Necdet Şen - 13 Nisan 2008
Sadece bugün değil, yetmişli yıllarda da ortalıkta bir sürü cılız sesli mıyıl mıyıl pop şarkıcısı vardı. Bir de onların tamamının eksiğini kapatacak cesamette, gürül gürül akan bir Cem Karaca.
Beyaz çerçeveli gözlüğü, kaytan bıyığı, sivri çenesi, ne giyse yakışmayan uzun sıska bedeni ve heybetli teatral sesiyle, hayatımızda müstesna bir yeri olan kallavî rock ikonumuz.
Oldum olası, ya çok sevilir ya da biraz gıcık kapılır Cem Karaca'dan.
Kuşkusuz ki herkes aynı tarz müziği ve aynı kişileri sevmek zorunda değil. Epeyce sert ve kırbaç kıvamındadır sesi. Çokça bağırır. Keyif kaçıran konulara girer. O ruh ikliminde olmayana hafiften dayak etkisi yapabilir. Ama müthiştir.
Şansını yaban ellerde arasa, Türkçe yerine İngilizce söylese, belki de en yakın rakipleri Tom Jones, Ian Gillan, Robert Plant olurdu. Gel gör ki Cem Karaca, ilk gençlik denemelerini saymazsak, hep Türkçe yazdı, Türkçe söyledi. Dünyasını aşkla ve hicranla sınırlamış piyasa çocuklarına inat, hayatın binbir rengine yer verdi şarkılarında. Aynı kulvarda yol alan diğerleri onun yanında biraz silik kaldılar.
Görkemli sesinin ve sahne üstünlüğünün getirisini paşa paşa kullanıp rahatına bakmak vardı, ama o elini taşın altına soktu. İçinden çıktığı toplumun sorunlarına karşı duyarlıydı, sesini sözünü halktan yana kullandı, düzene kafa tuttu, gözünü budaktan sakınmadan söyledi neye inanıyorsa.
Değil solcu olmak, gözlüklü olmanın bile hayatî risk oluşturduğu çatapat yıllarında, zaman zaman çok sertleşen bir tavırla sokağın sesini yansıtan devrimci şarkılar söyledi. Hedef tahtasından farksızdı sahnede. Her konserinin bir ölüm kalım meselesi olmasına aldırmadı.
Sağcılar çoğunlukla kulaklarını kapadılar ona solcu olduğu için. Bu anlaşılabilir. Ama sade suya tirit popçularla pek bir sorunu olmayan kimi solcular da nedense Cem Karaca'nın her hareketinde kusur aradı.
12 Eylül darbesi, konser için gittiği Almanya'da yakaladı onu. Katıldığı 1 Mayıs törenlerinde çekilmiş fotografının altına mümtaz bir gazetemiz "Cem Karaca Almanya'da kurduğu halk ordusuyla Türkiye'ye yürüyecek ve iktidarı ele geçirecek" türünden akıllara ziyan bir "haber" döşedi.
Bu sayede, uçan kuştan dahilî bedhah yaratmaya pek teşne cuntanın "yurda dön de bir güzel oyalım" listesinde onun adı da yer aldı.
Dönmedi Cem Karaca.
Bu dönmeyiş hayatının yedi yılına mal oldu. Vatanına, ailesine, minicik oğluna hasret, züğürt, dışlanmış, hayatta kalmaya çalıştı "Alamanya Berbadı"nda.
Yedi yıl sonra döndü.
Vurgunun büyüğünü sürgündeyken değil de onca yılın sonunda ülkesine döndüğünde yiyeceğini düşünememişti herhalde.
Köprülerin altından akan suların Eylül karanlığında nasıl da boz bulanık bir renk aldığını da.
Biz, burada kalanlar, çoğumuz, korku dağları beklerken, nelerden geri adım atmamıştık ki paçayı kurtarabilmek adına?
Bacalardan çıkan dumanlar, kömür değil kâğıt dumanıydı 12 Eylül sabahı. Korku, bize kitaplarımızı yaktırmıştı. Düşüncelerine sahip çıkabilenleri bekleyen şeyin ne olduğunu sezgilerimizle kavramış, daha öğlen olmadan kibarca çark etmeye karar vermiştik.
Öğlenden sonra Selimiye Kışlası'nın kapısı ne o güne kadar ne de o günden sonra bir daha görmediği bir "teslim olma" kuyruğuna tanık oldu. Bir önceki akşam "yarın sabah devrim olsun" duasıyla yatanlar, ertesi sabah karşı devrime gönüllü biat kuyruğundaydılar.
