Necdet Şen - 25 Ocak 2002
Uğur Mumcu öleli 9 yıl olmuş.
Sanırım dün (yoksa evvelsi gün mü?) ölüm yıldönümüydü, gazete okumadığım ve televizyon seyretmediğim için farkedemedim.
İrkiltici haberin memleket gündemine bomba gibi düştüğü ve televizyonların olayı müzikal dramaya çevirdiği o günlerde Joker dergisinde Memet ile Memo 'yu çiziyordum. O hafta öyküye ara verip Uğur Mumcu neden öldürüldü? sorusunun yanıtını aradım kendi çapımda.
Hatırlıyorum, 100 bin kişi yürümüştü cenazede ve o kalabalığı fırsat bilen "aydınlanmanın cuntacısı" megafonu kaptığı gibi o kalabalığa gazete reklamı yapmış, kalabalığın gözyaşlarını tiraja tahvil etmeyi denemişti.
Bilmediği bir şey vardı o kalabalığın: Uğur Mumcu eğer Pazar sabahı arabasında patlayan bombanın kurbanı olmasaydı, Pazartesi günü uçağa atlayıp İstanbul'a gelecek ve büyük bir olasılıkla vahim bir kan uyuşmazlığı yaşadığı Nazi muhibbi gazete yönetimine istifasını sunacaktı.
Bu kararını bir iki gün öncesinden gazetenin yazarlarından birine telefonda anlatmıştı.
Ama istifa etmeye ömrü vefa etmedi ve o şeceresi karanlık cunta bağımlısı Uğur Mumcu'nun ölümünün yarattığı tepki atmosferini cenazeyi izleyen günlerde de son kırıntısına kadar istismar etti.
Aynı gazetede çalışmakla birlikte tanışıklığım yoktu Uğur Mumcu ile. Zaten o Ankara'da yaşardı ve kırk yılda bir İstanbul'a uğradığında da biz ecirlerin olduğu katlarda değil de, en üstteki ağır yazarlar katında takılırdı. O nedenle Mumcu'nun da "onlardan biri" yani biz ecir tayfasıyla muhatap olmaya tenezzül etmeyen sivil paşa tayfasından biri olduğunu düşünürdüm.
Sonradan tanıdığımda öyle olmadığını gördüm. Sohbet sırasında yıllarca neredeyse stajyer muhabir ücretine çalıştırıldığını, İstanbul'daki "ağır ittihatçılar" kastının kendisini hep dışladığını, ama en sonunda şurasına gelip de resti çekince ücretine zam yapıldığını anlatmış, sonra da acı bir tebessümle eklemişti:
"Yani zam yapıldı derken, sanma ki çok yüksek bir ücret kopardım; ben de artık Ali Sirmen ile aynı ücreti alıyorum."
Oysa Uğur Mumcu haftada beş gün yazıyordu ve her yazdığıyla yer yerinden oynuyordu. Ama belli ki cuntacıların gözünde o bir "derkenar" idi.
Seksenli yılların bitmesine bir iki yıl kalmıştı. Günün birinde bir okur aradı ve o dönemin çoook mühim bir devlet adamının büyük oğluyla ilgili önemli sırlar ifşa edeceğini söyledi.
Buluştuk. Anlattıklarını dinledim. İddiasına göre, "yönetici olarak çalıştığı şirketin gümrük brokerliği yapan patronuyla büyük adamın büyük oğlu çok sıkı fıkı ahbapmış. Büyük oğul patronunun odasından çıkmazmış ve bütün o rüşvet ve yolsuzluk işleri o odadan yürütülüyormuş."
"Bütün bunları neden bana anlatma ihtiyacı duyuyorsun?" dedim, namus, ahlâk, fazilet yaveleri dinledim. "Niye orada çalışıyorsun?" dedim, "ekmek parası" dedi. Pek inanasım gelmedi. Belki patronunun defterini dürmek, piyasayı kapmak istiyordu, belki "bir yerlerle" bağlantısı vardı, belki konu "tamamen duygusal" idi, bunu bugün de çözebilmiş değilim.
Netice itibariyle muhbir vatandaş, bu ülkedeki her gazetecinin üzerine balıklama atlayacağı bir yem tutuyordu elinde: Çok mühim bir adamın oğlunun kellesi.
