soysuzlaşınız efendiler

Soysuzlaşınız efendiler!

Necdet Şen - 27 Aralık 2003


Muzaffer Akgün'ün türküleriyle büyüdüm. Sonra uzun yıllar rock tınıları doldurdu kulaklarımı. Ama yine de türküleri sevmekten hiç vazgeçmedim.

Bilmem o da aynı seslerle mi büyüdü, Erkan Oğur'u dinlerken Muzaffer Akgün'ü duyar gibi oluyorum zaman zaman.

Kendimle ilgili anımsayabildiğim en eski anılardan biri, Nuri Sesigüzel'i taklit etmeye çalışarak söylediğim "yeşil ördek gibi daldım göllere" türküsü ve sırtlarına yükledikleri odunlarla evimizin önünden geçerken "uyy, ne de yanuk yanuk söylii oğlan!" diyen köylü kadınlar.

İkinci büyük savaşıa denk gelen yıllarda Ödemiş'te yapmış babam askerliğini. Silah altındaki köleliği (ya da beyliği) 48 ay 13 gün sürmüş. Ondan olacak, Ege türkülerini severdi. Likör bardağıyla (neredeyse damla damla) içtiği yeni rakıyla coşar, kalkıp harmandalı oynardı arada bir.

Balo diye bir şey vardı çocukluğumda. Annelerimiz pazar günleri baloya gider, kadın kadına dans ederlerdi. Puantiye, pötikare, japone kollu, kayık yakalı giysiler içinde poz keserken ve kuru pastalar limonatalar arasında Zenith (bazen de Lubitel 2) marka objektiflere gülümserken, sair zamanlarda radyodan dinledikleri Zeki Müren şarkılarına eşlik ederken, hep benzer türden bir yapmacıklığın içinde çakılı gibiydiler. İpek Sineması'nın Pazar matinesinde, sabah kahvaltısından artmış kıymalı pidelerini kokuta kokuta yiyerek seyrettikleri Amerikan filmlerindeki kadınlara benzemeye çalışırlardı.

60'lı yıllardı, "memur hanımı" olan annelerimiz, "memur kızı" olan ablalarımız ve "memur çocuğu" olan oyun arkadaşlarımız, biz kepçe kulaklı veletler, "iğne düştü yakamdan, bir subay koştu arkamdan" tangosuna aşina kulaklarımızla taşradaki minik Cumhuriyet kolonileri olarak yuvarlanıp gidiyorduk.

Kennedy'ydi o zamanın en gözde pop yıldızı, bir diğeri de Prenses Süreyya. Ölünce badem gözlü olanlar vardı, James Dean ve Norma Jean gibi. Bir de Suzan Sözen. Devrik başvekil Menderes'in sevgilisiydi sanırım.

Şecaattin Tanyerli'nin tangoları, Orhan Boran ve Yuki, Hayat Mecmuası yok muydu, onlar da vardı. Keloğlan masallarının ve Hazreti Ali'nin Cenkleri'nin modası geçmişti artık, Tommiks, Teksas, Zagor okuyorduk.

Namık Kemal fıkralarımız vardı bir de, içinde "bir Alman", "bir Fransız", "bir Amerikalı" ve "bir Türk" olan. Diğerleri zenginlikte ilimde fende, Namık Kemal ise züğürt tesellimiz olan cinsel azgınlıkta birinci olurdu hep. Kendimizi hüdainabit zekerinden başka öğünecek bir şeyi kalmamış bitik bir millet gibi görürdük. Bu fıkraları kim uydururdu, hiç düşünmezdik.

Saç maşasıyla saçlarını kıvırır (daha doğrusu yakar), Belgin Doruk'a benzemek için krepe yapar (yani kabartırdı) ablalarımız. Pop müzik diye bir şey yoktu, hafif müzik vardı biz büyürken. Dedemden kalma taş plaklar vardı, Napoliten şarkılar, kantatlar falan, ama onları dinleyecek gramofonumuz olmadığından sedirin altında dururlardı, bavulu her itişimizde birer ikişer kırılırdı uçlarından.

