Necdet Şen

Sallantıdaki holding nesinden belli olur?

Necdet Şen - 13 Ağustos 2002


Bahtsız ülkemin iktisadî hayatı tam bir Vahşi Batı görüntüsü arzediyor.

Bir anda nereden türediği belirsiz holdingler beliriyor piyasada, ya da onca yıl kendi halinde bir şirketken, aniden azmanlaşıyor bazı markalar.

Televizyonlardan ve gazetelerden üzerimize abanan trilyonluk ilan kampanyalarıyla haberdar oluyoruz bu yeni devlerin varlığından ve koştura yarışa her ne satıyorlarsa onun elzem olduğuna inanıp satın alıyoruz.

Daha işin başında iki şeyi sağlama almış oluyor bu "dev" holdingler:

Bir, bizim tüketim çılgınlığımızın yol açtığı vakumun odağındaki başrol oyuncularından bir tanesi olmayı;

İki, herhangi bir yamukları varsa, bunun popüler medya tarafından halka açıklanmasının yolunu, onların kasalarına akıttıkları muazzam reklam girdileriyle kapatmayı.

Kapatıyorlar da.

Gazetelerde çarşaf çarşaf reklamları yayınlandıkça o şirketler hakkında sadece genel müdürleriyle falan yapılmış kaymak röportajları, ekonomi sayfalarında onların hisse senetlerinin nasıl sağlam bir yatırım olduğuyla ilgili "kıyakçı" yorumları okuyabiliyorsunuz.

Televizyonlardaki "trendy" programlarda o şirketlerin gizli ve açık reklamları yapılıyor, medya patronlarının kasalarına akan paranın karşılığı haber süsü verilmiş marketing olarak geri ödeniyor.

O nedenle, medya kimler hakkında olumsuz haberler yazamaz, bilmek isterseniz, gazetelerdeki ve ekranlardaki reklamlara göz atmanız yeter.

Dekorun arka tarafı

Bir de bu menfaat ortaklığının görünmeyen yüzü var; o saklanan arkaplanda tahmin edilemeyecek süfliliklerin döndüğünü ancak bu holdingler tarafından mağdur edilip "markazede" olduğumuzda, ya da "tanrılar" o holdingi yemeye, parsayı bölüşmeye karar verdiğinde farkedebiliyoruz. Ama öyle bir menfaat zinciri ki bu, en tepedekinden en alttakine kadar, bu akıntıdan beslendiği için, onlara asla "ayranım ekşi" dedirtemiyorsunuz.

Bu zincir, onları kaypaklık, demagoji, beraber ve solo yalanlar safında birleştiriyor. Ama süflilik yine de etek altından sarkan kombinezon gibi sırıtıyor.

Bizler, yaptığımız her alışverişte feci kazıklar yiye yiye, para ödediğimiz ve hizmet satın aldığımız firmaların maaşlı demagogları tarafından eşek yerine kona kona ve ağzımızın içinden söve saya, ama asla vatandaş ve tüketici olarak bazı haklarımız olduğunu, bu haklarımızdan feragat etmenin de olgunluk değil yılgınlık olduğunu, vezneyle market kasası arasında koşuştururken tükettiğimiz enerjimizin hakkımızı aramaya yetmeyeceğini, en iyisi "lânet olsun!" deyip bunu da yutmak olduğunu düşündüğümüz müddetçe, her türlü yanlışı sineye çekip oturuyoruz.

"Nasıl olsa bunlar da bir gün gümbürdeyerek batar, benim ahımı bunlardan Kemal Derviş çıkarır" diye avunuyoruz.

Maroken koltuklarında kasım kasım kasılarak oturan, her eleştiride "ama biz büyük holdingiz, naaber?" diye burnundan kıl aldırmayan kravatlı hazretler de hazinenin yumruğu tepelerinde patlayınca bir anda mazlum kesilip, bize yaltaklanmaya, ezilenler için bir kenarda tuttuğumuz acıma kontenjanımızı sıyırtma manevralarına tahvil etmeye bakıyorlar.

Bazen yutuyoruz, bazen yutmuyoruz bu zokayı.

