Necdet Şen - 20 Mart 2009
Akşamları televizyon kanalları arasında seyredilebilecek doğru düzgün bir şey bulabilir miyim umuduyla zaplaya zaplaya gezinirken bazen ayarımı bozan görüntülerle karşılaştığım, o kanalı alelacele geçtiğim oluyor.
Bazen de durup düşünüyorum o kanala bakmaya bir saniyeliğine bile tahammül etmeme engel olan duygunun nedenini bulabilmek için.
Dördü de birbirinden döküntü dört hatunun sunduğu "Haydi Gel Bizimle Ol" programını neden ışık hızıyla geçtiğimin nedenlerini epey önceleri düşünmüş ve bulmuştum: Bu hanımlardaki sahtelik ve kofluk katsayısı benim tahammül edebileceğim dozun hayli üstündeydi, herhalde ondan seyredemiyordum.
Sorun edilecek bir şey değil tabii ki. Seyretmezsem ne ben onların eksikliğini hissederim ne de onlar -kelle hesabı açısından- benim. O tarz programlar zaten körlerle sağırları buluşturan eğlencelik nesneler olduğuna göre, birbirlerini gönüllerince ağırlamaları benim gibilerin ilgi alanının dışında kalır.
Dün akşam her zamanki gibi keçiboynuzu tadı bile alamadığım onca kanalın arasında zaplaya hoplaya gezinirken yine bu program belirdi ekranda. Maskaranın biri güya kendinden geçerek piyano çalıyor. O an sadece bir sonraki kanala zıplamakla kalmadım, aynı zamanda bu görüntünün kanal değiştirme hızımı öncekilerin iki üç katına çıkardığını farkettim.
Nedeni üzerine fazladan kafa yormama gerek yok; zaten biliyorum. Televizyon ekranında gördüğümde burnumda en fazla erimiş plastik kokusu duygusu uyandıran tiplerden biri de bu çocuk: Fazıl Say.
Bana sorarsan, İbrahim Tatlıses'in ya da Hülya Avşar'ın piyanist versiyonu. Şöhrete ve servete karşı beslediği dayanılmaz tutku onlarınkinden çok farklı değil. Bir tür manken. Piyano önünde poz kesip parsa topluyor. Mesleği bu.
Ama "meslek" deyip geçmemek lâzım. Hiç bir yüksek okul diploması insana bu işin kazandırdığı parayı ve cakayı kazandırmaz. Onun yaptığı gösteri, tıpkı Cem Yılmaz'inki ya da Tarkan'ınki gibi; bir nedenle "sanat" borsasında çok yüksek fiyattan alıcı buluyor.
Bu eğlence nesnelerini birbirine bağlayan ortak hattın, en küt zekânın bile kavrayabileceği bir basitlik olduğu kanaatindeyim.
Yazmıştım daha önce de, "ekranda gördüğüm bazı insanlar bende neden otomatik bir antipati refleksi yaratıyor" sorusu kafamı kurcaladığında yaptığım ilk şey, televizyonun sesini sonuna kadar kapamak ve öyle bakmak.
Sebebi şu: Sözcükler ödünç alınabilir, yanıltıcıdır. O nedenle bir insanı tanımak istiyorsan, ağzının ne dediğine değil, bedeninin ne dediğine, en çok da gözlerinin ne dediğine bakacaksın. Beden, belâgatin maskelediği çıplak özü az çok açık eder.
Bu Fazıl'lar, bu Müjde'ler, bu Pınar'lar, bu Okan'lar, bu Beyaz'lar, bu Zülfü'ler, bu Şahan'lar, bu Tuluyhan'lar, bu Ezel'ler, bu Ferhan'lar, bu Gülse'ler, bu Bedri'ler, bu Kürşat'lar, bu Tuna'lar, bu İclâl'ler, bu bozacı ve şıracı kalabalığı şunca yıldan beri ne satıyorlar hiç anlayamadım. Ama anladığımı zannettiğim bir şey var: Bunlar sattıkları malı iyi pazarlıyor ve -eğer yersek- anasının nikâhına kakalıyorlar.
Çünkü bunlar seksen senedir devletin tam göbeğinde konuşlanmış bulunan ve toplumun kanını emen imtiyazlı bir zümrenin ihtiyaç duyduğu mana ve ehemmiyeti her seferinde yeni baştan üretiyorlar.
Aynı safsatalar ne kadar çok tekrarlanırsa o kadar çok yaygınlaşıyor. Yaygınlaştıkça da kendi talebini yine kendi yaratıyor. Bir nevî erke dönergeci gibi. İlk hareketi ver, gerisine karışma. Çocuk istidatlıysa gerisini kendi getirir.
Birbirine yapışık bir mercan kütlesi gibi, yalnız kendilerinden ibaret bir dünyada yaşıyorlar. Semirdikçe semiriyor, devleşiyorlar. Benzerlerini de yetiştiren o malûm kaynaktan beslenirken, korkunç iştahlarıyla havamızı suyumuzu zihnimizi kirletiyorlar.
Ve öyle bir kutsiyet atfediyorlar ki kendilerine, dil uzatabilene aşk olsun.
Gözlerini açtıklarında kendilerini içinde buldukları ve ilk yudumu emdikleri mutad "kültürel" geleneğin sütüyle besleniyorlar. O geleneğin nasıl şöhrete imtiyaza paraya pula dönüştürülebileceğini daha miniminnacık bir bebekken kundakta öğreniyorlar. Ya milletvekili ya ressam ya yayıncı ya bürokrat olan babalarından ve orduevlerindeki lojmanlardaki hâkim ve öğretmen evlerindeki korunaklı yaşamın file bekçileri olan annelerinden alıyorlar ilk hayat derslerini.
Kale önünde beleş pasa yatan uyanık futbolcular gibiler. Gol krallığından aşağısı kesmiyor. Çıtaları çok yüksek. Bizim gibi üç kuruşa fit olmayacak kadar arzu ve kibir dolular. Çok akıllılar. Çok kurnaz. Çok becerikli. Ve çok girişken. Onlar konser verdiğinde ya da Atatürk'lü Nazım'lı bir şeyler sahnelediklerinde taksimetre çok yukarıdan açılıyor. Küçük bir şirketin yıllık bütçesi kadar para banka hesaplarına yatarken, bu işi boğaz tokluğuna yapmaya hazır olan diğer türdeşlerini hiç umursamayacak kadar da bencil ve açgözlü çoğu.
Ve aynı zamanda allahına kadar sosyalist.
En davudî sesleriyle, en melûl bakışlarıyla, en esrik, en çılgın, en hisli pozlarıyla, kâh piyanonun tuşlarına kâh tiyatro sahnesine kâh gönül telimize dokunup, parsayı götürüyorlar. Biz de çocuk gibi seviniyoruz "aman ne güzel, artık sanatın değeri bilinmeye başladı" diye.