Sokaktaki adam İkinci cıgarası tüttürür ya da gazete kâğıdına tütün sararken, mühendis ve hakim hanımları Yaka, babam gibiler Yenice sigarası içerdi. Yassıydı Yenice sigarası, Yaka ise siyah bir kutuda olurdu. Şuh bir sigaraydı. Bu karton kutuları çöpe atmaya kıyamazdık. Zaten çöp dediğin de pencereden aşağı fayrap edilen bir şeydi, tavukların ve kedilerin içinde döründükleri.

Sabit kalem, mühür mumu, ıstampa mürekkebi kokardı adliye koridorları. Alt kattaki komşumuzun ıskarpinlerinin üzerinde karısının diktiği beyaz patiskadan tozluklar olurdu. Uçağa tayyare, otomobile taksi, milletvekiline mebus denildiği yıllardı. "Kömünist" ve "kızılbaş" sözcükleri en ağır hakaretti yetişkinler arasında. Komünistler tevkif edilirdi.

Bir de "Hu"cular vardı. İkide bir basılır, yaka paça hapse tıkılırlardı. Huu çekmek melânet gibi bir şeydi, ama ne olduğunu pek bilmezdik. Sanırım cinsî sapıklık gibi görürdük. Çünkü kadınlar "huuuu!" çekerken aniden histeri krizleri geçirmeye başlar, görtlerini yerden yere vururlardı. Yani öyle anlatılırdı. En çok imam-müezzin türü adamlardan çekinirdik. Bize bir nevî ırz düşmanı (ya da şarlatan) gibi tanıtılmışlardı.

Vurun Kahpeye romanının ve filminin pek gözde olduğu yıllardı, ondan olabilir.

Köylülerin "köylülükleriyle" alay etmek pek modaydı. Onlar da "gasabalı" dedikleri bizlerden nefret ederlerdi, nedenini anlayamazdık.

Yakalara balina takılırdı dik dursun diye. Balina kemiğinden yapıldığı için balinaydı adı. Sivri topuk modası çıkmıştı. Sütyen dükkânda satılmazdı, evinde makinası olanlar diker, olmayanlara satardı. Annemin Lada marka ayak pedallı bir dikiş makinası vardı, siyah siyah sütyenler dikerdi onda. Sokakta eşarp takmak ister, ama babam hışımla çekip alırdı başından eşarbını. Cumhuriyet memurunun karısının başörtülü gezmesini utanç verici bulurdu.

Bizler ne kuştuk ne deveydik o zamanlar; yontuluyor, şekle sokuluyorduk Ankara tarafından.

Kendi ülkesinde gönüllü birer müstemleke aydını rolünü üstlenmiş olan Cumhuriyet bürokrasisi ve münevverleri, kararnameler, makaleler ve iç hizmet kanunlarıyla şekle-şemaile sokuyor, soysuzlaştırıyordu bizi. Onların deyimiyle "çağın ritmine ayak uydurmaya" çalışıyorduk.

Aslında olan biten şey, bal gibi yabancılaşma idi. Kendimize, soyağacımıza, sayısız kuşaklar boyunca biriktirdiğimiz hayatı anlama ve toprağa sıkıca kök salma becerimize yabancılaşıyorduk. Kahir ekseriyetin yoksulluktan bitini kemirdiği bir ülkede, istihsalin ve gayrı safî millî hasılanın ne durumda olduğuna falan pek kafa yormadan, Cumhuriyet balolarıyla, nane likörleriyle, Zeki Müren şarkılarıyla "modern Türkiye" ayinleri yapıyordu "inkılâpçı" kolonimiz.

Ahali'ye höt zöt edip poz keserek çağdaşlaştığını sanan bürokratik diktatörlüğün imtiyazlı insanları olan memur babalarımızı ve onların yakalarından düşmeyen altı oklu CHP rozetlerini "çağdaşlığın simgesi" sanıyorduk.

Zaman zaman bando-mızıka takımları, gezici tiyatro kumpanyaları, seyyar propagandistler ziyaret ediyordu güzide kasabamızı. Tabii ki ya balkonda ya locada yerimizi alıyor, sosyal takılıyorduk kasaba koşullarının elverdiğince. Türktük, doğruyduk, Halk Parti'liydik.

