Patronsuz Medya

Soysuzlaşınız efendiler!

Necdet Şen - 27 Aralık 2003


Muzaffer Akgün'ün türküleriyle büyüdüm. Sonra uzun yıllar rock tınıları doldurdu kulaklarımı. Ama yine de türküleri sevmekten hiç vazgeçmedim.

Bilmem o da aynı seslerle mi büyüdü, Erkan Oğur'u dinlerken Muzaffer Akgün'ü duyar gibi oluyorum zaman zaman.

Kendimle ilgili anımsayabildiğim en eski anılardan biri, Nuri Sesigüzel'i taklit etmeye çalışarak söylediğim "yeşil ördek gibi daldım göllere" türküsü ve sırtlarına yükledikleri odunlarla evimizin önünden geçerken "uyy, ne de yanuk yanuk söylii keraneci!" diye öven köylü kadınlar.

İkinci büyük savaşa denk gelen yıllarda Ödemiş'te yapmış babam askerliğini. Silah altındaki köleliği -ya da beyliği- 48 ay 13 gün sürmüş. Ondan olacak, Ege türkülerini severdi. Likör bardağıyla -neredeyse damla damla- içtiği yeni rakıyla coşar, masadan kalkıp harmandalı oynardı arada bir. Sonra tekrar yerine oturur, olmayan gıdısını çıkararak türküye eşlik ederdi.

Balo diye bir şey vardı çocukluğumda. Annelerimiz pazar günleri baloya gider, kadın kadına dans ederlerdi. Puantiye, pötikare, japone kollu, kayık yakalı giysiler içinde poz keserken ve kuru pastalar limonatalar arasında Zenith (bazen de Lubitel 2) marka objektiflere gülümserken, sair zamanlarda radyodan dinledikleri Zeki Müren şarkılarına vokal yaparken, hep benzer türden bir yapmacıklığın içinde çakılı gibiydiler. İpek Sineması'nın Pazar matinesinde, sabah kahvaltısından artmış kıymalı pidelerini kokuta kokuta yiyerek seyrettikleri Amerikan filmlerindeki kadınlara benzemeye çalışırlardı.

60'lı yıllardı, "memur hanımı" olan annelerimiz, "memur kızı" olan ablalarımız ve "memur çocuğu" olan oyun arkadaşlarımız, biz kepçe kulaklı veletler, "iğne düştü yakamdan, bir subay koştu arkamdan" tangosuna aşina kulaklarımızla taşradaki minik Cumhuriyet kolonileri olarak yuvarlanıp gidiyorduk.

Kennedy'ydi o zamanın en gözde pop yıldızı, bir diğeri de Prenses Süreyya. Ölünce badem gözlü olanlar vardı, James Dean ve Norma Jean gibi. Bir de Suzan Sözen. Devrik başvekil Menderes'in sevgilisiydi sanırım.

Şecaattin Tanyerli'nin tangoları, Orhan Boran ve Yuki, Hayat Mecmuası yok muydu, onlar da vardı. Keloğlan masallarının ve Hazreti Ali'nin Cenkleri'nin modası geçmişti artık, Tommiks, Teksas, Zagor okuyorduk.

Namık Kemal fıkralarımız vardı bir de, içinde "bir Alman", "bir Fransız", "bir Amerikalı" ve "bir Türk" olan. Diğerleri zenginlikte ilimde fende, Namık Kemal ise züğürt tesellimiz olan cinsel azgınlıkta birinci olurdu hep. Kendimizi hüdainabit zekerinden başka öğünecek bir şeyi kalmamış bitik bir millet gibi görürdük. Bu fıkraları kim uydururdu, hiç düşünmezdik.

Saç maşasıyla saçlarını kıvırır (daha doğrusu yakar), Belgin Doruk'a benzemek için krepe yapar (yani kabartırdı) ablalarımız. Pop müzik diye bir şey yoktu, türkçe sözlü hafif müzik vardı biz büyürken. Dedemden kalma taş plaklar vardı, Napoliten şarkılar, kantatlar falan, ama onları dinleyecek gramofonumuz olmadığından sedirin altında dururlardı, bavulu her itişimizde birer ikişer kırılırlardı uçlarından.