Bu zevatın yapmakta olduğu "sanat"ın neden bu kadar yüksek olduğunu bilemiyoruz tabii ki. Soracak kadar cesur da değiliz. Lûtfedip işin sırrını biz fanîlere açıklama gereği de duymuyor ki üstadlar. Bizimle işleri yok ki. Onların konserlerine, tiyatrolarına, sergilerine bilet alabilecek bilinçli azınlıktan olmadığımız müddetçe muhatapları değiliz. Olamayız. Bizler, "tükürürüm böyle sanata" diyen densiz ve gerici politikacılara oy veren bidon kafalı eşekler olduğumuz için, onlar açısından sadece bir melâl ve küskünlük nedeniyiz, o kadar.
Ama kardeşim, afedersin ama ben iyi bir piyano yorumunu kötüsünden ayırt edebilecek kadar eğitimli değilim, ne yapmamı önerirsin? Kıçı taytlı birtakım zibidilerin fırfırlı etek giymiş ve parmak uçlarında yürüyen birtakım sıska kızları tutup tutup havaya kaldırmalarını, ellerini boşluğa doğru uzatıp benim bundan anlam çıkarmamı beklemelerini kös kös izliyor, hiç bir anlam atfedemiyorum. Tenor ya da bariton ya da bas bir sesle okunan ve her kelimesi komut tınısı taşıyarak biten tiradlardan neden etkilenmem gerektiğini de çözemiyorum. Tut ki, kafam kalın. Operaya ilgi duymuyorum. Ne yapayım yani?
Zaten konservatuar mezunu değilse büyük bir olasılıkla çoğu kişi anlamaz bunu. Sadece anlamadığı ortaya çıkarsa madara olacağından korkar, zevahiri kurtarmak adına "anlıyormuş gibi" yapar.
İşte adına "halk" denilen vasıfsız kültür tüketicisinin yumuşak karnı da budur. Ve bu üstadlar ondaki bu noktayı tatlı tatlı kaşıyarak bir güzel şana şöhrete servete dönüştürme becerisine sahiptir. Çünkü tüm anlamayanlar gibi bu zevatın sattığı mamulü tüketen halk da kime hayran olması gerektiğini ya Radikal'den ya Taraf'tan ya da Cumhuriyet'ten öğrenmeye çabalayan, orada hafızladığı "sanatçı" isimlerinin kuyruk suyunda yol alarak kültürlü olacağını zanneden -ya da öyle zannedenlerin lâkırdılarına kulak misafiri olan- şekilsiz yumuşak bir maddedir.
Medya ne için var? Bu şekilsiz yumuşak maddeye arzu edilen şekil verilebilsin diye.
Kış kıyamet demeden ta bilmem neredeki Dalicasso sergisine, Greyfurt kitap fuarına, Altın Tosbağa film festivaline umre ziyareti yapar gibi seğirtmesi de bundan. Tüm biletleri satılmış olan ve ancak gelecek senenin son çarşambasına, o da en arkadan yer bulunabilen Haluk/Vahide oyununa ille de bilet almak için onca hırs yapması da hâkeza. Okuduğu takoz gazetenin kültür sanat muhabiri "müthiş bir oyun" diye yazmıştır ve garibim o haz dolu anları kaçıranlardan olmak istemez.
Kültürlü olmak lâzım, değil mi? Ya ahirette Zebellâh Aleyhisselâm ona "Elif Şaplak'ın Aşk romanının ana fikrini özetle bakayım" derse ne halt edecek? Mahçup mu olsun?
Şimdi kalkıp birisi o yorumları yazan "kültür" muhabirinin bizzat kendisinin elifi görse mertek zanneden bir moloz olduğunu söylese inanmaz, "ay bu necdet'in de uçukluk olsun diye söylemeyeceği lâf yok" der çıkar işin içinden.
Böyle bir fasit dairedir maalesef bu kültür-sanat işleri şekerim. Sen de, ben de, nedenini bile bilmeden "herkes öyle yapıyor" diye mahalle bakkalından değil de Migros'tan Tansaş'tan Karfur'dan yaparız alışverişimizi. Ferrarisini Satan Bilge'yi de kapısında bipleyen aletlerin takılı olduğu ve güvenlik görevlilerinin suratımıza dik dik baktığı büyük kitapçılardan alır, daha kapıdan girerken potansiyel hırsız muamelesi görmekten hiç rahatsızlık duymayız.
Öyle ya, bir Allah'ın karşısında boynumuz kıldan incedir, bir Devlet'in, bir de üç kuruşluk çizgili defterini bile bizim onurumuzdan üstün tutan dev cirolu holdinglerin karşısında.
Sanat dünyasının migrosları karfurları da bu üstadlar işte. Büyük marketlerde kasanın yanıbaşında tezgâh açar ve gayet cukka hasılat toplarlar. Dümen böyle. Yersen.
Bir de "bakan" var bu ulvî konulara bakan.
Garibim, CHP geleneğinden gelip de İdris Küçükömer falan okuduğu için farklılaşmış, gözündeki müfredat bağı az çok çözülmüş, radikal bir dönüşle merkez sağ partiye aborda olup Kültür Bakanlığı gibi ateşten bir gömleği üstüne geçirmiş olan güleç yüzlü Ertuğrul kardeşimiz... Bir yandan çapulcu takımına halkın nafakasını peşkeş çekmemeye çalışırken bir yandan da -linç edilmemek için- şirretlerin geçit vermediği bir mayın tarlasında utana sıkıla slalom yapıyor.
Korkuyor açıkça. Lânetlenmekten ve ilelebet aforoz edilmekten korkuyor. Biliyor çünkü karşısındaki kalabalığın ne kadar örgütlü ve yırtıcı olduğunu.
Hem bu haksızlığa isyan edesi geliyor, hem de sesini yükseltebilecek herkesi tenzih ediyor.
Bendeniz hakirden bostan korkuluğu bile olmaz ya, tut ki bit pazarına nur yağdı, adamın kıtlığına kıran girdi ve kültür bakanı ben oldum. (Meselâ dedik.) Ola ki bu işlere bakan "yetkili" kişi ben olsaydım, akabinde neler olurdu?
Söyleyeyim: Yer yerinden oynardı.
Muhtemelen ışık hızıyla azledilirdim. Yok, eğer hükümet enayilik eder de arkamda durur, azletmemekte inat ederse benim yüzümden iktidardan olurdu.
Yaşatmazlardı öyle hükümeti.
Kimler mi? En başta medya. Seçkin zümre. Bürokrasi. Bir kısım vatandaş (hani şu penceresine kalpaklı Atatürk resmî ve yanına da fotoşopta yapılmış Türkiye tapusu asan "bilinçli vatandaş").
