Patronsuz Medya

6 Eylül 2008 Cumartesi

 Google Web   Derkenar  

 

Ünlü yazar Filânca'dan İmza Günü ve Söyleşi

Necdet Şen - 3 Ağustos 2003


İlk imza günümü 1988 yılında Nişantaşı'ndaki Akademi Kitabevi'nde yapmıştım. Zamanında pek bir patırtı koparmış olan çizgi romanım Bacı kitap olarak basılmıştı ve sanırım bizim kitapçı aynı günlerde kitabı çıkan iki yazarına imza günü ayarlamıştı.

İmza için kitabevine gittiğimde diğer yazar arkadaşı benden önce gelmiş ve birkaç "hayranıyla" konuşurken buldum. Usulen tanıştırıldık. Usulen diyorum, çünkü gıyaben zaten tanışıyorduk. Hatta o zamanlar yazılar yazdığı Elele dergisinde bendenizi ve Bacı'yı göklere çıkaran uzun bir methüsena yazmış, hatta yazının bir yerinde "siz onu tanımazsınız, Hızlı Gazeteci'ye hiç benzemez, ufacık tefecik bir çocuktur" diye boy pos tarifi bile vermişti.

Oysa karşılaştığımızda gördüm ki, ufak tefek olan aslında kendisiymiş. Cüsse olarak tabii. Yoksa Engin Ardıç'ın zekâ konusunda, "benim" diyeni suya götürüp susuz getirecek biri olduğunu yazılarından okuyor, görüyoruz.

Tanıştırılmanın hemen ardından "ya şimdi hiç kimse kitap imzalatmaya gelmez de madara olursak?" diye endişesini dile getirdi. O anda ben de tastamam aynı şey için endişeleniyordum, ama o benden önce söyleyince bilgiç bir tavırla "yok, gelirler" dedim.

Geldiler de nitekim. Kitabevi sahibi memnun kalmıştır herhalde kasayı kapatırken.

Engin Ardıç'la bir daha hiç karşılaşmadım. Daha sonra da, eksik olmasın, birkaç kez bu fakirin yazıp çizdikleri için övücü yazılar yazdı. Bir iki kez telefonda konuştuk zaman içinde. Bir keresinde de -televizyonda yorumcu olduğu sıralarda- Değişim Rüzgârı'ndaki cümlelerimi "bugün size yorum yapmayıp necdet şen'in cümlelerini okuycam, altına imzamı atarım" diyerek onurlandırdığı için, teşekkür etmek amacıyla aradım. Her seferinde "şöyle bir buluşup Kadıköy'deki birahanelerden birinde birer Arjantin içsek" dedi, ama bu bir türlü yapılamadı. Zamanı gelince yapılacağından eminim. O epeydir paçasını plaza dünyasına kaptırmış, zaman zaman patron kavgalarına bulaşmakta ve bu yanlış yerlerde harcanmakta olan pırıltılı bir adamdır. İnşallah çok geç olmadan, ayakları üstünde dimdik yürüyerek ve alnının akıyla terkeder oraları.

Bilirim, güçtür köşe yazarlığının insana sunduğu gücü elinin tersiyle itip önemsizliği seçmek. Ama imkânsız değildir. Bunu yapabilenler var.

Tabii bu yazı bir Engin Ardıç yazısı olmayıp, ana teması kulunuzun bir zamanlar maruz kalmış olduğu, ama epeydir yapmamaya yeminkassem ettiği İmza Günü ve Söyleşi deneyimlerini aktarmaktır.

Kültürel faaliyet ayağına cin-tonik satışı yapma geleneği

İlk söyleşim Bilsak'dakiydi galiba. O zamanlar Beyoğlu'nda bir yerlerde Bilsak diye sanat-kültür sosuna bulanmış bir bar vardı. Adını hep duyardım da gitmişliğim yoktu.

Günün birinde bir bayan telefonla mı aradı, mektup falan mı yolladı hatırlamıyorum, ama kendisinin Bilsak'ın sanat yönetmeni olduğunu söyleyip bir söyleşi yapıp yapamıyacağımızı sordu.

Çiçeği burnunda herbo kamay danoz'uz ya, "olur" dedim.

"Bu Pazar günü saat onikide bekliyoruz o zaman" dedi ve kapattı.

Acemiyim, "herhalde bu işler böyle oluyor" diye düşünmüş olmalıyım. O Pazar sora sora Bilsak'ı buldum.

