6 Eylül 2008 Cumartesi
Necdet Şen - 30 Temmuz 2002
"Yahu meğer şeker gibi adammışsın! Halbuki senin için huysuz demişlerdi!"
Gitgide artan bir sıklıkta işitmeye başlıyorum bu yorumu ve her ne kadar etrafımdakilere pek renk vermiyorsam da güceniyorum.
Çünkü biliyorum ki, bu peşin yargı beni mezara kadar takip edecek. Muhtemelen öldüğümde bile ardımdan içinde şu ya da bu şekilde "huysuz" kelimesinin geçtiği yorumlar, yakıştırmalar yapılacak.
"O mu? Huysuzun teki!"
Bir lânet gibi yakama yapışmış olan bu iftiradan aklanmaya ne belâgatim yeter ne de etrafıma yaydığım pozitif titreşimler. Biliyorum çünkü, istersen dünyanın en kuvvetli nefesine sahip ol, kötü bir söylentiden daha hızla yayılma şansı yoktur olumlu sözlerin.
Olsam kaç yazar? Hem ne olacak ki, "öyleyim" desem de aynı kapıya çıkar, "değilim" desem de. Herkes neye inanmak istiyorsa sözü o niyetle yorumlar. Hayatın kolayına kaçan insan için hayatı oya gibi işleyen kişi huysuzdur. Dangalak için kendi bönlüğüne gösterilen her tepki huysuzluk sayılabilir. Yüzleşmek yerine görmezlikten gelmeyi, dik durmak yerine mum alevi gibi kıvırmayı, doğrunun bedeli her neyse ödemek yerine yalana sığınmayı, "kazançlı" çıkmak adına adileşmeyi, yalnız kalmamak için kim güçlüyse onun dümen suyuna girmeyi, dışlanmamak için kliklere biat etmeyi seçen kişi için bunları yapmayan adam tekinsiz huysuz adamdır. Maçayı kollamak, hatta safdışı etmek, püskürtmek, cemaatin dışına kusmak gerekir öylesini.
Tut ki ben "huysuz"um; peki, soruyorum, o "iyi huylu" yazar-çizer-domalır bozuntularına; nerede ev ödevleriniz? Çıkartın görelim marifetlerinizi; neden Hızlı Gazeteci ayarında bir sabır ve emek hulâsası yok referans dosyanızda?
Sakın haset olmasın bu kişileri gıyabımda söyleten?
Hem huysuzluk neyin açıklaması? Bir insan sahiden de '"aksi" ve 'huysuz" biri olabilir, ama yine de temel mevzularda "munis" olana göre çok daha onurlu biri olabilir.
Olmayabilir de. Neyi açıklar ki "huysuz" sıfatı? Arkasından çekiştirilen kişinin karşısında süngümüzün düştüğünü, varlık gösteremediğimizi, diş bilediğimizi itiraf etmekten başka?
Tut ki çekiştirdiğin adam "huysuz" ve sana kaş çattı, vıdıvıdı etti. Neden pıstın o zaman? Neden dik durmadın? Yok, pısmadın da karşılık verdinse, niye sen değilsin de o "huysuz"? Yoksa bu işin sırrı, senin arkadan konuşan, onun susan kişi oluşunda mı gizli? Yoksa sen beğenilme yarışındaki mağlubiyetinin intikamını mı alıyorsun arkasından toz yuttuğun insana böyle kulplar takarak? Yoksa sen ikiyüzlüsün de onun dolaysızlığı mı karalayarak mundar etmeye çalıştığın?
Nesin sen? Melek misin? Evliya mısın? Tekâmül ettin, "oldun" mu? Kim verdi sana başkasının arkasından, "haa o mu, huysuzun tekidir" diye dedikodu yapma hakkını? Psikiyatr mısın? Filozof musun? Yargıç mısın? Nesin?
Niye saldırıyorsun? Düşmanlığının nedeni ne?
Hayatım boyunca kara bir yazgı gibi taşıdım bu "huysuz" damgasını. Yıllar geçtikçe daha da sık karşılaşmaya başladım insanlara benden önce ulaşan bu iftirayla ve yıllar boyu bu allahın cezası yaftayı boynumdan atmak için had safhada tavizkâr davrandım insanlara karşı. Üç kuruşluk sürüngenlerin beni üzmelerine izin verdim.
O insanların sonsuz zırvalama hakkı vardı; ama ben zırvaya ilk itirazımda "amma da huysuzsun!" damgasını yiyordum bir kez daha.