Robotluktan istifa ediyorum!

Biliyor musunuz, hiç hoşlanmam tiyatrodan. Biri kolumdan çeke çeke götürmediği müddetçe de gitmişliğim yoktur. Sayılıdır yani.

Baleden, operadan, resim heykel sergilerinden de hazzetmem. Yani kısacık fırfırlı etekleri içinde kıçını çıkara çıkara ve de ayak parmaklarının ucuna basa basa oradan oraya tin tin tin seğirten kızları ve oğlanları pek gülünç bulurum.

Hele o tiyatro denen soytarılığı hiç anlamam. Baş parmağını ceketinin iliğine takıp göğsünü şişirmeye çalışarak konservatuvarda öğrendiği diyafram kullanma tekniğiyle "siz, Aleksey İvanoviç, tarihin karanlıklarına gömüleceksiniz!" falan diyen hamşolar bana aktörden çok şaklabanı anımsatır.

Sesini bilmemkaç oktavlık bir esneklikte gezdire gezdire, yüzünü şekilden şekile soka soka "bak, ben ne kadar becerikliyim" dercesine böğüren tenorlara sopranolara da pek hayranlık duyduğum yoktur.

Ama Neşet Ertaş'a, Kıymet Unutma'ya, Burhan Çaçan'a hayranlığım ganidir. Jethro Tull'a Pink Floyd'a bayıldığım kadar Zekâi Tunca'ya da bayılırım. Erkan Oğur ve İsmail Hakkı Demircioğlu başımın tacıdır. Orhan Abi'yi, Müslüm Baba'yı, Kibariye'yi severim. Hoş görün, serde taşralılık var, bunca yıl içinde anca bu kadar batılılaşabildim.

Çok sesli müzik denince aklıma Ahmet Adnan Saygun değil Led Zeppelin ve Deep Purple gelir. Hadi bilemedin, Queen'in Bohemian Rapsody'si, Moody Blues'un Nights In White Satin'i falan. Ben öyle filarmoni orkestrası eşliğinde "leb-leb-bihiy-yi-hi! ka-haaa-vur-ran! kız-ann-neeemm!" diye zırtlayan hörtleyen ciykleyen ahiha-hohiha kanon yapan maaşlı fraklı soytarıları anca cıvıtasım geldiğinde anımsarım.

Fakat, af buyrun, kırk yılda bir yanlışlıkla AKM'ye ya da Cemal Reşit Rey konser salonuna yolum düşse, oralardaki vıcık vıcık yapaylık ayakkaplarımın tabanlarına yapışır, kaldırımlara sürte sürte temizlemeye çalışırım.

Yok valla, sarmısak ve kekik kokulu zeytinyağına bandırdığım şu kızarmış ekmek gözüme dizime dursun ki, klasik müziğe, baleye, operaya, tiyatroya düşman değilim. "Tükürürüm içine" falan da demiyorum. Onlar da olsun, kime ne zararı var? Birkaç istidatlı genç evini geçindirir, dizi filmlerde falan oynayacak birkaç eğitimli insanımız olur, mektepte öğrenilmiş diyafram kontrolleriyle Kürt taklidi, Rum taklidi, nonoş taklidi, kapıcı, temizlikçi, "cahil halk" taklidi falan yaparlar, büyükannelerimiz bakar oyalanır.

Ama ben geri kafalıyım efendiler! Ortaçağ karanlığında kalmış, muasır medeniyetler seviyesine ulaşamamış bir odunum. "Çağdaşlaşma" mayası bende tutmadı. Eskaza bir köyde (hangi köyse orası) ev yaptırsam, salonuna kuyruklu piyano koymak aklıma gelmez. Cemal Reşit Rey'de bir konsere gitsem, ilk yarısında göz kapaklarım elimde olmaksızın ağırlaşır, uyuduğum etraftan farkedilecek diye uyumamaya çalışarak kendime işkence ederim.

Dahası, konçertoların bölüm aralarını hiç bilmem, müzik azıcık yavaşlayacak olsa bölüm sonu zannedip yanlışlıkla alkışlamaya kalkarım. Ya da öyle yapmamak için ön sıradaki "işi bilen" üç beş kişinin clap clap diye alkışladığını duyana kadar ellerimi yanlarımda saklarım.

