Necdet Şen - 13 Ocak 2002
Annem çocukken "artistlerin kıçı yoktur" sanırmış.
Artık 1930'lu yıllar geride kaldı, 2002 yılındayız; annem artistlerin de kıçının olduğu, yellendikleri, ayakyoluna gittikleri gerçeğini kavrayalı çok oldu.
Acaba bu web sitesinin ve Hızlı Gazeteci'nin kıymetli okurları da biliyorlar mıdır bu sıradan gerçeği?
Yıllar önce siyah beyaz fotograflar basmayı düzeyli takılmak zanneden Nazi muhibbi gazetede çalışırken, taşralı bir okurum gazeteye ziyaretime geldi.
Ertesi günün Hızlı Gazeteci'sini yetiştirmeye çalışırken, yanımda efendice oturmuş işimin bitmesini bekleyen konuğuma ayıp olmasın diye "çay içer misin?" diye sordum, o da "evet" dedi.
Dahilî hattan çaycı Dursun'u aradım ve "iki çay" dedim; Dursun da her zamanki gibi homurdanıp kapattı. Zaten asıl adı başkaydı, bu umursamaz kaba saba sevimliliğinden dolayı "dursun" diyorduk ona; gerçek adını da bilen var mıydı emin değilim.
Epey sonra Dursun, elinde boş çay tepsisiyle boş bardakları toplamak üzere yanımızdan geçerken çayı tekrar hatırlattım. Dursun da her zamanki doğal, teklifsiz haliyle elini havada yarım tur döndürüp "Eeee!" dedi ve gitti.
Yanımda o ana kadar sessizce oturmuş olan taşralı çizer konuğumun sesini duydum o an:
"Vayy beee! Koskoca necdet şen bir çaycıya söz geçiremiyor!"
Bildiğim kadarıyla, Dursun beni severdi; ben de onu; aramızda hiyerarşi yoktu. Bunu konuğuma anlatamadım.
Geçen yıl web sitemden dolayı röportaja gelen bir muhabir bayan şöyle girmişti konuşmaya:
"İnsanın necdet şen'in inzivaya çekilmek, Hindistan'lara gitmek gibi ruhsal gıdalara ihtiyaç duyabileceğine inanası gelmiyor."
Ama röportajın sonunda, karşılaşmayı umduğu "ermiş"ten eser olmadığını gördüğünden midir nedir, elimi sıkma ihtiyacı bile duymadan kalkıp uzaklaşmıştı.
Ben miydim bu nobranlığın sebebi, onun hayatı algılayışındaki sığlık mıydı, bilemiyorum.
Bir bankanın genel müdürlüğünde "insan kaynakları" müdürü olarak çalışan birini tanıyorum. Bu sitenin müdavimlerinden o da.
Birkaç ay önce bir iş başvurusu yapılmış çalıştığı şirkete.
Gerçi bugünlerde öbek öbek insanlar atılıyor işyerlerinden sokaklara, ama diğer yandan da birileri de işe alınıyor tek tük de olsa.
Başvuru evraklarını incelediğinde, iş isteyen gencin hobileri arasına çizgi romanı da yazdığını görmüş "insan kaynakları" müdürü okurum.
Mülâkat günü geldiğinde ona doğrudan bunu sormuş:
"Çizgi romanla da ilgileniyormuşsunuz."
"Evet" demiş genç.
"Necdet Şen'i bilir misiniz?"
"Bilirim" demiş genç, "onun bütün kitapları var bende."
"Bir web sitesi var, onu da biliyor muydunuz?"
"Evet" demiş genç, "sık sık ziyaret ediyorum".
"Tamam o zaman, işe alındınız" demiş müdür hanım, "sıra maaşınızı konuşmaya geldi".
"Şey, ben başvuru formunda 2 milyar 700 milyon istediğimi yazmıştım, eğer mümkünse" demiş genç adam sıkılarak ve geri adım atmaya hazır.
"3 olsun" demiş müdür hanım ve o delikanlı o gün, bölümlerden birine şef olarak 3 milyar maaşla işe alınmış.
E, ööle...
Necdet Şen hayranı olmak 3 milyar, necdet şen olmak bedava; noolmuş yani?
Yaz başlarıydı sanırım. Tanımadığım birinden gelen bir e posta birazcık yüzümü güldürdü. Bir bayan, daha önce adını duymadığım dergilerine dört sayfalık çizgi roman yapıp yapamayacağımı soruyordu.
Çizgi romanı bırakalı yıllar olmuştu. Bir zamanlar kılı kırk yararak yaptığım o çizgi romanların ketum hayranlarının ve gürültücü düşmanlarının bıraktığı acı tortu daha silinmemişti damağımdan. Hiç içimden gelmiyordu çizgi falan çizmek, ama yıllardır olduğu gibi yaz başında da beş parasızdım, belki üç beş kuruş kazanırım diye umutlandım, mideme kramplar gire gire çizeceğimi bildiğim halde "neden olmasın?" dedim.
