Patronsuz Medya

Ünlü yazar Filânca'dan İmza Günü ve Söyleşi

Necdet Şen - 3 Ağustos 2003


İlk imza günümü 1988 yılında Nişantaşı'ndaki Akademi Kitabevi'nde yapmıştım. Zamanında pek bir patırtı koparmış olan çizgi romanım Bacı kitap olarak basılmıştı ve sanırım bizim kitapçı aynı günlerde kitabı çıkan iki yazarına imza günü ayarlamıştı.

İmza için kitabevine gittiğimde diğer yazar arkadaşı benden önce gelmiş ve birkaç "hayranıyla" konuşurken buldum. Usulen tanıştırıldık. Usulen diyorum, çünkü gıyaben zaten tanışıyorduk. Hatta o zamanlar yazılar yazdığı Elele dergisinde bendenizi ve Bacı'yı göklere çıkaran uzun bir methüsena yazmış, hatta yazının bir yerinde "siz onu tanımazsınız, Hızlı Gazeteci'ye hiç benzemez, ufacık tefecik bir çocuktur" diye boy pos tarifi bile vermişti.

Oysa karşılaştığımızda gördüm ki, ufak tefek olan aslında kendisiymiş. Cüsse olarak tabii. Yoksa Engin Ardıç'ın zekâ konusunda, "benim" diyeni suya götürüp susuz getirecek biri olduğunu yazılarından okuyor, görüyoruz.

Tanıştırılmanın hemen ardından "ya şimdi hiç kimse kitap imzalatmaya gelmez de madara olursak?" diye endişesini dile getirdi. O anda ben de tastamam aynı şey için endişeleniyordum, ama o benden önce söyleyince bilgiç bir tavırla "yok, gelirler" dedim.

Geldiler de nitekim. Kitabevi sahibi memnun kalmıştır herhalde kasayı kapatırken.

Engin Ardıç'la bir daha hiç karşılaşmadım. Daha sonra da, eksik olmasın, birkaç kez bu fakirin yazıp çizdikleri için övücü yazılar yazdı. Bir iki kez telefonda konuştuk zaman içinde. Bir keresinde de -televizyonda yorumcu olduğu sıralarda- Değişim Rüzgârı'ndaki cümlelerimi "bugün size yorum yapmayıp necdet şen'in cümlelerini okuycam, altına imzamı atarım" diyerek onurlandırdığı için, teşekkür etmek amacıyla aradım. Her seferinde "şöyle bir buluşup Kadıköy'deki birahanelerden birinde birer Arjantin içsek" dedi, ama bu bir türlü yapılamadı. Zamanı gelince yapılacağından eminim. O epeydir paçasını plaza dünyasına kaptırmış, zaman zaman patron kavgalarına bulaşmakta ve bu yanlış yerlerde harcanmakta olan pırıltılı bir adamdır. İnşallah çok geç olmadan, ayakları üstünde dimdik yürüyerek ve alnının akıyla terkeder oraları.

Bilirim, güçtür köşe yazarlığının insana sunduğu gücü elinin tersiyle itip önemsizliği seçmek. Ama imkânsız değildir. Bunu yapabilenler var.

Tabii bu yazı bir Engin Ardıç yazısı olmayıp, ana teması kulunuzun bir zamanlar maruz kalmış olduğu, ama epeydir yapmamaya yeminkassem ettiği İmza Günü ve Söyleşi deneyimlerini aktarmaktır.

Kültürel faaliyet ayağına cin-tonik satışı yapma geleneği

İlk söyleşim Bilsak'dakiydi galiba. O zamanlar Beyoğlu'nda bir yerlerde Bilsak diye sanat-kültür sosuna bulanmış bir bar vardı. Adını hep duyardım da gitmişliğim yoktu.

Günün birinde bir bayan telefonla mı aradı, mektup falan mı yolladı hatırlamıyorum, ama kendisinin Bilsak'ın sanat yönetmeni olduğunu söyleyip bir söyleşi yapıp yapamıyacağımızı sordu.

Çiçeği burnunda herbo kamay danoz'uz ya, "olur" dedim.

"Bu Pazar günü saat onikide bekliyoruz o zaman" dedi ve kapattı.

Acemiyim, "herhalde bu işler böyle oluyor" diye düşünmüş olmalıyım. O Pazar sora sora Bilsak'ı buldum.

Sanıyorum ki kibar tavırlı birileri beni kapıda karşılayacak, söyleşinin yapılacağı salona davet edecek, konuklara takdim edecek falan.