Çünkü bendeniz necdettin efendi, hiç öyle diğerlerinin yaptığı gibi lâfı ağzımda gevelemez, açıkça söylerdim avantanın artık bittiğini. İlk icraat olarak da opera, bale, tiyatro ve vergi mükellefinin sırtından geçinen daha ne kadar asalak varsa hepsinin ödeneğini ossaat keser topuna "hadi uğurlar ola" derdim.
"Gidin çalışın bakalım. Tayt giyip zıplayarak, frak giyip böğürerek hazineden beslenme devri bitti!"
Benim Kültür Bakanı olduğum dönemde caddeler ve meydanlar ucube gibi şeylerin "heykel" diye yutturulduğu nesnelerle doldurulmazdı. Mevcutların da çoğunu söktürür dökümhaneye gönderirdim. Yani "tükürmezdim" bile öyle sanata.
Çok mu küstahça bu söylediklerim? "Kültür ve sanat düşmanı" mıyım yoksa? Hasetimden çatır çatır çatlıyor muyum Güney Fransa'da villam, Göcek koyunda teknem, limuzinim, uçağım, müsait yosmaları götürüp kerttiğim garsoniyerim, yoksul halkın gıkını çıkarmadan ödediği dolgun bir maaşım yok diye acaba?
Öyle düşünmek isteyen varsa buyursun düşünsün. Atış serbest. Eğer kültür denince zihinsel ve finansal açıdan devlete kapılanmak, kamu maliyesini ilelebet arpalık olarak kullanmak, düzenin demagogluğuna yatmak gibi koftiden işler algılanıyorsa, evet, ben o şeyin adı "kültür" ve "sanat" olsa da düşmanıyım.
Yazın beş sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla; "necdet efendi cami duvarına işemeye devam ediyor hâlâ".
Piyano başında dram oyuncuları gibi fiyakalı sancılanma, esrime, kendinden geçme numaraları yaparak bir o tuşa bir bu tuşa basmanın "deha" sayıldığı bir kültür-sanat tanımına karnım tok bilâderim. Böyle bir hasan almaz basan alır mantığını en başta yaptığı işi tevazuyla yapan gerçek sanatçılara hakaret sayıyorum. Televizyon ve sahne hokkabazlığıyla sanatın birbirine bu kadar karıştırılmadığı daha temiz bir Türkiye'nin hayalîni kurma hakkımı bunlara karşı sonuna kadar savunmak da benim gazâm olsun.
Öyle bir yağma sofrası düşün ki, hayatı boyunca hem devlet hem de elit tarafından itilip kakılmış, dışlanmış, gadre uğramış, emdiği süt burnundan kulağından getirilmiş olan sanatçının tüm mirası, ölür ölmez, yamacında bekleşen leş yiyiciler tarafından son kırıntısına kadar talan ediliyor. Yunus'tan Mevlâna'ya, Nazım'dan Tanpınar'a, Yılmaz Güney'den Cem Karaca'ya kadar kimi istersen kat bu yağmalanma listesine. Kendi açgözlülüğüyle orantılı olarak ya bir Nazım oratoryosu sahneliyor, ya Atatürk heykeli yontuyor, ya da Kuvvayı Milliye filmi çekiyor yiyici güruhu. Hazinede para gani nasıl olsa. Arpalık. Yağma. Oluktan gürül gürül parsa akarken küpünü dolduran doldurana.
Bunun adı, Sanat. İşin Talan yönünden söz etmekse münafıklık ve bozgunculuk.
Eyvallah, ben bu kafayla bir baltaya sap olamam. Tamam. Ama mebuslara ve bakanlara internetten akıl da mı dağıtamam yani? Ne olacak ki, her sokakta birkaç kahvehane, her kahvehanede birkaç başbakan bulunan bir memlekette neden bu atıp tutma lüksümden feragat edeyim?
Hem bende akıl gani! Necdettin efendi hayratı. Buyur, dağıtıyorum işte bol keseden.
İlk akıl Kültür Bakanı'na.
"Sayın Bakan. Evet, size söylüyorum sayın Günay, sağa sola bakınmayınız. Siz. Evet evet, siz. Dinleyiniz.
Lütfen cesur olunuz sayın Bakan. Beleşçilere tek kuruş bile koklatmayınız. Nazım'ın anılmaya, cilalanmaya, hakkında oratoryolar senfoniler bestelenmeye, orasından burasından rektifiye edilmeye, tırtıklanmaya, mıncıklanmaya hiç ihtiyacı yok. Onun müziği zaten şiirinde içkin. Bestelenmeye bile ihtiyacı yok. Lütfen ne Nazım'ı ne de diğer gerçek sanatçıları onların sırtından yemlenmeye çalışan müteahhit bestekârlara ve tiyatro sinema simsarlarına yedirmeyiniz. Bizim vergilerimizle zenginleşen, nivyorklarda parislerde bohem hayatı yaşayan asalaklara kamu bütçesinden daha fazla bahşiş dağıtmayınız.
Yoksa, Allah korusun, bir yazı daha yazarım ve "Tüyü bitmemiş yetimlerin hakkını kimler kimlere yedirdi?" türünden bir de dündarengiz başlık atarım, yer yerinden oynar, haberiniz olsun."
Breh! Bakan bunu okuyunca tir tir titreyecek.
Yazdım yazıyı, yaptım insanlık görevimi. Türkiye düze çıktı diyebiliriz artık.
Kolay değil, 70 milyon bizi okuyor.
Düşünenlerin düşünceleri
Necdet Üstad; hislerimizde bir kez daha pişti olduk. Ben müsaadenizle o akşam için ayrıntı yapayım. Seyretmeye ben de dayanamıyorum, arabada dinledim. Programda Genco Erkal ve Fazıl Say konuktu. Limitli bilgi birikimlerine rağmen derslerine hiç çalışmadan program yapmayı iş bilen desperados epey bir yıkama yağlama yaptılar.
Genco Erkal içli sesiyle Nazım şiiri okudu falan. Sonra da Nazım orotoryosuna para verilmemesinden şikâyetlendiler (özet geçiyorum). Canlı yayına Kültür Bakanı katıldı. Onu sıkıştırmaya çalıştılar. Bakan tam da sizin dediğiniz gibi "Nazım üzerinden para kazanılmasına izin vermeyeceğini" söyleyince de başladılar carlamaya. Konuklarına dönerek "Bakandan büyük suçlama!" dediler. Bakan yine yükünü aşağı vermedi ve "bunları karşılıklı konuşmak lâzım, ben programı izleyemediğimden cevaplayamıyorum" dedi. Bir kez daha sevdim kendisini.
Bizimkiler pek kızdılar bakana. Pınar Kür "bu böyle olmaz"'larını çekerken ben de dayanamayıp o kanaldan ayrılıp Alaturka kanalına geçtim.
"Gözlerin doğuyor gecelerimeee."
Oh kekâ.