İstedikleri şey de yenilir yutulur cinsten değil; efendim, İstanbul boğazından geçen tankerlerin yarattığı tehlikeyi anlatan, ama aynı zamanda kentin bin yıllık tarihsel dokusunu da bir martının görüş zaviyesinden gösteren, boğazdaki asırlık yalıları, Rumeli surlarını, Paşabahçe koyunu, boğaz köprüsünü, Beylerbeyi'ni, havada uçuşan yelkovan kuşlarını, devasa Rus tankerlerini, Bizans tekfurunun kızını, anasının örekesini ve ecdadının bilmemneresini de bu dört sayfalık çizgi romana sığdırmam gerekiyormuş. Öyle istiyordu editör hanım.
Çizgi roman yapmayan insanlar sanırım bunların kafadan ya da işkembeden, zırt diye çizildiğini sanıyor. Oysa eğer ben yelkovan kuşunun muhtelif açılardan çekilmiş fotograflarını bulamaz ve kanatlarındaki teleklerin sayısını ve de kuyruğunun desenlerini gerçeğe uygun çizemezsem keyfim kaçar.
Dahası, ulan hayatımda hiç boğazın üstünde uçmadım ki, nasıl bileyim martı kuşunun görüş zaviyesinden Paşabahçe koyunun nasıl göründüğünü? O boğaz dokusundaki binlerce apartmanın, sokak lambalarının, evlerin pencere pervazlarındaki kakmaların, tankerlerdeki usturmaçaların, uskunduraların, varagelelerin, puntellerin, ırgat motorunun, köprüüstünün, kedi iskelesinin encamını şemailini nasıl bileyim kafadan? Sen biliyor musun?
Bütün bunları hayal edebilmek, sonra da çizip renklendirebilmek için Leonardo da Vinci olmak bile yetmez, Allah olmak gerekir!
Hayatımda hiç ısmarlama çizgi roman yapmadım, ama parasızlık belimi büküyordu; buna bile olmaz diyemedim. Günlerce yazıştık ayrıntılara dair.
Neden sonra utana sıkıla "siz bu işe kaç para ödemeyi düşünüyorsunuz?" diye sordum e postayla.
Yanıt kısa ve özdü:
"Biz küçük bütçeli bir dergiyiz, genelde para ödemeyiz; ama madem para sordunuz, size bütçemizi zorlayarak 50 milyon lira ödeyebiliriz."
Ağzıma doluşan küfürleri şu ana kadar tutmayı başardım, ama artık daha fazla tutamıyorum:
"Ben de sizin suratınızın ortasına sıçmak istiyorum bayan, ama hiç param yok, veresiye olur mu?"
Şaşırdınız değil mi? Evet, itiraf ediyorum, necdet şen'lerin de kıçları vardır ve sıçarlar.
O yazışmadan kısa bir süre sonra başka bir e posta daha geldi.
Bu kez son derece kibar, hatta ne anlatmaya çalıştığını açıkça telâffuz edemeyecek kadar kibar kısa bir mektup aldım. Birileri benimle tanışmak, mümkünse birlikte bir şeyler yapmak istiyormuş.
Ah, harika! Ne yapacağız acaba? Harmandalı mı oynayacağız, teke zortlatması mı? Yoksa inşaat şirketi kuracaklar da Semerkand harcının içine katılacak yumurta akı ve meni miktarını mı soracaklar? Ben her boku bilirim; hepsi de birbirinden bedava!
Aslında ortak bir tanıdık daha önce çıtlatmıştı bana böyle bir mektubun geleceğini, ama içeriği o da söyleyememişti. Bildiği tek şey, onunla aynı apartmanda oturan birileri bir iş kurmak, benimle de tanışmak istiyormuş bir nedenden dolayı.
E tamam ama kardeşim, meramın ne? Ne istiyorsun? Ben konsomatris miyim, her çağıranın masasına gideyim? İş mi teklif edeceksin? Et o zaman!
Hayır, önce çağıracak. Meteliksiz necdet bir umut koşa koşa ayağına gidecek hazretin. Çaylar kahveler, belki konyaklar viskiler içilecek, zenginlik gösterisi yapılacak. Yoksul necdet, "inşallah ayakkabımı çıkarttırmazlar, çorabımdaki delik görünmez" diye kaygılanarak efendilerin sadede gelmesini bekleyecek.
Onların parası da bol, vakti de, havadan sudan konuşulacak.
Böyle konuşmaları bilirim; az yaşamadım.
Sohbet önce antre olarak "aziz necdet şen efendi hazretleri"ne olan hayranlığın bol keseden abartıla kanırtıla anlatılmasıyla başlar; sonra ara sıcaklar teşrif eder; derken kendi felsefî derinliklerinin sergilenmesine gelir sıra; yan gözle necdet şen hazretlerine bakılır onay almak için; ara sıcaklardan sonra balık mı yenecek, sigara böreğiyle mi geçiştirilecek, bu onay belirler bunu; efendim, eğer necdet şen efendiden beklenen onay, takdis ve de mutabakat gelmezse "siz"den "sen"e tenzil-î rütbeyle sohbet sürdürülür; ama gene de necdet hıyarı kendisine sunulan bu "dostluğun" kadrini kıymetini anlamazsa gece öyle biter, balık ve iş teklifi başka bahara kalır. Artık ondan sonraki sıfatının "biz de onu bir bok sanmıştık" olacağını bilerek kuyruğunu kıstırır, beden kimyası allak bullak, annesinin evindeki göt kadar odasına geri döner.