Sanıyorum ki kibar tavırlı birileri beni kapıda karşılayacak, söyleşinin yapılacağı salona davet edecek, konuklara takdim edecek falan.

Oysa ortalıkta kimsecikler yok.

"Tufaya mı geldik yoksa?" diye pimpiriklenerek durumu öğrenecek birilerini aramaya başladım. Kapının karşısında tuvalet kapısı mı vestiyer mi olduğunu anlayamadığım bir yerde duran temizlikçi benzeri birine beni arayan bayanın adını verdim. "O, Pazar günleri gelmez" dedi.

İşe bak! "Kim var o zaman burada görevli?" diye sordum, "bu saatte kimseyi bulamazsın, akşama doğru gelirler" dedi.

Utana sıkıla "benim bugün burada bir söyleşim vardı da" dedim, "gazetede duyurdular hatta".

Kafasıyla sol taraftaki bir kapıyı gösterdi.

Kapıdan çekinerek girdim. İçeride masalara ya da kenardaki sedirlere oturmuş erkekli kadınlı üç beş kişi var, ama kimsenin söyleşi izlemeye gelmiş gibi bir görüntüsü yok. Soramam ki şimdi "bana mı geldiniz?" diye.

Gittim, salonun en dip köşesinde bir sedire utana sıkıla sığıştım, beklemeye başladım. Saate bakıyorum, tam oniki, söyleşi falan olacaksa, izleyicilerin en azından bazılarının gelmiş olması gerekir diyorum. Gelmişler midir acaba? Şu karşıda oturanlar Hızlı Gazeteci okuyorlar mıdır?

Sonunda utangaçlığımı yenip sordum. "Afedersiniz, acaba siz..."

"Evet" dediler, "sizin söyleşiniz için geldik".

Oh, biraz rahatladım. Demek ki kaybolmamışım! Demek bütün bunlar bana, yani Hızlı'ya uyuz olan birilerinin tertiplediği pis bir şaka değilmiş.

Ucundan kıyısından konuşmaya başladık. Arada sırada içeri giren yeni birileri oluyor. Bazıları sessizce bir köşeye ilişirken, bazıları öyle bir tantanayla ve kendisiyle meşgul bir halde giriyor ki, söyleşiyi kesip onları bir yerlere yerleştirmek zorunda kalıyorum.

Böyle kâh "söyleşip" kâh kapıdan girenlere teşrifatçılık yaparak saatlerimizi geçirdik. Saat öğleden sonra üç buçuk cıvarında hâlâ gelenler var. Artık iyice ısınmış olmalıyım ki, ev sahibi gibi hesap soruyorum bazılarına "bu saate kadar nerede kaldın?" diye. Naapsın garibanlar, gazetedeki ilânı anca görmüşler, "belki hâlâ oradadır" diye bir şanslarını denemek istemişler. Tabii burdayız, ilk kez bu kadar okur bir arada, başka nerede olalım ki?

En son gelen gruptan birisi o kadar geveze çıktı ki, o andan itibaren söyleşi onun söyleşisi oldu. Sonunda taa en baştan beri sol tarafımda oturmakta olan ufak tefek bir kız sinirden kıpkırmızı, "sus be adam, buraya seni dinlemeye mi geldik?" diye bir celâllendi, araya girip yatıştırmak zorunda kaldım.

Tam o sırada daha önce hiç görmediğim bir garson girdi içeri ve bana doğru yürüdü. Garson olduğunu nereden anladın derseniz, üstündeki smokinden anladım tabii. Öyle yerlerin -yöneticileri değilse bile- garsonları lord gibi oluyor.

Bendeniz fakir, "şunca saat konuşmaktan tükürük bezleri katılaşmış bir konukları olduğunu hatırladılar herhalde, 'boğazınız kurumuştur, ne içmek istersiniz?' diye sormaya geliyor garson" sandım, alelacele ne içeceğimi düşünmeye başladım. Düşünmekle de kalmayıp sordum da.

Garson bir lord ciddiyetiyle "bir şey içmek istiyorsanız bar şu tarafta" dedi ve ekledi: "Söyleşinizi burada kesmeniz gerekiyor, saat dörtte bar devreye girer, içki satmak zorundayız".

Bilsak yönetimi kulunuzu karşılamaya değil, kovalamaya eleman tahsis etmiş sadece.

Bana kalsa, ağzımın içine bakan, ne söylediğimi önemseyerek dinleyen bu insanları bulmuşken, günlerce aç susuz konuşurum, ama madem kültür faaliyetinin süresi doldu, sıra içki satma faaliyetinde, saygı duymaktan başka seçeneğimiz yok.

