Necdet Şen

Sen o kaka çocuklara uyma çocuğum

Necdet Şen - 10 Nisan 2003


Bolşevik devriminden önceki Rusya'da Çar'ın istihbarat örgütü Okhrana, o zamanların muhalif devrimci örgütlerinin içine öyle becerikli ajanlar sokmuş ki, bunlardan bir tanesi o illegal örgütün liderliğine kadar yükselebilmek ve yerini sağlamlaştırabilmek için dönemin başbakanına suikast düzenlemiş.

Günümüzde de ne ayak olduğu epeyce şüphe götüren bazı tipler stajyer muhabirlikten genel yayın müdürlüğüne, hatta medya patronluğuna inanılmaz bir hız ve kıvraklıkla zıplayıveriyorlar. Ama üslupları ulusal bir yayın organını idare eden yöneticiden çok gözü kara birer tetikçi gibi.

Daha önce de bir yazıda sormuştum ya "medya üst yöneticileri arasındaki zevatın bir çoğunun geçmişte ya Atina, ya Moskova, ya da Washington temsilciliğinden gelmiş olmaları ilginç değil mi?" diye; şimdi bir daha soruyorum:

Nasıl oluyor da bazı gazeteciler ABD'de "görev" yaptıktan bir süre sonra yurda döner dönmez bahtı açılıyor ve medyada çok önemli mevkilere hızla yükseliyor?

a) Zaten oraya yetenekli ve yükselme kapasitesi fazla olanlar gönderiliyor; o nedenle memlekete döndüklerinde önemli görevlere gelmeleri normaldir.

b) Çok güçlü bir el onları sımsıkı kavrayıp "kaldır beni hoppacık" yapıyor.

c) Bu insanlar yapı itibarıyla hacıyatmaz kişilikli; güce tapınıyor ve menfaat neredeyse bir tazı hassasiyetiyle o kokuya yöneliyorlar.

d) Hepsi ya da bazıları, belki de hiç biri.

Bu kadar değişkenliğin ortasında medyadaki konumları hiç sarsılmayan ve o gazeteden kovulsa bu televizyon kanalında, o kanaldan kovulsa bu holdingin medya danışmanlığında, ya da bizatıhî medya patronu olarak bir kez daha pörtleyen ve hakkından Derin İktidar'ın (1) bile gelemediği (ya da gelmek istemediği) bu "mühim" şahısların bizim aklımızın ermediği bir keramete sahip olduğunu varsayıp konuyu fazla eşelemeyelim. Allah iktidarlarını bakî, menfaatlerini gani eylesin. Yalnız bendenizin onlardan minik bir istirhamı olacak:

Lütfen fikir hayatımızı şiddete boğmayınız.

Militanlık tüm vücuda yayıldı

Yakın yıllara gelene kadar merkez medyayı daha küçük satışlı gazetelerden ayıran temel bir özellik vardı; ufak gazeteler hiddetli ve saldırgan, merkezdekiler mutedildiler.

Yani, şu ya da bu partiye, siyaset elitine yamanmış irili ufaklı bazı gazeteler ve onların köşe yazarları hasım belledikleri kişi ve cemaatlere karşı sıklıkla galiz bir dil kullanır, analiz etmek yerine yıpratma, gözden düşürme, topyekün çürütme çabası içinde olurlardı.

Dünyayı "mutlak iyiler (biz)" ve "mutlak kötüler (onlar)" diye iki temel kategoriye ayıran bu tarz militan gazeteci/yazar makulesi, okurlarını da militanlaştırıp safları sıklaştırmak için, olan biteni anlamaya çalışmayı falan boşverip, ellerinin altında tuttukları hazır düşünce kalıplarıyla olup biten her gelişmeyi bir çırpıda açıklar ve diğer taraftaki "mutlak kötü"yü bir kez daha yerin dibine batırırlardı.

Onların okurlarına düşen ise, dünyanın berbat bir yer ve kendi takımlarının daima haklı olduğu inancını pekiştiren günlük ayetlerle iman tazelemek ve düşmanın şerrine karşı birbirlerine daha sıkı (ve sorgulamadan) sokulmaktan ibaret olurdu.

Yani, fikir adamı sandığımız ve hayatımızın en azından bir bölümünde (çoğunlukla da tamamında) aklımızı emanet ettiğimiz saygın kişilerin zihinlerimizi nasıl zehirlediğini, bizi nasıl kuruntuların, karamsarlığın, insan sevmezliğin içine itelediklerini anlayamazdık.

