok kızmıştım, ama dayak yiyen ben olsaymışım, öyle anlaşılıyor ki azize mağduremiz "oh, canıma değsin!" diyecekmiş.
Biraz daha aşağıda şöyle devam ediyor "sosyolog":
"Necdet Şen'in bu çizgi romanı çıktığında ağlamıştım. Kime bahsetsem, "evet doğru, bunlar çok yaşanıyor" diye kabulleniyordu..."
Anladığım kadarıyla alınganlığına destek arıyor yakın çevresinde ama destek istediği herkes öyküde anlatılanların gerçek hayatta da yaşandığını söylüyorlar. Ama kızımız gerçeği duymak değil, öfkesini onaylatmak istiyor.
Devam ediyor hem sülaleden devrimci hem de "devrimciliği" Gladio'dan tescilli hanım kızımız:
"O Bacı'yı da temsil etmiyorduk ama çok iğrenmiştim o adamdan, yanına gidip, aynı şimdi Sinan Çetin'e demek istediğim gibi "ne hakkın var senin, nasıl dokunabilirsin?" demek istiyordum."
Bir edebiyat öğretmeni olsaydım ve öğrencilerime "bana içinde Necdet Şen ve Sinan Çetin'in isimlerinin bir arada geçtiği bir cümle kurun" deseydim, muhtemelen bütün öğrenciler boş kâğıt verirlerdi. İşte "sosyoloji" farkı. Pınar kızımız bu cümleyi kurmayı başarmış.
Devamı şöyle cümlenin:
"Sonra Çözüm diye bir dergi gördüm, Dev-Sol çıkarıyordu. Üçüncü sayfada "Hızlı Gazeteci dur, önünde halkın değerleri var" diye bir başlık! Hiç unutmuyorum. (gülüyor) Beni çok fazla etkilemişti; ideolojik olarak, politik olarak ne düşündüklerini bilmiyordum daha. Ama o edebiyatı hissettiğim eski solcular da çoktu, Necdet Şen'in sol içindeki farklı versiyonları... En çok aradığım şey ciddiyetti. Ciddiyet kalmamıştı."
Ciddiyeti yanlış yerde aramış kızımız. Karikatür biraz cıvık bir iştir. Bacı'yı çizmekte olduğum günlerde de asık suratlı ve yüzleri bıyıklı bacılar gazeteye gelir "gerçekleri karikatürize etmekten vazgeç!" diye posta koyarlardı. Meğer onlar da sosyologmuş, haberim yokmuş. Pınar kızımız yaşı tutmadığı için yetişememiş o güruhun arasına. Yazık olmuş.
Sosyoloji yerlerde sürünüyor. Bu parlak ailevi miras, bu kariyer, sınav birincilikleri, Avrupa'da "sosyoloji" doktorası yapmalar ve hayatiyetini komplo teorileri ile "dahili bedhahlar" icat etmeye borçlu faşist cuntaların sıradaki kurbanı olmalar ve bu medya kahramanlığı gelip en ilkelinden "dövecektim, iğreniyordum" söyleminde duvara tosluyor.
İçinde debelenmekte olduğumuz binbir çeşit yalan, riya, hile hurda, kaytarma, duyarsızlık ve gömüldüğümüz suçluluk duygusu batağında medyatik bir azizemiz oldu artık. Biz mürekkep yalamış tatlı su balıklarının cümle günahlarını arındıracak modern bir bakire Meryem'imiz var. Hadi toplanın onun eteğinin altında. Gladio ile açıktan savaşa girişmek yerine Gladio kurbanlarının sivilceli ikonalarına tapının.
Zamanında süngüyü görünce donunuza sıçmış, Selimiye kışlasının nizamiye kapısında uzun mu uzun TESLİM OLMA kuyrukları oluşturmuş, araziye iyi uyabilmek için kiminiz rock kültürünü kiminiz cinsel devrimi keşfetmiş, tebdili kıyafet dolanmıştınız; ama artık tehlike geçti, saklandığınız deliklerden kafanızı uzatıp eski sekter söylemlerinizle sizden daha az keskin olanların kafalarını koparmaya devam edebilirsiniz.
Kendinizle yüzleşecek cesaretiniz yok, sahneye azizeler ve iblisler sürüp karanlıkta saklanmayı sürdürmek istiyorsunuz.
Bu melek tasvirlerinin tamamlanması için bir de şeytana ihtiyaç var. Kızımıza soralım, en iyi o bilir.