"Bir necdet şen aynen şöyle olmalıdır: bir çimdik felsefe, üç kaşık ruh dinginliği, sekiz dilim mandalina kabuğu, kararınca tevazu, dört bardak boy pos endam, bir sıkımlık tebessüm, kulak memesi kıvamında şaplaklanacak ense ve nah şöyle parmaklanacak makat. Ağır ateşte evirip çevirerek kavrulmalıdır. Dikkat edilmezse dibi tutar, huysuzdur! Çok iyi tanırım keratayı, karnını ben doyururdum zamanında."
Bütün bu kötü düşüncelerimi kendime saklayıp, kısa ve nazik bir cevap yazdım iyilik meleğine:
"İltifatlarınız için çok teşekkür ederim. Acaba sakıncası yoksa, benden ne tür bir şey istediğinizi ve bunun için ödemeyi düşündüğünüz rakamı daha net açıklar mıydınız?"
Yanıt ne o gün, ne ertesi gün ne de başka zaman geldi.
Ortak tanıdıktan öğrendim daha sonra: "Bana çok kırılmışlar".
Eh, kırılırlar a, para onların ceplerinde...
İcazet de benim: -)
Dahası, bana bu tüyoyu veren ortak tanıdık... O da pek "şaşırmış" buna.
Yani ayıplamış... Niye öyle yapmışım?
Ah, evet, bilirim, eski numara: Suçluluk duygusunu kaşıyarak ezmek.
"Ay sen ne fena şeysin; herkesi üzüyorsun!
Öyle mi? Sana da güle güle, anca gidersin.
Burası "Küçük Adamları Kutsama Enstitüsü" değil.
Totem Ve Tabu adlı eserinde Freud, ilkel kabilelerde şaman ve krallara ne yapıldığını uzun uzun anlatır.
Efendim, (ben de hazreti Freud'un yalancısıyım) insanın en eski ve değişmez özelliklerinden biri de (ilkel kabilelerde gözlemlendiği veçhile) kendisine şamanlar ve krallar yaratmak ve sonra bütün günahlarını, zavallılıklarını, pisliklerini, suçluluk duygularını, hıyanetini, alçaklığını ona aktarmakmış.
Sıradan kabile insanı ava gider, ekinini eker, savaşır, ganimetini toplar, nispeten müreffeh bir hayat sürerken, şaman ya da kabile şefi aç bî-ilaç dolanır, üstelik elinde avucunda ne varsa o kabiledeki yaşlı, dul, hasta ve sakat insanlara dağıtır; yani kabiledeki her türlü aksaklığı kendine iş edinir, kendini kabile için adeta feda edermiş.
Ama tabii, karşılığında normal kabile üyesinin sahip olamadığı bir saygınlığa erişirmiş. Öyle bir saygınlık ki, onun evi tüm evlerin ortasında olurmuş; yağmur yağdırılacaksa, savaşa gidilecekse, hastalar iyileştirilecekse, kişisel uzlaşmazlıklarda adalet aranacaksa, suçlular cezalandırılacaksa, ruhlar günahlardan, büyülerden ve cinlerden arındırılıp debelendiği bataktan çekip çıkarılacaksa hep şaman hazretlerine ya da kral hazretlerine başvurulurmuş.
Ama yine de kimse kral ya da şaman seçilmek istemezmiş o kabilelerde. Bilirlermiş çünkü başlarına gelecekleri. Çünkü o kadar hoyrat davranılırmış krala ya da şamana, o kadar istismar edilirmiş ki ruhanî varlıkları, zavallılar uzun süre yaşayamaz ölürlermiş. Bazen kral seçilmelerinin ardından yapılan birkaç günlük (kudurma, azma) ayinlerinin sonuna çıkamadıkları, krallığın hükmünü bir tek gün bile süremeden, sözümona, tahtlarına oturamadan, hırpalanmaktan mevta oldukları olurmuş.
Dedim ya, ben Sigismund "Freud'un yalancısıyım.
Ama nedense şu 45 yıllık hayat tecrübem bana bu konuda Zigmond amcanın meselenin bam teline bastığını söylüyor.
O nedenle anlayabiliyorum Ali Türkan'ın neden övgülerden huzursuz olduğunu. Çünkü kralların başına neler geldiğini çok iyi biliyor.
Bu vesileyle, tırnak içine alınmış bazı şahıslara buradan üç beş lâkırdım olacak:
Arkadaşlar, söylemekten hicap duyuyorum, ama beş para etmezsiniz.
İnanın bana, eğer sizin için yazıyor olsaydım, tek kelime bile yazmazdım.