Bazen onların da ofsayta düştüğü olur gerçi ama, en azından tek başıma maskara olmamış olurum alkışladığımda. Ama neden ille de alkışlamam gerek, onu hiç çözemem. Soru sormam, robot gibi alkışlar, gıcık tutsa bile öksürmemek için kendime işkence ederim.

E, hal böyleyken, müziği el çırparak dinleyenleri aşağılama hakkım doğmuş olur. Çünkü bildiğiniz gibi müzik ciddi bir iştir, kitap okur gibi dinlenir ve o esnada lâubalilik yapılmaz; bu, basit insanlara özgü bir davranıştır.

"Basit insan" derken kimi/kimleri kastettiğimi hiç kurcalamayınız, onlar kendini bilir. Hani şu okumamış, diplomasız, dar gelirli, evinin tepesindeki demir filizlerini açıkta bırakan, sentetik giysiler giyen, haliyle kötü kokan, fıransız şarabı içmeyen, birayı şişeden içenler var ya...

Canım, hani şu "yoksul" dedikleri aşağılık iğrenç insanlar...

Hani bizim taraftakilere, yani şirketlerin içini boşaltıp, kendini savunsun diye üç beş köşe yazarı besleyen o asil insanlara hiç benzemeyen, helikopteri, yatı, metresi, yalakası falan olmayan yarı vahşi kalabalık, işte onlar...

Tabii bu örnekler bir anlamda teferruat, birazcık egzajere edeyim dedim. Her ne kadar Jacques Brel'le Yves Montand'ı, ya da Vassily Kandinski ile Piet Mondrian'ı hep karıştırıyor (!) olsam da alafranga müziği severek dinler ve abstre resmi ilgiyle izlerim. Hatta Yohan Sabahattin Bach dinlediğim bile olur asansörlerde.

Hatta meşhur cazcılar arasında arkadaşlarım bile vardır. Vardır ama, ben As Time Goes By'ın adını duymuşluğum olsa da melodisini ıslıkla çalamam. Ama Tutam Yar Elinden Tutam'ı da One More Cup Of Coffee'yi de pek güzel performe ederim gitarımlan.

Hasılı kelâm, kişioğlunun kendi tercihi olduktan sonra Doğu'su da birdir yerkürenin Batı'sı da. Siyasî sınırlar geçici, insanlığın ortak kültür birikimi ona kıyasla biraz daha uzun ömürlüdür diye düşünürüm.

Ne üç telli curanın ne de kuyruklu piyanonun bir kusuru yoktur, kusur onlardan birinin bağnaz yandaşı olup diğerine nefret kusanındır diye düşünür ve bin yıllardan bu yana türkülerin okunduğu, destanların dilden dile dolandığı bu topraklardaki kefere hayranı memur diktatörlüğüne ve onun dayatmalarına karşı günden güne yoğunlaşan bir isyan duygusuyla dolup taşarım.

Ondandır dilimdeki alaycı üslup. Aşağılamanın kimsenin tekelinde olmadığını, kendine benzemeyeni, tahakküm edileni aşağılamanın pis bir alafranga hastalık olduğunu örneklemek içindir.

Müstemleke aydınlarının muasırlaşma projesi ve "cahil halk"

Saltanatı Osmanlı hanedanından alıp İttihatçı artıklarına devreden, ama emperyalizmin kucağındaki kıçımızı kurtarmak şöyle dursun, acıtan çıkıntının üstüne daha da fazla yerleştirmekten sapıkça haz duyan bir iktidar manevrasının bize desise ve beyin yıkama yoluyla "devrim" olarak sokuşturulmasına itirazım var.

"Düzen"in değiştiğini kabul etsem bile, düzülen bizler açısından "başka ne değişti?" sorusuna yanıt bulamıyorum.

Mağlûbiyetin ezikliğiyle karşıtına dönüşmüş, kendi kimliğine yabancılaşmış, gâvurlaşmış Osmanlı paşalarının süngü zoruyla dayattığı Avrupa kültürünün "medeniyet", onun dışında kalan her şeyin "gerilik" olarak algılanmasını fecî bir yanılgı olarak görüyorum.