Tam konuklarıma teşekkür edip ayaklandığım an garson elime ince uzun bir zarf tutuşturdu. Herhalde teşekkür mektubu olmalı diye düşündüm, bak, o kadar da kaba değillermiş.

Ama evde zarfı açınca anladım ki, teşekkür falan değil, bahşiş varmış içinde. Daha doğrusu bir kupon. Bilsak'da iki-üç kez indirimli içki içme kuponu.

İçkiyle aram pek sıkıfıkı değildir, aylarca içmesem aklıma gelmez. İçtiğimde de şurup kadar içerim. Oraya bir daha ne gittim, ne de kullandım o kuponları.

Bilsak da silinmiş gitmişti aklımdan, bu yazı vesilesiyle hatırladım. Kimdi acaba oranın sahibi? Ya yöneticisi kimdi? Ya bu söyleşileri düzenleyen sanat yönetmeni hanım? Hayatta mıdırlar? Bu dünyada bir iz bırakmışlar mıdır acaba?

Yıllar sonra yazar Feride Çiçekoğlu'yla tanıştığımda, o gün Bilsak'daki konuklar arasında kendisinin de olduğunu söylemişti. Bir köşede sessizce oturup dinlemiş. Bilsak'da söyleşi yapmaktan değil ama onun oraya gelmiş olmasından dolayı gurur duymuştum.

Gençlik Günleri

Sanırım en kalabalık söyleşimdi. Harbiye'deki Muhsin Ertuğrul tiyatrosunun fuayesi tıkabasa doluydu. Merdivenler bile. Niye oradaydılar bilemiyorum.

O söyleşiden aklımda kalan şeylerden biri, karikatüre başlamama sebep olan şeyin cebimdeki son 25 kuruşu harcamaya korkarak sokaklarda dolandığım günlerde Gırgır dergisine yolladığım karikatürün yayınlanmasının ve ardından gelen 35 liralık posta çeki olduğunu anlatırken, ön sıradaki bir delikanlı gözlerinden öfke saçarak "keşke o parayla psikoloğa gitseydin!" diye lâf atması, diğeri de sorular kısmına geçildiğinde, herkese soru sorma fırsatı verdiğim halde, pencere kenarında duran ve söyleşi boyunca yutkunmama neden olan afeti durmaksızın el kaldırdığı halde ısrarla görmezlikten gelişimdi.

Kızcağız sonunda umudunu kesip elini indirdi ve söyleşinin sonunu beklemeden terketti orayı.

Acaba insanların birbirlerine ilgi göstermesini iğneleyen, sarakaya alan, duygusunu açığa vurduğuna pişman eden hoyrat çocukluk arkadaşlarının açtığı yara sandığımdan daha mı derin? Bu olabilir mi o şabalaklığımın arkasındaki neden?

Herhalde "buyurun, sizin sorunuz neydi?" desem, bütün salonun "huaaaa, necdet'e bak, kızı görünce dibi düştü!" diye alay edeceği korkusu elimi kolumu bağladı.

Oysa günler haftalar boyunca o kızı düşünüp iç geçirdim. Var mıdır böyle bir salaklık? Evet vardır. Yazarlarımız her ne kadar değinmese de, sadece "ilâhî" aşklar yazılmaya değer bulunsa da, bu memlekette birinden hoşlandığını söylemekten, hatta belli etmekten çekinecek kıyamet kadar insan vardır. Bu hakikat süpermarket edebiyatının ilgi alanına girmez. Bunları dile getirene de "lumpen" sıfatını yapıştırmaya hevesli birkaç tabur dantellektüel vardır kent sokaklarında.

Bir çocuğum olsaydı, ona "sana karşı alaycı hoyrat davranan insanların üstüne tereddütsüz çek çiziği. Kendinle barışık olduğun sürece yeni arkadaşlar bulmakta zorlanmazsın. Ama giden gider. Bir daha bulsan bile o heves gitmiştir. O nedenle, hoşlandığın kişiyle yakın çevren arasında tercih yapmaya zorlanırsan gözünü kırpmadan yakın çevreni feda et" derdim.

Ne yazık ki, toslaya toslaya öğreniliyor bunlar.

O kızgın gence gelince, ondan daha kızgın olanların hışmından gene ben korumak zorunda kaldım.