Ama ben gazeteci değil, çizgi romancıydım. Buna benzer daha önceki ihbarları doğrudan yazı işlerine havale etmiştim. Örneğin, "bir büyük gazetenin patronunun eşinin Kekova'dan tarihi eser kaçırdığı" yolundaki bir okur ihbarı gibi...
Ne mi olmuştu? Hiiç! Ne olmasını bekliyordunuz?
"Gazetenin parasıyla bedava tatil yapacaksın değil mi? Yağma yok! Niye seni göndereyim, D... S..'u (samimi arkadaşı) gönderirim" demişti yazı işleri bilmemnesi geçinen bostan korkuluğu.
"İyi o zaman, sana da gelirse böyle bir ihbar, gönderirsin arkadaşını" demiş ve bırakmıştım işin peşini.
Bu seferki konu (görünüşe göre) çok büyük olduğundan, böyle küçük çaplı adamlarla muhatap olmaktansa konuyu doğrudan doğruya Uğur Mumcu'ya aktarmayı düşündüm ve gazetenin faksından ona bir mesaj yollayıp durumu özetledim.
Aynı gün Uğur Mumcu'dan yanıt geldi: "Önümüzdeki günlerde İstanbul'a geliyorum, bunu o zaman daha ayrıntılı konuşalım" diye.
Birkaç gün sonra onu yazı işlerinde (ilk kez) gördüğümde kendimi tanıttım, bir köşeye çekildik, ayrıntıları naklettim. İlgilendi. Muhbir vatandaşa (adını bile hatırlamıyorum artık) telefon ettik, sanırım Gayrettepe cıvarındaki kafe ile birahane arası, berbat, gürültülü, dumanaltı bir yerde buluşuldu.
Ben böyle işlere alışık değildim, kendimi ajan filmlerindeymişim gibi hissediyorum ama rahmetli Mumcu rahattı. Hele bizi bir komplonun içine doğru çekmeye çabalayan haspa, insanı rahatsız edecek kadar rahattı; kırk yıllık ahbap gibi davranıyordu Uğur Mumcu'ya.
Uğur Mumcu ona "bu iddialarınızı kanıtlayacak belgeleriniz varsa, verin, yayınlayayım" dedi. Muhbir, "belge yok, her şey bizim patronun kasasında kilitli, beni odaya sokmuyorlar bile, ama...'ın oğlu hep orada, bütün işler o odadan yürütülüyor, odaya dinleme cihazı yerleştirelim" diye önerdi.
Uğur Mumcu'nun aklına yatmadı bu öneri; "bu suçtur, öyle işlere ne ben kalkışırım, ne de size tavsiye ederim" dedi.
Muhbir ısrar ediyordu tek çözümün bu olduğuna dair. Mumcu elini ceketinin iç cebine attı, şimdiki volkmenlerin kulaklıklarına benzeyen kablolu bir şeyler çıkarıp gösterdi. O zamanlar o tarz elektronik zırıltılar bugünkü kadar kolay bulunan şeyler değildi. "Bunu yurt dışına giden bir arkadaşa getirttim; dinleme cihazı." dedi.
Başka bir şey çıkardı. Kıravat iğnesine benziyordu. "Bu da" dedi, "mikrofilm çeken bir fotograf makinesi; bunu da dışarıdan ısmarladım. Ama bu tarz şeyler yasal değildir, kullanamayız. Belgeniz varsa onları getirin, belge yoksa, kendinizi tehlikeye atmayın boş yere."
Kalkma zamanımız geldi. Uğur Mumcu saati sordu, söyledim. Kolundaki eski saati kurmaya çalıştı. Yine bir ultra-elektronik numara gösterecek sandım, meğer saati o kadar külüstürmüş ki, onbeş dakika geri kalıyormuş. Ondan saati sormuş.
Dönüşte "ne düşünüyorsunuz abi?" diye sordum, temkinliydi, "her şey olabilir" dedi, "provakatör de olabilir."
"Ama çok samimi görünüyor" dedim, "bunlar acaip iyi rol yapabilirler" dedi.
O olaydan yola çıkarak yazdığım Komplo adlı bir senaryom yıllardır çekmecemde duruyor. Belki bir gün kifayetsiz muhterislerden bize de sıra gelir de bir yerlerden para bulur çekerim. Belki çekemeden ölürüm, fikir ve sanat eseri hırsızlarına gün doğar, bol bol talan ederler eserlerimi.