En azından 80 yıllık propagandanın kafamıza kazıdığı safsatalarla hakiki çağdaşlığı birbirine karıştırmamaya çalışıyor, bilgi hamallığı yapıp, ezberden ahkâm kesmektense içine itildiğimiz cehaleti paşa paşa kabulleniyorum ve bilmediğim şeyler için "ben bunu bilmiyorum" demenin biliyormuş gibi yapmaktan daha hysiyetli bir tavır olduğunu düşünüyorum.

80 yıllık kültürel istibdatın sonuçları da ortadadır zaten görebilen için. Aslında pek anlamadığı, içinde hissetmediği halde kendini Stravinski dinlemek, evinin salonuna amerikan bar yaptırmak, tuval üzerine bulaştırılmış her boyayı "resim" sanmak (ve çok etkilenmiş gibi yapmak), öztürkçe konuşmaya çalışmak zorunda hisseden Cumhuriyet çocuklarının içine düştükleri o yapaylık, iğretilik, o ıkınmalar, o "mış gibi" yapmalar, biliyormuş da o an aklına gelmemiş pozları, kuşandıkları boyası dökülen karnaval maskeleri, öteki etkinlikle beriki etkinlik arasında kıçına neft sürülmüş gibi seğirtmeler, "ille de sanatçı olucam" histerileri, Paris'e New York'a düzülen methiyeler, züppelik ötesi dükkân ve marka adları, kedilere köpeklere samimi arkadaşlara takılan o yavşak yavşak lâkaplar, Türkçe bağlaçlar arasına serpiştirilmiş İngilizce terimler falan bendeniz perıdays kuşunu ekstriimli irrite ediyor efendim.

Muck! I kiss you! I kiss you! I kiss you!

80 yılda çıkara çıkara bir tek İnternet Mahir'i çıkardık dünya çapında meşhur olarak. Bu müfredatla anca bu kadar olabiliyor.

Demem odur ki, "derin" azınlığın marifetiyle kendi kendini sömürgeleştirmiş olan bu ülkedeki mağdur ve yoksul halkın, "muasırlaşma" hamlesi diye yutturulmaya çalışılan soysuzlaşmaya ve süngü refakatinde yürütülen acımasız talana tepkisi, raf ömrünü çoktan tamamlamış olan CHP geleneğini gömmek olmuştur. Pek de iyi olmuştur. Bu millet tek parti diktatörlüğünün kadim partisi CHP'nin defterini taa 1946'da dürmüş olup, ortada kâh "ortanın solu" kâh "sosyal demokrat" maskeleriyle dolanan bu hayaleti kaale almamasının müfredat aydını tarafından "cehalet" olarak adlandırılması lâf-ü güzaftan ibarettir.

Çoğunluğun aksine, muhterem şahsiyet Deniz Baykal beyefendinin hal ve tavırlarıyla, ilkesizliğiyle, kofluğuyla bu mümtaz partinin başına çok yakıştığını, zinhar değiştirilmemesi gerektiğini düşünürüm.

Ama ille de değişecekse, her konunun uzmanı, resmî dahimiz, üstad-ı âzam Bedri Baykam o yüce makama daha da fazla yakışır.

Hatta bence en uygun aday, manken olduğu rivayet edilen, ama galiba "başka bir şey" olan Tuğba Özay, CHP genel başkanlığı konusundaki favorimdir.

Halkla ilişkiler uzmanı Sisi hanımefendiyi de ihtimaller arasında tutmak mantıklı olur. Ne de olsa partinin adı "halk" partisi. Halkla şööle 'altı ok'ka "kucaklaşmak" gerekmez mi?

Gerekir.

E, o halde?

Yaaa, iyi miymiş aşağılanan tarafta olmak?

80 yıllık modernleşme projesinin (cumhuriyet kisvesi altındaki örtülü saltanatın ve lâisizm kisvesine bürünmüş putperestliğin) ortaya çıkardığı eser, yapmacıklığın memleket sathına yayılması ve içi boşalmış karikatürleşmiş bir "modern yurttaş" tipolojisidir.

