Necdet Şen - 28 Haziran 2002
Şu iltifat denen haspayla oldum olası bir aşk-nefret ilişkisi yaşadım durdum.
Hem arzuladım, kovaladım, kışkırttım onu, halvet olmak için olmadık numaraları denedim; hem de gördüğüm an huylandım, sıvıştım, yolumu değiştirdim.
Ne onunla ne de onsuz olabildim şunca zaman.
Kim hoşlanmaz? Babam bile hoşlanır iltifat hanımdan. Ama onun sinsi otoritesinden de ölümden korkar gibi korkar azıcık aklı sezgisi olan. Çünkü iltifat, onu arzulayanın üzerinde manevî iktidar kurmanın en yalın ve garantili yoludur. Baştan çıkaran ilâçlı bir içkiye benzer iltifat, usturuplu yapıldığında. Bütün büyük yapıların kapılarına uyan alengirli bir maymuncuk gibidir.
Bırak sanatçıyı, sporcuyu, allâmeyi, Afrodit'i, Adonis'i, hayatı boyunca bir tek düzgün iş yapmamış insana bile "dünyanın en karizmatik kişisi sensin" diye gaz versen, belki yüzüne karşı "yok canııım" falan dese bile için için inanası gelir.
İnsanın doğasında var bu zaaf, bendeniz tasmanya canavarında niye olmasın?
Yazıp çizen, eser şeyettiren bir insansan, "millet bunu okuyor mu, okuyorsa ne hissediyor, ölürsem kabrime gelir mi?" gibi meraklar içindesindir. Zaman zaman bir yerlerden yankılanır, bir nebze fikir edindiğin olur. Hatta bazen boşluğa fısıldadığın kırık dökük bir yazı, okuyandan sevgi olarak geri döner, mutlu olursun; ya da nefret olarak döner, incinir burulursun.
İş bu risale, şu ana kadar bu fakire ya da yazıp çizdiklerine dair kaleme alınmış (ve mebzul miktarı Hızlı Gazeteci sitesinin "Medyadan" bölümüne istiflenmiş olan) yorum ve mülakatların ne gibi izler bıraktığına dair bir itirafname niteliğini taşımaktadır.
Hani bu yakınlarda Derkenar'da görmemişler gibi böbürlene böbürlene yayınladığım bir yazı vardı ya; Levent Cantek'in Çizgili Hayat Kılavuzu adlı kitabının 382. ve 394. sayfaları arasında Münir Alati imzasıyla yer alan "Necdet Şen'in Huzursuz Kahramanı: Hızlı Gazeteci" adlı kritikteki övgüler hani, işte onları okuduğumda, "peeeeh! tıpatıp ben; nasıl da güzel yazmış köftehor!" diye düşünüverdiğimi farkettim ve bu yazıyı yazmak farz oldu.
Sonra da ağzımın kulaklarıma değdiğini gören kimse var mı diye sağıma soluma bakındım. Yoktu; çünkü odamda yalnızdım. Cariyelerimin, muhafızlarımın, aşçımın, seyisimin, şoförümün ve kıçımı muz yaprağıyla yelpazeleyen arap kölelerimin hepsi haftalık izne çıkmıştı. O "huzursuz kahraman" ı yaratan yazan cızan felsefettiren allâme-î cihanın ben olduğumu öğrenemediler.
Hayır, size hiç kimsede olmayıp da bir tek bende olan "karizma" ya dair lâf salatası yapmak niyetinde değilim; beni bile bayan bu konu sizi haydi haydi bayar. Yok öyle bişii. Yalnızca yukarıda zikrettiğim (ve link verdiğim) yazıdaki bir cümle üzerinde biraz kafa patlattım, bu husustaki fikirlerimi paylaşmakta (kafa ütülemekte) yarar görüyorum.
Hani yazısının bir yerinde "elbette bir sanatçı olarak siz 'benim takdir toplamak gibi bir çabam yok' diyebilirsiniz ama buna gerçekten inanır mısınız, işte bu pek belli olmaz" diyor ya yazar, konunun o kısmını az biraz eşeleme, sarahate ve dahî vuzuha kavuşturma arzusu ve ihtiyacı içindeyim.
Merak etmeyiniz yeni bir "Kadirizm" vak'asıyla karşı karşıya değilsiniz. Ben metan gazından tayyareyim; bunun bilincindeyim ve şikâyetim yok.