O günden aklımda kalan en yoğun duygu ne, biliyor musunuz? Gazetede çalışıyordum, çizgi romanım çok popülerdi, ama gene de beş parasızdım; taksi parasını Uğur Mumcu ödedi, çok utandım. Oysa konuğum sayılırdı, ben ödemeliydim.
Birkaç yıl sonra, Hızlı Gazeteci'nin Nazi muhibbi gazeteden şutlanmasına neden olan bantlarda, "sizi gidi sahte demokratlar, hem kendi gazetenizi sağa kaymakla suçlayıp batırmaya çalışıyorsunuz, hem de Kenan Evren'in anılarını manşetten yayınlayan gazeteye kapağı attınız" bağlamında bir şeyler yazıp çizdiğimde, Günaydın gazetesi "Necdet Şen sizi Evren'le aynı gazetede çalışmakla suçluyor, ne diyorsunuz?" diye rahmetliden demeç almıştı.
Oysa bir tek o değildi ki o gazeteye transfer olan.
Belli ki amaç birilerini kavga ettirip kenardan seyretmek. Bu da gazetecilik.
Yine o ayrışma günlerinde, Nazi muhibbi gazetenin Ankara bürosundaki toplantılardan birinde, gazeteyi cümbür cemaat terkeden ekip bir toplantı yapmış. O toplantıda Hızlı Gazeteci'de çizilenlerden de konuşulmuş.
(O günlerde tarafımı seçmiş ve gazeteyi çete savaşı yaparak ele geçirmeye çalışan bu kesime karşı tavır almıştım.)
Muhabirlerden ikisi toplantı biter bitmez arayıp dedikoduyu yetiştirdi: "Necdet, toplantıda Uğur Mumcu senin için 'bilmemne' dedi" diye.
Kahkahalarla güldüm. "Derse desin" dedim, "noolmuş?"
"Şaka değil, ciddi söylüyorum, böyle dedi."
"Yahu derse desin" dedim tekrar, "böyle pespaye konulara mı takayım kafayı şimdi?"
Ama o iki arkadaş da (neden, bilemiyorum) beni ona karşı kışkırtmak için epey abandılar. "Bu adamla mahkemede hesaplaşmalısın, onu mahkemeye ver" dediler.
"İyi de niye?" dedim, "böyle zırva bir nedenle koskoca iki adamın mahkeme koridorlarında boy göstermesi ayıp değil mi?"
"Ama" dediler, "bu adamın ruhundaki karanlık dehlizlerin herkes tarafından bilinmesi gerek."
"Karanlık dehliz" haaa? Hımmmm...
Ertesi gün aynı toplantıya katıldığını bildiğim bir başka muhabir arkadaşı aradım ve sordum:
"Uğur Mumcu benim için bazı ayıp sözler sarfetmiş, doğru mu?"
"Pek sayılmaz" dedi arkadaş. "O, asıl senin o tarz sözler sarfettiğin kanısına varmış, toplantıda öyle bir konu açtı" dedi.
"Nasıl?" dedim.
"Hani sen gazeteden ayrılanları Sodom ve Gomorra kentlerini topluca terkeden Lût kavmine benzetmiştin ya, Uğur Mumcu biraz buna takılmış. Necdet bizi niye Lût kavmine benzetiyor? Lût kavmi, Gomorra ve Sodom, Sodomi (oğlancılık) sözcüğünü çağrıştırıyor; yoksa Necdet bizi o tarz şeylerle mi itham ediyor? diye sordu."
"Yani benim için '...' demedi mi?"
"Hayır, tam tersine, senin öyle şeyler ima ettiğin izlenimine kapılmış, o konuda şaşkınlığını dile getirdi sadece."
Buyur, burdan yak.
Ben bir akşam evvel arayıp telefonda gaz veren o iki değerli gazeteci arkadaşın (hakikaten de pek değerli kişiler, ama adlarını söylemeye utanırım) kışkırtmasıyla kaleme kâğıda sarılıp ced-silsile dümdüz gidebilir, ya da sahiden mahkemeye verebilirdim. Düşünebiliyor musunuz maskaralığı?
"Sensin oğlancı!"