O "modern" ki, toplumun ezici çoğunluğunu (yoksulları, işsizleri, ezilenleri, oyun dışına atılmışları, umutsuzca yaşama tutunmaya çabalayanları) aşağılamanın kendini acaip şıklaştırdığını sanır.

Atanmış "aydın"lar ve devlet kontenjanından dağıtılan "sanatçı" payeleri, kofluğunu Jön Türk raconlarıyla örtbas etmeye çalışan "sanatçılar" ve "bilim adamları", rejimin Ulubatlı Hasan'ları, üniversite burçlarına üç hilalli sancaklar dikmekle iştigal eden sahte entellektüeller...

Bilimsel anlamda artı değer üretemeyen, eğitim kurumlarında militanlıkla vakit öldüren hocaların ve öğrencilerin pek makbul sayıldığı bir ülkenin süngü zoruyla Avrupalı yapılamayacağının ibret verici kanıtlarıdır etrafımızda olup bitenler. Sistemin üniversiteleri bilim adamı değil hırsız ve zorba yetiştirmekte, aralarından en utanmaz ve bağnaz olanlarını da piramidin en tepesine yerleştirmektedir. İdeolojisinde makyavelizm'den ve yasalarında faşizm'den intihal (tırtıklama) olan bir "uygarlaşma" projesinin seçkinleri de haliyle onlar olacaktır.

Budur işte dağ yamaçlarına, kale burçlarına, devlet dairelerinin duvarlarına, Atatürk resimlerinin altına üstüne yanına yöresine yazılmış "muasır medeniyet" mahyalarının hulâsası ve yekûnu:

Yapmacık olunuz efendiler! Poz kesiniz! Sahte olunuz!

Çünkü, ben size modernleşiniz demiyorum!

Ben size özünüze yabancılaşınız diyorum!

Yabancılaştık başkumandanım! Bir sonraki emriniz?

 

 Yorumlarınız

Sonradan "milli şef" olarak ilan edilen bir devlet büyüğümüz, milli mücadele yıllarında yanındaki komutana şöyle diyesiymiş:

"Unutma, halk düşmanımızdır!"

Bunu söylemekle kalmamış, manası "halk yönetimi" olan yeni devlette yetki sahibi olur olmaz, ilk olarak halk türkülerini yasaklamıştır. Yabancılaşmanın baş aktörlerinden biri odur. Ama ne kadar uğraştıysa da, her köylüye piyano, her ilkokul çocuğuna mandolin çaldırtamadı. Gözleri açık gitmiştir merhumun.

Siz bir zamanlar köylü kıyafetlilerin Ulus Meydanı'na girmemesi için kolluk kuvveti bulunduğunu biliyor muydunuz? Bunu yapan vali, tabii ki "şef"inden gereken övgüyü almış, ve bir başka meydana adı verilmiştir: Tandoğan Meydanı!

Bugün de üniversitelerde yaşatılan baskıyı kaldıralım diyenlere, darbe veya darağacı şıklarından birini seçmelerini söyleyenler, aynı kökten geliyor olmalı.

Ali Sedat Çetinkoz - 10 Şubat 2008 (13:23)

 

 

Bir yorum da siz yazın


Adınız Soyadınız
E Posta adresiniz (gizli kalacak)
« (Onay Kodu)

 

 

Bu yazı eşe dosta tavsiye edilir

 

Necdet Şen

 

Göster amcalarına seçkinliğini bakiim

Ali Türkan

Bunun için de pek emek sarfetmemiş birilerinin, boyuna yakınmalarını; ötekilere "yüzde altmışı aptaldır" dedikleri hâlde, kastları tarafından hâlâ solcu diye pazarlanmalarını ve bu türden nice şeyi anlayamıyorum. Hesapta aydın sorumluluğu adı altında, insanların uçkuruna karışıp kaç çocuk yapmaları gerektiğini bile dikte etmelerini de anlamıyorum o seçkinlerin. Bu kadar şeyi anlayamadığıma göre, hıyarlık bende sanırım. Devam »