"Neden yazıyorsun o zaman?" derseniz, sizi ikna edecek çok net bir yanıt bulamam. İçimden biliyorum. Eminim Ali de biliyor neden yazdığını; ama bunu size istesem de anlatamam; anlayamazsınız.
Sizler (en azından bazılarınız) hani, nasıl derler, saptama olsun diye söylüyorum, bana neredeyse tapınıyorsunuz.
Neymiş efendim, Hızlı Gazeteci bantlarını kesmiş saklamış yıllarca, yok efendim, benim bir cümlem yüzünden işinden ayrılmış, boşanmış, kaderi değişmiş, bir cümlemden yola çıkarak nirvanaya ulaşmış...
Ya da o yıllarda en çok dövmek istediği benmişim... Hatta işkencede bile yalvarmamış, ama şimdi yalvarıyormuş, noolur bu çizgi bantların gazetedeki yayınına son verilsinmiş...
Yok efendim, ben zırtapozun, iç evreni karanlık zibidinin, kaddafinin, kerkenezin, zerzevatın tekiymişim, kitaplardan arakladığım cümlelerle kenar mahalle kızlarını ayartmaya çalışıyormuşum.
Yok efendim, ben öyle ulu bir adammışım, öyle filozofmuşum ki, galaksi çapındaymışım, lezbiyenliğe eğilimli kızını anca ben erkeklere yöneltebilir, ya da şizofren oğlunu anca ben iyileştirebilirmişim. Yok, dergide fotografımı görmüş, yakışıklılığıma aşık olmuş (zevksiz!). Yok efendim, o öykümdeki olay aslında onun başından geçmiş, ama öyle değil şöyleymiş.
Ben var ya ben, öyle gizemli adammışım, öyle dahiymişim, öyle süpermişim, öyle Kripton gezegeninden gelmişim kiii... Burcum neymiş bakalım? Kesin kovaymışım, yok yok teraziymişim, hayır hayır, aslanmışım, ı-ıh, kaplanmışım, akrepmişim, keçiymişim, kunduzmuşum, Tasmanya canavarıymışım...
Eeee? Noolmuş?
Yoksulum ulan! Geberiyorum!
Hayır, yoksulluktan değil, öfkeden!
Sizin aç kurt gibi saldırdığınız ufak fırsatlardan çok daha büyüklerini elimin tersiyle ittiğimi anlamaktan aciz oluşunuza. Bunun seçilmiş bir şey olduğunu göremeyecek kadar budala oluşunuza. Bunun aslında zaten yoksulluk değil servet olduğunu göremeyişinize. Onun bunun kıçını yalayarak 'hak ettiğiniz' o maaşlarla götünüzün kalkıp benim gibilere efendilik taslayabileceğinizi zannediyor oluşunuza. Bönlüğünüze! Hırtlığınıza! Çiğliğinize!
Bu kadar öküz oluşunuza, bu kadar ikiyüzlü ve alçak oluşunuza, bu kadar samimiyetsiz, kirli, dalavereci, namussuz, riyakâr oluşunuza ve her gün işyerlerinizde binbir pisliğe puştluğa eyvallah deyip, sonra da şaman efendi hazretlerinin web sitesini tıklayarak arınmaya çalışmanıza baktıkça midem bulanıyor.
Boşuna umutlanmayın, sizi takdis etmeyeceğim. Hâlâ kirlisiniz çünkü.
Her yanınız hileye hurdaya bulanmış. En başta kendinize olmak üzere durmaksızın yalan söylüyorsunuz. Eşinizi boynuzluyor, en yakın komşunuzu dirsekliyor, mütemadiyen bir şeyler satın alıyor, daha fazlasını satın almak, daha fazlasını tüketmek, şişkinleşmiş egolarınızı daha fazla beslemek adına içinize sinmeyen işyerlerinde nefret ettiğiniz mesleklere talim ediyor, açıkçası "domalıyor", sonra da sanki size bir kötülük yapılmış gibi hep birilerinden, bir şeylerden yakınıp duruyorsunuz.
Ben sizin ağlama duvarınız mıyım?
Mutsuzsanız orada, basın istifayı cehennem olup gidin!
Sevmiyorsanız eşinizi boşanın. Evlenirken bana mı sordunuz?
Suçluluk duyuyorsanız, temiz olun.
Bana kalırsa, yakındığınız, suçladığınız her şey, aslında sizin içinizden arzuladığınız, ama başkalarının daha atak davranıp öne geçtiği şeyler. Cezalandırılma korkusu sizden daha az, ya da refleksleri sizden daha hızlı kişilere hınçlanıp hınçlanıp, erdem maskeleri taka taka eleştiriyorsunuz.
Ve bekliyorsunuz ki, necdet şen efendi hazretleri sizin bu sahtekârlığınıza "geçerlilik" damgası vursun.
Ben ne İsa'yım, ne kral, ne de şaman; sizi arındıramam. Hayır, elimde olsa da yapmam bunu; çünkü size baktığımda asap bozan bir aptallık ve kendini çelmeleyen kurnazlık algılıyorum.