"Hayır, sensin!"
Hakikaten de bayağı "karanlık dehliz" var bu medya dünyasında.
O iki arkadaşın ikisi de daha sonra televizyonda ve gazetelerde "medya etiği" konusunda kalem oynatıyor. Bu işi yapmaya en uygun kişi onlar olduklarından herhalde.
Pazarda limon satayım diyorum ama orada da vardır mutlaka dehliz mehliz.
Ya da oturup şu bizim medyanın neyin nesi olduğunu anlatan bir kitap falan yazayım. Ya da en iyisi, bunları hicveden bir sit-com komedi falan...
Peki televizyon dünyasında yok mudur hiç dehliz mehliz? Kralı var hem de. O da başka bir yazının konusu. Size Hızlı Gazeteci'yi dizi film ya da sinema filmi yapmak için getirilen teklifleri ve daha sonrasında tanık olduğum binbir ayak oyununu da anlatayım bir ara, apışıp kalın.
Unutturmayın ama, hatırlatın.
Bir de zaman zaman "şu donuk bakışlı, rahip kılıklı aydınlanmanın hırs küpü ittihatçısının 32 kısım tekmili birden hayat hikâyesini, 9 Mart cuntasını, varlığı inkâr edilen Roz teyzeyi, Simon dayıyı, askeri okuldan atıldıktan sonra ölen kardeşi, seçimlerden sonra MHP genel başkanına ithafen yazılan övgü dolu yazıyı, mafya babalarıyla kurulan ahbap çavuş ilişkilerini, her toplu sözleşme öncesi ölümsüzler katından alt katlara inip sendikayı terketmeleri konusunda çalışanlara baskı yapan solcu postuna bürünmüş o faşistin romanını yazayım" diyor ve her seferinde "otur oturduğun yerde necdet, adam 77 yaşında, ertesi gün ihtiyarlıktan ölür, kendini berbat hissedersin" deyip vazgeçiyorum.
Ve tabii ki eşeklik ediyorum, konformist davranıp topluma karşı yükümlülüğümü ertelediğim için.
Sonra "ne toplumu lan?" diyorum; "işçi sınıfı devrim değil, sınıf atlamak istiyor; solcular ihaleyi askere devredip kendi hayatını yaşama derdinde, Müslümanlar başörtü inatlaşmasına saplanıp kalmış, milliyetçiler Amerika'yı Anadolu'dan daha fazla seviyor, liberallere sorarsan, köylülerimiz piyano dersi almaya başlayınca tüm dertler biter, entellektüellerin ufku, en çok satan gazetelerin manşetleriyle sınırlı; hangi toplum?"
"Toplum, tercihini Reha'dan, Hıncal'dan, Seda'dan, İbo'dan, Edi'den Büdü'den yana kullanıyor; biraz da onlar borçlu hissetsinler kendilerini topluma karşı" diyorum.
Ne toplumu?
Siz de toplum değil misiniz? Nooluyor size şunca yazı yazıyor, bir şeyler anlatıyoruz da? Her gün otuzbir çeker gibi gizlice siteyi açıyor, verilenleri aldıktan sonra bir iyi günler maili bile göndermeden ikileyip gidiyorsunuz.
Anlayın çocuklar, o kadar kara delik gibisiniz ki, size gönderilen hiç bir ışık hüzmesi geri yansımıyor. Aydınlığı yutuyor ve karanlıkta saklanmaya devam ediyorsunuz. Muhtemelen özgüveniniz eksik; "imlâ yanlışı yaparsam Necdet'ten azar işitirsem" falan gibi çocukça korkularınız var. Hani şu Nasreddin Hoca fıkrasındaki, fillerden şikâyetçi olan, ama yarı yolda çaktırmadan sıvışan tabansızlar var ya, onlara benziyorsunuz.
Göt korkusunun adını "ekmek parası" koymayı, kıvırtmak, küspeleşmek, duyarsızlaşmak için yeterli sebep sayıyorsunuz.
Hadi bilmeyenler henüz bilmiyor, ama şu siteyi her gün ziyaret eden şu birkaç yüz (ya da bin küsur) kişi kimdir, necidir, yazdıklarımı okur mu, okuduğunu anlar mı, bunu bilmek benim hakkım değil mi sizce?