Ne söyleşiler yaptım, zaten yoktular

Bir keresinde de bir Tıp Fakültesi'nde söyleşi yaptığımı hatırlıyorum. Son sınıf öğrencileri rica etmişti. Söyleşiden aklımda kalan tek şey -nasıl bir salonsa orası- söyleşi boyunca gacırtılarla açılıp kapanan kapılar ve her gacırtıda topyekün kapıya dönüp kim giriyor diye bakan dinleyicilerdi.

Bir başka söyleşi davetine icabet ettiğimde, ortalıkta yine kimseyi görememiş, nedenini sorduğumda da hiç kimseye duyurulmadığını öğrenmiştim. Meğer benim duyurmamı beklemişler. Deneyimsizlik tabii benimki. Orası bar, onların işi içki satmak, benimki de oraya söyleşi ayağına müşteri toplamak. Racon bilmeyen adama söyleşi teklif edersen olacağı budur işte. Üstelik yağmurlu bir gündü, olağan müşterileri bile evde oturmayı yeğlemişti, ayağım uğursuz geldi sanat aşığı içki perakendecilerine.

Bir diğer söyleşim Bakırköy'deydi, trafiğe takılıp iki saat gecikerek ulaşmıştım söyleşinin yapılacağı salona ve orada hâlâ oturmuş bekleyen insanlar görmüş, utancımdan yerin dibine geçmiştim.

Bir başka söyleşi daha hatırlıyorum. İstanbul'un en civcivli semtlerinden birinde, belli ki militan solcuların cirit attığı bir lokalde, oradakilerin yarısından fazlasının sempatizanı ya da militanı olduğu sol örgütün liderinin Mit ajanı olduğunu iddia etmiştim. Gençlik işte. Götürürler ulan adamı! Oysa oradaki insanlardan çıt çıkmamıştı. Sadece bir tanesi, utana sıkıla itiraz etmişti.

"O kişinin emniyette nasıl ağır işkencelerden geçirildiğini bilseniz, bunları söylemezdiniz. Mit ajanına böyle işkence yapıldığı nerede görülmüş?"

Bu kez de utanmıştım. Komplo teorisinin bokunu çıkardığımı ve kolay tahliller uğruna bir davaya baş koymuş ve ağır bedeller ödemekte olan insanları bir kalemde harcadığımı düşünmüştüm içimden.

Belki şöyle demeliydim:

"Sizin devrim adına yaptığınıza inandığınız bazı eylemler acaba tam tersi bir amaca hizmet ediyor da olabilir mi? Kendi iradenizle karar verdiğinize inandığınız ve hayata geçirebildiğiniz her eylem, gerçekten de sizin özgür iradenizle mi oluşuyor? İşin içinde göremediğiniz olası yönlendirmeler, komplolar da olabilir mi?"

Bir başka söyleşi için taa İzmir'e gitmiştim. 1989 yılı sonuydu. Bir sinema salonunun sahnesine kurulmuş uzun bir masada, yazar Füruzan, aktör Aytaç Arman, şarkıcı Tolga Çandar, Sivas'ta katledilen şair Behçet Aysan, toplantıyı yöneten gazeteci Hasan Uysal ve bendeniz "1990'lı yıllarda Türkiye'de sanat nasıl olacak?" türünden çok gerekli bir mevzuda lâklâka eylemiştik.

O günden aklımda kalan, içimde en derin yer etmiş olan anı da, gene benim düşünmeden pat diye konuşma huyum yüzünden devirdiğim bir çam. Toplantı uzayınca, hem konuşmacılar biraz soluk alsın, hem de salondakiler çiş-miş ihtiyaçlarını falan gidersin diye on dakika ara verilmişti. Arada da yerlerimizden kalkmadık, bize oturduğumuz yerde çay servisi yapıldı.

ayları getiren adam sahneye çıkamadığı için, bardakları zor şer aşağıdan uzatıyordu. Bize kolaylık olsun diye de şekerlerini içine atıp öyle veriyordu. Aksi gibi, ben de şekerli çay içemem. Fakat bu adamcağız bunu nereden bilsin? Ben "dur!" diyene kadar attı içine iki tane iri kesme şekeri, karıştırdı.

Birden öfkelendim ve -bilen bilir, pek ürkütücüdür öfkem- sert bir sesle "arkadaşım, bazı insanlar çayı şekersiz içebilir, bunu düşünemiyor musun?" diye gürledim.

Ulan ikram be! Zehir olsa içilir!

İşin daha vahimi, bu sözlerimi önümdeki kapatmayı unuttuğum mikrofondan bütün salon duydu. Herkes ayıpladı tabii bakışlarıyla falan. Üstelik adamcağız çaycı değilmiş, o toplantıyı kültür aşkına düzenleyen gönüllü bir kişiymiş. Kibarlığından kendi sunuyormuş çaylarımızı.