Eh, zaten yanıtı 14 yıl önce hazırlamış azize Meryem. 1987'den beri ezber tazeleye tazeleye saklamış dilinin altında. Artık onun iktidar günleri, bütün medya ağzına bakıyor:
"Hadi söyle bize, bugün kimden nefret edelim? Kimi kurban edelim bugün kendi kepaze ruhumuza vekâleten?"
Azize parmağıyla değersiz, cemaatsiz, rütbesiz birini işaret ediyor. Bir sürgün. Araftaki, kimsesiz, zırhsız, dilenci kılıklı biri. Zaten sürüsepet düşmanı var, ama örgütü ve fedaisi yok. Üstelik medyayla kavgalı. Memleketin tersanelerini değilse bile, matbuatını ele geçirmiş olan yavşaklarla görülecek hesabı var.
Azize Meryem, onca yılın itilip kakılmışlığının, üç kuşaktan beri evlâttan evlâda devredilen mağlubuyet duygusunun, yıllardan beri burnuna doğru uzatılmış suçlayan zorba parmakların kat kat katmerlendirdiği ezikliğin rövanşını almayacak mı? Artık giyotine gönderilecek kişileri parmağıyla gösterme sırası ona geldi.
Meydandaki herkes susmuş, azizenin ağzına bakıyor.
Ama azizenin aklına gele gele çocukluk takıntıları geliyor.
Ah benim canım kardeşim! Ne gerek vardı onca yıl yüksek okullarda dirsek çürütmeye? İki üç tane örgüt bildirisi okusan yeterdi bu "derin" sosyolojik sonuçlara varman için.
Ah benim köse sakalım!
Böyle faşizmin böyle devrimcisi oluyor.
Ve böyle entelijansiyanın böyle kahramanı.
Yeni Jan Dark'ımız memlekete hayırlı olsun.
Bendenize gelince...
Her dönemin günah keçisi olarak emrinize amadeyim efendim.
Konuyla ilgili yazışma: Roll, soll ve yobazlık üzerine
Son yazı: Cihangir Kolonisi'nin Azizesi; Pınar Selek
Pınar Selek 5 yıl aradan sonra bir kez daha kükredi:İlhan Selçuk ve" Hızlı Gazeteci"
Bu yazı eşe dosta tavsiye edilir
Necdet Şen

Ali Türkan
Onurlu olmak da, en başta, insanlardan bir şey istememek, istesen bile aynı yu iki kere sormamak demek benim için. Çocuklarıma da bunları öğretiyor, böylece onlara yapılabilecek en büyük kötülüklerden birini yapıyorum. On yıl sonrasının dünyasında, yalnız kalmalarını programlıyorum şimdiden. Bu öyle bir yük ki, kalkamıyorum bazen altından. Devam »

Necdet Şen
İşte böyle değerli HappyKent'li hemşehrilerim. Teknoloji sayesinde biz zeki insanlar kendimize bir dünya cenneti yarattık. Ama bu cennet, şimdilik sadece parasını ödeyebilen "seçilmiş" insanların hizmetinde. Ne yapalım, herkese yetecek kadar temiz havamız yok. Devam »
Ayhan Erol ölçmüş, biçmiş, tartmış yazmış yazısını abilerim , ablalarım. Bu konuda...
Dr. Dertli Dermanî - Memur sadizmi ve can çekişen hastanelerimiz
Sizden daha iyi, daha dürüst, daha akıllı bir insan mıyım bilemiyorum. Ama sizden daha...
Necdet Şen - Memur sadizmi ve can çekişen hastanelerimiz
Üfürmek kolay, sağlık personelinin sorunları hakkında bir yazı yazabildin mi? Sanmıyorum...
Ayhan Erol - Memur sadizmi ve can çekişen hastanelerimiz
Ne kadar sahici bir aşk öyküsü. Daha doğrusu, ne kadar sahici bir öykü. İnsanın kendisini bu...
Sedef Türker - Neredeydin ki günlerdir?
Bu dünyada ne kadar büyük bir boşluğu doldurdukları ancak yokluğunda farkedilen insanlar vardır...
Mutlu Olsen - Halk böyle istiyor
İşler sarpa sardıkça, bizim aydınlar iyiden iyiye beyaz atlı prensini bekleyen genç kızlara (daha kötüsü buhranlı kadınlara) benziyorlar. Öyle olunca, mesele sadece AKP'nin kof çıkması değil, platonik aşklarının hepsi hayal kırıklığına mahkûm.