Ahmet Faruk Yağcı - 21 Mart 2009 (16:11)
Sevgili Necdet Şen, tamam, Fazıl Say'ı ben de pek sevmem, piyanoya olan tacizkar hareketleri, yaptığı müziğin önüne geçip, şimdilerde moda olan kolbastı havasının ileriki aşamalarına rahmet okutuyor. (Daha beteri, güzelim aletin bi de kapağını açıp iç organlarını karıştırarak çıkardığı sesler.)
Evet doğrudur, Nazım'ın keyfine varmak için ayrıca bir oratoryoya ihtiyaç yok. Kaldı ki eşitler arasında bir işbirliği de değil yaptığı, tamamen Nazım üzerinden "geçinmek". Çünkü işin "sağlaması" gayet basit; Nazım'ın şiiri yerine koy hiç tanınmamış bir şiiri, gör ilginin alakanın derecesini.
Ayrıca şana şöhrete olan zaafı, Hande üzerinden magazine olan eğilimi, bunların hepsi var Fazıl kardeşimizde. Ayrıca, "lan ben bu işte öyle usta, öyle virtuoz bir adamım ki oratoryo da yaparım, rock da, türkü de... Hepinizi nota manyağı yaparım leynn" diye bağıran şişkin egosu.
Hepsine tamam.
Ama abi öyle bi yazmışsın ki tam da kasığa tekme cinsinden.
Ne biliim, üzüldüm adama ya.
Özgür Sarıkaya - 21 Mart 2009 (18:37)
Sevgili Özgür, bu yazı Fazıl Say'ı değil, "Sanat" ve Parsa konusunu irdeliyor. Zaten daha önceki yazılarımda da sıkça değindiğim bir konu. Bizim sıradan insanlar olarak "sanat" konusundaki cehaletimizi, bu cehaleti örtbas etme cinliğimizi ve bu zaafımızı paraya çeviren diğer "cin"leri konu ediyor. Yazının başlarında Fazıl Say'ın adının zikrediliyor olması, sözkonusu program vesilesiyle bu günlerde tartışmanın odağına yerleşmiş olması nedeniyle. Yoksa bana ne Fazıl'dan Genco'dan Abuzittin'den?
Bir yazıyı yazıp bitirdikten sonra "ben aslında şunu demek istemiştim" diye ek açıklama yapmak (zorunda kalmak) herhalde tüm yazan çizen insanların kâbusu. Ama o kadar emek vererek yazılan bir yazı da biraz daha dikkatlice okumayı hak eder sanırım.
Açıkçası, "Fazıl Say'ı ben de sevmem" ve "kasığa tekme" ifadeleri beni üzdü. "Ne zaman, nerede, kim için 'sevmem' dedim?", "Acaba yazıyı 'tekme' niyetine kullanan biri miyim?" gibi sorular sorarken buldum kendimi.
Yazar Efendi - 22 Mart 2009 (10:23)
Yazar Efendi abi, sizin de buyurduğunuz (ve benimde doğru anladığımı sandığım) gibi, yazının konusu Sanat ve Parsa. Ama yazı diğer Parsadan'ları isim olarak geçerken, Fazıl'a biraz daha ayrıntılı yaklaşmış. İşte tam da bu yüzden yazının ana konusu Sanat ve Parsa iken, jönü de Fazıl Say.
Kasığa tekme yerine "ağır olmuş" demek biraz yavan geldi. "Sevmem", "nefret ederim" gibi sözleri kullanmadığını biliyorum.
Ben Fazıl Say'ı sevmem derken insan olarak Fazıl Say'dan sözetmiyorum. Çünkü kendisiyle kişisel bir muhabbetim yok. İşini yapma biçimi bana hoş gelmiyor, bu yüzden sevmem dedim.
Ayrıca "sevmem" sözünü "nefret ederim" diye de okumamak lâzım.
Sevgiyle.
Özgür Sarıkaya - 22 Mart 2009 (11:52)
Bir forum sayfasında okumuştum;
New York Times'ın yazarlarından Thomas Friedman, Longitudes and Attitudes kitabında şöyle der:
1- Okuyucu köşe yazısını okusun ve "vay be bunu bilmiyordum" desin.
2- Köşe yazısı bir solukta okunsun ve "biliyor musun bu meseleye ben bugüne kadar hiç böyle bakmamıştım" tepkisi gelsin.
3- Bir köşe yazarı için favori okur tepkisi ise şudur: "Budur abi. Ben kendimi nasıl ifade edeceğimi bilmezken tam da benim duygularıma tercüman olmuş."
4- Ve her iyi yazarın onca iltifattan sonra bir o kadar ihtiyaç duyması gereken okuyucu tepkisi: "Senden de yazdıklarından da bakış açından da nefret ediyorum."
Ben mümkünse, "3"ü seçeyim, özellikle "Çıplaklık ayıp mı yani?" yazınız beni, tabiri caizse; yıllardır kafamda dolanan "takıntıyı" giderdi.
Hep derdim; "Yahu bu işte bir yanlışlık var, hem taciz ediliyorum, hem yobaz oluyorum, bende mi bir sapıklık var yoksa, teşhircilerde mi?" der dururdum.
Meğerse; ben haklıymışım.
Sesi 3 oktav, tüm yöre halk oyunlarını bilen, yıllarca tiyatro sahne tozu yutan biri...
Ayrıca, cümle kontrol mekanizmanız çok hoş.
İbrahim Çelik - 23 Mart 2009 (01:07)
Sevgili Necdet, bu ülkenin koşullarında, ortalama Türk vatandaşı olarak devlet üniversitesini bitirip, yine devlet üniversitesinde master yapan, avrupayı gezmiş bir vatandaşım. Türküm, doğruyum çalışkanım!
Lakin kültürlü(!) değilim. Operadan anlamam, klâsik müzik konserlerine gitmem. Evimdeki müzik setimde ruhuma hitap eden her türlü müziği dinlerim.
Ortalama vatandaş olarak, resmî ideolojinin direktifleri dışında hareket ederim; bir nevi karşı devrimci sayılırım.
Ehh, zaman zaman, çağdaş, uygar biri olduğuma inanmaları için, moda tabiriyle mahalle baskısı nedeniyle içki de içerim.
Hiç bir şey verilmeyen, onların eğitimine zerre katkıda bulunmayanlar gibi, yoksul bırakılmış halkı da aşağılamam. Onların bu pastadan pay alamayıp, aydınlanmadan cahil kaldıklarına da içim sızlar, acırım.
Tv'lerin rating ölçümlerinde de yer almam.
Halkına zulüm etmeyen, halkını hedef göstermeyen bir toplum özlemi içinde olmam.
Günümüzde ülkedeki halkımızın asgarî iyi koşullarda yaşaması için beklentiler içinde olan AYKIRI sayılacak bir vatandaşım.
Yarattığın bu platformda bunları dile getirmemize imkân sağladığın için teşekkürler.