Ama artık en azından şunu gördük ki, her kerizlenmiş sıradan kişi (yani biz) o hikmetinden sual olunamayan, yanına varılamayan, değil kendisine, sekreterine bile ulaşılamayan tanrıcıklardan daha kalıcı, daha temiziz. Ve o küçük lordların hızla tırmandıkları kuşkulu tahtlarından nasıl gümbürtüyle yuvarlandığını seyretmenin hazzını her geçen gün daha da artan bir sıklıkta yaşıyoruz.

Artık, bir kedinin bir krala bakabileceğini biliyoruz. Ve anlıyoruz ki, türlü vaadlerle ve karınca duası gibi uzun ve minik hurufatlı sözleşmelerin altlarına attırdıkları imzalarla, emirlerinde çalıştırdıkları taşeron hukuk bürolarıyla dahi, hakkını aramaya kararlı tüketiciyi yıldıramayacak kadar kof ve iğreti hükümdarlıklar bunlar. Yıkılmak için darbeye ihtiyaçları yok, zaten durdukları yerde gümbürdeyerek çöküyorlar.

Bir şirketi ne batırır?

Bir şirketi ne maliye, ne BDDK, ne de IMF'nin buyrukları batırır. Şirketleri batıran şey, kendi omurgalarındaki kurttur.

Yani çapsızlık, lâçkalık ve şımarıklık.

Şirketleri üst kademe yöneticilerinin körlükleri batırır. Olan ekmeğini kazanmaya çabalayan binlerce çalışana olur; işsiz kalırlar.

Bu kadar teori ve tıraş yeter, en iyisi ne demek istediğimi bir iyi bir de kötü örnek vererek anlatayım.

İyi örnek:

On yıl kadar önce, Kadıköy cıvarında otururken, evimin karşısında bir Alarko bayii açılmıştı. Ne satıyordu bilmiyorum.

Orayı açan adamla bir süre sonra "tanıştık".

Dükkânının önünde park edilmiş arabamı göstererek, "çek lan şu arabanı buradan!" diye horozlandığı zaman.

Belli ki, paranın şımarttığı çiğ hıyartonun tekiydi, nezaketi bisküvi çocuklarına özgü bir zayıflık sanıyor olmalıydı. Yine de ona bir umutla "biraz daha nazik olmasını" söyledim. Aldığım yanıt küfür ve "düverim lan!" oldu.

Gene aldırmadım; zaten ekmek almak için çıkmıştım, adama sırtımı dönüp bakkala yöneldim. Bu tavrım molozu daha da cesaretlendirmiş olmalı ki, az ötedeki sokak satıcısını göstererek, "o adam benim hemşerimdir, şimdi seni ona dövdüreyim de gör!" dedi.

Gene güldüm. Her gün alışveriş yaptığım Kürt satıcı yüzüme özür diler gibi bakarak boynunu büktü. Bakkala girdim, ekmeğimi aldım. Bu arada herifçioğlu satıcıyı kışkırtmak için hâlâ dil döküyordu.

Bakkaldan çıktım. Kürt satıcıyı ikna edemeyeceğini anlayan hıyarto işini kendisi görmeyi denedi.

Ondan sonrasını tahmin edebilirsiniz sanırım.

Pek molozmuş, kıçındaki 43 numara ayakkabı iziyle topuklayıp sıvıştı. Kürt satıcı molozun arkasından bakıp, "abi belli ki bunun burnu hiç sürtülmemiş, çocuk kalmış" dedi.

Ama bu kadarı yetmedi bana; bu terbiyesiz herifle komşu olmak istemedim. Çevirdim 118'i, "bana Alarko Holding'in numarasını verir misiniz?" dedim. Verdiler.

Sonra çevirdim Alarko Holding'in numarasını, "bana patronlarınızın adını ve faks numarasını verir misiniz?" dedim, "derhal" dediler ve verdiler.

Patronların adı İshak Alaton ve Üzeyir Garih'miş. Onlara durumu anlatan bir faks gönderdim.

Yarım saat geçmeden İshak Alaton'dan "sayın Şen, olaya çok üzüldüm, konuyu genel müdürümüze ilettim, gereken her neyse hemen yapılacak ve en geç bir iş günü içinde size bildirilecektir" içerikli yanıt geldi.