Karşınızda çırılçıplak duruyorum, karanlıkta ağaç tepelerine tünemiş, çaktırmadan seyrediyorsunuz. Yapmacıksız dostluğu pornografik bir nesne gibi algılayışınızdaki çürümüşlüğü ne zaman kavrayacaksınız?
Karşınıza geçmiş, size gece gündüz öyküler anlatan masalcı dedeye bir "merhaba" deyip kendinizi tanıtmak çok mu büyük bir külfet?
Ama yapmıyorsunuz. Tebessüm etmekten bile acizsiniz çünkü. Sevmeyi öğretmemişler ki size.
E, ben de insanım. Üstelik de ağzım bozuk. Bu gibi çölleşme durumlarında "öyle bilmemneye böyle bilmemne" diyesim geliyor, sizinle daha fazla hasbıhal etme ihtiyacı duymuyorum.
Haa, bu yazıları kime mi yazıyorum öyleyse?
Zamana yazıyorum çocuklar. İnanın, oramda bile değilsiniz. Ben bunları gecelerden bir gece Küçük Kara Balığın öyküsünü dinledikten sonra sabaha kadar uyku tutmayıp okyanusu hayal edecek olan küçük kırmızı balıklara yazıyorum.
O siz değilsiniz. Olsaydınız bilirdim.
Siz, "minik neco'yu çok seviyorum, çünkü ben de onun kadar çılgınım" falan diyen bir bağımlı türüsünüz sadece.
Sizin donukluğunuz nedense beni üşütüyor.
Son bir Uğur Mumcu anımı daha anlatacaktım ama birden bir isteksizlik çöktü üstüme, "değmez" duygusuna kapıldım.
Hadi Allah rahatlık versin...
Bu yazıyı tekrar okudum da biraz önce, bir "iyi günler" demeden geçmek istemedim.
Yazının sonunda, "Son bir Uğur Mumcu anımı daha anlatacaktım ama, birden bir isteksizlik duygusu çöktü üstüme, 'değmez' duygusuna kapıldım" diyor ya yazar; irkiliyor insan ister istemez.
Bu yazıda korkaklıktan başlamak üzere üstüme alınacağım ne çok şey var bilemezsiniz.
Ama en azından bu yazının da, diğerlerinin de, geceler boyu oradan bize kendisini açmak için, bize kendimizi açmamız için çaba sarfettiğinin de farkında olduğumu söylemek istedim.
Biliyorum, bu sitede her gün yeni eklenen ya da daha 'şık' olması için uğraşılmış bir şey var.
Sözü daha fazla uzatmadan da "iyi günler" :) diyorum.
Bu arada, biliyor musunuz, şapkalı â yazmayı Derkenar'dan öğrendim ben.
Cesur İlkuş - 28 Temmuz 2007 (20:21)
Öyle sanıyorum ki zaman sizden o azılı faşistin romanını da bekliyor. Ve muhtemeldir ki siz, içsesinizi dinleyerek bunu yapacaksınız.
Metin Göz ~ 28 Temmuz 2008 (10:01)
Son Uğur Mumcu anısını da anlatın. Kesinlikle değer. Yukardaki yazınızı yazarken bugün, yani altı yıl sonra yaşayacaklarımızı ve karartılan geçmişimizle hesaplaşacağımızı biliyor muydunuz? Zamana yazmaya devam edin lütfen. Yılmadan ve usanmadan.
A. Karasu ~ 28 Temmuz 2008 (12:51)
Ben de geçerken merhaba diyeyim dedim.
Merbaba Necdet Bey (abi, emmi, birader, hangisi hoşuna giderse)...
"Edit kutucuğunun" başında "Görüşlerinizi Paylaşın" yazıyor ama benim paylaşacak bir görüşüm yok şu ana kadar. Çünkü bize Küçük Kara Balık'ı okuyabilecek bir dedemiz, babamız, annemiz bile olmadı. Çünkü onların okuma-yazma öğrenmek için bir fırsatları dahi olmamıştı Anadolu'nun sıradan bir köyünde. Bu yaşta da küçük kara balık okumak biraz komik kaçar heralde.
Yaş 35, yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.
Haa... Ben mi? Ben bir Köy Enstitüsünde öğrendim okuma ve yazmayı.