Sokaktaki adam İkinci cıgarası tüttürür ya da gazete kâğıdına tütün sararken, mühendis ve hakim hanımları Yaka, babam gibiler Yenice sigarası içerdi. Yassıydı Yenice sigarası, Yaka ise siyah bir kutuda olurdu. Şuh bir sigaraydı. Bu karton kutuları çöpe atmaya kıyamazdık. Zaten çöp dediğin de pencereden aşağı fayrap edilen bir şeydi, tavukların ve kedilerin içinde döründükleri.

Sabit kalem, mühür mumu, ıstampa mürekkebi kokardı adliye koridorları. Alt kattaki komşumuzun ıskarpinlerinin üzerinde karısının diktiği beyaz patiskadan tozluklar olurdu. Uçağa "tayyare", otomobile "taksi", milletvekiline "mebus" denildiği yıllardı. "Kömünist" ve "kızılbaş" sözcükleri en ağır hakaretti yetişkinler arasında. Komünistler tevkif edilirdi.

Bir de "Huu"cular vardı. İkide bir basılır, yaka paça hapse tıkılırlardı. Hu çekmek kara büyü gibi bir şeydi herhalde ama ne olduğunu pek bilmezdik. Cinsî sapıklık gibi görürdük. Çünkü kadınlar hu çekerken aniden histeri krizleri geçirmeye başlar, görtlerini yerden yere vururlardı. Yani öyle anlatılırdı.

En çok imam-müezzin türü adamlardan çekinirdik. Bize bir nevî ırz düşmanı (ya da şarlatan) gibi tanıtılmışlardı.

Vurun Kahpeye romanının ve filminin pek gözde olduğu yıllardı, ondan olabilir.

Köylülerin "köylülükleriyle" alay etmek pek modaydı. Onlar da "gasabalı" dedikleri bizlerden nefret ederlerdi; nedenini anlayamazdık.

Yakalara balina takılırdı dik dursun diye. Balina kemiğinden yapıldığı için balinaydı adı. Sivri topuk ve sivri uçlu sutyen modası çıkmıştı. Dükkânda satılmazdı sutyen, evinde makinası olanlar diker, olmayanlara satardı. Annemin Lada marka ayak pedallı bir dikiş makinası vardı, siyah siyah sütyenler dikerdi onda. Sokakta başına eşarp takmak ister, ama babam hışımla çekip alırdı başından. Cumhuriyet memurunun karısının başörtülü gezmesini utanç verici bulurdu.

Bizler ne kuştuk ne deveydik o zamanlar; yontuluyor, şekle sokuluyorduk Ankara tarafından.

Kendi ülkesinde gönüllü birer müstemleke aydını rolünü üstlenmiş olan Cumhuriyet bürokrasisi ve münevverleri, kararnameler, makaleler ve iç hizmet kanunlarıyla şekle-şemaile sokuyor, soysuzlaştırıyordu bizi. Onların deyimiyle "çağın ritmine ayak uydurmaya" çalışıyorduk.

Aslında olan biten şey, bal gibi yabancılaşma idi. Kendimize, soyağacımıza, sayısız kuşaklar boyunca biriktirdiğimiz hayatı anlama ve toprağa sıkıca kök salma becerimize yabancılaşıyorduk. Kahir ekseriyetin yoksulluktan bitini kemirdiği bir ülkede, istihsalin ve gayrı safî millî hasılanın ne durumda olduğuna falan pek kafa yormadan, Cumhuriyet balolarıyla, nane likörleriyle, Zeki Müren şarkılarıyla "modern Türkiye" ayinleri yapıyordu "inkılâpçı" kolonimiz.