Ansiklopedik bilgi: Kadirizm, uzun yıllar evvel yakışıklılık kontenjanından Yeşilçam sokağına avdet etmiş ve başlangıçta mahallenin en baygın bakışlı ve kadınlara karşı en melankolik tavırlı delikanlısıyken, zamanla nalet suratlı, kindar bakışlı (ama kendisine sorarsanız feci şekilde karizmatik) orta yaşlı erkeğine dönüşen (motivasyon uzmanı) Kadir Abi'mizin (sanırım kendi kendine vehmettiği) bir izm'dir ve "zat-ı şahanelerine duyulan hayranlığın artık bir ideolojiye dönüşmüş olduğu" safsatasına dayanmaktadır.
Bu ilmî makaleyi yazma nedenim tabii ki Münir ve Levent üstadlara, TRT'ye, Grup Laçin'e, Çıtır Kızlar'a, Üç Beş İyi Adam'a, Beyaz Kelebekler'e, Fecri Ebcioğlu'na, Meral-Zuhal ikilisine (eskisi), Rana-Selçuk Alagöz kardeşlere, Keloğlan'a, Hacivat'a, yedi cücelere, kırk haramilere, Ferdi ve şürekasına yalakalık etmek değil. Baştan da söylediğim gibi, bu şarkının ana fikri, yazıda geçen "takdir (yani takdis) edilmek/edilmemek umurumda mı?" klişesine inanıp inanmadığım ve şahsen öyle bir iddiada bulunup bulunmadığım.
Şimdi tutup size "umurumda değil" desem ikna olacak mısınız? Sormaz mısınız, "be soytarı, o zaman senden ve Hızlı Gazeteci'den bahseden gazete, dergi, kitap, vd. yazılarını sitende neden yayınlıyorsun?" diye?
Sorarsınız.
Niye yayınlıyorum peki?
Bir: Bilmeyenler bilsin bizi, bilenlere selâm olsun diye.
İki: Levent Cantek gibi üşenmeyip kitap yazan kardeşlerim, aynı hayat hikâyesini her seferinde bir daha anlattırmasın, oradan okusun diye.
Üç: O yazıların yazarlarına duyduğum şükran duygusuna tanık olun diye.
Dört: Bakın görün ben ne mühim bir (zer)zevatmışım diye.
Beş: O yazıların çoğunda size zaten anlatmak istediğim birşeyler var diye.
Altı: Onları kıraat eylemek muhtemelen hoşunuza gider diye.
Yedi: Derkenar'a yeni yazılar koymazsam başka sitelere dadanırsınız diye.
Peki nedir o zaman muhtemelen bendeniz sokak kedisinin daha evvel bir yerlerde bir biçimde söylemiş olma (ve olmama) ihtimali bulunan "takdir edilmek umurumda değil" benzeri yorumun aslı astarı?
Diğer "mühim" şahıslar (özellikle de Kadir abim ve Türkân ablam) adına konuşma yetkim yok, sadece kendi adıma söylüyorum; evet, takdir edilmek, pohpohlanmak, yağlanıp yıkanmak tabii ki hoşuma gider; ama bunun için benden rüşvet bekleyen, daha çook bekler.
Övgü var, övgü var. Bir övgüyü çok lâtif ve kabartma tozu yapan şey, biraz da öven kişinin meseleye damardan yaklaşabilecek kapasitede oluşudur. Yoksa kokteylde karşıma dikilip "ah üstad, eserlerinize bayılıyorum!" dedikten sonra "bir de Salim Hemecan'ın çizimlerine ve Zülküf Viraneli'nin şan tekniğine bayılıyorum!" diyen hazrete o anda belki nazik ya da ketum davranabilirim, ama neticeten içimden "al da başına çal o övgünü!" diye düşüneceğimden emin olabilirsiniz.
Hakkaten de bu konulardan anlamayan, sadece alternatif tanrımız Atatürk'ün ezberlettiği "sanatçıları seviniz, gıdısını okşayınız" klişesiyle sınırlı bir ufka sahip niyet tavşanlarının ne övgüsünü isterim, ne de hayatımda kuru kalabalık yapmalarını.
Beş uzun yılını anne evindeki sanduka büyüklüğündeki bir odada heder etmiş küskün ve münzevî bir adam olarak, o tarz boş lâfları çerçeveletip duvarıma asamayacağımı, hedefini ıskalayan içi boş övgünün içimdeki sık sık depreşen yalnızlık duygusunu daha da katmerleştirmekten başka halta yaramadığını da tecrübelerimden bilirim.