Ya da okuyamayı ve yazamamayı. Geç kalmışız sizleri tanımaya.. Ve hayata.
Sağlıcakla kalın...
Steve Harris ~ 28 Temmuz 2008 (13:14)
Sayın Şen, üzgünüm sizi bugünkü yazınız vesilesiyle tanıdım. Bu benim eksikliğim elbet ama, sizin bunda hiç mi dahliniz yok?
Edi -Büdü ile uğraştığını sandığınız insanlar yeri geldiğinde ne yapmaları gerektiğini bilirler. Bence insanlarımız her şeyi biliyor ve takip ediyorlar. Ben şahsen basınımızda birçok değerli yazarı elimden geldiğince takip etmekteyim. Ama birgün birisine yazmadım. Sebebi çok basit; riyakarlık olmasın diye. Fikirlerine katılmadıklarıma zaten yazamazdım; hem şartlar eşit değil hem de gereksiz ve faydasız bulduğumdandı.
Bugünkü yazınızı keyif alarak okuduğumu, aslında kara delik olmayı içime sindiremediğimi ifade etmek ve rahmetli Uğur Mumcu ile ilgili anınızı dört gözle beklediğimi belirtmek için yazdım. Elinize, yüreğinize, kaleminize sağlık.
Selamlar, saygılar ve sevgiler.
Dr. Nail Aydilek ~ 28 Temmuz 2008 (18:34)
Yazılarınızı gazeteden takip ediyorum ve bugün ilk defa girdim bu siteye. Ne yalan söyleyeyim buradaki yazınız, gazetedekilere nazaran sert olmasından sanırım, tarz olarak daha çok hoşuma gitti. Sonundaki serzeniş dolu siteminiz olmasa muhtemelen bu selamı vermezdim, yalan yok.
Ama düşündüm de, adam (affınıza sığınarak) bu kadar kızdıysa, bu kadar üzüldüyse bu işe, demek ki hakikaten "selamsız bandosu" bir kitlesi var.
Emirle selâm mı verilir dedim sonra kendime, koyun olma dedim, gurur yaptım ama, "ne gururu lan, ne gururu".
Hoşça kalın.
Özer E. ~ 28 Temmuz 2008 (22:14)
Ayıp bana, at gözlüğü takmış gittiğim yollarda Necdet Şen'i yeni keşfediyorum. Star Gazetesi'nde neşeli neyzenvari yazılarını okumasam ve de tanışmamış olsam es geçmiş olacağım. Türkiye'de bilinmeyen ne kadar çok şey var, veya ne kadar da çokmuş bilinen. Artık okuyorum, teşekkürler dostum.
Hüseyin Emiroğlu ~ 28 Temmuz 2008 (00:05)
Yazıyı kim ve ne olduğunuzu anlamdan okudum. Ancak Hızlı Gazeteci cizeri necdet şen olduğunuzu daha sonraları Cumhuriyet'e çok seneler ara verdiğimden ancak anladım. Sanırım Cumhuriyet benden çok önceleri ara vermiş 'CUMHURİYET'e. Yazdıklarınız bir medya analizi, ama geç kalınmamış mı?
Bir alıntı:
'Vakt-i istibdatta söz söylemek memnu idi
Ağlatırdı ağzını açsan hükümet ananı
Devr-i hürriyetteyiz şimdi değişti kaide
Söyletirler evvela sonra s...ler ananı'
Cumhuriyette çalışmak buna benziyor galiba.
Engin Karaca ~ 29 Temmuz 2008 (01:18)
Değerli necdet şen (yazım kurallarına uymayacağımı peşinen söyliyeyim) o malûm gazetenin sıkı bir okuru iken sizi de beğeniyle izliyordum. ancak malûm gazetenin çizgisini kavrayınca bir daha gazeteyi almadım. doğrusu çizgileriniz ve konularınızı beğeniyle izlerdim. yıllar sonra star gazetesinde denk geldim isim benzerliği diye düşündüm. yazıyı okudukça ne kadar yakın düşündüğümüzü gördüm ve çağrınıza da cevap vermek zorunda kaldım. her neyse biraz giyin üşüteceksin ayrıca oranı ört yalnız değilsin:)
Emin Turan ~ 29 Temmuz 2008 (02:27)
İyi günler demeden geçmeyeyim dedim, "söyleyecek sözünüz bu kadar az mı" iletisi geldi.