Seyit Balkuv
Dikkat, zokayı yutmak üzeresiniz. Zihninizle egonuz size bir oyun oynamaya hazırlanıyor. O amcayı yüceltmek ve dolayısıyla diğer birilerini aşağılamak üzeresiniz. Tabii siz yücelen tarafta kalacaksınız. Devam »
İlker Tortop
Gençliğimi özlüyorum ben. Omzumdaki romatizma ağrılarına rağmen özlüyorum o günleri. Beyazlara muhtaç değildik, tuğladan ocağımız yetiyordu gülerek yaşamaya. Etrafımızdakileri etkilemek zorunda değildik ve hayat çok ucuza geliyordu. Devam »
Ali Sedat Çetinkoz
Şimdilerde emekliliklerini yaşayan iki üst derece hakim ve iki cumhurbaşkanından başka başına fötr takan devlet adamı var mı bilmiyorum. 70'li yıllarda gurbetçilerin izine gelirken giydiği, yeşil ördek tüylü Bayerisch fötrler bile artık kayboldu. Devam »
Vahap Demir
Sözün özü, Türkiye'de ne sol ne de liberal düşünce yoktur. Az sayıda bunların ne olduğunu bilen insan da tartışmayı harlandıracak kadar kalabalık veya güçlü değildir. Tartışmanın düzeyi de zaten her defasında "bizden gayrisi bize dost değil" önermesiyle sonlanacak kadardır. Devam »
İsmail Ragıp Geçmen
Bir çocuk, kadının o halini fotoğrafladığımı görünce, tüm fırlamalığıyla kadına sokuluyor ve üstündeki şalı indirip kaçıyor. İşte o anda fotoğraf makinem elimden kayıyor. Şaşkınlık içinde bakakalıyorum. Yüzünü ve saçlarını gizleyen örtü indirildiğinde ortaya sarışın, hafif çilli, deniz mavisi gözleriyle çok hoş bir batılı kız çıkıveriyor! Devam »
Ali Sedat Çetinkoz
Bu işin idealizmle, sosyalizmle, bağımsızlıkla bir ilgisi yoktu! Neyle ilgisi olduğunu da çok geçmeden anladık. Birebir içinde yaşadığım hergün ölümlü olayların ardından bir sabah darbe oluverdi. Artık sağ-sol çatışmasına gerek kalmamıştı ve çıkaranlar tarafından "bıçak gibi" aniden kesiliverdi. Devam »
Necdet Şen
Diyorum ki; bırakınız yapsınlar. Ter ter tepinsinler senede bir defacık da olsa. İsterlerse zincirlerle sırtlarını dövsünler. İsterlerse kollarına jilet atsınlar. Sallasınlar bayrağı düşman üstüne. O düşman kendi kardeşleri bile olsa. Devam »
Seyit Balkuv
Empati ve acımadan bahsetmiyorum, merhametten bahsediyorum. Eziyet çeken, onurlu yaşama hakkı ve özgürlüğü elinden alınan insan ve hayvanların durumunu görüp de, içi cız etmeyen insanlarda merhamet kandilinin nasıl yakılabileceğinden bahsediyorum. Devam »
Vahap Demir
Madem okul tarafından kabul gören biri olamadım, bari muhalif tavır takınayım da görsünler günlerini düşüncesiyle filizlenen aykırı düşünceler... Takınılan muhalif tavrın hocaları zerre ilgilendirmemesi, sadece takınana gününün gösterilmesi... Yıllar sonra hatırlanıldığında yutkunma problemlerine neden olan bilumum diğer anılar... Devam »
Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Şimdi başım iki ellerimin arasında düşünüyorum: Onlar gibi olmak, onlar gibi giyinmek, onlar gibi yiyip içmek, onlar gibi oturup kalkmak, onların diliyle konuşmak... Haydi bunların hepsini yapayım. Fakat, onlar gibi nasıl düşünebilirim? Nasıl onlar gibi hissedebilirim? Devam »
İlker Tortop
Her şeye alışmış olan bizler hiç bir şeye de şaşırmayacağız. Tankerler evlere girecek, uçaklar taksilere çarpacak, çocukların öğretmeni sapık, mahallenin doktoru sahte çıkacak ama şaşırmayacağız. Dağda ölecek, vadide ölecek, ölecek de ölecek insanlarımız. Devam »
© 2000-2008 ~ Derkenar, tasarım + programlama + uygulama olarak bir Sokak Kedisi ürünüdür. Tüm hakları yasal koruma altında olup, içeriği izinsiz çoğaltılamaz, ticarî nitelikli yayınlarda ve internet sitelerinde (çok kısa tanıtımlar dışında) kullanılamaz.