Galiba ciddileşmeye başladım yine. Ne demek istediğimi en iyisi, on yıl öncesine ait bir hatıramı naklederek izah edeyim.
On yıl önce, zorba'ya "zorba!" dediğim için Hızlı Gazeteci'nin "Devlet" aşığı adamlar tarafından zaptedilen batık gazeteden cart diye kaldırılmasını izleyen aylarda, o sıralar ikamet etmekte bulunduğum Moda'da, bir gün marketin önünde üzerime doğru sırıtarak seğirten kısa saçlı, gözlüklü bir bayan gördüm.
Halinden anladım, "kesin övecek bu" dedim ve o mesafeden sıvışmayı beceremeyeceğim için de mecburen "estağfurullah!" pozisyonu aldım.
Bak, burası çok önemli; gün gelir de kıyısından köşesinden medyatik olursan anlarsın; eğer bir "hayranın" yolunun üzerine dikilir de destursuz bağa girer gibi yağlama/yıkama/cilalama sağanağı başlatırsa, ondan mümkün olan en kısa sürede kurtulmanın yolu, o övgüleri itirazsız dinlemekten geçer. Eğer sıkıldığını belli edersen, ossaat "ben de onu bir halt sanmıştım" haleti ruhiyesine yatay geçiş yapar; ya da "yok, öyle biri değilim" falan dersen, seni "sahiden değerli" olduğuna inandırmak için o kadar ısrar eder, abanır, kündeye getirir, kurt kapanına alır ki, dellenip maraza çıkarabilirsin. O nedenle en iyisi Türkan Sultan taktiğidir. Yani, "teveccühünüz efemm, ben de size tapıyorum..." falan demek ve karşında ezilip büzülen hayranınla bir fotograf çektirip sıvışmaktır.
Fakat bu seferki "hayran" benden de "ünlü" bir bayan yazar çıkmasın mı? Hay allah! Meğer beni Moda cıvarında bakkala çakkala giderken birkaç kez görmüş, ama o kadar hızlı yürüyormuşum ki, koştuğu halde arkamdan yetişemiyormuş.
Tabii yetişemez, Hızlı Gazeteci'yi çizen adam öyle yürür.
"Ah, öyle hayranımmış ki, ben var ya ben, öyle accaip bir sanatçıymışım ki, eşim menendim yokmuş, zaten biz sanatçılar öyleymişiz de böyleymişiz..."
Yine aksilik, bu bayan yazar her ne kadar halkım tarafından çok okunuyor ve beğeniliyorsa da (kazlığımdan olacak) bendenizin o güne değin onun hiç bir eserini okumuşluğum yoktu. Hay allah! Hazırlıksız sözlüye kaldırılmak gibi bir hal. Acilen ben de onu övmeliydim ki skor berabere olsun. Yoksa Kadirizm manzarası hasıl oluyor böyle anlarda. Kasılmasan da elin kızı kasıldın sanır.
Hemen evimin önündeydi karşılaştığımız yer, "madem o kadar koştunuz, bir yorgunluk kahvesi ikram edeyim size" dedim, kırmadı geldi. Üstüne sıcak su boca edilen kahvelerden ikram ettim.
Hem yudumluyor hem övüyor...
"Neden o gazeteden ayrılmışım? Neden artık çizmiyormuşum? Neden? Ama neden?"
En dikensi tavrımla "canım çizmek istemiyor" dedim kısaca.
"Aaaa, olur muymuş, biz sanatçılar her dakika üretmeliymişiz, kendisi her gün sekiz saat yazıyormuş da yazıyormuş (tabii hafta sonları hariç), ben de öyle yapmalıymışım" (disipline bak, herhalde Cuma günü mesai saatleri bitiminde göndere bayrak çekip istiklâl marşı okuyordur).
Sanırım ters tarafımdan kalkmış olmalıyım, ya da belki günün erken saatleri olduğu için afyonum patlamamış olabilir, dar çevredeki kötü şöhretime yakışır bir aksilikle, "peki ne yazıyorsunuz her gün sekiz saat, hayatınız masa başında tahrirat kâtibi gibi yazarak geçiyorsa, ne yaşıyor, daha sonra yazacaklarınızı nereden biriktiriyorsunuz?" diye sordum, "işte efendim estetikmiş de köstetikmiş, öyle yapmak lâzımmış, hemi de okurcularım beni çok seviyorlarmış..."