Mesai saatinin bitimine yakın, kapıdaki jandarmalar yan sokaklara kadar uzayan kuyruklara bakıp "şimdi gidin, yarın gelirsiniz" diye kovalıyor, evinde bir gece daha geçirmeye cesaret edemeyen kolu kanadı kırık Eylül mağdurları, hemen o akşam bir tesellüm belgesi imza edip devletin müşfik kollarına sığınmakta ısrar ediyordu.
Bir tercih yapmışlardı ve filistin askısı kimsesizler mezarlığından daha ehven-i şer görünmüştü.
Daha sonraki yıllarda bütün meyhanelerini dolaştık İstanbul'un ve kulaklarımız en çok "işkencede herkes çözüldü, bir ben direndim" cümlesine tanık oldu. Soramadık, "yarım kadeh rakı içince bülbül gibi anlattığın bu şeyleri onca zulüm karşısında nasıl oldu da anlatmadın?" diye. Dostlarımız çok acı çekmişti. Böyle sorular sorulamazdı.
Yakmadan önce çoğunu okuduğumuz kitaplarımızda sosyalizmin aslında "emek-sermaye çatışması" ve "karşıtlar arasındaki uzlaşmaz çelişki" temeli üzerinde kurulu bir asma kat olduğunu ve çatıdaki "sınıfsız toplum"la binanın tamamlanacağını okumuştuk, ama 12 Eylül sonrası çok azımız hatırladık bunu. Bazılarımız karşıtına dönüşmeyi daha uygun buldu.
Artık mağlup ve ağlak bir "yas sürüsü" idik ve diyalektik materyalizm katını pas geçip göksel bir seçkincilikte karar kılmıştık. En büyük günah da (tabiatıyla) bu itikatımızın sosyolojik patalojik temellerini sorgulamaktı.
"Bu kan denizinin ardından kızıl güneş doğacak" gibi sloganlar mazide kalmıştı. Yenilmiştik. Moralsizdik. Kendi gettosuna kapanmış, yalnız benzerleriyle görüşen, bir sonraki darbeye hazırlıksız yakalanma korkusuyla huzursuzlanarak birbirine sokulan bir kabile idik artık. Her kabile gibi bizim de iç ve dış düşmanlara ihtiyacımız vardı. Eski düşman çok sert çıktığına göre, şimdi daha dişimize göre birilerini bulmalıydık.
Bulduk da.
Bir yerlerden kulağımıza "Cem Karaca Özal'ın elini öpmüş" diye bir cümle çalınmıştı. Bize yetti bu kadarı. Arkasını araştırmadık.
"Bırak şu Turgut Özal'ın elini öpen herifi! Dinleme!"
Elhâk, dinlemedik.
Oysa dinleseydik, onun bu iftiranın altında ezile ezile "vatanıma dönebilmek için, değil Özal'ın elini, şeytanın ayağının altını bile öpmeye hazırdım; ama öpmedim" dediğini, o kimseyi ikna edemeyince de bu kez Özal'ın eşinin çıkıp "Cem Karaca Turgut Bey'in elini öpmedi, ben oradaydım, şahidim" dediğini işitemedik.
Şarkılarını da dinlemedik. Niçin dinleyelim? Dönekti o! Eğer dinleseydik, "dönen dönsün, ben dönmezem yolumdan" dediğini de bilirdik.
"Fikirlerin değişmesi neden döneklik olsun?" diye de soramadık. Eğer bu kadar şekilsiz ve kaypak olmasaydık, Cem Karaca'nın değil de asıl bizim döndüğümüzü, sosyalist olmanın bedelinin ağır olduğunu görür görmez, cümbur cemaat tepeden inmeci kemalizmin kanatları altına sığındığımızı ve "devrimcilik" adına, malûm abimiz gibi işkencecimizi affedip vicdanımızı ve halk oyunu mahkûm ettiğimizi farkedebilirdik.
Sırtında yorganıyla büyük kente sığınmış müstemleke köylüsünü "çağdaşlık" ve "ilericilik" adına "kıro", "keko", "hırbo", "zonta", "maganda", "bidon kafa", "lumpen", "göbeğini kaşıyan" gibi sıfatlarla aşağılarken, Cem Karaca'nın bize "duvara astığın çorapların sahibi geldi" diye bıyık altından tebessüm ettiğini de farkeder ve şu kadarcık vicdanımız kalmışsa eğer, utanır, özür dilerdik bu yargısız infazdan dolayı.