Vatandaş Mehmet - 30 Mart 2009 (16:08)
Parmak bastığınız konu çok önemli ancak bizim ülkemizi batı standartları ile karşılaştırdığınızda biraz önyargılı davranamıyor musunuz? Biz zaten (kanımca) sanat yoksunu bir ülke değil miyiz ya da öyle olduğumuzu düşünmüyor muyuz? Sanat bir özgürleşme eylemi değilse nedir? Bunun göreli olarak şanslı kesimlerin hakimiyetinde olması pek tabii ki üzücü ama sanata bu kadar az kaynak ayrılabildiği ülkemizde bırakın da buna halk beğeni ve istekleriyle karar versin; kimseyi yargılama lüksüne sahip olmadığımızı düşünüyorum.
Yazınız gerçekten de ufuk açıcı. Saygılar.
Ahmet Sönmez - 31 Mart 2009 (16:18)
Bir toplumun tamamının entellektüel olması ve görece yüksek beğeni seviyesinin olabilmesi mümkün değil. Hem sonra rafine zevkin tanımını da kim yapacak?
Operadan baleden keyif alanlar olduğu gibi, arabesk dinleyenler de olacak. Burada asıl nokta sanırım şu: İktidara yaslananların, ellerindeki gücü yaptıkları işin pazarlamasında kullanamayacakları bir sistemin gerekliliği. Bu iş, "sanat" da olabilir, sanayi de. Bunu yapmaya çalışan bir medya patronu da olabilir, "sanatçı" da. Devlet olanaklarını ya da dünyaya mal olmuş kazanımları, yaptığı işi satmak için kullanan Fazıl Say da olabilir, Serdar Ortaç da.
Bu arada, Batı standartlarında bir sanatın tanımı nasıl olacaktır acaba? Ya da "sanat yoksunu" ne demektir? Ankaralı Turgut sanatçı mıdır? Değilse onu beğenene ne yapmak lâzım? Kenan Evren'in yaptığı resimleri hakikaten güzel bulan biri sanattan anlamıyor mudur? Ben Dire Straits sevdiğim için, Peçenekli Süleyman dinleyenler tarafından alaya alınıyorsam ne yapmam lâzım? Ya da, opera seven biri Hakkı Bulut dinleyene ne gözle bakıyordur?
Sorular çok, cevaplar sınırsız.
Bilir misiniz, bütün bu toz duman arasında ben en çok, sislerin ardına, hakka yürüyenlere hüzünlenirim: Ruhi Su, Sadi Hoşses, Kazancı Bedih, Seyyan Hanım, Kazım Koyuncu, Hafız Burhan, Mahzuni Şerif, Deniz Kızı Eftalya, Cem Karaca, Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Safiye Ayla, Hasret Gültekin, Hamiyet Yüceses ve sayamadığım nicelerinin anısı önünde saygıyla eğiliyorum.
Erdem Abaka - 1 Nisan 2009 (11:45)
Sayın Abaka kimsenin kimseye uzaylı gibi bakması değil sorun, uzaylı gibi de bakar başka türlü de. İnsan üzerine alınmadıktan sonra gerisi boş laf! Dediğiniz doğru, cevaplar ve sorular sınırsız. Galiba tartışarak bir yerlere varıcaz. Daha fazla konuşmak ve konuşmak, daha fazla deneyimlemek ve farklı olanın tadına varabilmek: Bu "sanatçı" sayın Hakkı Bulut da olabilir, Maria Callas da. Galiba yaşayıp görücez. İsmini zikrettiğiniz kimseler erkek egemen ve içe kapanık hale gelmiş Anadolu topraklarında birer vahadır; yeri gelmişken söyleyim Ankaralı Turgut da sanatçıdır pek tabii.
Kenan Evren de sanatçıdır en az Salvador Dali kadar.
Saygılar.
Not: Dali'nin siyasi tarafını lütfen google'dan aratın sayın okuyucular.
Ahmet Sönmez - 1 Nisan 2009 (21:06)
Bir sanatçı tabii ki toplumdaki diğer insanlardan daha önemlidir ve rahat içinde yaşaması gerekir. Çünkü değer üretir. Yüce Atatürk de zaten bunu "sanatsız kalmış bir milletin hayat damarlarından biri kurumuş demektir" diyerek özlü bir biçimde ifade etmiş ve sanatçılara verdiği değeri göstermemiş midir?
Beste Çankaya - 17 Nisan 2009 (16:13)
Sevgili Beste, Mustafa Kemal Hazretlerinin sanata ve sanatçıya değer verdiği büyük ölçüde doğrudur. (Özellikle de alaturkaya. Rakıyla iyi gider.)
Fakat, sözünü ettiğiniz cümlede sizin anladığınız anlamdaki "sanat" ve "sanatçı" kastedilmemektedir.
Bu cümle, hikmetinden sual olunamaz, her söylediği ayet değerinde yüce Kemal Paşa'mız tarafından 16 Mart 1923'de Adana'da esnafa hitaben yaptığı bir konuşmada söylenmiştir. Burada Ata'mızın "sanatçı" derken kastettiği şey, aslında "zanaatçı"dır. Yani, demirci, bakırcı, terzi, marangoz, dokumacı, nalbant, tornacı, tesviyeci, vesaire... Fazıl Say ya da İdil Biret değil.
Bir de dipnot: Tapılası Ata'mızla aynı dönemde yaşayan ve onun için yazdığı şiiri kendisine takdim etmek için yayan yapıldak Ankara'ya gelen Aşık Veysel'in, jandarma tarafından Kızılay semtinden kovalandığını biliyor muydun?
Sebep? O günlerde Ankara'yı ziyaret edecek olan İran Şahı Pehlevî memleketi fakir bulmasın diye etrafa çekidüzen veriliyormuş da, bu yırtık pırtık köylü adam hırpani kılığıyla şehrin görüntüsünü bozsun istenmemiş. Veysel, köyüne geri dönebilmek için sağdan soldan borç dilenmiş.
Yaa evet, SANAT... Şekilde de görüldüğü gibi, çok severiz biz sanatı milletcek.
Yazar Efendi - 17 Nisan 2009 (16:34)
Sistemi korumakla görevli unsurlar işlerini o kadar iyi yapmışlar ki, ayrana ekmek doğrayıp yiyen, yorulduğunda tahta masa üzerinde uyuya kalan bir faniyi yarı tanrı gibi gösterebilmişler. Bu nasıl bir güç, nasıl bir beceridir?
Bir sanatçı neden toplumda diğer insanlardan daha önemlidir? Rahat yaşamak bir ayrıcalık mıdır? Ayrıcalıksa, bu ayrıcalık neden sanatçılara tanınmalıdır? Sanatçının ürettiği değer nedir? Bunu nasıl ölçeriz? Bu soruların cevabıyla ilgilenmez sistem. Kendisini koruduğu sürece sloganlar yeterlidir.