"Niye sevsinler ki? Ben sevilecek adam mıyım?" derken buldum kendimi.
Haydaaa! Bakar mısın hem zırtapoz hem de iç evreni karanlık zibidi'ye, neler söylüyor? Niye değilmişsin ulan? Tabii ki sevilecek adamsın; herkes kadar; ne eksik ne fazla.
Demek moralsizmişim o günlerde.
"Aaa, niye öyle diyorsunuz, sizi çok seviyor okurlarınız!" diye ısrar etti yazar hanım. Ben de (gıcıklığım tuttu ya bir kez) "hayır!" diye direttim.
Dedim ki:
"Onlar beni sevdiklerinden değil, olsa olsa, kendi tartışmalarında haklı çıkmak amacıyla birbirlerine "bak, necdet de böyle düşünüyor" diye şahit göstermek için, belki de hem kızıp hem ilgisiz kalamadıkları için, ya da hasbelkader moda olduğumdan, modanın gerisinde kalmamak için okuyorlardır; artık başka bir düdük bulur onu okumaya başlarlar ve beni unuturlar" dedim.
Konuğum kahvesini bir dikişte bitirip "ben kalkiim" dedi ve gitti.
Eh, o nazik ve canayakın hanım kızımız benim gibi aylaklık etmeyip günde sekiz saat yazı yazmanın ödülünü çok okunan ve kitaplarının telifiyle geçinebilen bir yazar olarak kazandı. Bendeniz kuduruğun akıbetini ise biliyorsunuz, tekrara gerek yok.
Yıllarca "Leylâ! Leylâ!" diye çöllerde dolanan Mecnun'un, Leylâ karşısına dikilince "sen de kimsin?" demesi gibi bir şey bu. Övüldüğümde Kinowa gibi kafa derim karıncalanıyor; ama övülmezsem, daha da fenası oluyor, nevrotik ataklarım sıklaşıyor, "bu dünyada beni seven ve takdir eden bir allahın kulu yok" duygusu gelip nah şurama yerleşiyor.
Yani, siz siz olun, beni her fırsatta övün; ama övmüyormuş gibi yaparak övün. Kandırın yani. Tufaya getirin.
İşte böyle muhterem, işin özeti şudur ki, pîriniz, üstadınız, çatalkaranız, ahududunuz Necdeddin efendi hazretleri de aslında gizliden gizliye sevilmek, pohpohlanmak, sırtını kaşıtmak, kendisi ve dublörü Hızlı hakkında yazılmış ulvî-edebî-fenasî yazılar okumak,sağda solda "yaav kızların hepsi sana hasta, nereden geliyor bu vahşi cazibe?" gibi sorulara muhatap olmak, doğum günlerinde "iyi ki doğduuuun neecdeeeett" şarkısını olabildiğince kalabalık bir korodan dinlemek, eşek yerine konmamak, tahtırevanla taşınmak, faytonla tuvalete gitmek, gecenin bir saatinde Angelina Jolie tarafından çalınan saksofonun sesiyle uyanmak ister.
Ama sokakta yürürken ebleh takımının arkasından "hişt hatçe gız, şu giden herif, evveli günü televizyona çıkan kelek diil mi?" gibi lâflarını işitmek, ya da "ben seni övdüm, hadi şimdi de sen beni öv" pazarlıklarına eyvallah demek istemez.
Haa, bir de şu Kadirizm konusuna geri dönersek, madem ihtiyacı var Kadir abimizin böyle bir masala inanmaya, bırak inansın. Madem ihtiyacı var Türkân ablamızın her yerde kraliçe muamelesi görmeye, pohpohlayan pohpohlasın, kime ne zararı var?
Ama ola ki bir yerlerde bana rastlar da ne yapmaya çalıştığımı anlayamadığınız halde sırf kestirmeden ahbap olmak için överseniz, biliniz ki çok fazla oramda olmaz.
Yoo, sizi önemsemediğimden değil, boş lâfa karnım tok olduğundan...
Anlatmak istediğim şey şu: Davulun sesi uzaktan nasıl duyulur bilmem (mamafih, yakından da bilmem) ama zaman zaman aniden gelen şöhretin bazı kimselerde bir çeşit "Kadirizm" sakatlanması yarattığını bizzat gözlemlemiş bulunuyorum.