Fatma Seçkin ~ 29 Temmuz 2008 (17:15)
Sevgili Necdet Cumhuriyet'te yazdiginiz zamanlari hayal meyal hatirliyorum. Gozden irak olan gonulden de irak olurmus hesabi. Uzun yillar memleketten uzak olmaktan kaynaklaniyor bu tabi. Yazinizi okuyunca yuregimin bir kosesindeki hasretlik denen sizi depresti gene. Saglikla kalin.
Cihat Sahinkaya ~ 30 Temmuz 2008 (03:20)
Necdet Şen

Ali Türkan
Dinlediği müziktir, kitap onun okuduğu kitaptır, yemek onun yediği gibi yenmelidir ve kadınlar (veya erkekler) onun beğendiği gibi giyinmeli, öyle konuşmalı, öyle yaşamalıdır. Tüm bu keskin çizgilerin arasına, bir de devlete bağımlılığını koyunca, aklıma gelen ideolojik tanımlama, İtalya'nın verimli topraklarının oralarda bir yerlere denk düşüyor, ama gene de birilerine o sözcükle hitap etmeyi tercih etmiyorum. Rica ederim, ne aydını? Devam »

Necdet Şen
Ne oluyor? Biz neden her on yılda bir birbirimizi gırtlaklayacak kadar kamplaşıyoruz? Kim geriyor ilişkileri? Neden her politik gelişmeyi varlığımızı tehdit eden ölümcül bir kumpas gibi algılıyoruz? Devam »
Burada sıkça dile getirdiğim gibi japon kültürünün seksüaliteye bakış açısının batı dünyasından tamamen farklı olması durumu sözkonusu. Hristiyan Batı seks konusunu paniğe kapılmadan konuşmayı becerememekte. Bu da olayın çok abartılmasına ve dejenere olmasına yol açıyor akabinde.
Ali Sedat Çetinkoz
Şimdilerde emekliliklerini yaşayan iki üst derece hakim ve iki cumhurbaşkanından başka başına fötr takan devlet adamı var mı bilmiyorum. 70'li yıllarda gurbetçilerin izine gelirken giydiği, yeşil ördek tüylü Bayerisch fötrler bile artık kayboldu. Devam »
Vahap Demir
Sözün özü, Türkiye'de ne sol ne de liberal düşünce yoktur. Az sayıda bunların ne olduğunu bilen insan da tartışmayı harlandıracak kadar kalabalık veya güçlü değildir. Tartışmanın düzeyi de zaten her defasında "bizden gayrisi bize dost değil" önermesiyle sonlanacak kadardır. Devam »
İsmail Ragıp Geçmen
Bir çocuk, kadının o halini fotoğrafladığımı görünce, tüm fırlamalığıyla kadına sokuluyor ve üstündeki şalı indirip kaçıyor. İşte o anda fotoğraf makinem elimden kayıyor. Şaşkınlık içinde bakakalıyorum. Yüzünü ve saçlarını gizleyen örtü indirildiğinde ortaya sarışın, hafif çilli, deniz mavisi gözleriyle çok hoş bir batılı kız çıkıveriyor! Devam »
Ali Sedat Çetinkoz
Bu işin idealizmle, sosyalizmle, bağımsızlıkla bir ilgisi yoktu! Neyle ilgisi olduğunu da çok geçmeden anladık. Birebir içinde yaşadığım hergün ölümlü olayların ardından bir sabah darbe oluverdi. Artık sağ-sol çatışmasına gerek kalmamıştı ve çıkaranlar tarafından "bıçak gibi" aniden kesiliverdi. Devam »
Necdet Şen
Diyorum ki; bırakınız yapsınlar. Ter ter tepinsinler senede bir defacık da olsa. İsterlerse zincirlerle sırtlarını dövsünler. İsterlerse kollarına jilet atsınlar. Sallasınlar bayrağı düşman üstüne. O düşman kendi kardeşleri bile olsa. Devam »
Seyit Balkuv
Empati ve acımadan bahsetmiyorum, merhametten bahsediyorum. Eziyet çeken, onurlu yaşama hakkı ve özgürlüğü elinden alınan insan ve hayvanların durumunu görüp de, içi cız etmeyen insanlarda merhamet kandilinin nasıl yakılabileceğinden bahsediyorum. Devam »
Vahap Demir