Beste Çankaya'nın söylediklerinde muhafız yetiştirmekle yükümlü müfredatın izleri apaçık ortada. Zira hemen her kelimesi ona söyletilmek istendiği şekilde söylenmiş. Kendisini suçlayamıyorum.
Sorular sormak, tatmin edici cevap alabilmek, alamazsan tekrar sormak, bir de öbür tarafa geçip oradan bakmak, meselenin bir adım, on adım, gerisine gidebilmek, karşındakinin neden böyle düşündüğünü, neden böyle konuştuğunu anlamaya çalışmak ve çabalamak hiç kolay değil. Biliyorum.
Bir tarafta omuzundaki yıldızları gözünüze sokmaya çalışanlar, öbür tarafta ayağındaki takunyayla kafanızı kırmaya çalışanlar yüzünden, tokaçla dövülmüş çamaşır gibi olduk.
Beste Çankaya ne yapsın?
Erdem Abaka - 17 Nisan 2009 (21:05)
Bir not da ben ekleyeyim: Lemi Atlı'nın "Bu imtidad-ı cevre ki bahtın şitabı var" isimli Uşşak şarkının bizzat Mustafa Kemal tarafından yasaklandığını biliyor muydunuz? Geçen yüzyılın en güzel şarkılarından biridir. Adamı mest eder. En iyisi bu konuda yazmakta olduğum yazıyı tez elden tamamlayayım.
Yazar Efendi'nin bilmediği bir mevzu değil ama ben hatırlatma babından belirteyim. Mustafa Kemal sanatçıya değer verirken onların omuzlarına "milleti aydınlatmak" gibi bir de yük sarmıştır.
Bu fetva yüzündendir ki sanatçı payesi edinenlerin ilk önce bizi yontmak ve batılı birer çağdaş cumhuriyet yurttaşı yapmak aşkı depreşiyor. Bu nevi sanatçılar ve elde ettikleri sonuçlar hakkında fazla konuşmaya gerek yok, mal ortada...
Kâmuran Kızlak - 17 Nisan 2009 (21:07)
Şimdi merak ettim. Acaba Aşık Veysel'e Kara Toprak türküsünü yazdıran deneyimlerden biri bu olabilir mi?
Dost dost diye nicesine sarıldım
Benim sadık yârim kara topraktır
Beyhude dolandım boşa yoruldum
Benim sadık yârim kara topraktır.
Seyit Balkuv - 18 Nisan 2009 (11:51)
Eyvahlar olsun, sonunda "Nazım Hikmet Oratoryosu"ndan bir bölüm izledim CNNTürk'te (2 Mayıs 2009). Tahammül edemediğim için kanalı değiştirdim. Bu kadarını beklemiyordum. Nazım Hikmet'in yattığı yerden doğrulup "ne yaptınız benim şiirlerime böyle. Düşün artık yakamdan. Benim adımı kullanarak saygınlık arayıp durmayın" deyip bir şamar aşk etmesini hayal ettim.
Bu adama mı kızsam, salonu dolduran ve avuçları patlarcasına alkışlayan müşterilerine mi, yoksa hepsine birden mi bilemiyorum.
Kâmuran Kızlak - 2 Mayıs 2009 (22:13)
80 küsur yıllık Kemalist Cumhuriyet rejiminin yarattığı "sanatçı" ve "aydın" tipolojisine güncel bir örnek... Biyolojikman "insan" diyebileceğimiz Ferhan Şensoy, bakın ne diyor:
"Büyükanıt Paşa darbe yaparsa sabah erkenden kalkar, davul çalıp kutlarım."
"Daha önce yapılan 3 askeri darbe ottan boktan sebeplerle yapıldı. Asıl darbe yapmak için geçerli sebepler şimdi var ama darbe yapan yok. Bu ülkenin darbe vakti geldi fakat asker bir şey yapmıyor. 1980'de yapılan darbe sırf Kenan Paşa'nın resim merakından dolayı yapıldı. Darbe yapacaksanız şimdi yapın."
Ben de kamu vicdanı bu Ferhan Bey ve benzeri çukurların üzerini kapattığında davul çalacağım. Şık bir davul solo olacak.
Darbeli Matkap - 11 Mayıs 2009 (11:46)
Örtülü bir ironi yok ise söylediklerinde, ne büyük talihsizlik. Pırıltılı bir zekânın ve sıradışı bir yeteneğin kendi kendini nasıl yok ettiğinin ibret verici göstergesi. Ferhan Şensoy için bunları yazmak zorunda kalmak ne kadar acı.
Aynı zamanda, şu sayfalarda tartışılıp durulan "sistem"in yapabildiklerini ve tehlikesini göstermesi açısından da ne kadar düşündürücü.
Erdem Abaka - 11 Mayıs 2009 (14:26)
Zaman'ın haberi gerçeğe uygun ise, "davul çalma" kısmı bir röportajda ifade edilmiş. Diğer kısım ise sahnede. Röportaj olmasa, oyundaki kısmın böyle söyleyenlerle dalga geçme olasılığını düşünerek teselli olabilirdim, ama -dediğim gibi haberde verilen malûmat gerçeğe uygunsa- sadece üzülüyorum. Gündelik politik çekişmeleri ve işin sahne arkasını anlamadığını gördüğüm Tarık Akan röportajında da böyle hissetmiştim.
Demek ki, "sanat" derken, "sanatçı" derken ne dediğimizi, tarihteki sanat ve dahi ilim erbabının geçimlerini ne şekilde sağladıklarını da düşünerek, açık zihinle ve dikkatle ele almak gerek. Yazar Efendi sağolsun, Atatürk'ün sanattan kastının "zanaat" olduğunu belirtmiş. Gerçi Atatürk bu lafı ettiğinde, zanaatın esaslı ehilleri nüfusumuz içerisinde son derece azaltılmış idi. Bu, ayrı bir konu.
Candan Dinç - 6 Temmuz 2009 (00:58)
Meselenin üstünden biraz zaman geçti. Ben yeni öğrendim, fikri takip açısından paylaşmak istedim. Ferhan Şensoy hakkında yazılan "darbe istedi" şeklindeki haberlere kızmış ve yalanlamış. Konuyla ilgili bir de açıklama yapmış. Haber eskimiş bile, ama bilmekte fayda var sanırım:
Mizah duygusu olmayanlarla anlaşmak zor (Hürriyet)
Erdem Abaka - 7 Aralık 2009 (13:52)
Necdet Şen
Yalağuz
Ali Türkan
Hatta yalnız da değil, kimsesiz. En çok böyle anlarımda eskilerde kalmış, ya da bu dünyadan göçüp gitmiş bir dostu, sevdiğim bir kadını veya saçlarımı okşayan bir eli, uzaklarda oldukları için hep bir şeylerin eksik olduğu "yeni" dostlarımı özlüyorum. Devam
Yıl 2112: Kapıcıların Resmî Tarihi
Necdet Şen
Haydar efendiii! Hooop! 10 numaraya ekmeek! Hay haaay! 22 numaraya detercaan! Hey heeey! 8 numaraya pambuuk, orkiid, asetoon! Derhaaal! 18 numaraya sosiis, salaaam, goka kolaa! Hemeeen! Devam
Web Gezgini - 19 Mayıs 1919'da 9. Ordu Müfettişi sıfatıyla Samsun'a ayak basan... Geberteceksin hepsini!