Ama neyse ki onlar, zaten bir avuç mürekkep yalamış niyet tavşanı tarafından okunan az satışlı gazetelerinin az okunan köşe yazarlarıydılar. Cürümleri kadar yer yakabiliyorlardı.

Yıllar geçti, onların o zehir ve sevgisizlik kusan makalelerini okuya okuya yetişen mürekkep-yalamış bir kuşak geldi, kirlenmiş kararmış zihniyle nöbeti devraldı.

Bu yeni kuşak (benim kuşağım) merkez gazetelerinden çok o tarz militan gazeteleri okuyarak büyüdükleri için, bu hırçın, topyekün çürütmeci, zorba üslubu tek geçerli üslup olarak bellemiş, daha hırslı, daha gözükara bir kuşaktı. Bir kısmı hırslarıyla orantılı makamlar edindiler.

Ekranlara ve gazete künyelerine göz attığımda, bir zamanlar aynı külüstür ofisleri ya da koridorları paylaştığım yaşıtlarımın bazılarını medya patronluğu ya da (eski/yeni) genel yayın yönetmenliği noktalarında görüyorum. Onların çoğunu yakînen tanıdığım için, uzaktan değerlendirme ve gözümde büyütme durumundan uzak olduğum kanısındayım. Yani kaba bir ifadeyle, ciğerlerini bilirim.

Onlar da bizim gibi insanlar, boynuzları kuyrukları falan yok. Ama sanırım haddinden fazla benciller. İp cambazı gibi, kaygan bir zeminde yürüyebilme ve ne pahasına olursa olsun yukarılara çıkabilme mücadelesi içinde fazlasıyla örselenen ruhları, içkiden ve vitamin haplarından morarmış yüzlerinden, gömleğin yakasına sığmayan kalın enselerinden, ama en çok da dünyaya karşı duydukları derin nefret ve yalnızlık duygusundan belli oluyor.

Bir zamanlar birlikte Bülent Ortaçgil konserine gittiğimiz, Ortaköy'de ya da Çiçek Pasajı'nda bira içtiğimiz, Babıalî yokuşunu lâflayarak tırmandığımız bu orta halli insanların on yıllık bir süreç içinde nasıl hazin bir metamorfoz geçirdiklerini, artık cakalı kravatlar, siyah ıskarpinler, füme camlı zırhlı otomobiller içinde bulundukları yeni akvaryumu içlerine sindirmeye çabaladıklarını ama sindiremediklerini görmek içimi sızlatıyor.

Oralara yakışmadıklarını içten içe biliyor olmalılar ki, alınganlar. Fikirlerini özgüvenle değil, tüm güçleriyle abanarak ve bağırarak ifade ediyorlar. Eleştirilince kızıyorlar. Toplumdan o kadar kopmuşlar ki, saklandıkları plaza binalarından gördükleri ve yorumlarına yansıttıkları dünyadaki durumlar ve insanlar çizgi filmlerdeki tek boyutlu abartılı tiplemeler gibi.

Toplumdan korkuyorlar ve bir daha o toplumun içinde sıradan bir yurttaş gibi kaygısızca dolanamayacaklarını bilmenin verdiği nostaljiyle, dışında kaldıkları topluma nefret kusuyorlar.

Ellerine geçirdikleri büyük oyuncakla kendilerine yakın hissetmedikleri herkesi incitiyor, sonra da kendilerine geri dönen nefret yankısından ürküp savunmaya geçiyorlar.

Bir çoğumuzu tatmin eden küçük zevklerin onlara neden yetmediğini, nasıl bir geçmişin hayaletinden kaçtıklarını ya da nasıl bir hayalin peşinde olduklarını onları yargılamadan, sadece anlamaya çabalayarak sorgulayıp duruyorum.

Senin gizli bir görevin mi var ahbap?

Gerçekten de, durumları yalnızca sınıf değiştirmek ve bunun diyetini ancak tahmin yürütebildiğimiz Mefistoteles'lere ödemekle sınırlı olsaydı, "naapalım, bu da onların seçimi" der, bu konuyu dürer büker kapatırdık kafamızda ve onları "geçmişte kalmış uzak tanıdıklar" hanesine kaldırırdık.

Ama bir günahları var ki bu adamlardan bazılarının, ister istemez onlarla hesaplaşmak zorundayız.