Ahali'ye höt zöt edip poz keserek çağdaşlaştığını sanan bürokratik diktatörlüğün imtiyazlı insanları olan memur babalarımızı ve onların yakalarından düşmeyen altı oklu CHP rozetlerini "çağdaşlığın simgesi" sanıyorduk.

Zaman zaman bando-mızıka takımları, gezici tiyatro kumpanyaları, seyyar propagandistler ziyaret ediyordu güzide kasabamızı. Tabii ki ya balkonda ya locada yerimizi alıyor, sosyal takılıyorduk kasaba koşullarının elverdiğince. Türktük, doğruyduk, Halk Parti'liydik.

Robotluktan istifa ediyorum!

Biliyor musunuz, hiç hoşlanmam tiyatrodan. Biri kolumdan çeke çeke götürmediği müddetçe de gitmişliğim yoktur. Sayılıdır yani.

Baleden, operadan, resim heykel sergilerinden de hazzetmem. Yani kısacık fırfırlı etekleri içinde kıçını çıkara çıkara ve de ayak parmaklarının ucuna basa basa oradan oraya tin tin tin seğirten kızları ve oğlanları pek gülünç bulurum.

Hele o tiyatro denen soytarılığı hiç anlamam. Baş parmağını ceketinin iliğine takıp göğsünü şişirmeye çalışarak konservatuvarda öğrendiği diyafram kullanma tekniğiyle "siz, Aleksey İvanoviç, tarihin karanlıklarına gömüleceksiniz!" falan diyen hamşolar bana aktörden çok şaklabanı anımsatır.

Sesini bilmemkaç oktavlık bir esneklikte gezdire gezdire, yüzünü şekilden şekile soka soka "bak, ben ne kadar becerikliyim" dercesine böğüren tenorlara sopranolara da pek hayranlık duyduğum yoktur.

Ama Neşet Ertaş'a, Kıymet Unutma'ya, Burhan Çaçan'a hayranlığım ganidir. Jethro Tull'a Pink Floyd'a bayıldığım kadar Zekâi Tunca'ya da bayılırım. Erkan Oğur ve İsmail Hakkı Demircioğlu başımın tacıdır. Orhan Abi'yi, Müslüm Baba'yı, Kibariye'yi severim. Hoş görün, serde taşralılık var, bunca yıl içinde anca bu kadar batılılaşabildim.

Çok sesli müzik denince aklıma Ahmet Adnan Saygun değil Led Zeppelin ve Deep Purple gelir. Hadi bilemedin, Queen'in Bohemian Rapsody'si, Moody Blues'un Nights In White Satin'i falan. Ben öyle filarmoni orkestrası eşliğinde "leb-leb-bihiy-yi-hi! ka-haaa-vur-ran! kız-ann-neeemm!" diye zırtlayan hörtleyen ciykleyen ahiha-hohiha kanon yapan maaşlı fraklı soytarıları anca cıvıtasım geldiğinde anımsarım.

Fakat, af buyrun, kırk yılda bir yanlışlıkla AKM'ye ya da Aya İrini konser salonuna yolum düşse, oralardaki vıcık vıcık yapaylık ayakkaplarımın tabanlarına yapışır, kaldırımlara sürte sürte temizlemeye çalışırım.

Yok valla, sarmısaklı kekikli zeytinyağına bandırdığım şu kızarmış ekmek gözüme dizime dursun ki, klasik müziğe, baleye, operaya, tiyatroya düşman değilim. "Tükürürüm içine" falan da demiyorum. Onlar da olsun, kime ne zararı var? Birkaç istidatlı genç evini geçindirir, dizi filmlerde falan oynayacak birkaç eğitimli insanımız olur, mektepte öğrenilmiş diyafram kontrolleriyle Kürt taklidi, Rum taklidi, nonoş taklidi, kapıcı, temizlikçi, "cahil halk" taklidi falan yaparlar, büyükannelerimiz bakar oyalanır.