Belki bir spor dalında "en" olmuşsundur, ne biliim, belki dünyanın en görkemli turistik noktalarına banka flamaları falan dikmiş, oksijen azlığından ve hırstan ağlamış, bizi de ağlatmışsındır, belki kızlar sana bayılıyordur (mühim adamları pek severler, neye benzerse benzesin), yahut da belki anne-kız meyhanede sürterken ucuz adamlara denk gelip cinayet işlemiş ve bazı metres gazetecilerin empati duygusuna denk gelmiş, jandark ilân edilmişsindir (orospuluk altın bileziktir plaza medyasında), veya belki evlerimiz başımıza yıkan bir depremin ardından sırıta sırıta "ben demiştim" diye ortaya fırlamış, kolon sağlamlaştırmış, iyi para kırmışsındır, yahut enkaz altından çok adam kurtarmışsındır ve halen bir kanaldan ötekine aborda olup duruyorsundur dilenci vapuru gibi...
Ya da her neysen osundur işte; 15 dakikalığına ünlü olma sırası şimdi de sana gelmiştir...
Patlayan flaşları görünce, birdenbire kendini çok mühim bir kişi zannetmeye başlamış olabilirsin. O an sanırsın ki, bu memlekette bir tek sen ünlüsün, her saniye yayında olan onlarca ulusal ve yüzlerce yerel kanaldan birinde arada sırada birkaç dakikalığına görünüyorsun diye adın tarihe altın harflerle kazındı sanırsın. Sanırsın ki, şöhret senin tapulu malın ve millet ilelebet senin ne yediğinle ne giydiğinle ilgilenecek...
İşte o noktada sana "ağır ol, havalara girme, hercai şöhret yarın da başka kucaklara oturur, elin bilmemnerende kalır" diyen sağduyunun sesini işitemiyorsan, birileri çıkıp seni bu ülkenin cumhurbaşbakanı olman gerektiğine bile ikna edebilir. Sen de inanırsın kek gibi, "niye ben?" diye sormazsın.
Öyle ya, bu ülkede senden daha karizmatik kim var?
Bi tek Kadir abi var; ama onun da göz altları torbalı.
Necdet Şen

Ali Türkan
Birkaç dazlak. Bu parkta uyuyordum gene; üstüme benzin döküp kibriti tutuşturdular. - Sonra? - Sonra da kaçtılar. Gebermedim ama bu kaldı işte. - Ucuz atlatmışssın. - Evet. Kalktım. Cebimden bi yirmilik çıkartıp verdim. Almak istemedi. - Borç, dedim. - Borç, dedi ve aldı uzattığım parayı. - Kimin kitaplarını getireyim sana? Bukowski ister misin? - Kim s!ker Bukowski'yi be! Banim bardağımda kalan kahveyi kendi bardağına dökerken, elimle bir selâm verip ayrıldım yanından. Yazar

Necdet Şen
Ayın ortasını zor getiren yoksul kalabalıklarla alay eder gibi ballandıra ballandıra lüks otellerde orda burda nasıl para harcadığını, zengin sofralarında yaladığı kemiklerin nefasetini anlatan yazarlara ibretle bakıyor ve kendime "sen sakın bunlar gibi olma" diyorum. Necdet Şen
Şehit asteğmenin günlüğü:
"Bugün var ya aşkım... Bu terörün bitmeyeceğine bir kere daha şahit oldum.
Gözümüzün önünden on katır on kişi geçiyor, gidelim öldürelim diyoruz göndermiyorlar.