Bu insanlar işgal ettikleri konumlarının zorunlu kıldığı itidal ve ağırbaşlılıktan çok uzak duruyor ve ellerinde bulundurdukları gücü toplumun fikir hayatını şiddete bulamak için kullanıyorlar.

Hiç ihtiyaçları yok oysa buna, zaten toplumu yönlendirebilecek, kendilerinin sahiden de saygın şahsiyetler olduklarına inandırabilecek konumdalar. Zihinlerimizin musluğu onlara emanet. İsterlerse bize iyimserlik ve yarına umutla bakabilme, hayatımızı güzelleştirmek için girişimde bulunabilme arzusunu, hatta onları onaylayabilme hoşgörüsünü aşılayabilirler. Ama bunu yapmıyorlar. Biz sanki yokmuşuz, toplum yokmuş, dünya onların dar çevrelerinden ve kendi aralarındaki bitip tükenmez hesaplaşmalardan ibaretmiş gibi, yeni yeni hasımlar yaratıyor ve mütemadiyen kavga ediyorlar.

Artık solculara da sağcılara da İslâmcılara da düşmanlar. Ama yine de bir zamanların "devrimci" ya da "milliyetçi" kimi zaman da "dinsel" söyleminin kırıntılarına da başvurarak artık ait oldukları sınıfın ticarî menfaatlerinin borazanlığını yapıyor, hepimizin gözünün içine baka baka, kaz yerine koya koya, en ucuzundan demagojiye sapıyor, hatta kantarın topuzunu adamakıllı kaçırıp, savaş çığırtkanlığına soyunabiliyorlar. Ama sonra kendi yarattıkları şiddetin yankısından taciz olunca mazlum rolüne soyunup, "bunlar eski devrimci, bağnaz milliyetçi, zaman tünelinde kalmış" türünden kalıplarla çocukça sataşıyorlar.

ürümenin bu kadarını mümkün değil anlayamıyorum.

Tamam, biliyorum, onların (bazılarının) ödenecek diyetleri var efendilerine karşı. Hatta ihtimal vermek istemiyorum ama belki de taa Vaşington muhabiri oldukları yıllarda bazı "derin" aidiyetler içine girmiş, paçayı uğursuza kaptırmış da olabilirler.

Olmayabilirler de. Sadece akılları bulanmış da olabilir.

Ama görünen o ki, biz sıradan çoğunluğun o "seçkin" azınlıkla yolları artık bir daha hiç birleşmemek üzere ayrılmış. E peki, herkes kendi yoluna. Orta halli memur çocuklarıyken boğaz kıyısındaki yalılarda oturmak istemiş ve oyunun kuralını içlerine sindirmiş olduklarını kabul edip onları ilgi alanımızın dışına çıkarıyoruz.

Ama kendimizle ilgili bir husus var ki, bunu irdelemek zorundayız.

"Eleştirmek" için illâ zekî olmak gerekmez

Sırayla düşünelim; kendimizi "aydın" olarak mı görüyoruz?

Yanıtımız "evet" ise, hele bir yerlerde yazıp çiziyor ve bunların okunduğunu, işitildiğini biliyorsak, bizi dinleyenlere ve okuyanlara karşı sorumluluğumuz olduğunu da biliyoruz demektir.

O zaman, eğer biz sürekli söylenip duruyorsak, bozuk moralimizle etrafımıza bakınıp gördüğümüz olumsuz ayrıntılardan derlenmiş bir yamalı bohçayı fikirlerimizi önemseyenlere "gerçek bu" diye sunuyorsak, sorumsuzca davranmış olmaz mıyız?

Mütemadiyen "eleştiri" (bana sorarsanız dışlama ve yakınma) noktasında durup, başkalarından daha güçlü olan belâgatimizle bizden bir şeyler öğrenmeye çabalayan insanların zihin katmanlarına "aydın olmanın ön koşulu MÜZMİN MUHALİF olmaktır, muhalif olan kişi diğerlerinden daha akıllıdır" safsatasını nakşedersek, topluma ne gibi bir faydamız dokunmuş olur?

Uzun zamandan beri dozu gün be gün artarak yapılmakta olan budur. Benim ilk gençliğimin militan bağnaz gazetelerinin dokusu ne yazık ki metastas(2) yaptı, önce tüm Babıalî'ye sonra da ekranlara ve oradan taşarak memleket sathına yayıldı. Artık evine gazete giren girmeyen herkes gazetecileri, özellikle de en bağırgan köşe yazarlarını tanıyor, futbol takımı tutar gibi kavgacılar arasında taraf tutuyor, en kötüsü de onları taklit ediyor.