Ama ben geri kafalıyım efendiler! Ortaçağ karanlığında kalmış, muasır medeniyetler seviyesine ulaşamamış bir odunum. "Çağdaşlaşma" mayası bende tutmadı. Eskaza bir köyde (hangi köyse orası) ev yaptırsam, salonuna kuyruklu piyano koymak aklıma gelmez. Cemal Reşit Rey'de bir konsere gitsem, ilk yarısında göz kapaklarım elimde olmaksızın ağırlaşır, uyuduğum etraftan farkedilecek diye uyumamaya çalışarak kendime işkence ederim.

Dahası, konçertoların bölüm aralarını hiç bilmem, müzik azıcık yavaşlayacak olsa bölüm sonu zannedip yanlışlıkla alkışlamaya kalkarım. Ya da öyle yapmamak için ön sıradaki "işi bilen" üç beş kişinin clap clap diye alkışladığını duyana kadar ellerimi yanlarımda saklarım.

Bazen onların da ofsayta düştüğü olur gerçi ama, en azından tek başıma maskara olmamış olurum alkışladığımda. Ama neden ille de alkışlamam gerek, onu hiç çözemem. Soru sormam, robot gibi alkışlar, gıcık tutsa bile öksürmemek için kendime işkence ederim.

E, hal böyleyken, müziği el çırparak dinleyenleri aşağılama hakkım doğmuş olur. Çünkü bildiğiniz gibi müzik ciddi bir iştir, kitap okur gibi dinlenir ve o esnada lâubalilik yapılmaz; bu, basit insanlara özgü bir davranıştır.

"Basit insan" derken kimi/kimleri kastettiğimi hiç kurcalamayınız, onlar kendini bilir. Hani şu okumamış, diplomasız, dar gelirli, evinin tepesindeki demir filizlerini açıkta bırakan, sentetik giysiler giyen, haliyle kötü kokan, fıransız şarabı içmeyen, birayı şişeden içenler var ya...

Canım, hani şu "yoksul" dedikleri aşağılık iğrenç insanlar...

Hani bizim taraftakilere, yani şirketlerin içini boşaltıp, kendini savunsun diye üç beş köşe yazarı besleyen o asil insanlara hiç benzemeyen, helikopteri, yatı, metresi, yalakası falan olmayan yarı vahşi kalabalık, işte onlar...

Tabii bu örnekler bir anlamda teferruat, birazcık egzajere edeyim dedim. Her ne kadar Jacques Brel'le Yves Montand'ı, ya da Vassily Kandinski ile Piet Mondrian'ı hep karıştırıyor (!) olsam da alafranga müziği severek dinler ve abstre resmi ilgiyle izlerim. Hatta Yohan Sabahattin Bach dinlediğim bile olur asansörlerde.

Hatta meşhur cazcılar arasında arkadaşlarım bile vardır. Vardır ama, ben As Time Goes By'ın adını duymuşluğum olsa da melodisini ıslıkla çalamam. Ama Tutam Yar Elinden Tutam'ı da One More Cup Of Coffee'yi de pek güzel performe ederim gitarımlan.

Hasılı kelâm, kişioğlunun kendi tercihi olduktan sonra Doğu'su da birdir yerkürenin Batı'sı da. Siyasî sınırlar geçici, insanlığın ortak kültür birikimi ona kıyasla biraz daha uzun ömürlüdür diye düşünürüm.

Ne üç telli curanın ne de kuyruklu piyanonun bir kusuru yoktur, kusur onlardan birinin bağnaz yandaşı olup diğerine nefret kusanındır diye düşünür ve bin yıllardan bu yana türkülerin okunduğu, destanların dilden dile dolandığı bu topraklardaki kefere hayranı memur diktatörlüğüne ve onun dayatmalarına karşı günden güne yoğunlaşan bir isyan duygusuyla dolup taşarım.

Ondandır dilimdeki alaycı üslup. Aşağılamanın kimsenin tekelinde olmadığını, kendine benzemeyeni, tahakküm edileni aşağılamanın pis bir alafranga hastalık olduğunu örneklemek içindir.