Madem okul tarafından kabul gören biri olamadım, bari muhalif tavır takınayım da görsünler günlerini düşüncesiyle filizlenen aykırı düşünceler... Takınılan muhalif tavrın hocaları zerre ilgilendirmemesi, sadece takınana gününün gösterilmesi... Yıllar sonra hatırlanıldığında yutkunma problemlerine neden olan bilumum diğer anılar... Devam »
Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Şimdi başım iki ellerimin arasında düşünüyorum: Onlar gibi olmak, onlar gibi giyinmek, onlar gibi yiyip içmek, onlar gibi oturup kalkmak, onların diliyle konuşmak... Haydi bunların hepsini yapayım. Fakat, onlar gibi nasıl düşünebilirim? Nasıl onlar gibi hissedebilirim? Devam »
İlker Tortop
Her şeye alışmış olan bizler hiç bir şeye de şaşırmayacağız. Tankerler evlere girecek, uçaklar taksilere çarpacak, çocukların öğretmeni sapık, mahallenin doktoru sahte çıkacak ama şaşırmayacağız. Dağda ölecek, vadide ölecek, ölecek de ölecek insanlarımız. Devam »
Alper Uzun
İki yüz bin yıl boyunca Avrasya da yaşadılar. Yaklaşık otuz bin yıl önce de ortadan kalktılar. Nedeni tam bilinmiyor ama tahminen modern insanın gelişi ve hava/iklim koşullarının soylarını kuruttukları düşünülüyor. Devam »
Kâmuran Kızlak
Klinik Psikoloji insanların nasıl düşünürlerse öyle duygulandıklarından, düşünceleriyle duygularının genellikle tutarlılık gösterdiğinden, yani duyguyu belirleyenin düşünce olduğundan bahsediyor. Olumlu düşünceleri olumlu duygular, olumsuz düşünceleri de olumsuz duygular izler. Devam »
Seyit Balkuv
Kemal Tahir'in dediği gibi rezil bir geçmişe sahip olsa bile, günümüzde sadece zenginler için değil işçiler için bile en yüksek refah düzeyinin Batı'da olduğu gerçeğinden yola çıkarsak, Batı sistemini elden geldiği kadar Doğu'ya uyarlamak insanların hayat şartlarının iyileşmesine yardımcı olmaz mı? Devam »
İlker Tortop
Çok değil yirmi yıl önce yani benim gençliğimde kızlara dik dik bakmak yürek isterdi. Ayrı ayrı merdivenlerden sınıflara girilirdi, etekler şimdiki gibi göbekte değildi. Bir kızın elini tutmak, onunla tenhada konuşmak en havalı aksiyondu bıçkın gençler için. Şimdiyse toplumun bu kadar tatminsiz olmasına şaşırmak mı yoksa şaşırmamak mı gerekiyor bilemiyorum. Devam »
Sevgili Hazal,...
Seyit Balkuv - Unutulmamalıyız
Sevgili Cevat Prava, şapka takmak için, dediğiniz gibi, hoşunuza gitmesi yeterlidir; zaten...
Ali Sedat Çetinkoz - Yakın Tarih Dersleri 02
Yahu, tam bu Emel Ünaldı ne kadar çocukça, saf yorumlar yapıyor, keşke ben de böyle temiz kalpli...
Ali Sedat Çetinkoz - Unutulmamalıyız
Ben bir türk olarak ülkemde olanları bilmek istiyorum... bunun gibi internet sitelerinde...
Hazal Akarsu - Unutulmamalıyız!
Orhan Pamuk bir romanci olarak, tarihcilerin hâlâ tartismaya devam ettigi...
Solmaz Abilyondlu - Süpermarket Edebiyatı
Bir yerlerde okumuştum, değer katılaşması diye bir kavramdan söz...
Necdet Efendi - Son kararım bu; asla değiştirmem!
© 2000-2008 ~ Derkenar, tasarım + programlama + uygulama olarak bir Sokak Kedisi marifetidir. Tüm hakları yasal koruma altında olup, içeriği izinsiz çoğaltılamaz, ticarî nitelikli yayınlarda ve internet sitelerinde (çok kısa tanıtımlar dışında) kullanılamaz.