Oysa ortalıkta kimsecikler yoktu.

"Tufaya mı geldik yoksa?" diye pimpiriklenerek durumu öğrenecek birilerini aramaya başladım. Kapının karşısında tuvalet kapısı mı vestiyer mi olduğunu anlayamadığım bir yerde duran temizlikçi benzeri birine beni arayan bayanın adını verdim. "O, Pazar günleri gelmez" dedi.

İşe bak! "Kim var o zaman burada görevli?" diye sordum, "bu saatte kimseyi bulamazsın, akşama doğru gelirler" dedi.

Utana sıkıla "benim bugün burada bir söyleşim vardı da" dedim, "gazetede duyurdular hatta".

Kafasıyla sol taraftaki bir kapıyı gösterdi.

Kapıdan çekinerek girdim. İçeride masalara ya da kenardaki sedirlere oturmuş erkekli kadınlı üç beş kişi var, ama kimsenin söyleşi izlemeye gelmiş gibi bir görüntüsü yok. Soramazsın ki şimdi "bana mı geldiniz?" diye.

Gittim, salonun en dip köşesinde bir sedire utana sıkıla sığıştım, beklemeye başladım. Saate bakıyorum, tam oniki, söyleşi falan olacaksa, izleyicilerin en azından bazılarının gelmiş olması gerekir diyorum. Gelmişler midir acaba? Şu karşıda oturanlar Hızlı Gazeteci okuyorlar mıdır?

Sonunda utangaçlığımı yenip sordum. "Afedersiniz, acaba siz..."

"Evet" dediler, "sizin söyleşiniz için geldik."

Oh, biraz rahatladım. Demek ki kaybolmamışım! Demek bütün bunlar bana, yani Hızlı'ya uyuz olan birilerinin tertiplediği pis bir şaka değilmiş.

Ucundan kıyısından konuşmaya başladık. Arada sırada içeri giren yeni birileri oluyor. Bazıları sessizce bir köşeye ilişirken, bazıları öyle bir tantanayla ve kendisiyle meşgul bir halde giriyor ki, söyleşiyi kesip onları bir yerlere yerleştirmek zorunda kalıyorum.

Böyle kâh "söyleşip" kâh kapıdan girenlere teşrifatçılık yaparak saatlerimizi geçirdik. Saat öğleden sonra üç buçuk cıvarında hâlâ gelenler var. Artık iyice ısınmış olmalıyım ki, ev sahibi gibi hesap soruyorum bazılarına "bu saate kadar nerede kaldın?" diye. Naapsın garibanlar, gazetedeki ilânı anca görmüşler, "belki hâlâ oradadır" diye bir şanslarını denemek istemişler. Tabii burdayız, ilk kez bu kadar okur bir arada, başka nerede olalım ki?

En son gelen gruptan birisi o kadar geveze çıktı ki, o andan itibaren söyleşi onun söyleşisi oldu. Sonunda taa en baştan beri sol tarafımda oturmakta olan ufak tefek bir kız sinirden kıpkırmızı, "sus be adam, buraya seni dinlemeye mi geldik?" diye bir celâllendi, araya girip yatıştırmak zorunda kaldım.

Tam o sırada daha önce hiç görmediğim bir garson girdi içeri ve bana doğru yürüdü. Garson olduğunu nereden anladın derseniz, üstündeki smokinden anladım tabii. Öyle yerlerin -yöneticileri değilse bile- garsonları lord gibi oluyor.

Bendeniz fakir, "şunca saat konuşmaktan tükürük bezleri katılaşmış bir konukları olduğunu hatırladılar herhalde, 'boğazınız kurumuştur, ne içmek istersiniz?' diye sormaya geliyor garson" sandım, alelacele ne içeceğimi düşünmeye başladım. Düşünmekle de kalmayıp sordum da.

Garson bir lord ciddiyetiyle "bir şey içmek istiyorsanız bar şu tarafta" dedi ve ekledi: "Söyleşinizi burada kesmeniz gerekiyor, saat dörtte bar devreye girer, içki satmak zorundayız."

Bilsak yönetimi bu hakiri karşılamaya değil, kovalamaya eleman tahsis etmiş sadece.

Bana kalsa, ağzımın içine bakan, ne söylediğimi önemseyerek dinleyen bu insanları bulmuşken, günlerce aç susuz konuşurum, ama madem kültür faaliyetinin süresi doldu, sıra içki satma faaliyetinde, saygı duymaktan başka seçeneğimiz yok.