İnsan ne kadar karmaşık görünse de, temelde davranışlarımız kopyala/yapıştır yöntemiyle gelişir. Akıl baliğ olduktan itibaren en yakınımızdan en uzağımıza kadar görüş ufkumuzun içine giren her şeyi önce algılar, sonra kopyalar en sonra da tekrarlarız. Ses tonumuzdan mimiklerimize, sevdiğimiz/sevmediğimiz tatlara, değer yargılarımıza ve bunları ifade ediş biçemimize kadar her ayrıntımızda bu kopyala/yapıştır yöntemi geçerli olur.

O nedenle akşamları ekranlarımızdan evlerimize konuk olup da hiddetle bağırarak sözüm ona "memleket ahvalini yorumlayan" küp kafalı hıyarağasından tut da, borusunu öttürdüğü holding patronları daha fazla para vursun diye savaş çığırtkanlığı yapan, üstüne üstlük bir de savaş karşıtı olanlara hakaret ederek kendini aklamaya çabalayan bugünün muteber yarının leş yazarlarına kadar kim varsa zihnimizin davetsiz konuğu, onlar bilerek/bilmeyerek büyük vebal altına giriyor.

Artık komşumuzla, eş-dost-ahbapla ağız tadıyla bir sohbet yapmak mazide kalan bir hayal oldu. Kimi görsem "falanca yazar diyor ki" diye başlayan bir tartışma (didişme) açıyor. Bir zamanlar sadece bir avuç matbuat münevverinin muzdarip olduğu muterizlik ve muarızlık illeti artık ne yazık ki tüm toplumu sarmış durumda.

O nedenle, "ben aydınım "diyen, kendini öyle görmek isteyen herkese altını çizerek hatırlatma gereği duyuyorum:

Olumsuz duygu bulaşıcıdır; olumlu duygu da. Haleti ruhiyesi (mood diyorlar güzel ingilizcemizde) bozuk olan kişi dünyayı karanlık görür. Oysa gerçek farklı açılardan ve farklı filtrelerden bakıldığında başka başka görünür. Dünyayı karnımız tok sırtımız pekken başka görürüz, açken, üşüyorken, ağrımız sızımız kuyruk acımız varken başka.

O nedenle sevgili yazar/yazamaz (yorumlar/yorumlayamaz) arkadaşlarım, hayata dair dişe dokunur güzel bir sözünüz varsa sizi dinlemek isterim; ama bana sadece menfî bedbin tatsız tuzsuz lâflar edecekseniz, susmanızı yeğlerim.

Önerim şudur; klavyenizin başına oturmadan önce bir şeyler atıştırın, mümkünse şekerli bir kahve için, kek falan yiyin. Karşınıza sevdiğiniz birinin, bebeğinizin, kedinizin, sevgilinizin resmini koyun, ve en önemlisi daha az gazete okuyun, daha az tartışma (şov) programı izleyin. Hatta mümkünse hiç gazete almayın, televizyonunuzu hiç açmayın.

Yani öncelikle kendinizi huzurlu (hiç olmazsa mutedil) bir insana dönüştürün. Asabınız bozukken karşımıza çıkmayın, gizlenin, konuşmayın, yazmayın. Ben öyle yapıyorum diye değil, doğrusu bu olduğu için. Hatta edep ve izandan yoksun sözleri ve yazılarıyla tahammül sınırlarımızı zorlayan o ar damarı çatlamış "çöp" adamlara karşı bile galiz sözler sarfetmemeye özen gösterin.

Zihinlerimizi ekşittiler! Bundan arınmak gerek!

Yıllar önce birileri eleştiri ve hakareti aydın olmanın gereği saydı ve bizi buna alıştırdı, ama artık bizler yeni bir kuşağız, bu tatsız geleneği gelecek kuşaklara ve çağdaşlarımıza bulaştırmayalım. Biz eleştirmeden önce anlamaya, ama mutlaka eleştirmek zorundaysak da edepsizi bile edepli bir dille eleştirmeye çalışan bir kuşak olmayı deneyelim ve bizden sonraki kuşaklara bu edep geleneğini miras bırakalım.