Helikopter çağırıyoruz yollamıyorlar.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Şimdi başım iki ellerimin arasında düşünüyorum: Onlar gibi olmak, onlar gibi giyinmek, onlar gibi yiyip içmek, onlar gibi oturup kalkmak, onların diliyle konuşmak... Haydi bunların hepsini yapayım. Fakat, onlar gibi nasıl düşünebilirim? Nasıl onlar gibi hissedebilirim? Kitap Kurdu
İlker Tortop
Her şeye alışmış olan bizler hiç bir şeye de şaşırmayacağız. Tankerler evlere girecek, uçaklar taksilere çarpacak, çocukların öğretmeni sapık, mahallenin doktoru sahte çıkacak ama şaşırmayacağız. Dağda ölecek, vadide ölecek, ölecek de ölecek insanlarımız. Yazar
Alper Uzun
İki yüz bin yıl boyunca Avrasya da yaşadılar. Yaklaşık otuz bin yıl önce de ortadan kalktılar. Nedeni tam bilinmiyor ama tahminen modern insanın gelişi ve hava/iklim koşullarının soylarını kuruttukları düşünülüyor. Yazar
Kâmuran Kızlak
Klinik Psikoloji insanların nasıl düşünürlerse öyle duygulandıklarından, düşünceleriyle duygularının genellikle tutarlılık gösterdiğinden, yani duyguyu belirleyenin düşünce olduğundan bahsediyor. Olumlu düşünceleri olumlu duygular, olumsuz düşünceleri de olumsuz duygular izler. Yazar
Seyit Balkuv
Kemal Tahir'in dediği gibi rezil bir geçmişe sahip olsa bile, günümüzde sadece zenginler için değil işçiler için bile en yüksek refah düzeyinin Batı'da olduğu gerçeğinden yola çıkarsak, Batı sistemini elden geldiği kadar Doğu'ya uyarlamak insanların hayat şartlarının iyileşmesine yardımcı olmaz mı? Yazar
İlker Tortop
Çok değil yirmi yıl önce yani benim gençliğimde kızlara dik dik bakmak yürek isterdi. Ayrı ayrı merdivenlerden sınıflara girilirdi, etekler şimdiki gibi göbekte değildi. Bir kızın elini tutmak, onunla tenhada konuşmak en havalı aksiyondu bıçkın gençler için. Şimdiyse toplumun bu kadar tatminsiz olmasına şaşırmak mı yoksa şaşırmamak mı gerekiyor bilemiyorum. Yazar
Necdet Şen
Eskiden hüsranlarım çok uzun sürerdi. Zannederdim ki bütün bunlar bir tek benim başıma geliyor. Uzun uzun yas tutardım. Kendime acımaktan ve "boşa geçen" hayatım için yazıklanmaktan marazî bir zevk alırdım. Kolum kanadım düşer, dünyaya hoyratlığın egemen olduğunu düşünürdüm. Şimdi bunlar çok kısa sürüyor. Karar verene kadar. Necdet Şen
Vahap Demir
Efendi adam kışın da kazak giymezdi çünkü kazağı da serseriler giyiyordu. Efendi adam efendi gibi üşürdü ama hasta da olmamalıydı. Ülkemiz fakir ama onurluydu ve maalesef hastalık tedavisi için yurtdışından gelen ilaçların karşılığında onur kabul etmiyordu köftehorlar. İlle de dolar olmalıydı. Yazar
Alper Uzun
Proteinlerin üç boyutlu yapısına baktığınızda tıpkı o LEGO setleri gibi birbiri içine geçmiş ve yapacağı işe göre özelleşmiş parçalar var. Yakın bir gelecekte istenilen bir takım proteinler böyle LEGO setlerinin parçacıkları gibi takıp çıkarılacak. Ona göre ilaçlar yapılacak. Bireye özel ilâç geliştirilmesinde belki de en heyecan verici adımlar böyle atılacak. Yazar
Seyit Balkuv
Gelecekte ne olurlarsa olsunlar, şu an için bir önemi yok. Bacaklarında dolanan sabah serinliği ile çişi gelen çıplak bacaklıların, ilâhî yolculuklarına attığı bu ilk adım kutsallığından bir şey kaybetmiyor. Hem çocukların, hem ebeveynlerin, hem de izleyenlerin gözlerini nemlendiriyor. Yazar
Doğudaki insanların işlerini kaybetme konusunda Batılılar kadar ürkek olmamalarının sebebi aile...
Erkal Duran - Doğulular, Batılılar, iş hayatı ve Kemal Tahir
Ben de Star gazetesi yazarı Yağmur Atsız'dan bir alıntı yapayım. Konuya çok...
Onat Dikici - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?
Hasan Celal Güzel ülkemizdeki siyasi sistem için iki başbakanlı sistem diyor. Biri...
Tuncer İnceoğlu - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?
'Analar daha neler dogurur' diyenlerin kanli elleri opuluyor bu memlekette. Kapitalizmin bir kez...
Umut Kalan - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?
Yakup Kadri'nin bu eseri Türk edebiyatının önde gelen gerçekçi romanlarındandır. Yazarın Ankara...
Güliz Aktuğ - Yaban
Mevlana Celaleddin-i Rumi demiş ki:...
Ali Sedat Çetinkoz - Çıplaklık ayıp mı yani?
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.