Tam konuklarıma teşekkür edip ayaklandığım an garson elime ince uzun bir zarf tutuşturdu. Herhalde teşekkür mektubu olmalı diye düşündüm, bak, o kadar da kaba değillermiş.

Ama evde zarfı açınca anladım ki, teşekkür falan değil, bahşiş varmış içinde. Daha doğrusu bir kupon. Bilsak'da iki üç kez indirimli içki içme kuponu.

İçkiyle aram pek sıkı fıkı değildir, aylarca içmesem aklıma gelmez. İçtiğimde de damlalıkla içerim. Oraya bir daha ne gittim, ne de kullandım o kuponları.

Bilsak diye bir yer olduğu da silinmiş gitmişti aklımdan, bu yazı vesilesiyle hatırladım. Kimdi acaba oranın sahibi? Ya yöneticisi kimdi? Ya bu söyleşileri düzenleyen sanat yönetmeni hanım? Hayatta mıdırlar? Bu dünyada bir iz bırakmışlar mıdır acaba?

Yıllar sonra bir yerlerde yazar Feride Çiçekoğlu'yla tanıştığımda, o gün Bilsak'daki konuklar arasında kendisinin de olduğunu söylemişti. Bir köşede sessizce oturup dinlemiş. Bilsak'da söyleşi yapmaktan değil ama onun oraya gelmiş olmasından dolayı gurur duymuştum.

Gençlik Günleri

Sanırım en kalabalık söyleşimdi. Harbiye'deki Muhsin Ertuğrul tiyatrosunun fuayesi tıkabasa doluydu. Merdivenler bile. Niye oradaydılar bilemiyorum.

O söyleşiden aklımda kalan şeylerden biri, karikatüre başlamama sebep olan şeyin cebimdeki son 25 kuruşu harcamaya korkarak sokaklarda dolandığım günlerde Gırgır dergisine yolladığım karikatürün yayınlanmasının ve ardından gelen 35 liralık posta çeki olduğunu anlatırken, ön sıradaki bir delikanlı gözlerinden öfke saçarak "keşke o parayla psikoloğa gitseydin!" diye lâf atması, diğeri de sorular kısmına geçildiğinde, herkese soru sorma fırsatı verdiğim halde, pencere kenarında duran ve söyleşi boyunca yutkunmama neden olan afeti durmaksızın el kaldırdığı halde ısrarla görmezlikten gelişimdi.

Kızcağız sonunda umudunu kesip elini indirdi ve söyleşinin sonunu beklemeden terketti orayı.

Oysa "öl" dese, oracıkta ölürdüm o kız için... Öylesine güzeldi.

Acaba insanların birbirlerine ilgi göstermesini iğneleyen, sarakaya alan, duygusunu açığa vurduğuna pişman eden hoyrat çocukluk arkadaşlarının açtığı yara sandığımdan daha mı derin? Bu olabilir mi o şamsalaklığımın arkasındaki neden?

Herhalde "buyurun, sizin sorunuz neydi?" desem, bütün salonun "huaaaa, necdet'e bak, kızı görünce dibi düştü!" diye alay edeceği korkusu elimi kolumu bağladı.

Günler haftalar boyunca o kızı düşünüp iç geçirdim. Var mıdır böyle bir takozluk? Evet vardır. Hayat bunlarla doludur. Yazarlarımız her ne kadar değinmese de, sadece "ilâhî" aşklar yazılmaya değer bulunsa da, bu memlekette birinden hoşlandığını söylemekten, hatta belli etmekten çekinecek türde kıyamet kadar insan vardır. Bu hakikat süpermarket edebiyatının ilgi alanına girmez. Bunları dile getirene de "lumpen" sıfatını yapıştırmaya hevesli birkaç tabur dantellektüel vardır kent sokaklarında.

Bir çocuğum olsaydı, ona "sana karşı alaycı hoyrat davranan insanların üstüne tereddütsüz çek çiziği. Kendinle barışık olduğun sürece yeni arkadaşlar bulmakta zorlanmazsın. Ama giden gider. Bir daha bulsan bile o heves gitmiştir. O nedenle, hoşlandığın kişiyle yakın çevren arasında tercih yapmaya zorlanırsan gözünü kırpmadan yakın çevreni feda et" derdim.

Ne yazık ki, toslaya toslaya öğreniliyor bunlar.