Ölümden korkuyorsunuz ve etrafınızı itaatkâr nesnelerle dolduruyorsunuz.
İnsanlar sizi şaşırtabilir, ama bir mutfak tepsisinde hiç bir sürpriz yoktur, öyle değil mi?
Aldığınız her yeni ayakkabıda, yoksulluğa sırtınızı her dönüşünüzde, biraz daha uzaklaşıyorsunuz özünüzden. Sonra da şamanlara sığınıyorsunuz "bana özümü geri ver" diye.
Dedim ya, beş para etmezsiniz. Eğer istediğiniz, takdis edilmekse, hava alırsınız; başka kapıya gidin.
Yoksulsam, kendi başımı dik tutmak için; size vekâleten çekilecek çilem yok.
İki kelimeyi bir araya getiremeyen rezil heriflerin medya starı olduğu ve genel yayın müdürüyle yatarak köşe kapan sürtüklerin "yazar" sayıldığı bir dünyada Ali Türkan aç kalmamak için alaman illerinde taksi şoförlüğü yapıyor, necdet şen onu da yapamıyor.
Ve sizler, etrafınızdaki yoksulluğu görmemeye çalışıp, hatırlı "dost"larınıza pahalı hediyeler alarak kendinizi "iyi" olduğunuza inandırmaya çalışıyorsunuz.
Ama şunu bilin ki, yine de berbat, yine de sıradansınız.
Ama dert etmeyin, toplum'un doğası bu; sıradan insanlar kralların ve şamanların leşleriyle beslenir. Bulursunuz nasıl olsa ellenmeye mıncıklanmaya benden daha istekli birilerini.
Düşünenlerin düşünceleri
İnsan ilişkileri galiba birbirini tüketmek üzerine kurulu.
Ben de öyle birilerini tanımıştım bir vakitler. İşsizdim. Bana iş bulabilmek için sınırsız imkânları vardı ama o yine de ekmeğimi kazanıp kendime yetmem yerine, onun verdiği sadakalara muhtaç bir insan olmamı tercih ediyordu.
İşin kötüsü, bunun "iyilik" olduğunu ve benim de "nankör" olduğumu iddia etmekten geri kalmıyordu. "O benim aç karnımı doyuruyordu ve ben yine de ona karşı alttan almıyordum."
Bunu işitttiğim zaman ne kadar kırıldığımı hiç öğrenemedi.
Suat - 9 Aralık 2008 (18:43)
Konuyla doğrudan alâkalı olmamakla beraber, küçük ve önemsiz bir ayrıntıdan bahsetmek istiyorum. Sizin hatanızı düzeltmek değil bir bilgiyi paylaşmak maksadım. Semerkand Harcı olarak bahsettiğiniz harcın "Horasan Harcı" olduğunu sanıyorum. Ama ayrıca Semerkand Harcı diye bir harç da olabilir. Ukalalık olarak almamanız dileğiyle, dostlukla kalın.
Erdem Abaka - 6 Ocak 2009 (11:18)
Erdem Abaka, dikkatiniz ve nazik uyarınız için çok teşekkür ederim. Yorumunuzu okuyunca internette araştırma yaptım -ve evet, o harcın adı Horasan Harcı imiş. Benim aklımda yanlış kalmış demek ki. Bu hatamı düzeltir, tüm amele çavuşlarından ve soğuk demircilerden özür dilerim.
Bundan sonra adım, "Necdettin Sağır İşitmez Uydurur" olsun.
Necdettin Efendi - 6 Ocak 2009 (16:46)
Yeşilçam eskisi bazı oyuncuları yıllar sonra ekranlarda görürüz ya hani. Yaşlanmış, hayatın sillesini yemiş, yorgun ve umutsuz bir halde dostlarının, hayranlarının ve hatta devletin onlara yüz çevirdiğinden falan bahsederler sitem, kırgınlık ve kızgınlık dolu ifadelerle. Sami Hazinses gibileri dışında kalan çoğunluğa pek ısınamamışımdır genelde. Çünkü onların birçoğu "aslında zamanında çok para saçtım, o zamanlar akıllı yatırımlar yapsam şimdi Beyoğlu'nun yarısı benimdi" tarzında itiraflarda bulunanlardır. Sen zamanında sevenlerinin yardımıyla tonla para kazanıp bunları har vurup harman savuracaksın. Yıllar sonra düştüğün zor durumdan ise ilk olarak onları sorumlu tutacaksın. Yok canım! Pışııık!
Bu sözlerim size değil Necdet Bey! Yanlış anlamayın lütfen. Ancak ben de belki herkes gibi yıllarca büyük gazetelerde karikatür çizen, köşe yazarlığı yapan, bir sürü kitap çıkaran birinin cukkayı götürmüş olması gerektiğini düşünerek hata yapıyor olabilirim.
Belli ki öyle olmamış.
Belli ki siz de "dayağı biz yerdik parayı Cüneyt alırdı" tayfasındansınız.
Ne diyeyim. Umarım sıfırını attığımız o banknotlardan bol sıfırlı hanelerde edinirsiniz bir gün.