Ahmet Faruk Yağcı - Ata'nın yakın çevresi ve liyakat üzerinde çok zamandır düşünürüm. Önceleri bu insanları... İki küçük kol düğmesi, bir kurşun
Necdettin Yançizer - Az önce okuduğum bir haber aklıma yıllar önce seyrettiğim Jacob's Ladder... Akbaba'nın dördüncü günü
Filiz Sazak - Türkiye'de de özel dedektiflik kurumu usul usul yerleşiyor. İlk müşteriler... Özel Dedektif lâzım mı sevgili Urfalılar?
Ali Barutçu - Çok hayran kaldığım sözler. Bir öğretmenin eski bir gazete kâğıdından okumuştum bu... Eski bir tapınak yazıtı
Ali Sedat Çetinkoz - Sözler, anlar uçar gider; yazılan kalıcıdır. Belki de Kuran'ın ilk ayeti o yüzden... Kur'an okuyun demek hayata müdahale mi?
Sonuçta hepsi de 'vatansever' olan bu gençler, en büyük engellemeyi, Mustafa Reşit Paşa, Âli Paşa, Fuat Paşa gibi bürokratlardan gördükleri için, Padişah'tan çok Tanzimat bürokrasisine düşman oldular.
İki küçük kol düğmesi, bir kurşun
Kâmuran Kızlak
Umarım kimsenin aklından "nasıl olur da aynı suçu işleyen iki adamdan biri idam edilirken, diğeri dalavere ile mahkemelerin elinden kurtarılır" gibi münafıkça sorular geçmemiştir. Devam
Şarkiyatçılık
Edward Said
Beyaz Adam olmak bir fikirdi, bir gerçekti. Hem beyaz dünya hem de beyaz olmayan dünya karşısında düşünülüp kararlaştırılmış bir konum almayı gerektiriyordu. Devam
Ev alırken nelere dikkat edilir?
Durmuş Düşünür
Evini satmak isteyip de bir türlü satamayan insanlara acizane tavsiyem, mutfağa yaptırabildiğiniz kadar bol dolap yaptırın. Dolap kapaklarının kulpları da parlak sarı madenden ya da sedeften olsun. Gerisi önemli değil. Devam
Dört anlaşma
Don Miguel Ruiz
Dört anlaşma dönüşüm ustalığının özetidir. Tolteklerin ustalıklarından biridir. Bu cehennemi cennete dönüştürme ustalığıdır. Toplumsal kâbusu, bireysel cennet rüyasına çevirme ustalığıdır. Devam
Kozmik Deprem Senaryosu
Ahmet Faruk Yağcı
Kozmik bürolarda mutlaka büyük İstanbul depremi müdahale senaryosu da olmalı. Hangi birlik hangi yolları tutacak, hangi bölük hangi mahallenin güvenliğini sağlayacak? Seyyar hastane ve fırınlar nerelere kurulacak? Devam
İslâmî Cemaatler
Vahap Demir
Sosyoloji bir anlama çabasının adıdır, değer yargılarını, inançlarını bir kenarda tutmayı, olan biteni en objektif haliyle resmedebilmeyi gerektirir. Devam
Eğitim 'cehaleti' alır, eşeklik baki kalır (mı?)
Necdet Şen
"Eğitim cehaleti alır, eşeklik baki kalır" sözü ne yazık ki gerçeği tam yansıtmıyor, çünkü eğitimin cehaleti aldığı falan yok. Tam tersine, -eğer kişinin mayasında efendilik yoksa- bu cehaletin üstüne bir de lâf ebeliğini ve kendini bilmezliği ekliyor. Devam
Evliyalar, Bursa, çocukluk ve şu hayat
Erdem Abaka
Ben kazık kadar adam oldum. Kendime hâlâ uygun bir balta arıyorum sap olabilmek için. Kokaine tövbe eden Megastar Tarkan dışarıda. Bazı şeyler için tövbe etmeyen bir takım adamlar içeride. Devam
"Eğitim Şart!" Neye ki?
İlyaz Bingül
1980'lerden itibaren Türkiye'de de görünen, kurulan tezgâh budur: Eşitsizliğin eğitim sopası ile perçinleştirilmesi ve meşrulaştırılması; devlet tekelindeki -görünür- şiddetin iyi eğitim almış bedenlerin görünmez eliyle uygulanması. Devam
GPS'li hayatlarımız
Alper Uzun
Belki de Isaac Asimov'un hikâyesindeki günleri yaşamamıza az kaldı diye düşünüyorum. Bu telefonlar, GPSler ve hatta Google beynimizin bir köşesine bir çip içinde iliştirilse de kurtulsak tüm bu "bağımlılıklarımızdan". Devam
Derkenar yazarının dikkat etmesi gereken bazı önemli hususlar
Büdütör
Amaç, yazdığımız yazıyı olabildiğince çok insana okutmaksa, bunun bazı püf noktaları olduğunu da hatırlatalım. Samimiyetimize binaen, tecrübeyle edindiğimiz birkaç ipucunu sizinle paylaşmak isteriz. Devam
Kur'an okuyun demek hayata müdahale mi?
Enver Turan
Belki bilmiyorsunuzdur ama burası Türkiye ve bu ülkede yaşayan Müslümanların sayısı bir hayli fazla. Garip gelecek size ama Müslümanlardan üzerine Cuma namazı farz olanlar Cuma günleri cemaat halinde namaza dururlar. Devam
Kaplan Yılı'nda Çin
Kâmuran Kızlak
Neo Liberal papağanlara göre, gelişme arttıkça bu gelişmeden sebeplenenlerin sayısı da artarmış. Kesinlikle doğru bir tespit. Ben bunun doğruluğunu her yıl Çin'den tüyen üst düzey bürokrat sayındaki artıştan biliyorum. Devam
Yeni Başlayanlar İçin İş İlanı Okuma Rehberi
Candan Dinç
Bizimkisi sürekli yapılan bir iştir. Ama işçiyi yıllarca çalıştırınca giderek daha fazla izin kullandırmak, arada bir zam yapmak, işten çıkarmak gerektiğinde daha fazla tazminat ödemek zorunda kalıyoruz. Devam
Demokrasi ve Carl Schmitt'le seyahat
İlyaz Bingül
Sirklerde ücretli hokkabazlık yapan, ünvanı Prof. Dr. de olsa seviyesi Hacivattır; TV'lerde haber-yorum oyununa katılan "akademisyen" lâkaplılar gibi. Bu hokus bokus akademikusların ağzından şu lâfları asla duyamazsınız: Devam
Performansçı geldi hanııım!