O kızgın gence gelince, onu kendisinden daha kızgın olanların hışmından gene ben korumak zorunda kaldım.

Ne söyleşiler yaptım, zaten yoktular

Bir keresinde de bir Tıp Fakültesi'nde söyleşi yaptığımı hatırlıyorum. Son sınıf öğrencileri rica etmişti. O söyleşiden aklımda kalan tek şey -nasıl bir salonsa orası- söyleşi boyunca gıcırtılarla açılıp kapanan kapılar ve her gıcırtıda topyekün kapıya dönüp kim giriyor diye bakan dinleyicilerdi.

Bir başka söyleşi davetine icabet ettiğimde, ortalıkta yine kimseyi görememiş, nedenini sorduğumda da hiç kimseye duyurulmadığını öğrenmiştim. Meğer benim duyurmamı beklemişler. Deneyimsizlik tabii benimki. Orası bar, onların işi içki satmak, benim işim de oraya söyleşi ayağına müşteri toplamak. Racon bilmeyen adama söyleşi teklif edersen olacağı budur tabii. Üstelik yağmurlu bir gündü, olağan müşterileri bile evde oturmayı yeğlemiş, bunun acısını da benden çıkardılar. Ayağım uğursuz geldi yani sanat aşığı içki perakendecilerine.

Bir diğer söyleşim Bakırköy'deydi, trafiğe takılıp iki saat gecikerek ulaşmıştım söyleşinin yapılacağı salona ve orada hâlâ oturmuş bekleyen insanlar görmüş, utancımdan yerin dibine geçmiştim.

Bir başka söyleşi daha hatırlıyorum. İstanbul'un en çatapatlı semtlerinden birinde, belli ki militan solcuların cirit attığı bir lokalde, oradakilerin yarısından fazlasının sempatizanı ya da militanı olduğu sol örgütün liderinin "Mit ajanı" olduğunu iddia etmiştim. Gençlik işte. Götürürler ulan adamı! Ağzından çıkanı tartsan da öyle söylesen ya. Oysa oradaki insanlardan çıt çıkmamıştı. Sadece bir tanesi, utana sıkıla itiraz etmişti.

"O kişinin emniyette nasıl ağır işkencelerden geçirildiğini bilseniz, bunları söylemezdiniz. Mit ajanına böyle işkence yapıldığı nerede görülmüş?"

Bu kez de utanmıştım. Komplo teorisinin bokunu çıkardığımı ve kolay tahliller uğruna bir davaya baş koymuş ve ağır bedeller ödemekte olan insanları bir kalemde harcadığımı düşünmüştüm içimden.

Belki şöyle demeliydim onlara:

"Sizin devrim adına yaptığınıza inandığınız bazı eylemler acaba tam tersi bir amaca hizmet ediyor da olabilir mi? Kendi iradenizle karar verdiğinize inandığınız ve hayata geçirebildiğiniz her eylem, gerçekten de sizin özgür iradenizle mi oluşuyor? İşin içinde göremediğiniz olası yönlendirmeler, komplolar da olabilir mi?"

Bir başka söyleşi için taa İzmir'e gitmiştim. 1989 yılı sonuydu. Bir sinema salonunun sahnesine kurulmuş uzun bir masada, yazar Füruzan, aktör Aytaç Arman, türkücü Tolga Çandar, Sivas'ta katledilen şair Behçet Aysan, toplantıyı yöneten gazeteci Hasan Uysal ve bendeniz "1990'lı yıllarda Türkiye'de sanat nasıl olacak?" türünden çok gerekli bir mevzuda lâklâka eylemiştik.

O günden aklımda kalan, içimde en derin yer etmiş olan anı da, düşünmeden pat diye konuşma huyum yüzünden devirdiğim bir başka çam.

Toplantı uzayınca, hem konuşmacılar biraz soluk alsın, hem de salondakiler çiş-miş ihtiyaçlarını falan gidersin diye on dakika ara verilmişti. Arada da yerlerimizden kalkmadık, bize oturduğumuz yerde çay servisi yapıldı.

Çayları getiren adam sahneye çıkamadığı için, bardakları zor şer aşağıdan uzatıyordu. Bize kolaylık olsun diye de şekerlerini içine atıp öyle veriyordu. Aksi gibi, ben de şekerli çay içemem. Fakat bu adamcağız bunu nereden bilsin? Ben "dur!" diyene kadar attı içine iki tane iri kesme şekeri, karıştırdı.