Halkımızı eğitmeliyiz efendiler!

Bir söyleşi daha var hatırladıklarım arasında. Bunların çoğunu unutmuştum, yazarken hatırlıyorum.

Mekân, İstanbul Dudullu'da bir özel lise. İmza günü ve söyleşilerden -özellikle de birkaç sevilme açlığı içindeki danteli okurlarıyla, daha doğrusu, ayran budalalarıyla hayran budalalarını birbirleriyle buluşturup, kültür sanat faaliyeti ayağıyla içki satılanlardan- sıtkım sıyrıldığı için, bu tarz teklifleri dinlemeden reddettiğim dönemde rica minnet çağırıldığım, yüzüm tutmadığı için "peki" demek zorunda kaldığım bir tanesi.

O zamanlar arabam vardı -hani şu iki yıl önce satıp, parasının bir kısmıyla bilgisayara tarayıcı aldığım araba- atladım o arabaya, sora sora buldum liseyi. Sora sora desem de, o kadar kolay olmadı tabii. Dudullu cıvarında yol sorduğum bir manav, neden bilmem, sövdü meselâ. Uymadım tabii. Biz söyleşi ve imza günü yapan bir seçkin idik, elin manavıyla tepişecek değildik herhalde.

Neyse. Başkalarına sordum. Onlar sövmediler ve yolu tarif ettiler, okulu buldum. Hatta -epey zor olsa da- okulun giriş yapılabilen bahçe kapısını da bulabildim. Arabayı park ettim, kapıya yöneldim ve bilin bakalım kime rastladım orada?

Hani bir tiyatro eleştirmenimiz vardı ya, "saçlarımda yıldız, yüreğimde hüzün, ben çok duyarlı biriyimdir, dün tiyatroya gittim, ilk perdeden son perdeye kadar duygulandım" diye kendini anlatmaktan bir türlü sadede gelemeyen, iki yıl önceki tenkisatta kapının önüne konunca "kendisini tecavüze uğramış gibi hisseden" bayan yazar, işte o.

Bendeniz, 1975 yılında Milliyet'te de çalışmıştım beş ay kadar. Ayak işlerine bakıyordum grafik servisinde. O zaman bitişik odada da sanat dergisi çıkartılıyordu ve Türkçeyi Paris aksanıyla konuşan bu zarif hamfendiyi sık sık görüyordum koridorlarda falan. Demek ki o da imza günü ve söyleşi için gelmiş. Büyük bir olasılıkla yanyana masalarda oturup imza vereceğiz. Tanımıyormuş gibi yapmak olmaz.

Gerçi çocukken okuduğum adab-ı muaşeret kuralları kitabında "bayanla erkek karşılaştığında önce bayan selâm verir, erkek onun selâmını alır" yazıyorsa da, Tirebolu'da büyümüş biri olarak bu kitaba harfiyen riayet etmem gerekmez.

"Merhaba Zeynep hanım, adım falanca, ben de imza günü için..."

"Sizi tabii ki tanıyorum, taa Milliyet yıllarından."

Ay inanmıyorum! Koskoca Zeynep Oral beni tanıyor. Ama nasıl olur? Ben o zaman daha ufacıktım (yaş olarak tabii, boy aynı boy).

"Olsun, ben sizi tanıyorum, çizgi romanlarınızı da okumuşluğum var" dedi Zeynep Oral, çok gururlandım.

(Bilemiyorum, adı Zeynep olanların bir özelliği midir bu, bir başka Zeynep de hem aynı gazetede karşılıklı odalarda, hem de koskoca İstanbul'da sokak yokmuş gibi aynı sokakta, karşılıklı apartmanlarda oturmamıza ve her Allahın günü sokakta ya da gazete koridorunda burun buruna gelmemize rağmen, ben ayağına gidip, "merhaba, sizinle hem muhitte hem gazetede kapı komşusuyuz, benim adım filânca" diyene kadar göz kontağı kurmamakta ve tanımıyormuş gibi yapmakta ısrar etmişti. Oysa o da köse köse dolandığım Güneş gazetesi günlerinde bile biliyormuş kim olduğumu. Öyle yedi göbekten aristokrat birinin benim bile haberdar olduğum adab-ı muaşeret ilmini bilmemesi düşünülemeyeceğine göre, "acaba bu kurallardan daha öncelikli bir başka kural mı var?" diye düşünürüm zaman zaman. Meselâ "avam her zaman asillerin ayağına gidip eteğine yüz sürer, ondan sonra lütfen kabilinden muhatap olunur" diye? Özünde gayet zarif olan bu insanlardaki bu arkaik kibir nedir, hiç anlayamam. Madem bu kadar asil bu insanlar, neden gazetecilik gibi kıçıkırıklara has bir işle iştigal ediyorlar?)