Candan Dinç
Ücretli çalışmak özgürlükse eğer, ya hapishanenin özgürlük alanı olduğunu kabul etmek veya yapılan bu edime çalışmak değil, olsa olsa kahrolmasını istediğimiz "ücretli kölelik" demek gerekir. Devam
Taksi Kullanıcısının El Kitabı
Enver Turan
Taksiciler genellikle durak taksileri olduklarında ve taksi sayısına göre yolcu sayısının fazla olduğu bölgelerde mesafe ayırımı gözetirler. Çünkü ortalık o taksiye binmek üzere akın etmiş uzun mesafe yolcularından geçilmemektedir. Devam
Benim babam bir sperm
Kâmuran Kızlak
Baki selâm niyetine sön sözümü de bu psikiyatr ve antropologlar'a edeyim bari: İnsan, içgüdülerinin üzerinde kontrol kurabildiği, onları denetleyebildiği ölçüde insan oluyor ey fetva ehli. Devam
İtina ile fişleme yapılır
Ahmet Faruk Yağcı
Şu sıralarda yaşananlar işte bu vicdan sahibi subayların eseri. Kimisi bilgi fişlerini sakıt etti. Kimisi gözü dönmüş adamların kıyım yapacağını farkedip ayaklarına çelme taktı. Devam
Görünmez Adam
Alper Uzun
Belki de görünmez adam olmak sanıldığı kadar güzel bir şey değil. Tıpkı hayallerimizde yaşattığımız şeylerin gerçek versiyonlarının o kadar da tatlı olmaması gibi bir şey bu. Devam
İslâmi hareketin devlet talebi yok
Vahap Demir
Farklı din anlayışlarının ve farklı taleplerin olması bir tehdit unsuru olamaz. Ne yazık ki; kimin neye, ne kadar inanacağı nasıl bir din anlayışına sahip olması gerektiği, hiç üzerimize vazife olmadığı halde hep kendimizi bu işe memur hissettik. Devam
Kuş kanadı kalem olsa
Erdem Abaka
Peki, hayat hiç olmadığı kadar sert ve acımasızca üstelik anlam verilemeyen bir hırsla sanki bir intikamı varmış gibi sıkıştırmaya başlayınca ne yapmalı insan? Cevap hem çok hem hiç yok. Devam
Hayvanlar "mal" mı "can" mı?
Selim Atak
Tüm canlıların hayatta kalmak, işkence ve zulüm görmemek, doğal yaşam alanlarında baskıya ve tacize maruz kalmadan yaşamak gibi hakları olmalı; ve bu hak, bizzat yasa tarafından güvence altına alınmalı. Devam
Bu muymuş Avatar?
Erdem Abaka
Avatar'ın, en azından bir süre daha damağımda hoş bir tat, zihnimde keyifli bir anı bırakmasını isterdim. Ne yazık ki film bana göre bu beklentiyi karşılamaktan çok uzakta. Devam
Kozmik Sukutu Hayal
Nuri Yalçın
Vatandaş olarak askerin vesayetinden çokça bir şikâyetim yok. Laik düzen ile de barışığım, onun doğurduğu siyasi iktidarla da. Benim derdim hürriyet; demokrasi değil. Devam
Kimlikler lütfen!
Seyit Balkuv
İnsan aklının tam olarak çözemediği, olağanüstü merhalelerden geçerek dünyamızda can bulan bu muhteşem varlığın mucizevî değeri yanında "nüfus cüzdanı" veya "kimlik" denen şeyin herhangi bir anlamı, önemi, kıymeti harbiyesi olabilir mi? Devam
Bu hastalık diğerlerinden farklı, tıpkı diğerleri gibi
Alper Uzun
Fotoğraflarda sağlıklı, güzel bebekler olarak çıkıyorlar. Görüntü, derindeki sorunları ve problem yaratacak sinyalleri vermiyor. Bir takım tuhaflıklar var ama hemen ya da öncesinde çok dikkatlerimizi çekmiyor. Devam
Hüsniye'den Vizite'ye
Ahmet Faruk Yağcı
Hüsniye güzellik demek. Ve güzel bir kelime. Üzerinde vizitenin aşufteliği yok. Maaş gibi de soğuk değil. İnsana hizmet eden birisine de hüsn, yani güzellik yakışır. Anlayana. Devam
2010 onların yılı olacak
Alican Terzi
AKP'nin iktidarlığının başından bu yana en çok dert yandığı, şikâyetçi olduğu kurum olan Anayasa Mahkemesi'nin 12 üyesinden 5'i bu yıl emekli oluyor. Seçim hakkı ise Abdullah Gül'ün. Gül bu atamalarla birlikte mahkemenin yarısını atamış olacak. Devam
Bir Fırtına Tuttu Bizi
Erdem Abaka
Siz bakmayın modern yaşantının kurallarını sizin adınıza belirleyenlerin söylediklerine. Nasıl yaşamanız gerektiğini sizlere dayatanların etkisinden kurtulun artık. Çok geç olmadan bu topraklardan çıkan seslere kulak verin. Devam
Kamyon arkası yazıları
Erdem Abaka
Bu mu hakikaten, varmayı düşündüğümüz hedefler için yapmamız gereken bu mu? Yani çalıştığımız plazada patronumuza gıcık olursak, onu alt etmek için plazayı satın almaya mı çalışmalıyız? Son nokta neresi peki, Obama'nın koltuğu olabilir mi meselâ? Devam
Korku
Ahmet Faruk Yağcı
Kafamdan okuduklarım sırasıyla geçerken yattığım yerden evren üzerine düşüncelere daldım. Allah'ı, yaradılışı, gaz ve toz bulutundan öncesinde ne olduğunu, samanyolundaki onlarca güneş sistemini, ayın karanlık yüzünü, evrenin dengesini, dalgalanan başakların hışırtısı eşliğinde düşündüm. Devam
Ya içindesindir çemberin, ya da dışında yer alacaksın
Seyit Balkuv
Düşünün ki, içinizde başka insanlarla paylaşarak daha ileri götürebileceğiniz en halisinden özgün fikirleriniz var. Bu fikirlere muhatap olabilecek onlarca insan her gün burnunuzun dibinden geçip duruyor. Fakat siz hiç birine bir şey söyleyemiyorsunuz. Devam
Düş Gücünün Standartlaşması
Serge Latouche
Etnografya bulunur ve genel başarıya katkısı olur, Napoleon Mısır seferine çıkarken yanında bir araba dolusu bilgin ve bilimsel araç gereç götürecektir. Keşif yolculukları geleneğinin XIX. Devam
© 2000-2010 ~ Derkenar ~ Sitedeki içerik 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir. »