Birden öfkelendim ve -bilen bilir, pek ürkütücüdür öfkem- sert bir sesle "arkadaşım, bazı insanlar çayı şekersiz içebilir, bunu düşünemiyor musun?" diye gürledim.

Ulan ikram be! Zehir olsa içilir! Bu ne çiğlik?

İşin daha vahimi, bu sözlerimi önümdeki kapatmayı unuttuğum mikrofondan bütün salon duydu. Herkes ayıpladı tabii bakışlarıyla falan. Üstelik adamcağız çaycı değilmiş, o toplantıyı kültür aşkına düzenleyen gönüllü bir kişiymiş. Kibarlığından kendi sunuyormuş çaylarımızı.

Halkımızı eğitmeliyiz efendiler!

Bir söyleşi daha var hatırladıklarım arasında. Bunların çoğunu unutmuştum, yazarken hatırlıyorum.

Mekân, İstanbul Dudullu'da bir özel lise. İmza günü ve söyleşilerden -özellikle de birkaç sevilme açlığı içindeki danteli okurlarıyla, daha doğrusu, ayran budalalarıyla hayran budalalarını birbirleriyle buluşturup, kültür sanat faaliyeti ayağıyla içki satılanlardan- sıtkım sıyrıldığı için, bu tarz teklifleri dinlemeden reddettiğim dönemde rica minnet çağırıldığım, yüzüm tutmadığı için "peki" demek zorunda kaldığım bir tanesi.

O zamanlar arabam vardı -hani şu iki yıl önce satıp, parasının bir kısmıyla bilgisayara tarayıcı aldığım araba- atladım o arabaya, sora sora buldum liseyi. Sora sora desem de, o kadar kolay olmadı tabii. Dudullu cıvarında yol sorduğum bir manav, neden bilmem, sövdü meselâ. Uymadım tabii. Söyleşi ve imza günü yapan bir seçkin bir adamız, elin manavıyla tepişecek değiliz herhalde.

Başkalarına sordum yolu. Onlar sövmediler, tarif ettiler, okulu buldum. Hatta -epey zor olsa da- okulun giriş yapılabilen bahçe kapısını da bulabildim. Arabayı park ettim, kapıya yöneldim ve bil bakalım kime rastladım orada?

Hani bir tiyatro eleştirmenimiz vardı ya, "saçlarımda yıldız, yüreğimde hüzün, ben çok duyarlı biriyimdir, dün tiyatroya gittim, ilk perdeden son perdeye kadar duygulandım" diye kendini anlatmaktan bir türlü sadede gelemeyen, iki yıl önceki tenkisatta kapının önüne konunca "kendisini tecavüze uğramış gibi hisseden" bayan yazar, işte o.

Bendeniz, 1975 yılında Milliyet'te de çalışmıştım beş ay kadar. Ayak işlerine bakıyordum grafik servisinde. O zaman bitişik odada da sanat dergisi çıkartılıyordu ve Türkçeyi Paris aksanıyla konuşan bu zarif hamfendiyi sık sık görüyordum koridorlarda falan. Demek ki o da imza günü ve söyleşi için gelmiş. Büyük bir olasılıkla yanyana masalarda oturup imza vereceğiz. Tanımıyormuş gibi yapmak olmaz.

Gerçi çocukken okuduğum adab-ı muaşeret kuralları kitabında "bayanla erkek karşılaştığında önce bayan selâm verir, erkek onun selâmını alır" yazıyorsa da, Tirebolu'da büyümüş biri olarak bu kitaba harfiyen riayet etmem gerekmez.

"Merhaba Zeynep Hanım, adım falanca, ben de imza günü için..."

"Sizi tabii ki tanıyorum, taa Milliyet yıllarından."

Ay inanmıyorum! Koskoca Zeynep Oral beni tanıyor. Ama nasıl olur? Ben o zaman daha ufacıktım (yaş olarak tabii, boy aynı boy).

"Olsun, ben sizi tanıyorum, çizgi romanlarınızı da okumuşluğum var" dedi Zeynep Hanım, çok gururlandım.