Dedim ya, köprülerin altından boz bulanık sular akmıştı. Yabancılaşmış, küspeleşmiştik. Solculuğun, biz onu hangi kılıklara büründürmeye çalışırsak çalışalım, her şeyden önce bir vicdan meselesi olduğunu, komşumuzun aç yattığı bir dünyada mersedes jiple dolanmaktaki soysuzluğa hayır demek olduğunu unuttuk ve yıkmaya çalışırken sakarlık edip altında kaldığımız tüketim ekonomisinin heveskâr bir parçası olduk.
Biz yüzsüzce zenginleşirken ve onun beşinci sınıf taklitlerini bile rock starı sayarken, Cem Karaca evindeki çorba tenceresini kaynatabilmek adına izbe barlarda, üstüne fırlatılan yumurta, çakmak, bozuk para sağanağı altında şarkı söylemeye çabaladı.
Eğer biz bu kadar yanar döner ve pişkin olmasaydık, Cem Karaca'nın yetmişli yıllarda Maltepe sigarası içtiğine ya da seksenli yıllarda memleketine dönmek için Başbakan eli öpüp öpmediğine takılmak yerine, "neden bugün reklamcıların ve holding yöneticilerinin ekseriyeti eski solcu?" diye sorardık.
Galiba bizi insan yapan en saf yanımız, ne anlama geldiğini çok fazla sorgulamadan takım tutar gibi benimseyip, zoru görünce nereye zulalayacağımızı kestiremediğimiz "solcu" kimliğimizdi. Tıpkı yaktığımız kitaplar ve ortadan yok ettiğimiz Cem Karaca kasetleri gibi, o kimliğin içini boşaltıp, o boşluğu da pencerelerimize astığımız kalpaklı Mustafa Kemal resimleri ve hikmetinden sual olunamaz bayraklı bir celâdetle doldurduk.
Eh, içimizdeki hedefini şaşırmış garezi topraklayacak kırılgan figürler bulmak da pek zor olmadı yani. Kabuk altında sızım sızım sızlayan utançlarımıza binaen Cem Karaca'yı linç ettik.
Daha ellili yaşlarındayken bin yaşındaymışçasına ihtiyarladı çöktü bedeni. Ve bir sabah aldı başını gitti bu çirkef dünyadan.
Nasılız? İyi miyiz bari? Yüreğimizi soğutmayı başarabildik mi? Yoksa kendimizle yüzleşmeyi ertelememiz için başka günah keçileri de gerekiyor mu?
Not: Yazı ilk kez, Star gazetesinin 13 Nisan 2008 tarihli Açık Görüş ekinde yayınlandı.
Düşünenlerin düşünceleri
Şeyh Bedrettin Destanını, Safinaz'ı, Tamirci Çırağı 'nı unutup Cem Karaca ya dönek demek için ilk önce kendi 'solculuk' unu sorgulamak gerekir ki, sizin de belirttiğiniz gibi bu da her 'babayiğidin' harcı değil maalesef.
Zaten 'sol' bu ülkede, 'sorgulanması gerekenleri sorgulamamak' ve 'reddedilmesi gerekenleri reddetmemek' için; bunlardan başka ne varsa 'sorguladı ve aynen 'reddetti'. Ne diyim!
ayşegül şero - 10 Mayıs 2008 (17:46)
Elinize sağlık, yalnız olmadığımı hissettiriyorsunuz her yazınızla.
Yücel İnanoğulları ~ 22 Kasım 2008 (18:10)
O'nun kimsenin onaylamasina ihtiyaci yoktu ki, dogru bildigini yapti. Eserlerinin bazilarini secip onlarin ustunden "solcugun tasdiklenmesi" de abesle istigal. Kabile hâlâ kabilelikten kurtulamadi mi acaba; ne ki kabile de ne yaptiysa kendine yapti ve yapiyor!
Gokhan Ozturk - 11 Aralık 2008 (23:10)
Cem Karaca'nın değeri gün geçtikçe daha iyi anlaşılıyor. Ne yazık ki kendisi bunu göremeden acı çekerek ayrıldı aramızdan. Nur içinde yat büyük usta!