Galiba o insanlar "en garantili temize çıkma yolu olarak, temizi lekeleme" taktiğini el yordamıyla bulmuşlardı ve ense kökümüzdeki "dürüst ol" buyruğu onları pek fazla bağlamıyordu.
Her seferinde beni neyle suçladıklarını sordum bu molozlara. Kaçamak yanıtlar verdiler. Bir insanı çok hassas olduğu, tahmin edemeyecekleri kadar uzun zaman kafa patlattığı konuda bir çırpıda mahkûm edip, gerekçeli kararı yüzüne okumaya gerek duymayacak kadar özensizdiler.
Oysa iddia ettikleri gibi "huysuz" olsaydım, onların berbat yanlarına dair suratlarına haykırabileceğim, ama yaralayıcı olmamak adına kursağımda tuttuğum o kadar çok gözlemim vardı ki... Nasıl ateşle oynadıklarının farkına bile varamadılar. Çocukça bir kolaycılıkla, üzerinde kafa patlatmaya üşendikleri, anlayamadıkları, ya da derinine inebilecek çapta olmadıkları her konuda, tanımlamaya kifayetsiz kaldıkları her ayrıntıyı "huysuzluk" diye damgaladılar. Öfkeye kapılırsa kendilerinde çok derin ve tamiri zor oyuklar açabilecek olan ama bunu kullanmaktan kaçınan birine körlemesine saldırmaktan kaçınmadılar, ne yaptıklarına pek aymadan.
Birilerinin sahtelikleri hamlıkları ne zaman ortaya çıksa, arkamdan "huysuzun teki" dedikoduları yayıldı. Hakkımda uydurulmuş öyle abuk sabuk hikâyeler dinledim -ve okudum- ki, apıştım kaldım. O mikropların düşmansı enerjilerine akıl erdiremedim.
Katmerlenmiş suçluluk duygularının peşin savunması gibi algılamaya başladım zamanla bunu.
Şahsıma yönelik hoyratlıklarda çoğu zaman dilime ket vurdum. Ne zaman onlara "Siz çapsızsınız, kolaycısınız, dilinize doladığınız sözcüklerin inceliklerine hakim değilsiniz, düşünme hızınız sınırlı, bir sürü teferruatı birbirinden ayırabilecek incelikte olmadığınız, isteseniz de olamadığınız için, özünde benzeşmeyen durumları ezberinizden çektiğiniz üç-beş ucuz sıfatla genelliyor, rahatlıyorsunuz. Sizin bu kadar az sözcükle konuşuyor oluşunuz, dilin yetersiz oluşundan değil, sizin o dili kavrayamayışınızdan, kofluğunuzdan, meraksızlığınızdan." demek istesem, "nasıl olsa bunu da anlayamazlar" dedim ve yine sustum.
Söylemediklerim, söylediklerimden kat be kat fazlaydı.
Gerçek şuydu ki, o "olağan" insanlarla aynı koridorları, aynı odaları, aynı sokakları paylaşıyordum ve uzlaşabileceğimiz bir orta nokta bulmak zorundaydık. Onları topyekün zekî ve ince ruhlu yapamayacağıma göre, daha pratik davranmak ve kendi boyumu "bura" ölçülerine uyarlamak zorundaydım. Onlara dilin inceliklerini anlatmaya kalksam, bu da nasıl olsa "huysuzluğuma" verilecekti; ben de çaresiz, onlarla kendi vehmedilmiş, yakıştırılmış "huysuzluğum" bazında buluşup, uzlaşabildiğim kadar uzlaştım.
Uzlaşmaktan yorulduğum noktada da tereddütsüz çektim çizgiyi üzerlerine; bir daha ne semtlerine uğradım, ne de yeni bir şans verdim arkadaş olmak için.
O pek beğendikleri çizgi roman kahramanının "resmedilmiş" huysuzluğunun kendi kavrama zaafiyetlerinin öyküleşip kendilerine gündüz rüyası olarak döndüğünü anlayabilecek çapta değildi çoğu. Nasıl ki o anti-kahramanın tipsizliğinin, konuşma balonlarına yazılmış derin cümlelerle çekiciliğe dönüştüğünü çoğunun anlayamayıp, o cümleleri yazan, o yüz ifadelerini çizen adama "Hızlı Gazeteci sizin olmak istediğiniz kişi mi?" diye sorması gibi...