(Bilemiyorum, adı Zeynep olanların bir özelliği midir bu, bir başka Zeynep de hem aynı gazetede karşılıklı odalarda, hem de koskoca İstanbul'da sokak yokmuş gibi aynı sokakta, karşılıklı apartmanlarda oturmamıza ve her Allah'ın günü sokakta ya da gazete koridorunda burun buruna gelmemize rağmen, ben ayağına gidip, "merhaba, sizinle hem muhitte hem gazetede kapı komşusuyuz, benim adım filânca" diyene kadar göz teması bile kurmamakta ve tanımıyormuş gibi yapmakta ısrar etmişti. Oysa o da köse köse dolandığım Güneş gazetesi günlerinde bile biliyormuş kim olduğumu. Öyle yedi göbekten aristokrat birinin benim bile haberdar olduğum adab-ı muaşeret ilmini bilmemesi düşünülemeyeceğine göre, "acaba bu kurallardan daha öncelikli bir başka kural mı var?" diye düşünürüm zaman zaman. Meselâ "avam her zaman asillerin ayağına gidip eteğine yüz sürer, ondan sonra lütfen kabilinden muhatap olunur" diye? Özünde gayet zarif olan bu insanlardaki bu arkaik kibir nedir, hiç anlayamam. Madem bu kadar asil bu insanlar, neden gazetecilik gibi kıçıkırıklara has bir işle iştigal ederler?)

Haa, ne diyorduk? Zeynep hanımla birikte bahçe kapısından içeriye yöneldik. Burada da karşılayan falan yok, konuk yolu kendi bulmak zorunda. "Ben, " dedi Zeynep hanım, "aslında böyle imza günleri falan yapmam, ama şimdi kendimi mecbur hissettim."

Acaba önce "ben de yapmam aslında" mı desem, yoksa kendimden bahsetmeyip "neden mecbur hissettiniz?" diye mi sorsam?

Sormama gerek kalmadan kendisi açıkladı: "Biz aydınlar şeriata karşı halkı bilinçlendirmek zorundayız; o nedenle kendimi zorunlu hissettim."

Ah şu aklıma geleni aniden dan diye söyleme huyum! İşte asillerle sefilleri birbirinden ayıran temel bir hususiyet farkı. Onlar düşündüklerini değil, söylenmesi gerekeni söylerler. Çoğunlukla da sükût ederler. Ben çenemi tutamam.

"Hamfendi, sizin neyinize gerek şeriat-meriat? Komitacı mısınız? Kendi tiyatro yazılarınızı yazsanıza!" deyiverdim bir anda. Ve der demez çok utandım. Koskoca kültür abidesi beni tanıyor, ben onunla cühela anneme hitap eder gibi konuşuyorum.

Bu utancım söyleşi boyunca da sürdü. İkimiz de farklı salonlarda, farklı konularda farklı sınıflara konuştuk tabii. Söyleşi sonrasında, koridorda bizim için hazırlanıp üzerine kitaplarımız dizilmiş olan işporta (yani imza) masacıklarına yürürken, çenemi gene tutamadım...

Bir saat önceki gafı tamir edeceğiz ya, tiyatrodan söz açıp eleştirilerinin zarafetinden söz açsam fena çuvallarım, çünkü ilgilenmediğim konuların başında ekonomi, spor, şiir, bir de tiyatro gelir.

Yıllar önce Selçuk Demirel'le karşılaşmıştık İran Konsolosluğu'nun önünde. Eksik olmasın, ayak üstü çizgi romanlarımı çok güzel bulduğunu falan söylemişti. Ben de kendimi karşılık vermek zorunda hissetmiş, "senin de kazağın çok güzel" demiştim. Ayıp olmuştu galiba. Her zamanki gibi, o zaman da ağzımdan çıkan lâftan gizlice utanmıştım.

Hobimdir, hep utanırım.

O gün de ne yapayım, koridorda yürürken, illâ konuşmam gerekiyormuş gibi, Zeynep Hanım'a tuttum aklıma gelen ilk ve en basmakalıp şeyi söyleyiverdim

"Ne kadar da güzelsiniz hamfendi!"

Hay demez olaydım! Hanımfendi bu sözümü nasıl yorumladıysa, "ama benim 26 yaşında bir oğlum var necdet bey" diye yanıtladı.

Bir kez daha tutamadım çenemi.

"Hamfendi ben size ne kadar gençsiniz demedim, ne kadar güzelsiniz dedim!"

Biraz sert bir ses tonuyla söyleyiverdim üstelik bunu.

Hay Allahım, var bende bir arıza! Yüzde yüz! Bir türlü ortak bir lisan bulamıyorum asillerle. O kadar da Fransızca okuduk halbuki orta mektepte ve lisede. Nafile!

Neyse ki Zeynep Hanım çok zarif bir hanımefendiydi, herhalde bu lâtifeden olmayacak anlamlar çıkarmadı, hatta kitaplarını imzalayıp hediye bile etti.