Sahip oldukları telkin gücüyle fikir hayatımızı geren, asabiyete ve hiddete boğan o çürümüş enkazlara gelince, onlar bugün var yarın yok. Papaza kızıp oruç bozmanın ne alemi var? Bu toplumu bunalıma sokanlar her kim idiyse Allah baba taksiratlarını affetsin; ama bizler en azından bunalmış, fenalaşmış, olumsuzluklara odaklanmış ve hayattan zevk alma becerisini yitirmeye yüz tutmuş bir toplumu daha da germeme konusunda özenli davranabiliriz.

Bu minval üzre aldı sazı Dedem Necdeddin, görelim hânım ne dedi?

"Ey Türk gençliği! Birinci vazifen soysuzla soysuz densizle densiz olmamaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur! Kaka çocuklar kaka lâflar etti diye senin de yoldan çıkıp ağzını bozman mı lâzım? Kalemi eline alıp şeamet kuşu gibi gak gak gak etmeden önce bunu da düşün!"

Hadi kurcalayın zihninizi, mutlaka sizin de çevrenizdekilere söyleyecek olumlu ve yaratıcı fikriniz vardır. Konuşmaya oradan başlasak daha iyi olmaz mı? Ha? İyi olmaz mı?

* * *

Notlar:

(1) Derin İktidar tanımı ilk kez burada kullanılıyor; ama yine de sahiplenmiyorum; belki başkası da kullanmış olabilir. Sadece belirtmek istedim.

(2) Metastas: Kanserli dokunun bedene yayılması.

 

Görüşlerinizi paylaşmak ister misiniz?


Adınız Soyadınız
E Posta adresiniz (gizli kalacak)
« ( Rakamı kutuya yazınız )

 

 

Necdet Şen

 

Yazıyı arkadaşlarınıza da önermek ister misiniz?

Vay be! On yıl geçmiş aradan!

Ali Türkan

Hava da bi güzel, saatlerce oturmuşum, hava kararmış. Baktım, bizim Hannes de inmiş. Tam seslenecektim, biriyle konuştuğunu gördüm. Biz de camiden gelmedik buralara. Hayatı, büyük şehirde ne ayaklar döndüğünü az çok biliriz. Pek gözüm tutmadı konuştuğu herifi. Hadi bugünlük de bu kadar olsun. Uykusuzluktan geberiyorum, yatıp uyuyayım azıcık. Yazar

"Suçlusun, çünkü az önce seni suçladım!"

Necdet Şen

Lâf ebeliğiyle muhakemeyi birbirine karıştıran ve Söz'ü fizikî şiddetin yerine koyan kişilerle yapılan o şeye, tartışma değil ağız dalaşı demek daha doğru olur aslında. Akıl fikir sağlığı açısından, böyle kişilerin muhatap bile alınmamasını öneririm.   Necdet Şen

Web Gezgini

Türkiye Kürtleri'nin geleceğine dair

DTP'nin kapatılmasını demokratik nizamımız için doğru bulmuyorum fakat siyasi hamle inisiyatifini "dağ kadroları"ndan alan bir siyasi hareket, kendi meşruluğunu bile silah haline getiriyor demektir. Niçin mücadele ediyoruz ki biz? Silahsız politik mücadele için, sivil siyaset için.

Ahmet Turan Alkan (Zaman)

En Son Yazılar

Yaban

Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Şimdi başım iki ellerimin arasında düşünüyorum: Onlar gibi olmak, onlar gibi giyinmek, onlar gibi yiyip içmek, onlar gibi oturup kalkmak, onların diliyle konuşmak... Haydi bunların hepsini yapayım. Fakat, onlar gibi nasıl düşünebilirim? Nasıl onlar gibi hissedebilirim?   Kitap Kurdu

Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?

İlker Tortop

Her şeye alışmış olan bizler hiç bir şeye de şaşırmayacağız. Tankerler evlere girecek, uçaklar taksilere çarpacak, çocukların öğretmeni sapık, mahallenin doktoru sahte çıkacak ama şaşırmayacağız. Dağda ölecek, vadide ölecek, ölecek de ölecek insanlarımız.   Yazar

Neanderthal ve biz

Alper Uzun

İki yüz bin yıl boyunca Avrasya da yaşadılar. Yaklaşık otuz bin yıl önce de ortadan kalktılar. Nedeni tam bilinmiyor ama tahminen modern insanın gelişi ve hava/iklim koşullarının soylarını kuruttukları düşünülüyor.   Yazar

İnsan neden nefret eder?