Münzevî yazarın telefon dinleme kayıtları

Necdet Şen

Bu telefonu dinlemek vakit kaybı. Şahsım can sıkıntısından mütevellit uyku hastalığına yakalanmış olup yetkili sağlık kuruluşundan iki haftalık istirahat izni almış bulunuyorum. İzin dönüşünde daha renkli hayatlar yaşayan dahilî bedhahların telefonunu dinlemek üzere görevlendirilmemi saygıyla arz ederim.   Devam »

Son Yorumlar

Ayhan Erol ölçmüş, biçmiş, tartmış yazmış yazısını abilerim , ablalarım. Bu konuda...
Dr. Dertli Dermanî - Memur sadizmi ve can çekişen hastanelerimiz

Sizden daha iyi, daha dürüst, daha akıllı bir insan mıyım bilemiyorum. Ama sizden daha...
Necdet Şen - Memur sadizmi ve can çekişen hastanelerimiz

Üfürmek kolay, sağlık personelinin sorunları hakkında bir yazı yazabildin mi? Sanmıyorum...
Ayhan Erol - Memur sadizmi ve can çekişen hastanelerimiz

Ne kadar sahici bir aşk öyküsü. Daha doğrusu, ne kadar sahici bir öykü. İnsanın kendisini bu...
Sedef Türker - Neredeydin ki günlerdir?

Bu dünyada ne kadar büyük bir boşluğu doldurdukları ancak yokluğunda farkedilen insanlar vardır...
Mutlu Olsen - Halk böyle istiyor

Tüm Yorumlar

Web Gezgini

'Aydınlar'ın beyaz atlı prensi

İşler sarpa sardıkça, bizim aydınlar iyiden iyiye beyaz atlı prensini bekleyen genç kızlara (daha kötüsü buhranlı kadınlara) benziyorlar. Öyle olunca, mesele sadece AKP'nin kof çıkması değil, platonik aşklarının hepsi hayal kırıklığına mahkûm.

Nuray Mert (Radikal)

Son Yazılar

Gezme ceylan bu dağlarda, seni avlarlar

Seyit Balkuv

Dikkat, zokayı yutmak üzeresiniz. Zihninizle egonuz size bir oyun oynamaya hazırlanıyor. O amcayı yüceltmek ve dolayısıyla diğer birilerini aşağılamak üzeresiniz. Tabii siz yücelen tarafta kalacaksınız. Devam »

Gençliğe Övgü

İlker Tortop

Gençliğimi özlüyorum ben. Omzumdaki romatizma ağrılarına rağmen özlüyorum o günleri. Beyazlara muhtaç değildik, tuğladan ocağımız yetiyordu gülerek yaşamaya. Etrafımızdakileri etkilemek zorunda değildik ve hayat çok ucuza geliyordu. Devam »

Yakın Tarih Dersleri 02

Ali Sedat Çetinkoz

Şimdilerde emekliliklerini yaşayan iki üst derece hakim ve iki cumhurbaşkanından başka başına fötr takan devlet adamı var mı bilmiyorum. 70'li yıllarda gurbetçilerin izine gelirken giydiği, yeşil ördek tüylü Bayerisch fötrler bile artık kayboldu. Devam »

Burak Obama

Vahap Demir

Sözün özü, Türkiye'de ne sol ne de liberal düşünce yoktur. Az sayıda bunların ne olduğunu bilen insan da tartışmayı harlandıracak kadar kalabalık veya güçlü değildir. Tartışmanın düzeyi de zaten her defasında "bizden gayrisi bize dost değil" önermesiyle sonlanacak kadardır. Devam »

Hınzır İçimden Sızıyor Haylaz Hindistan

İsmail Ragıp Geçmen

Bir çocuk, kadının o halini fotoğrafladığımı görünce, tüm fırlamalığıyla kadına sokuluyor ve üstündeki şalı indirip kaçıyor. İşte o anda fotoğraf makinem elimden kayıyor. Şaşkınlık içinde bakakalıyorum. Yüzünü ve saçlarını gizleyen örtü indirildiğinde ortaya sarışın, hafif çilli, deniz mavisi gözleriyle çok hoş bir batılı kız çıkıveriyor! Devam »