Hakikaten, gayet güzel bir kadındı Zeynep hanım o yaşında bile. Allah torunlarına bağışlasın.

Ama o günden sonra ne kadar yaşlı olurlarsa olsunlar kadınlara iyice düşünmeden iltifat etmemeye karar verdim. Gerçi insanlar bir tuhaf, yaşlı bir adama da "ne kadar yakışıklısınız amca" diyecek olsam, "hayrola, cinsel tercihlerini mi değiştirdin?" diye soran okumuş yazmış akademik ünvanlar kapmış dostlar çıkıyor. Bu insanlar kafayı bir yerleriyle mi bozmuş, ben mi dünyayı anlamaktan uzağım, bilemiyorum. Birine bir çift tatlı söz söylemek için mutlaka bir yerlerimizin "kalkmış" mı olması lâzım?

İskender nerelidir?

Benim bu patavatsızlıklarımın haddi hesabı yoktur arkadaş. Bursa'da yapılan bir imza gününden sonra kitabevi sahibi o yılların pop starlarından Erdal Atabek'i ve bendenizi oranın en meşhur İskender kebapçısına götürmüştü ikram kabilinden. Ben de tutup orada "bu kebap kültürü de Urfa'dan kalktı her yanı sardı" diye yersiz bir herze yumurtlayıp rüsva kepaze olmuştum. Meğer İskender Bursa'ya özgü bir kebap çeşidiymiş, bunu cümle alem bilirmiş de bir ben bilmezmişim, o gün öğrenmiş oldum.

İşte kültürün tanımı da budur zaten aziz Bursalılar! Yediği kebabın teritoryal orijinini bilmeyen bir teres, Saint Just'tan vecizeler ezberlese noolur, Rilke'yi Almanca orijinalinden okusa kaç yazar? Mamafih, ben bunları da bilmem. Türkiye'de entellektüel diye tanınan zevatın birçoğu -başta bu satırların yazarı olmak kaydıyla- aslında dantellektüeldir.

Neyse efendim, uzatmayalım. Bu yazı, gördüğünüz gibi, Derkenar geleneklerine aykırı bir biçimde, bir sürü isim zikrediyor. Olsun, kime ne zararı var? Kayıtlara geçsin, vakanüvisler faydalansın.

Size bir imza gününden ve söyleşiden daha bahsedeyim de niye bu işlerden sıtkım sıyrılmış, anlayın seçkin konuklar. Ama önce biraz ihtiyaç molası...

Devam: Masaya buyur! Ne içersin?

 

 Yorumlar

Üstadım, tam da size "davet etsek imza günü ve söyleşi yapar mısınız" diye teklif getirmek üzereydim, bu yazınızı okudum, vazgeçtim. Gerçi "biz öyle abuk şeyler yapmayız" desek siz yine tatmin olmazsınız ama gene de söyleyeyim benden günah gitsin, imza günü ve söyleşi yapmama kararınızı bir kere daha gözden geçirmeye ne dersiniz?

Erhan Akkuzu - 23 Eylül 2009 (02:22)

Necdet Bey, epeyce bir yazınızı okudum bu gece. Çok iyi geldi. Kendini bu kadar didikleyen birine nasıl iltifat edilir bilemedim. Biraz korkaraktan varolun diyorum sadece.

Özlem Yağız - 12 Temmuz 2010 (01:55)

Benim de diyeceklerim var…

Ad Soyad
e posta   (yayınlanmayacak)
« 2694

Necdet Şen yazıları

Editörün Önerisi

Bıkmadın mı tartışmaktan?

Necdet Şen

Tartışma (eskiden nasıldı bilmem ama) günümüzün en pislik modalarından biri. Bu davranış sapması, pıtırak gibi çoğalan ve en vahşisinden rekabet ortamı içinde izleyici (ve reklâm) kapmak için her yolu mubah sayan televizyon yayıncılığı yüzünden adamakıllı çivisinden çıkıp toplumu bozar hale geldi.


Son Yorumlar

Bildiğimiz üzüntü duygusunu depresyon&q…
Bunalım Burhan » Ayol, bunlar sağlam insanı…

Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu

ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu

Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü

Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu

 

Web Gezgini

Sosyalizmin Muaviye´si Stalin'dir

İki şeyi birbirinden ayırmak lâzım. Dünyada sosyalizm diye bir şey hiç olmadı. İslâm'ın başına gelen tabiri caizse, sosyalist teorinin de başına geldi.