Kâmuran Kızlak

Klinik Psikoloji insanların nasıl düşünürlerse öyle duygulandıklarından, düşünceleriyle duygularının genellikle tutarlılık gösterdiğinden, yani duyguyu belirleyenin düşünce olduğundan bahsediyor. Olumlu düşünceleri olumlu duygular, olumsuz düşünceleri de olumsuz duygular izler.   Yazar

Doğulular, Batılılar, iş hayatı ve Kemal Tahir

Seyit Balkuv

Kemal Tahir'in dediği gibi rezil bir geçmişe sahip olsa bile, günümüzde sadece zenginler için değil işçiler için bile en yüksek refah düzeyinin Batı'da olduğu gerçeğinden yola çıkarsak, Batı sistemini elden geldiği kadar Doğu'ya uyarlamak insanların hayat şartlarının iyileşmesine yardımcı olmaz mı?   Yazar

Güce tapanlar tarikatı

İlker Tortop

Çok değil yirmi yıl önce yani benim gençliğimde kızlara dik dik bakmak yürek isterdi. Ayrı ayrı merdivenlerden sınıflara girilirdi, etekler şimdiki gibi göbekte değildi. Bir kızın elini tutmak, onunla tenhada konuşmak en havalı aksiyondu bıçkın gençler için. Şimdiyse toplumun bu kadar tatminsiz olmasına şaşırmak mı yoksa şaşırmamak mı gerekiyor bilemiyorum.   Yazar

Star'a veda

Necdet Şen

Eskiden hüsranlarım çok uzun sürerdi. Zannederdim ki bütün bunlar bir tek benim başıma geliyor. Uzun uzun yas tutardım. Kendime acımaktan ve "boşa geçen" hayatım için yazıklanmaktan marazî bir zevk alırdım. Kolum kanadım düşer, dünyaya hoyratlığın egemen olduğunu düşünürdüm. Şimdi bunlar çok kısa sürüyor. Karar verene kadar.   Necdet Şen

Serseri miyiz ki yazın ceketsiz gezelim?

Vahap Demir

Efendi adam kışın da kazak giymezdi çünkü kazağı da serseriler giyiyordu. Efendi adam efendi gibi üşürdü ama hasta da olmamalıydı. Ülkemiz fakir ama onurluydu ve maalesef hastalık tedavisi için yurtdışından gelen ilaçların karşılığında onur kabul etmiyordu köftehorlar. İlle de dolar olmalıydı.   Yazar

Lego seti gibi bir dünya

Alper Uzun

Proteinlerin üç boyutlu yapısına baktığınızda tıpkı o LEGO setleri gibi birbiri içine geçmiş ve yapacağı işe göre özelleşmiş parçalar var. Yakın bir gelecekte istenilen bir takım proteinler böyle LEGO setlerinin parçacıkları gibi takıp çıkarılacak. Ona göre ilaçlar yapılacak. Bireye özel ilâç geliştirilmesinde belki de en heyecan verici adımlar böyle atılacak.   Yazar

Mini mini birler

Seyit Balkuv

Gelecekte ne olurlarsa olsunlar, şu an için bir önemi yok. Bacaklarında dolanan sabah serinliği ile çişi gelen çıplak bacaklıların, ilâhî yolculuklarına attığı bu ilk adım kutsallığından bir şey kaybetmiyor. Hem çocukların, hem ebeveynlerin, hem de izleyenlerin gözlerini nemlendiriyor.   Yazar

Son Yorumlar

Doğudaki insanların işlerini kaybetme konusunda Batılılar kadar ürkek olmamalarının sebebi aile...
Erkal Duran - Doğulular, Batılılar, iş hayatı ve Kemal Tahir

Ben de Star gazetesi yazarı Yağmur Atsız'dan bir alıntı yapayım. Konuya çok...
Onat Dikici - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?

Hasan Celal Güzel ülkemizdeki siyasi sistem için iki başbakanlı sistem diyor. Biri...
Tuncer İnceoğlu - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?

'Analar daha neler dogurur' diyenlerin kanli elleri opuluyor bu memlekette. Kapitalizmin bir kez...
Umut Kalan - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?

Yakup Kadri'nin bu eseri Türk edebiyatının önde gelen gerçekçi romanlarındandır. Yazarın Ankara...
Güliz Aktuğ - Yaban

Mevlana Celaleddin-i Rumi demiş ki:...
Ali Sedat Çetinkoz - Çıplaklık ayıp mı yani?

Tüm Yorumlar

 Google Web   Derkenar  
 

Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi   © 2000-2008   Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.

36