Yazan: Bir garip memur parçası...
Serdar Demirdirek - 6 Ocak 2009 (23:57)
Değerli Serdar Bey. Belli ki 7 sene evvel yazılmış bu yazıyı Erdem Abaka'nın bir üstteki yorumundan sonra farkedip okumuşsunuz.
En güzeli de, yazıda anlatılanları muazzam bir bilgelikle anlamış ve bu hakire dört başı mamur bir hayat dersi vermişsiniz.
Doğrusu bendeniz, fazlasıyla hakkettiğim bu "Pışııık!"tan çok ders çıkardım. Bu güne kadar yapıp ettiğim her şeyin "cukkayı götürmek" için olduğunu, daha evvel kazandığım cukkaları barda pavyonda har vurup harman savurduğumu ve parasını iyi değerlendirmiş diğer eski şöhretleri deliler gibi kıskandığımı artık itiraf etmem gerekiyor galiba. Ve aslında sadece "figüran" olduğumu ve bunu hazmedemiyor olduğumu da.
Sağolun; ciğerimi okumuşsunuz. Eşsiz belâgatinizle çok da iyi ifade etmişsiniz. Çalışma saatinde şefe sezdirmeden azıcık da feylesofluk etmek isteyen bilge memurlardan alınacak daha çook hayat dersim olduğundan eminim.
Necdettin Efendi - 7 Ocak 2009 (18:33)
Ben cevaplarda kullandığınız mahlasların hastasıyım. Bu cevabın altında da Necdettin Varyemez imzası nefis giderdi.
Ahmet Faruk Yağcı - 7 Ocak 2009 (23:43)
Bir katkı da benden: Kanımca Serdar Demirdirek Bey de "Önce Memurum Sonra Bilgiç" diye bir kitap yazsa çok hoş olur.
Battal Takoz - 8 Ocak 2009 (02:09)
Belli ki bu yazı yukarıda yorum yazan Serdar kardeşimizin bam teline dokunmuş. Canı acımış ve hıncını çıkarmak istemiş. İmzasını bile "memur parçası" diye atışından belli.
Memur olmak ayıp değil. Öyle zannediyorum ki bu sitenin okurlarının çoğu da ya memur ya da memur çocuğudur. Ayıp olan, komplekse kapılıp çamur sıvamaya çalışmak.
Ali Türkan'ın bir yazısında okumuştum: "İnsanın yarası neredeyse nabzı da orada atar" gibi bir şeydi. Onun için herhalde, üslubundan "genç" olduğunu tahmin ettiğim bu arkadaş yazara "ben seni pek tanımam, o halde önemsizsin" demeye getirmiş. Sonra da o "önemsiz" kişinin yazılarının altında yorum yayınlatabilmek için hırs yapmış. (Bkz: #yorum165031) Çelişki.
Onun "tanımadığı" ve çocuksu bir üslupla nasihat çekmeyi denediği Necdet Şen'i biz taaa Gırgır zamanlarından bu yana (30 yıl mı? Daha mı fazla?) takip eder, beğeniriz.
Serdar Bey ve onunla aynı türden kişilere de, naçizane, kendi toyluklarını üstünlük zannetmekten vazgeçmelerini tavsiye ederim.
Necmi Ziya - 8 Ocak 2009 (16:35)
Necdet Şen
Yaz ortası mektupları 1
Ali Türkan
Bak, babam deliydi. Kavgaya üçüncü kattan atlayarak katılırdı. Sanki evde su yokmuş, sanki namaz kılarmış gibi, birden yerinden kalkıp duvarda teyemmüm alırdı. Amcamın kızı, gece bir yerlerden dönerken, bir ayakkabıcı dükkanının vitrinindeki bir çift ayakkabıyı beğenmişti. Devam
Derviş William, sözü eğri büğrü söyleme!
Necdettin Efendi
Git biraz dolaş, martılara, bulutlara, denizin ve gökyüzünün sonsuzluğuna dal, senin müzmin gerginliğinin ve hep olumsuz ayrıntılara odaklanıyor oluşunun kaç kişinin neresinde olacağına dair derin tefekküre dal, sonra eve dön, yazdıklarını bir de o gözle oku; bakalım nasıl bulacaksın. Devam
Web Gezgini - 19 Mayıs 1919'da 9. Ordu Müfettişi sıfatıyla Samsun'a ayak basan... Geberteceksin hepsini!
Ahmet Faruk Yağcı - Ata'nın yakın çevresi ve liyakat üzerinde çok zamandır düşünürüm. Önceleri bu insanları... İki küçük kol düğmesi, bir kurşun
Necdettin Yançizer - Az önce okuduğum bir haber aklıma yıllar önce seyrettiğim Jacob's Ladder... Akbaba'nın dördüncü günü
Filiz Sazak - Türkiye'de de özel dedektiflik kurumu usul usul yerleşiyor. İlk müşteriler... Özel Dedektif lâzım mı sevgili Urfalılar?