Demir Küçükaydın (Adil Medya)


Son Yazılar

İslamlık ve Sosyalizm

Hikmet Kıvılcımlı

Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.


Talât Paşa Ruhu

Erdem Abaka

Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.


Kürk cinayettir!

Hülya Yalçın

Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.


Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal

Gökhan Akçiçek

Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.


"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"

Melih Özel

Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.


Osmanlı'da Özel Mülkiyet

Hikmet Kıvılcımlı

İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.


Çocukken yağmurun kokusu da başka

Melih Özel

Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.


Susmayı Özlemek

Gökhan Akçiçek

Bizden başka evrenin tüm konukları hep susuyormuş oysa. Ağaçlar, kelebekler, gökyüzü, karıncalar, tırtıllar, solucanlar… Binlerce lâkırdının içinde susarak var olanlar varmış.


Densizlikler denizinde boğulurken

Melih Özel

"Ben de densizlik yapmalıyım!" diyorum kendi kendime. Başka çaresi yok. Belki böylece boğulmam. Ne bileyim, belki su üstünde kalmanın yolu budur.


İlk Oğullar

Gökhan Akçiçek

Onları tanımanın en kolay yolu, yüzlerine, özellikle gözlerinin içine ısrarla bakmaktır. Bakışlarını ilk kaçıran onlar olacaktır. Neden dersiniz acaba? Her kardeşle azalmanın ıstırabı mıdır bu?


Adalet

Ali Sedat Çetinkoz

Boyumdan büyük lâflar ettiğime bakmayın, baştan söyledim, bunlar bir demlik çay içilip öyle yazılmış şeyler. Başkaları ülke bile yönetmiş böyle kafayla, ben anayasa kaleme alsam ne olur?


Damgasızların orgazmı 12 dakikaymış

Deniz Türkoğlu

Düşünsenize sayın Ayşe Hanım, hayvanı tam damgalayacakları esnada gelen geçen, bakan eden, öyle olmasın böyle olsun, orasına basma burasına bas diyen bir seyirci topluluğunun önünde yapılır mı bu işler?


Honki Ponki Tonino

Zeynep Bozboğa

2000'li yıllar ise başlı başına fiyaskoydu. Sanmıştık ki 2000'li yıllarda uzaya gideceğiz. Bizdeki de ne hayal gücü ama, Kıbrıs'a git desen gidecek paramız yok, uzaya baya baya niyet besledik.


Devlet Sınıfları

Hikmet Kıvılcımlı

Toprak toptan Kamu'nun adına, bugünkü deyimi ile "Devletleştirilmiş" bulununca, bu Toprak temeli üzerinde kurulu politika üstyapısı kendiliğinden "Devletlû" (Devletcil yahut alafranga deyimiyle: Devletsel) olur.


Rezidansta Yaşam

Bilge Bozkurt

Gazete, dergi, internet sayfalarında, her gün sayısı artan bu yeni yaşam umutlarına bakınca içim kıymık kıymık oluyor. Öde öde bitmez banka kredileri geliyor aklıma önce, ardından bu kusursuz evciklere sığışmak için ödenen büyük bedeller.


Beraber ve solo şarkılar; beğen, yorum yap, paylaş.

Erdem Abaka

Yanı başınızdayken hayatınızda olmasından şikâyet ettiğiniz bu köylü çocukları, Kürt meselesi ortadan kalktıktan sonra ait oldukları kastlarına gönderilmek üzere şimdilik yine sizlerin çıkarlarına hizmet ediyor. Yaşarken de kurtulamıyorlar sizden ölünce de.


Sevdikçe beni, sen kendini tanıdın

Deniz Türkoğlu

Bunca mutsuzluğun sebebi, "sahiciliğin" ağır faturasından kaçmakla ilgili olabilir mi? Şimdi biz, -bazılarımız, herhalde- vıcık vıcık sahte ve bir o kadar da samimiyetsiz miyiz yani?


Vatan yahut teferruat

Erdem Abaka

Terörle mücadele adına 90'lı yıllarda işlenen faili meçhul cinayetler toplumsal hafızada izlerini hâlâ korumaktadır. Dönemin Başbakanlarından Tansu Çiller'in "Devlet için kurşun atan da şereflidir, kurşun yiyen de…" sözleri de öyle.


Etiketler





Şu an 265 cici çocuk Derkenar'a bakıyor

   

Yazı Boyutu
234 - 863 - 1045  
©