Haa, ne diyorduk? Zeynep hanımla birikte bahçe kapısından içeriye yöneldik. Burada da karşılayan falan yok, konuk yolu kendi bulmak zorunda. "Ben" dedi Zeynep hanım, "aslında böyle imza günleri falan yapmam, ama şimdi kendimi mecbur hissettim".

Acaba önce "ben de yapmam aslında" mı desem, yoksa kendimden bahsetmeyip "neden mecbur hissettiniz?" diye mi sorsam?

Sormama gerek kalmadan kendisi açıkladı: "Biz aydınlar şeriata karşı halkı bilinçlendirmek zorundayız; o nedenle kendimi zorunlu hissettim".

Ah şu aklıma geleni aniden dan diye söyleme huyum! İşte asillerle sefilleri birbirinden ayıran temel bir hususiyet farkı. Onlar düşündüklerini değil, söylenmesi gerekeni söylerler. Çoğunlukla da sükût ederler.

"Hamfendi, sizin neyinize gerek şeriat-meriat? Komitacı mısınız? Kendi tiyatro yazılarınızı yazsanıza!" deyiverdim bir anda. Ve der demez çok utandım. Koskoca abide beni tanıyor, ben onunla anneme hitap eder gibi konuşuyorum.

Bu utancım söyleşi boyunca da sürdü. İkimiz de farklı salonlarda, farklı konularda farklı sınıflara konuştuk tabii. Söyleşi sonrasında, koridorda bizim için hazırlanıp üzerine kitaplarımız dizilmiş olan işporta (yani imza) masacıklarına yürürken, çenemi gene tutamadım, bir saat önceki gafı tamir edeceğiz ya, tiyatrodan söz açıp eleştirilerinin zarafetinden söz açsam fena çuvallarım, çünkü ilgilenmediğim konuların başında ekonomi, spor, şiir, bir de tiyatro gelir.

Yıllar önce Selçuk Demirel'le karşılaşmıştık İran Konsolosluğu'nun önünde, eksik olmasın, ayak üstü çizgi romanlarımı çok güzel bulduğunu falan söylemişti. Ben de kendimi karşılık vermek zorunda hissetmiş,"senin de kazağın çok güzel" demiştim. Ayıp olmuştu galiba. Utanmıştım.

Hobimdir, hep utanırım.

O gün de naapiim, koridorda yürürken, illâ konuşmam gerekirmiş gibi, Zeynep hanıma tuttum aklıma gelen ilk ve en basmakalıp şeyi söyleyiverdim

"Ne kadar da güzelsiniz hamfendi!"

Hay demez olaydım! Hamfendi bu sözümü nasıl yorumladıysa, "ama benim 26 yaşında bir oğlum var necdet bey" diye yanıtlamasın mı?

Bir kez daha tutamadım dilimi.

"Hamfendi ben size ne kadar gençsiniz demedim, ne kadar güzelsiniz dedim!"

Hay Allahım, var bende bir arıza! Kesin! Bir türlü ortak bir lisan bulamıyorum asillerle. O kadar da Fransızca okuduk halbuki orta mektepte ve lisede.

Neyse ki Zeynep hanım çok zarif bir hamfendiydi, herhalde bu lâtifeden olmayacak anlamlar çıkarmadı, hatta kitaplarını imzalayıp hediye bile etti.

Hakikaten, gayet güzel bir kadındı Zeynep hanım. Allah torunlarına bağışlasın.

Ama o günden sonra ne kadar yaşlı olurlarsa olsunlar kadınlara iyice düşünmeden iltifat etmemeye karar verdim. Gerçi insanlar bir tuhaf, yaşlı bir adama da "ne kadar yakışıklısınız amca" diyecek olsam, "hayrola, cinsel tercihlerini mi değiştirdin?" diye soran çıkıyor. Bu insanlar kafayı bir yerleriyle mi bozmuş, ben mi dünyayı anlamaktan uzağım, bilemiyorum. İnsanlara bir çift tatlı söz söylemek için mutlaka bir yerlerimizin kalkmış olması mı lâzım?