Müstemleke aydınlarının muasırlaşma projesi ve "cahil halk"

Saltanatı Osmanlı hanedanından alıp İttihatçı artıklarına devreden, ama emperyalizmin kucağındaki kıçımızı kurtarmak şöyle dursun, acıtan çıkıntının üstüne daha da fazla yerleştirmekten sapıkça haz duyan bir iktidar manevrasının bize desise ve beyin yıkama yoluyla "devrim" olarak sokuşturulmasına itirazım var.

Mağlûbiyetin ezikliğiyle karşıtına dönüşmüş, kendi kimliğine yabancılaşmış, gâvurlaşmış Osmanlı paşalarının süngü zoruyla dayattığı Avrupa kültürünün "medeniyet", onun dışında kalan her şeyin "gerilik" olarak algılanmasını fecî bir yanılgı olarak görüyorum.

En azından 80 yıllık propagandanın kafamıza kazıdığı safsatalarla hakiki çağdaşlığı birbirine karıştırmamaya çalışıyor, bilgi hamallığı yapıp, ezberden ahkâm kesmektense içine itildiğimiz cehaleti paşa paşa kabulleniyorum ve bilmediğim şeyler için "ben bunu bilmiyorum" demenin biliyormuş gibi yapmaktan daha haysiyetli bir tavır olduğunu düşünüyorum.

80 yıllık kültürel istibdatın sonuçları da ortadadır zaten görebilen için. Aslında pek anlamadığı, içinde hissetmediği halde kendini Stravinski dinlemek, evinin salonuna amerikan bar yaptırmak, öztürkçe konuşmaya çalışmak, tuval üzerine bulaştırılmış her boyayı "resim" sanmak -ve çok etkilenmiş gibi yapmak- zorunda hisseden Cumhuriyet çocuklarının içine düştükleri o yapaylık, iğretilik, o ıkınmalar, o "mış gibi" yapmalar, biliyormuş da o an aklına gelmemiş pozları, kuşandıkları boyası dökülen karnaval maskeleri, öteki etkinlikle beriki etkinlik arasında kıçına neft sürülmüş gibi seğirtmeler, "ille de sanatçı olucam" histerileri, Paris'e New York'a düzülen methiyeler, züppelik ötesi dükkân ve marka adları, kedilere köpeklere samimi arkadaşlara takılan o yavşak yavşak lâkaplar, Türkçe bağlaçlar arasına serpiştirilmiş İngilizce terimler falan bendeniz perıdays kuşunu ekstriimli irrite ediyor efendim.

Muck! I kiss you! I kiss you! I kiss you!

80 yılda çıkara çıkara bir tek İnternet Mahir'i çıkardık dünya çapında meşhur olarak. Bu müfredatla anca bu kadar olabiliyor.

Demem odur ki, "derin" azınlığın marifetiyle kendi kendini sömürgeleştirmiş olan bu ülkedeki mağdur ve yoksul halkın, "muasırlaşma" hamlesi diye yutturulmaya çalışılan soysuzlaşmaya ve süngü refakatinde yürütülen acımasız talana tepkisi, raf ömrünü çoktan tamamlamış olan CHP geleneğini gömmek olmuştur. Pek de iyi olmuştur. Bu millet tek parti diktatörlüğünün kadim partisi CHP'nin defterini taa 1946'da dürmüş olup, ortada kâh "ortanın solu" kâh "sosyal demokrat" maskeleriyle dolanan bu hayaleti kaale almamasının müfredat aydını tarafından "cehalet" olarak adlandırılması lâf-ü güzaftan ibarettir.

Çoğunluğun aksine, muhterem şahsiyet Deniz Baykal beyefendinin hal ve tavırlarıyla, ilkesizliğiyle, kofluğuyla bu mümtaz partinin başına çok yakıştığını, zinhar değiştirilmemesi gerektiğini düşünürüm.

Ama ille de değişecekse, her konunun uzmanı, resmî dahimiz, üstad-ı âzam Bedri Baykam o yüce makama daha da fazla yakışır.