Şirinlik muskası gibi dolandım ortalıkta. Nietszche'nin de buyurduğu veçhile, "onlara katlanabilmek adına kendimi yanlış anlamaya hazırdım".
Ne çok terbiyesizliği sezgilerimle algılayıp bilincimle yok saydım. Hoyratlığa göğüs gerdim yıllarca. Ne çok kabalığın, küstahlığın, hazımsızlığın, şirretliğin üzerimden kum fırtınası gibi geçip gitmesine göğüs gerdim, o lânet olasıca haksız yargıyı bir kez daha işitmemek için. Ne çok öküzlüğe katlandım.
Öküzler çoğunluktaydı ve kendi aralarında öküzce de denebilecek ortalama bir dille konuşuyorlardı.
Ve bendeniz öteki idim zincirden boşanmış korkularıyla birbirlerine sokularak ve dışarıda kalana boyalı kuş muamelesi yapan sürü insanlarının gözünde. Onların boyun eğdiği düzene ve o düzenin dayattığı öküzleşme illetine meydan okuyabilme cüretini gösterebilene takacak başka kulpları yoktu.
"Ben ikiyüzlü, sahtekâr, zavallı, küçük adamın tekiyim" diyemeyen herkes, "o huysuz" deme kolaycılığına saptı.
Şunu söyleyebilirim artık o insanlara:
Eğer seçim yapmak zorunda kalsaydım ve ola ki "huysuzluk" olsaydı bu yüzsüzlüğün karşıtı, gönül rahatlığıyla huysuzluğu seçerdim.
Ama biliyorum ki ben huysuz değilim. Bu sıfat sadece ve sadece bana bu kulpu takanların çapını tescil eden bir mezuniyet belgesi.
Sen, bugüne değin muhtemelen benimle hiç karşılaşmamış, ama hakkımda şehir efsanelerinin bir kısmından haberdar olan gerçek dostum; okurum...
Sen, bilgiyi kaynağından araştıran, kolaya sapmayan, klişelere sığınmayan hakikat arayıcısı.
Bil ki ne zaman adım geçse "haa o mu, huysuzun tekidir" diyen o fesat solucanlara şunu sormalısın?
"Ne gibi aşağılık bir halinle yakalandın ona? Ne gibi bir temize çıkma ihtiyacı içindesin? Ne tarz bir peşin savunma bu? Niçin çelme takmaya çalışıyorsun? Neden olduğundan daha da yalnızlaştırmak için her yönden kuşatmaya çalışıyorsun onu?"
Bunca pisliğin, bunca özensizliğin, bunca kirlenmenin ortasında ola ki huysuz olsam da pek fazla dert etmezdim. Derdim ki onlara: "Tek kusurum da bu olsun". Ama artık taç gibi asa gibi taşıdığım bu yalnızlığımın ortasında biliyorum ki ben masumum ve o çürümüş cesetlerle aynı havayı solumaktan vazgeçeli çok oldu.
Artık öğrendim; onlar birbirlerini bu sefil parolayla tanıyorlar:
"Haa o mu? O bizden biri değil! Huysuzun teki!"
Kıraat ettiğim hafiften İsot lezzeti de taşıyan bu güzel risale beş yıl önce neşredilmiş, yani biraz eski; ama İsa'nın 2000 yıl önce öldürülmüş olması beni bağlamaz, ben yeni duydum. Yani, iki satır sözüm var ve aşağıda yazıyorum (ve Risalenin Naşirine en derin muhabbetlerimi iletiyorum). Bu gazeteci, televizyoncu taifesi hakkında buradaki yazıları okuyup, bu sektörün ve "meta"larının iç yüzünü gördükçe adamlar gözüme "muhabbet tellâlı" gibi görünmeye başladı.
Bu huysuzluk tanımlaması uzun bir zaman benim de üstüme yapıştı. Önceleri bundan rahatsız oldum; ama sonraları insanların bu kelimeyle ne anlatmaya çalıştıklarını anladığımda hissettiğim şey büyük bir huzur oldu. Anladım ki bu insanlarla aramızdaki algılayış, anlayış ve ahlâk anlayışı farkları Kûh-i Keşişten bile büyük. Bu ilişkiler olsa olsa adama yük olur dedim ve çekiverdim kuyruğunu gitti. Böyle büyük farklılıkların olduğu yerde ne kadar kalender olursan ol, ne arkadaşlık, ne sohbet, ne de geyik muhabbeti oluyor. Kalenderlik belasına yeteri kadar dik duramayınca bu insanları sanki sırtında taşıyormuşsun gibi bir ağırlık hissediyor insan halet-i ruhiyesinde.