İskender nerelidir?

Benim bu patavatsızlığımın haddi hesabı yoktur. Bursa'da yapılan bir imza gününden sonra kitabevi sahibi o yılların pop starlarından Erdal Atabek'i ve bendenizi oranın en meşhur İskender kebapçısına götürmüştü ikram kabilinden, ben de tutmuş orada "bu kebap kültürü de Urfa'dan kalktı her yanı sardı" diye yersiz bir herze yumurtlayıp rüsva kepaze olmuştum. Meğer İskender Bursa'ya özgü bir kebap çeşidiymiş, bunu cümle alem bilirmiş de bir ben bilmezmişim, o gün öğrendim.

İşte kültürün tanımı da budur zaten aziz Bursalılar! Yediği kebabın teritoryal orijinini bilmeyen bir teres, Saint Just'tan vecizeler ezberlese noolur, Rilke'yi Almanca orijinalinden okusa kaç yazar? Mamafih, ben bunları da bilmem. Türkiye'de entellektüel diye tanınan zevatın birçoğu -başta bu satırların yazarı olmak kaydıyla- aslında dantellektüeldir.

Neyse efendim, uzatmayalım. Bu yazı, gördüğünüz gibi, Derkenar geleneklerine aykırı bir biçimde, bir sürü isim zikrediyor. Olsun, kime ne zararı var? Kayıtlara geçsin, vakanüvisler faydalansın.

Size bir imza gününden ve söyleşiden daha bahsedeyim de niye bu işlerden sıtkım sıyrılmış, anlayın.

İkinci sayfa: Masaya buyur! Ne içersin?

 

Necdet Şen - Necdet Şen

 

Yazıyı arkadaşlarınıza da önermek ister misiniz?

Konuyla ilgili görüş belirtmek ister misiniz?


 Necdet Şen Star'da

Sessizlik Suikasti

Ali Türkan

Bi bakayım, şeyderim.Neticeten.Yalçın Küçük'ün kitaplarından birinde bi şey okumuştum. O da Marks'dan araklamış, "killing by bilmemne" diye bir şey sokmuş siyasi terminolojiye. Yalçın Küçük de "sessizlik suikasti" olarak çevirmiş. Hangi ciltte olduğunu bir türlü bulamadığım için, babaya güvenmek zorundayım.Bazı adamları sessizlikle öldürüyorlar. Konspirasyon bu abiciğim. Ne mal olduklarını ortaya çıkaracak her yazı, her adam gözardı ediliyor. Yazar

Son Yorumlar

Sevgili Uğur, bu övgülerinizi keşke okuyabilseydi ama Ali Türkan artık hayatta değil. Basılmış bir...
Derkenar - Sesi güzeldi

Tanrım çok güzel yazıyorsunuz ağabey, klasiklerin çoğunu okudum bu yüzden yeni çıkan kitaplara...
Uğur Kaya - Sesi güzeldi

Bir süre severek öğretmenlik yapmiş biri olarak bir kitapta okuyup anımsadığım şu sözü öğretmen...
Hatice Kizilirmak - Öğretmenin görevi üniformalı çocuk yetiştirmek mi?

Ellerinden öperim o doktorların. Benden yaşça küçük olsalarda!...
Yasemin Aydınlı - Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı

Saygıdeğer hocam, ...
Beta Tester - Bir doktordan mektup

Sevgili adaş, sözünü ettiğin zamanlarda aldığın Rol neydi?...
İlker Koçak - Kuş tüyü Vicdan

Tüm Yorumlar

Web Gezgini

Nabız

Adama sorarlar: “Bir hekim, hiç kendi hastasını tanımaz mı kardeşim?” Bir cerrah, kliniğine yatmış hastasını muayene etmiş, gerekli tetkikleri yap(tır)mış, ameliyat kararı vermişse, zaten o süreçte hastasını çok iyi tanıyor demektir. Sadece ameliyatı değil, hastasının diğer sistemik özelliklerini biliyordur.

Ata Soyer (Evrensel)

En Son Yazılar

Kaşıyan Adam

Vahap Demir

Halk hem cumhuriyetten hem de serbest seçimlerden hoşlanmaktadır ve tepede işler nasıl giderse gitsin sabırla ve tevekkülle kendinin söz söyleyeceği günün gelmesini beklemektedir. Beklerken de herhalde keyif verdiğinden olsa gerek göbeğini kaşıyarak filân beklemektedir.   Yazar

Ramazan geldi, hazırlıklar tamam mı ey medya?