Ali Barutçu - Çok hayran kaldığım sözler. Bir öğretmenin eski bir gazete kâğıdından okumuştum bu... Eski bir tapınak yazıtı
Ali Sedat Çetinkoz - Sözler, anlar uçar gider; yazılan kalıcıdır. Belki de Kuran'ın ilk ayeti o yüzden... Kur'an okuyun demek hayata müdahale mi?
Modern kaos tanımı, klâsik kaos tanımını reddeder. Eski tanımlama kargaşa, düzensizlik, başıbozukluk, biçimsizlik, insanların birbirini boğazlaması veya mahşer, kıyamet belirtisi ya da en uygun tabiriyle Babil Kulesi insanları; herkesin ayrı dilden konuştuğu, ayrı telden çaldığı karmakarışık bir dünyayı ima eder.
İki küçük kol düğmesi, bir kurşun
Kâmuran Kızlak
Umarım kimsenin aklından "nasıl olur da aynı suçu işleyen iki adamdan biri idam edilirken, diğeri dalavere ile mahkemelerin elinden kurtarılır" gibi münafıkça sorular geçmemiştir. Devam
Şarkiyatçılık
Edward Said
Beyaz Adam olmak bir fikirdi, bir gerçekti. Hem beyaz dünya hem de beyaz olmayan dünya karşısında düşünülüp kararlaştırılmış bir konum almayı gerektiriyordu. Devam
Ev alırken nelere dikkat edilir?
Durmuş Düşünür
Evini satmak isteyip de bir türlü satamayan insanlara acizane tavsiyem, mutfağa yaptırabildiğiniz kadar bol dolap yaptırın. Dolap kapaklarının kulpları da parlak sarı madenden ya da sedeften olsun. Gerisi önemli değil. Devam
Dört anlaşma
Don Miguel Ruiz
Dört anlaşma dönüşüm ustalığının özetidir. Tolteklerin ustalıklarından biridir. Bu cehennemi cennete dönüştürme ustalığıdır. Toplumsal kâbusu, bireysel cennet rüyasına çevirme ustalığıdır. Devam
Kozmik Deprem Senaryosu
Ahmet Faruk Yağcı
Kozmik bürolarda mutlaka büyük İstanbul depremi müdahale senaryosu da olmalı. Hangi birlik hangi yolları tutacak, hangi bölük hangi mahallenin güvenliğini sağlayacak? Seyyar hastane ve fırınlar nerelere kurulacak? Devam
İslâmî Cemaatler
Vahap Demir
Sosyoloji bir anlama çabasının adıdır, değer yargılarını, inançlarını bir kenarda tutmayı, olan biteni en objektif haliyle resmedebilmeyi gerektirir. Devam
Eğitim 'cehaleti' alır, eşeklik baki kalır (mı?)
Necdet Şen
"Eğitim cehaleti alır, eşeklik baki kalır" sözü ne yazık ki gerçeği tam yansıtmıyor, çünkü eğitimin cehaleti aldığı falan yok. Tam tersine, -eğer kişinin mayasında efendilik yoksa- bu cehaletin üstüne bir de lâf ebeliğini ve kendini bilmezliği ekliyor. Devam
Evliyalar, Bursa, çocukluk ve şu hayat
Erdem Abaka
Ben kazık kadar adam oldum. Kendime hâlâ uygun bir balta arıyorum sap olabilmek için. Kokaine tövbe eden Megastar Tarkan dışarıda. Bazı şeyler için tövbe etmeyen bir takım adamlar içeride. Devam
"Eğitim Şart!" Neye ki?
İlyaz Bingül
1980'lerden itibaren Türkiye'de de görünen, kurulan tezgâh budur: Eşitsizliğin eğitim sopası ile perçinleştirilmesi ve meşrulaştırılması; devlet tekelindeki -görünür- şiddetin iyi eğitim almış bedenlerin görünmez eliyle uygulanması. Devam
GPS'li hayatlarımız
Alper Uzun
Belki de Isaac Asimov'un hikâyesindeki günleri yaşamamıza az kaldı diye düşünüyorum. Bu telefonlar, GPSler ve hatta Google beynimizin bir köşesine bir çip içinde iliştirilse de kurtulsak tüm bu "bağımlılıklarımızdan". Devam
Derkenar yazarının dikkat etmesi gereken bazı önemli hususlar
Büdütör
Amaç, yazdığımız yazıyı olabildiğince çok insana okutmaksa, bunun bazı püf noktaları olduğunu da hatırlatalım. Samimiyetimize binaen, tecrübeyle edindiğimiz birkaç ipucunu sizinle paylaşmak isteriz. Devam
Kur'an okuyun demek hayata müdahale mi?