Aslında, onları rahatsız eden şeyin özeti "bildiğimiz üç kuruşluk şeyin yanlış veya çok eksik olduğunu, çapsızlığımızı, güç ve iktidar açlığının gözümüzü kararttığını neden görüyorsun ve yüzümüze vuruyorsun"dan ibaret. Ahlaki ve vicdani bir karar vermeleri gerektiğinde, bu insanlar ahlâki ve adil olanın değil, güc'ün ve iktidarın yanında yer alıyorlar.
Bu yüzdendir ki ister solcu, ister ulusalcı, ister anasının örekesi kılığında olsun bol miktarda Faşist üretiyor canım memleketim. Yerleşik yargılara, genel-geçer (kulaktan duyma) sığ bilgilere prim vermeyen, omurgasızlık hakkında aykırı laflar eden, güç ve iktidar ilişkilerini ve onların nimetlerini reddeden; yani sürüye katılmayı reddeden adama huysuz dendiğini anlayalı epey zaman oldu.
Bu "huysuz"lar meczup muamelesi görse, hatta şifa niyetine günde üç posta kötek yese yeridir.
Kamuran Kızlak - 13 Aralık 2007 (18:37)
Necdet Şen - Necdet Şen

Ali Türkan
"Sağlam kafa sağlam vücutta olur" şiarıyla büyüyor, söyleyene güvenip bunun doğru olduğunu sanıyorduk.), yani yığınla eşekliğin bir araya gelmesinden dolayı, Memo'yu görmemezlikten gelip geçip gittim önünden. Tam benim evin kapısından giriyorduk ki, avazı çıktığı kadar bağırdığını duydum Memo'nun: - Oyopsu tozuğuuuuuu! Bi daha, ne yaptıysam barışmadı benimle. Yazar
Sevgili Uğur, bu övgülerinizi keşke okuyabilseydi ama Ali Türkan artık hayatta değil. Basılmış bir...
Derkenar - Sesi güzeldi
Tanrım çok güzel yazıyorsunuz ağabey, klasiklerin çoğunu okudum bu yüzden yeni çıkan kitaplara...
Uğur Kaya - Sesi güzeldi
Bir süre severek öğretmenlik yapmiş biri olarak bir kitapta okuyup anımsadığım şu sözü öğretmen...
Hatice Kizilirmak - Öğretmenin görevi üniformalı çocuk yetiştirmek mi?
Ellerinden öperim o doktorların. Benden yaşça küçük olsalarda!...
Yasemin Aydınlı - Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı
Saygıdeğer hocam, ...
Beta Tester - Bir doktordan mektup
Sevgili adaş, sözünü ettiğin zamanlarda aldığın Rol neydi?...
İlker Koçak - Kuş tüyü Vicdan
Adama sorarlar: “Bir hekim, hiç kendi hastasını tanımaz mı kardeşim?” Bir cerrah, kliniğine yatmış hastasını muayene etmiş, gerekli tetkikleri yap(tır)mış, ameliyat kararı vermişse, zaten o süreçte hastasını çok iyi tanıyor demektir. Sadece ameliyatı değil, hastasının diğer sistemik özelliklerini biliyordur.