Tuna Saraçoğlu - 23 Aralık 2008 (01:19)
81 doğumluyum Cem Karaca'yı ve şarkılarını severim, İstanbul boğazda çalışıyorum, boğazın en güzel yerinde dinliyorum Cem Karaca'yı ama inanın ilk defa sizden duyuyorum Cem Karaca'nın döneklikle suçlandığını... Yaşımdan dolayı olabilir.
Kemal Yıldız - 13 Ocak 2009 (10:09)
"Yar beni o yar beni / İlle de yar o yar beni" yi dinlerken "o Yar beni" kısımlarını ben hep "oyar beni" diye algılarım ve sanki Cem Baba bilinçli olarak öyle oyuluyorcasına dillendirir o şarkıyı. Pek çoğumuzu yarimiz bildiklerimiz oymadı mı zaten tam ciğerimizden.
Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir, ama Cem Karaca temel fikirlerinde asla taviz vermemiştir. O yüzden babam da, abim de ben de dinledik, dinleyeceğiz ve muhtemelen benim çocuğum da dinleyecek.
EK: Bu ülkede Kemalizmi aşmadan solcu, İslâmiyeti aşmadan liberal olunmaz demişti bir okumuş yazmış kişi, bazen hak veriyorum doğrusu.
Çağrı - 13 Mart 2009 (04:59)
Sevgili Çağrı, o şarkıda aynen zannettiğin gibi "oyma"lı bir mecaz var. Şöyle ki:
"Yar beni, o yar beni
ille de yar oyar beni
dağdan gelen ses değil
mezara yar koyar beni."
Şehirde bıraktığı vefasız yar, "oyuyor" yani... Yüreğini...
Müdahil Efendi - 13 Mart 2009 (11:52)
Necdet Şen
Hadi biraz ısıtalım
Ali Türkan
Suçluyu bulduk. Bunlara boşverelim. Bunlar fakir edebiyatı, biz gerçek edebiyat yapalım: Yakamoz sevinçlerde örselenen çocukluğum, kırmızı bir sevdanın alaca gölgesinde kendini aradı. Devam
Memur sadizmi ve can çekişen hastanelerimiz
Necdet Şen
Ölmüşüz zaten. Ruhumuza fatiha. O binalardan içeri girdiğinde köpek muamelesi görmeye, salak yerine konmaya, kendini kötü hissetmeye, kuyruklardan kuyruk beğenmeye razıysan ne güzel. Sıraya gir. Bekle. Devam
Yalçın Şahin - Gazi'nin Topal Osman'la iş bağladığı ve kaplıcalarında şifayab olduğu rivayet olunan... Geberteceksin hepsini!
Web Gezgini - 19 Mayıs 1919'da 9. Ordu Müfettişi sıfatıyla Samsun'a ayak basan... Geberteceksin hepsini!
Ahmet Faruk Yağcı - Ata'nın yakın çevresi ve liyakat üzerinde çok zamandır düşünürüm. Önceleri bu insanları... İki küçük kol düğmesi, bir kurşun
Necdettin Yançizer - Az önce okuduğum bir haber aklıma yıllar önce seyrettiğim Jacob's Ladder... Akbaba'nın dördüncü günü
Filiz Sazak - Türkiye'de de özel dedektiflik kurumu usul usul yerleşiyor. İlk müşteriler... Özel Dedektif lâzım mı sevgili Urfalılar?
Ali Barutçu - Çok hayran kaldığım sözler. Bir öğretmenin eski bir gazete kâğıdından okumuştum bu... Eski bir tapınak yazıtı
Modern kaos tanımı, klâsik kaos tanımını reddeder. Eski tanımlama kargaşa, düzensizlik, başıbozukluk, biçimsizlik, insanların birbirini boğazlaması veya mahşer, kıyamet belirtisi ya da en uygun tabiriyle Babil Kulesi insanları; herkesin ayrı dilden konuştuğu, ayrı telden çaldığı karmakarışık bir dünyayı ima eder.
İki küçük kol düğmesi, bir kurşun
Kâmuran Kızlak
Umarım kimsenin aklından "nasıl olur da aynı suçu işleyen iki adamdan biri idam edilirken, diğeri dalavere ile mahkemelerin elinden kurtarılır" gibi münafıkça sorular geçmemiştir. Devam
Şarkiyatçılık
Edward Said
Beyaz Adam olmak bir fikirdi, bir gerçekti. Hem beyaz dünya hem de beyaz olmayan dünya karşısında düşünülüp kararlaştırılmış bir konum almayı gerektiriyordu. Devam
Ev alırken nelere dikkat edilir?