Ali Sedat Çetinkoz

Ramazan, sonuçta bir dinsel olaydır. Din deyince aklımıza ilk gelen şey nedir? Fatih Çarşamba: 50 yıldır karikatürüne aşina olduğumuz; peşinde dört tane kara çarşaflı kadınla yürüyen kurt dişli, koca tesbihli, kara sakallı bir adam! Bunlardan kurtulmamızın ilacı nedir? Laiklik! Laikliğin en katı savunucusu kimdir? TSK.   Yazar

Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı

Murat Örem

Türkiye 30 Temmuz'da işi gücü bırakmış bir mahkeme kararını beklemiyordu. İnanın ki bu ülkede her şeye rağmen insanların çok büyük bir kısmı artık bu arkaik devlet oyunlarına dönüp bakmıyor bile. Onlar para pul hesabı yapmadan bir cana daha can katmanın çabasıyla, bir çocuğa daha iki harf öğretmenin çabasıyla gecesini gündüzüne katıyor.   Mektup

Bir doktordan mektup

Süheyla Apaydın

Türkiye'de gün geçtikçe bozulan bireysel ahlak nedeniyle kaybolan "saf insanlık", maalesef ilk önce kendini insanla uğraşan mesleklerde göstermektedir. Uğraşısı insan olan hekimin, bu bozulmadan kendini tamamen kurtarması, soyutlaması mümkün değildir.   Mektup

Öğretmenin görevi üniformalı çocuk yetiştirmek mi?

Vahap Demir

Silgi ortasından delinerek boyuna asılmalı, böylece kaybolması önlenmeliydi. Muntazam kıyafetimizde görüntüyü bozan tek unsur boyunlara asılan silgilerdi. Tek parti döneminin üniform anlayışını sadece tek parti dönemi anlayışının ülkeye yaşattığı sefaletin delebiliyor olması kayda değer bir ironiydi.   Yazar

Gidiyordum yelkenimin rüzgârında

Seyit Balkuv

Fakat, bu sefer de nereden geleceği belli olmayan arsız parazit esintiler, evrensel düşünmeye, hayatı sevmeye, fikr-i sabitleri yok etmeye uğraşan yelkenciye bunun bedelini ödetmek için can atar. Karşı ağırlıklarından azade olmak uğuna mücadele yeteneği körelmiş tekneyi bir o yana, bir bu yana yatırır, bir boş anını bulursa da batırıverir.   Yazar

“Uygarlığın” Küçük Çocuğu ile Şişman Adamı

Ahmet Deniz Ölmez

Peki, bunca zamanın ardından -bunca yaşanmışlık ortadayken- biz insanlar, diğer Uzak Asyalarda; Ortadoğu'da, Balkanlar'da, Kafkaslarda, Afrika'da, kan kokusuna duyduğumuz iştahı ne kadar dizginleyebildik? Ve doğanın her alanında muktedir olan bizler, ne kadar dindirebildik kendi doğamızdaki "Barış" adlı ağlayan çocuğun gözyaşlarını?   Yazar

Kuş tüyü Vicdan

İlker Tortop

Darbeyi alkışlayan, faşist sivilleri alkışlayan, zorbaları alkışlayan bu halkın vicdanı neresinde? Bizim güvenlikli sitelerde oturup, siyah camlı arabalarla gezmemiz; savaşa karşı olmamız, sokak hayvanlarına karşı olmamız, Avrupa Birliği'ni istememiz daha iyi bir ülke için yeterli değil sanırım.   Yazar

Ayrıcalıklılar kulübü üniversite

Seyit Balkuv

Aslında üniversite diploması denen şey, ortak menfaatlerini korumak adına bir araya gelen diğer üniversitelilerin birbirine sokularak oluşturduğu ayrıcalıklılar kulübüne kabul pasaportunuzdur. Yoksa gerçek anlamda üniversite bitirmeniz sizi daha erdemli yapmaz.   Yazar

Vicdanın elvermemesi: Vicdanî Ret

Ahmet Deniz Ölmez

Kimseye, vicdanının kabul etmediği bir iş zorla yaptırılamaz. Bu, çok ilkel ve çağdışı bir yöntemdir. Bugün, inançlı bir kişiye, "inanma!" baskısı yapmak ne kadar despotça ise, silahı, savaşı, öldürmeyi kabullenmeyen kişiye, silah verip, savaşa gönderip, "öldür" demek de, o kadar despotça ve saçmadır.   Yazar

 

Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi   © 2000-2008   Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.

°