Vahap Demir
Halk hem cumhuriyetten hem de serbest seçimlerden hoşlanmaktadır ve tepede işler nasıl giderse gitsin sabırla ve tevekkülle kendinin söz söyleyeceği günün gelmesini beklemektedir. Beklerken de herhalde keyif verdiğinden olsa gerek göbeğini kaşıyarak filân beklemektedir. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Ramazan, sonuçta bir dinsel olaydır. Din deyince aklımıza ilk gelen şey nedir? Fatih Çarşamba: 50 yıldır karikatürüne aşina olduğumuz; peşinde dört tane kara çarşaflı kadınla yürüyen kurt dişli, koca tesbihli, kara sakallı bir adam! Bunlardan kurtulmamızın ilacı nedir? Laiklik! Laikliğin en katı savunucusu kimdir? TSK. Yazar
Murat Örem
Türkiye 30 Temmuz'da işi gücü bırakmış bir mahkeme kararını beklemiyordu. İnanın ki bu ülkede her şeye rağmen insanların çok büyük bir kısmı artık bu arkaik devlet oyunlarına dönüp bakmıyor bile. Onlar para pul hesabı yapmadan bir cana daha can katmanın çabasıyla, bir çocuğa daha iki harf öğretmenin çabasıyla gecesini gündüzüne katıyor. Mektup
Süheyla Apaydın
Türkiye'de gün geçtikçe bozulan bireysel ahlak nedeniyle kaybolan "saf insanlık", maalesef ilk önce kendini insanla uğraşan mesleklerde göstermektedir. Uğraşısı insan olan hekimin, bu bozulmadan kendini tamamen kurtarması, soyutlaması mümkün değildir. Mektup
Vahap Demir
Silgi ortasından delinerek boyuna asılmalı, böylece kaybolması önlenmeliydi. Muntazam kıyafetimizde görüntüyü bozan tek unsur boyunlara asılan silgilerdi. Tek parti döneminin üniform anlayışını sadece tek parti dönemi anlayışının ülkeye yaşattığı sefaletin delebiliyor olması kayda değer bir ironiydi. Yazar
Seyit Balkuv
Fakat, bu sefer de nereden geleceği belli olmayan arsız parazit esintiler, evrensel düşünmeye, hayatı sevmeye, fikr-i sabitleri yok etmeye uğraşan yelkenciye bunun bedelini ödetmek için can atar. Karşı ağırlıklarından azade olmak uğuna mücadele yeteneği körelmiş tekneyi bir o yana, bir bu yana yatırır, bir boş anını bulursa da batırıverir. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Peki, bunca zamanın ardından -bunca yaşanmışlık ortadayken- biz insanlar, diğer Uzak Asyalarda; Ortadoğu'da, Balkanlar'da, Kafkaslarda, Afrika'da, kan kokusuna duyduğumuz iştahı ne kadar dizginleyebildik? Ve doğanın her alanında muktedir olan bizler, ne kadar dindirebildik kendi doğamızdaki "Barış" adlı ağlayan çocuğun gözyaşlarını? Yazar
İlker Tortop
Darbeyi alkışlayan, faşist sivilleri alkışlayan, zorbaları alkışlayan bu halkın vicdanı neresinde? Bizim güvenlikli sitelerde oturup, siyah camlı arabalarla gezmemiz; savaşa karşı olmamız, sokak hayvanlarına karşı olmamız, Avrupa Birliği'ni istememiz daha iyi bir ülke için yeterli değil sanırım. Yazar
Seyit Balkuv
Aslında üniversite diploması denen şey, ortak menfaatlerini korumak adına bir araya gelen diğer üniversitelilerin birbirine sokularak oluşturduğu ayrıcalıklılar kulübüne kabul pasaportunuzdur. Yoksa gerçek anlamda üniversite bitirmeniz sizi daha erdemli yapmaz. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Kimseye, vicdanının kabul etmediği bir iş zorla yaptırılamaz. Bu, çok ilkel ve çağdışı bir yöntemdir. Bugün, inançlı bir kişiye, "inanma!" baskısı yapmak ne kadar despotça ise, silahı, savaşı, öldürmeyi kabullenmeyen kişiye, silah verip, savaşa gönderip, "öldür" demek de, o kadar despotça ve saçmadır. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Ne yazık ki ok yaydan çıkmıştır. Toplum mühendisleri veya zamane derebeyleri, kendilerinin istediği biçimde bir teba asla yaratamayacaklardır; hem de medyaları, köşe yazarları ne kadar uğraşırsa uğraşsın. Nasıl herkes fötr şapka takmıyorsa, köylüler piyano çalmıyorsa, birileri de bilek kalınlığında yapmaya devam ederek, en yüksek makamlara kadar geleceklerdir. Bu bir popülizm değil, görünen gerçektir. Yazar
Seyit Balkuv
Kimbilir, çatışmalarla ve gerilimlerle dolu hoşlanmadığımız ruh hallerimizi ve hatta hastalıklarımızı kendimizle hesaplaşma ve kendimizi anlama yolunda birer fırsat olarak görebilir miyiz? Sağlığımızın bozulmasına yok açan etkenleri oturup anlamaya çalışmak, bu şekilde hastalıklardan kurtulmak, kurtulamasak da hastalıklarla bile barışık yaşamak çok mu gerçek dışı bir yaklaşımdır? Yazar
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.