Yakın Tarih Dersleri 01

Ali Sedat Çetinkoz

Bu işin idealizmle, sosyalizmle, bağımsızlıkla bir ilgisi yoktu! Neyle ilgisi olduğunu da çok geçmeden anladık. Birebir içinde yaşadığım hergün ölümlü olayların ardından bir sabah darbe oluverdi. Artık sağ-sol çatışmasına gerek kalmamıştı ve çıkaranlar tarafından "bıçak gibi" aniden kesiliverdi. Devam »

Bağdat Caddesi'ndeki geleneksel fener alayı

Necdet Şen

Diyorum ki; bırakınız yapsınlar. Ter ter tepinsinler senede bir defacık da olsa. İsterlerse zincirlerle sırtlarını dövsünler. İsterlerse kollarına jilet atsınlar. Sallasınlar bayrağı düşman üstüne. O düşman kendi kardeşleri bile olsa. Devam »

Son kararım bu; asla değiştirmem!

Seyit Balkuv

Empati ve acımadan bahsetmiyorum, merhametten bahsediyorum. Eziyet çeken, onurlu yaşama hakkı ve özgürlüğü elinden alınan insan ve hayvanların durumunu görüp de, içi cız etmeyen insanlarda merhamet kandilinin nasıl yakılabileceğinden bahsediyorum. Devam »

Okul ve ergenlik anılarımız

Vahap Demir

Madem okul tarafından kabul gören biri olamadım, bari muhalif tavır takınayım da görsünler günlerini düşüncesiyle filizlenen aykırı düşünceler... Takınılan muhalif tavrın hocaları zerre ilgilendirmemesi, sadece takınana gününün gösterilmesi... Yıllar sonra hatırlanıldığında yutkunma problemlerine neden olan bilumum diğer anılar... Devam »

Yaban

Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Şimdi başım iki ellerimin arasında düşünüyorum: Onlar gibi olmak, onlar gibi giyinmek, onlar gibi yiyip içmek, onlar gibi oturup kalkmak, onların diliyle konuşmak... Haydi bunların hepsini yapayım. Fakat, onlar gibi nasıl düşünebilirim? Nasıl onlar gibi hissedebilirim? Devam »

Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?

İlker Tortop

Her şeye alışmış olan bizler hiç bir şeye de şaşırmayacağız. Tankerler evlere girecek, uçaklar taksilere çarpacak, çocukların öğretmeni sapık, mahallenin doktoru sahte çıkacak ama şaşırmayacağız. Dağda ölecek, vadide ölecek, ölecek de ölecek insanlarımız. Devam »

Neanderthal ve biz

Alper Uzun

İki yüz bin yıl boyunca Avrasya da yaşadılar. Yaklaşık otuz bin yıl önce de ortadan kalktılar. Nedeni tam bilinmiyor ama tahminen modern insanın gelişi ve hava/iklim koşullarının soylarını kuruttukları düşünülüyor. Devam »

İnsan neden nefret eder?

Kâmuran Kızlak

Klinik Psikoloji insanların nasıl düşünürlerse öyle duygulandıklarından, düşünceleriyle duygularının genellikle tutarlılık gösterdiğinden, yani duyguyu belirleyenin düşünce olduğundan bahsediyor. Olumlu düşünceleri olumlu duygular, olumsuz düşünceleri de olumsuz duygular izler. Devam »

Doğulular, Batılılar, iş hayatı ve Kemal Tahir

Seyit Balkuv

Kemal Tahir'in dediği gibi rezil bir geçmişe sahip olsa bile, günümüzde sadece zenginler için değil işçiler için bile en yüksek refah düzeyinin Batı'da olduğu gerçeğinden yola çıkarsak, Batı sistemini elden geldiği kadar Doğu'ya uyarlamak insanların hayat şartlarının iyileşmesine yardımcı olmaz mı? Devam »

 Google

 

© 2000-2008 ~ Derkenar, tasarım + programlama + uygulama olarak bir Sokak Kedisi ürünüdür. Tüm hakları yasal koruma altında olup, içeriği izinsiz çoğaltılamaz, ticarî nitelikli yayınlarda ve internet sitelerinde (çok kısa tanıtımlar dışında) kullanılamaz.

85