Enver Turan
Belki bilmiyorsunuzdur ama burası Türkiye ve bu ülkede yaşayan Müslümanların sayısı bir hayli fazla. Garip gelecek size ama Müslümanlardan üzerine Cuma namazı farz olanlar Cuma günleri cemaat halinde namaza dururlar. Devam
Kaplan Yılı'nda Çin
Kâmuran Kızlak
Neo Liberal papağanlara göre, gelişme arttıkça bu gelişmeden sebeplenenlerin sayısı da artarmış. Kesinlikle doğru bir tespit. Ben bunun doğruluğunu her yıl Çin'den tüyen üst düzey bürokrat sayındaki artıştan biliyorum. Devam
Yeni Başlayanlar İçin İş İlanı Okuma Rehberi
Candan Dinç
Bizimkisi sürekli yapılan bir iştir. Ama işçiyi yıllarca çalıştırınca giderek daha fazla izin kullandırmak, arada bir zam yapmak, işten çıkarmak gerektiğinde daha fazla tazminat ödemek zorunda kalıyoruz. Devam
Demokrasi ve Carl Schmitt'le seyahat
İlyaz Bingül
Sirklerde ücretli hokkabazlık yapan, ünvanı Prof. Dr. de olsa seviyesi Hacivattır; TV'lerde haber-yorum oyununa katılan "akademisyen" lâkaplılar gibi. Bu hokus bokus akademikusların ağzından şu lâfları asla duyamazsınız: Devam
Performansçı geldi hanııım!
Candan Dinç
Ücretli çalışmak özgürlükse eğer, ya hapishanenin özgürlük alanı olduğunu kabul etmek veya yapılan bu edime çalışmak değil, olsa olsa kahrolmasını istediğimiz "ücretli kölelik" demek gerekir. Devam
Taksi Kullanıcısının El Kitabı
Enver Turan
Taksiciler genellikle durak taksileri olduklarında ve taksi sayısına göre yolcu sayısının fazla olduğu bölgelerde mesafe ayırımı gözetirler. Çünkü ortalık o taksiye binmek üzere akın etmiş uzun mesafe yolcularından geçilmemektedir. Devam
Benim babam bir sperm
Kâmuran Kızlak
Baki selâm niyetine sön sözümü de bu psikiyatr ve antropologlar'a edeyim bari: İnsan, içgüdülerinin üzerinde kontrol kurabildiği, onları denetleyebildiği ölçüde insan oluyor ey fetva ehli. Devam
İtina ile fişleme yapılır
Ahmet Faruk Yağcı
Şu sıralarda yaşananlar işte bu vicdan sahibi subayların eseri. Kimisi bilgi fişlerini sakıt etti. Kimisi gözü dönmüş adamların kıyım yapacağını farkedip ayaklarına çelme taktı. Devam
Görünmez Adam
Alper Uzun
Belki de görünmez adam olmak sanıldığı kadar güzel bir şey değil. Tıpkı hayallerimizde yaşattığımız şeylerin gerçek versiyonlarının o kadar da tatlı olmaması gibi bir şey bu. Devam
İslâmi hareketin devlet talebi yok
Vahap Demir
Farklı din anlayışlarının ve farklı taleplerin olması bir tehdit unsuru olamaz. Ne yazık ki; kimin neye, ne kadar inanacağı nasıl bir din anlayışına sahip olması gerektiği, hiç üzerimize vazife olmadığı halde hep kendimizi bu işe memur hissettik. Devam
Kuş kanadı kalem olsa
Erdem Abaka
Peki, hayat hiç olmadığı kadar sert ve acımasızca üstelik anlam verilemeyen bir hırsla sanki bir intikamı varmış gibi sıkıştırmaya başlayınca ne yapmalı insan? Cevap hem çok hem hiç yok. Devam
Hayvanlar "mal" mı "can" mı?
Selim Atak
Tüm canlıların hayatta kalmak, işkence ve zulüm görmemek, doğal yaşam alanlarında baskıya ve tacize maruz kalmadan yaşamak gibi hakları olmalı; ve bu hak, bizzat yasa tarafından güvence altına alınmalı. Devam
Bu muymuş Avatar?
Erdem Abaka
Avatar'ın, en azından bir süre daha damağımda hoş bir tat, zihnimde keyifli bir anı bırakmasını isterdim. Ne yazık ki film bana göre bu beklentiyi karşılamaktan çok uzakta. Devam
Kozmik Sukutu Hayal
Nuri Yalçın
Vatandaş olarak askerin vesayetinden çokça bir şikâyetim yok. Laik düzen ile de barışığım, onun doğurduğu siyasi iktidarla da. Benim derdim hürriyet; demokrasi değil. Devam
Kimlikler lütfen!
Seyit Balkuv
İnsan aklının tam olarak çözemediği, olağanüstü merhalelerden geçerek dünyamızda can bulan bu muhteşem varlığın mucizevî değeri yanında "nüfus cüzdanı" veya "kimlik" denen şeyin herhangi bir anlamı, önemi, kıymeti harbiyesi olabilir mi? Devam
Ortanın solundaki paşalar
İdris Küçükömer
Bu işlem, Danıştay tarafından iptal edildi, ama ancak 1976'da onaylandı. 1960 sonrasında Yön'de yazdığı yazılarla tanındı. Ant dergisindeki yazıları ve Düzenin Yabancılaşması adlı kitabı tartışma yarattı.. Devam
© 2000-2010 ~ Derkenar ~ Sitedeki içerik 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir. »