Hatta bence en uygun aday, manken olduğu rivayet edilen, ama galiba "başka bir şey" olan Tuğba Özay, CHP genel başkanlığı konusundaki favorimdir.

Halkla ilişkiler uzmanı Sisi hanımefendiyi de ihtimaller arasında tutmak mantıklı olur. Ne de olsa partinin adı "halk" partisi. Halkla şööle 'altı ok'ka "kucaklaşmak" gerekmez mi?

Gerekir.

E, o halde?

Yaaa, iyi miymiş aşağılanan tarafta olmak?

80 yıllık modernleşme projesinin (cumhuriyet kisvesi altındaki örtülü saltanatın ve lâisizm kisvesine bürünmüş putperestliğin) ortaya çıkardığı eser, yapmacıklığın memleket sathına yayılması ve içi boşalmış karikatürleşmiş bir "modern yurttaş" tipolojisidir.

O "modern" ki, toplumun ezici çoğunluğunu (yoksulları, işsizleri, ezilenleri, oyun dışına atılmışları, umutsuzca yaşama tutunmaya çabalayanları) aşağılamanın kendini acaip şıklaştırdığını sanır.

Bordrolu "aydın"lar ve devlet kontenjanından dağıtılan "sanatçı" payeleri, kofluğunu Jön Türk raconlarıyla örtbas etmeye çalışan "sanatçılar" ve "bilim adamları", rejimin Ulubatlı Hasan'ları, üniversite burçlarına üç hilalli sancaklar dikmekle iştigal eden sahte entellektüeller...

Bilimsel anlamda artı değer üretemeyen, eğitim kurumlarında militanlıkla vakit öldüren hocaların ve öğrencilerin pek makbul sayıldığı bir ülkenin süngü zoruyla Avrupalı yapılamayacağının ibret verici kanıtlarıdır etrafımızda olup bitenler. Sistemin üniversiteleri bilim adamı değil hırsız ve zorba yetiştirmekte, aralarından en utanmaz ve bağnaz olanlarını da piramidin en tepesine yerleştirmektedir. İdeolojisinde makyavelizm'den ve yasalarında faşizm'den intihal (tırtıklama) olan bir "uygarlaşma" projesinin seçkinleri de haliyle onlar olacaktır.

Budur işte dağ yamaçlarına, kale burçlarına, devlet dairelerinin duvarlarına, Atatürk resimlerinin altına üstüne yanına yöresine yazılmış "muasır medeniyet" mahyalarının hulâsası ve yekûnu:

Yapmacık olunuz efendiler! Poz kesiniz! Sahte olunuz!

Çünkü, ben size modernleşiniz demiyorum!

Ben size özünüze yabancılaşınız diyorum!

Yabancılaştık başkumandanım! Bir sonraki emriniz?

 

 Yorumlar

Sonradan "milli şef" olarak ilan edilen bir devlet büyüğümüz, milli mücadele yıllarında yanındaki komutana şöyle diyesiymiş:

"Unutma, halk düşmanımızdır!"

Bunu söylemekle kalmamış, manası "halk yönetimi" olan yeni devlette yetki sahibi olur olmaz, ilk olarak halk türkülerini yasaklamıştır. Yabancılaşmanın baş aktörlerinden biri odur. Ama ne kadar uğraştıysa da, her köylüye piyano, her ilkokul çocuğuna mandolin çaldırtamadı. Gözleri açık gitmiştir merhumun.

Siz bir zamanlar köylü kıyafetlilerin Ulus Meydanı'na girmemesi için kolluk kuvveti bulunduğunu biliyor muydunuz? Bunu yapan vali, tabii ki "şef"inden gereken övgüyü almış, ve bir başka meydana adı verilmiştir: Tandoğan Meydanı!

Bugün de üniversitelerde yaşatılan baskıyı kaldıralım diyenlere, darbe veya darağacı şıklarından birini seçmelerini söyleyenler, aynı kökten geliyor olmalı.