Durmuş Düşünür
Evini satmak isteyip de bir türlü satamayan insanlara acizane tavsiyem, mutfağa yaptırabildiğiniz kadar bol dolap yaptırın. Dolap kapaklarının kulpları da parlak sarı madenden ya da sedeften olsun. Gerisi önemli değil. Devam
Dört anlaşma
Don Miguel Ruiz
Dört anlaşma dönüşüm ustalığının özetidir. Tolteklerin ustalıklarından biridir. Bu cehennemi cennete dönüştürme ustalığıdır. Toplumsal kâbusu, bireysel cennet rüyasına çevirme ustalığıdır. Devam
Kozmik Deprem Senaryosu
Ahmet Faruk Yağcı
Kozmik bürolarda mutlaka büyük İstanbul depremi müdahale senaryosu da olmalı. Hangi birlik hangi yolları tutacak, hangi bölük hangi mahallenin güvenliğini sağlayacak? Seyyar hastane ve fırınlar nerelere kurulacak? Devam
İslâmî Cemaatler
Vahap Demir
Sosyoloji bir anlama çabasının adıdır, değer yargılarını, inançlarını bir kenarda tutmayı, olan biteni en objektif haliyle resmedebilmeyi gerektirir. Devam
Eğitim 'cehaleti' alır, eşeklik baki kalır (mı?)
Necdet Şen
"Eğitim cehaleti alır, eşeklik baki kalır" sözü ne yazık ki gerçeği tam yansıtmıyor, çünkü eğitimin cehaleti aldığı falan yok. Tam tersine, -eğer kişinin mayasında efendilik yoksa- bu cehaletin üstüne bir de lâf ebeliğini ve kendini bilmezliği ekliyor. Devam
Evliyalar, Bursa, çocukluk ve şu hayat
Erdem Abaka
Ben kazık kadar adam oldum. Kendime hâlâ uygun bir balta arıyorum sap olabilmek için. Kokaine tövbe eden Megastar Tarkan dışarıda. Bazı şeyler için tövbe etmeyen bir takım adamlar içeride. Devam
"Eğitim Şart!" Neye ki?
İlyaz Bingül
1980'lerden itibaren Türkiye'de de görünen, kurulan tezgâh budur: Eşitsizliğin eğitim sopası ile perçinleştirilmesi ve meşrulaştırılması; devlet tekelindeki -görünür- şiddetin iyi eğitim almış bedenlerin görünmez eliyle uygulanması. Devam
GPS'li hayatlarımız
Alper Uzun
Belki de Isaac Asimov'un hikâyesindeki günleri yaşamamıza az kaldı diye düşünüyorum. Bu telefonlar, GPSler ve hatta Google beynimizin bir köşesine bir çip içinde iliştirilse de kurtulsak tüm bu "bağımlılıklarımızdan". Devam
Derkenar yazarının dikkat etmesi gereken bazı önemli hususlar
Büdütör
Amaç, yazdığımız yazıyı olabildiğince çok insana okutmaksa, bunun bazı püf noktaları olduğunu da hatırlatalım. Samimiyetimize binaen, tecrübeyle edindiğimiz birkaç ipucunu sizinle paylaşmak isteriz. Devam
Kur'an okuyun demek hayata müdahale mi?
Enver Turan
Belki bilmiyorsunuzdur ama burası Türkiye ve bu ülkede yaşayan Müslümanların sayısı bir hayli fazla. Garip gelecek size ama Müslümanlardan üzerine Cuma namazı farz olanlar Cuma günleri cemaat halinde namaza dururlar. Devam
Kaplan Yılı'nda Çin
Kâmuran Kızlak
Neo Liberal papağanlara göre, gelişme arttıkça bu gelişmeden sebeplenenlerin sayısı da artarmış. Kesinlikle doğru bir tespit. Ben bunun doğruluğunu her yıl Çin'den tüyen üst düzey bürokrat sayındaki artıştan biliyorum. Devam
Duvarların eskiyişini seyredebilir misin?
Deniz Türkoğlu
Çevremdeki insanlara, toplumlara, uluslara baktığımda; her biri kendi hayatlarını zehir eden sınırlamalarla tıka basa doluyken, en koyusundan bir hapishane halini körükörüne yaşarlarken, öğretecekleri yeni bir şey yokmuş gibi geliyor bana. Devam
© 2000-2010 ~ Derkenar ~ Sitedeki içerik 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir. »