Ali Sedat Çetinkoz - 10 Şubat 2008 (13:23)

Benim de diyeceklerim var…

Ad Soyad
e posta   (yayınlanmayacak)
« 3229

Necdet Şen yazıları

Editörün Önerisi

En büyük yumurta benim olsun

Erdem Abaka

Günümüzde insanoğlunun artan nüfusu ve talepleri, ne yazık ki bunlardan vazgeçilmesinin çok zor olduğunu gösteriyor. Bu taleplerin karşılanabilmesi için de ne gerekiyorsa o yapılıyor.


Son Yorumlar

Bildiğimiz üzüntü duygusunu depresyon&q…
Bunalım Burhan » Ayol, bunlar sağlam insanı…

Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu

ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu

Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü

Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu

 

Web Gezgini

Sosyalizmin Muaviye´si Stalin'dir

İki şeyi birbirinden ayırmak lâzım. Dünyada sosyalizm diye bir şey hiç olmadı. İslâm'ın başına gelen tabiri caizse, sosyalist teorinin de başına geldi.

Demir Küçükaydın (Adil Medya)


Son Yazılar

İslamlık ve Sosyalizm

Hikmet Kıvılcımlı

Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.


Talât Paşa Ruhu

Erdem Abaka

Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.


Kürk cinayettir!

Hülya Yalçın

Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.


Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal

Gökhan Akçiçek

Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.


"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"

Melih Özel

Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.


Osmanlı'da Özel Mülkiyet

Hikmet Kıvılcımlı

İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.


Çocukken yağmurun kokusu da başka

Melih Özel

Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.


Susmayı Özlemek

Gökhan Akçiçek

Bizden başka evrenin tüm konukları hep susuyormuş oysa. Ağaçlar, kelebekler, gökyüzü, karıncalar, tırtıllar, solucanlar… Binlerce lâkırdının içinde susarak var olanlar varmış.


Densizlikler denizinde boğulurken

Melih Özel

"Ben de densizlik yapmalıyım!" diyorum kendi kendime. Başka çaresi yok. Belki böylece boğulmam. Ne bileyim, belki su üstünde kalmanın yolu budur.


İlk Oğullar

Gökhan Akçiçek

Onları tanımanın en kolay yolu, yüzlerine, özellikle gözlerinin içine ısrarla bakmaktır. Bakışlarını ilk kaçıran onlar olacaktır. Neden dersiniz acaba? Her kardeşle azalmanın ıstırabı mıdır bu?


Adalet

Ali Sedat Çetinkoz

Boyumdan büyük lâflar ettiğime bakmayın, baştan söyledim, bunlar bir demlik çay içilip öyle yazılmış şeyler. Başkaları ülke bile yönetmiş böyle kafayla, ben anayasa kaleme alsam ne olur?


Damgasızların orgazmı 12 dakikaymış

Deniz Türkoğlu

Düşünsenize sayın Ayşe Hanım, hayvanı tam damgalayacakları esnada gelen geçen, bakan eden, öyle olmasın böyle olsun, orasına basma burasına bas diyen bir seyirci topluluğunun önünde yapılır mı bu işler?


Honki Ponki Tonino

Zeynep Bozboğa

2000'li yıllar ise başlı başına fiyaskoydu. Sanmıştık ki 2000'li yıllarda uzaya gideceğiz. Bizdeki de ne hayal gücü ama, Kıbrıs'a git desen gidecek paramız yok, uzaya baya baya niyet besledik.


Devlet Sınıfları

Hikmet Kıvılcımlı

Toprak toptan Kamu'nun adına, bugünkü deyimi ile "Devletleştirilmiş" bulununca, bu Toprak temeli üzerinde kurulu politika üstyapısı kendiliğinden "Devletlû" (Devletcil yahut alafranga deyimiyle: Devletsel) olur.


Etiketler





Şu an 137 cici çocuk Derkenar'a bakıyor

   

Yazı Boyutu
850 - 1766 - 2125  
©