Ve yapıldı da. Hemen o gün adama hesap soruldu. Meğer daha bayiiliği onaylanmadan tabelayı oraya asmış. Başvurusu reddedildi.

Ertesi gün, merhum Üzeyir Garih'ten üzüntüsünü bildiren kısa bir mektup aldım. Daha sonraki aylarda da bir bayram kartı. Museviydi ama dînî bayramımı kutluyordu.

O "düverim lan!" diyen moloza gelince, kısa zaman içinde tabelâsını toplayıp cehennem oldu gitti, kıçına yediği sanatsal tekme de yanına kâr kaldı.

Ne Alaton'un ne de Garih'in beni tanıdığını, çizgi romanlarımdan haberdar olduğunu sanmam. Zaten o sıralar işsizdim, adım sanım kalmamıştı. Bu bence onların olağan tavırlarıydı; her kim ararsa arasın, öyle yaparlardı.

O nedenle de her camiada saygın bir adları var.

Kötü örnek:

Kötü örnek iki tane. Ve ikisi de birbiriyle ilintili. Veezy ve Denizbank. Her ikisi de Vestel Holding'in yan kuruluşlarıymış. Ve öğrendiğime göre Vestel de Zorlu Grubu diye bir gruba bağlıymış.

Zorlu ailesi kimdir, necidir, bilmem; ama Veezy ve Denizbank'ı bilirim; iki senedir onlara maruz kalan ve yaka silken bir müşterileri olarak.

Veezy'den neler çektiğimi okumuş olmalısınız, sık sık yazıyorum; ama size Denizbank'ı anlatmamıştım, onu da biraz tanıyın.

Prensip olarak cep telefonu, kredi kartı ve benzeri "modern" görünümlü toksik maddeleri kullanmam. Ama iki yıl önce içimde biriktirdiğim kitapları yazabilmek ve kendime internette bir web dergisi (soluk alabileceğim bir alan) yaratabilmek için bilgisayar almaya kalktığımda cebimde sadece 100 dolar vardı ve bu parayla ancak Veezy'nin peşinatı ödenebiliyordu. O nedenle, bilgisayarcının tüm uyarılarına rağmen boynumu kırıp bu en önerilmeyen tercihi yapmak zorunda kaldım. "30 günde teslim edilecek" denen cihaz 90 günde teslim edildi ve benim Veezy çilem başlamış oldu.

Veezy'den bilgisayar almanın ön şartı, aynı holdinge bağlı olan Denizbank'tan kredi kartı çıkarmaktı; ödemeler o kart ile yapılacaktı. Mecburen ona da "peki" dedim, imzaladım sözleşmeyi.

Ama aradan geçen bu iki yılda ne kadar parasızlık çekersem çekeyim, her ay ilk yaptığım iş Denizbank'ın zorunlu olarak verdiği Veezy İnternet Kartı aracılığıyla tahsil edilen (dolar kuruna bağlı) Veezy taksitlerini yatırmak oldu. Sürekli kabaran bu taksitleri yatıramadığı için bilgisayarlarını geri veren arkadaşlarım da var. Paraları battı bir bakıma. Düş kırıklığı da cabası.

Bu iki yılda Veezy kartıyla yalnızca web derginiz Derkenar'ın domain ve hosting ücretlerini ödedim. O kartla başka alışverişler yapmak aklımdan bile geçmedi.

Geçen hafta sitenin barındırıldığı adresten "bu ayki ödememiz tahsil edilemiyor, hesabınızda sorun mu var?" tarzında bir e posta mesajı geldi.

Onlara "merak etmeyin, yarın bankayı arar, mesele neyse hallederim" diye yanıt gönderdim, onlardan da "aa, aşkolsun, bekleriz" tarzında yanıt geldi.

Ah ne güzel! Çağdaşlık bu işte!

Fakat sözkonusu olan Veezy, Denizbank ve şürekası ise iyimser olmak için o kadar acele etmemem gerektiğini sabah bir kez daha öğrendim.

Arıyorum arıyorum bankanın telefonları bir türlü açılmıyor. Çevir allah çevir. Karşıma bir bant kaydı çıkıyor, "sıfıra basın" diyor ve sonra hat kesiliyor. Bi daa, bi daa, hep aynı.

Dünya kadar meşgalem var, artık tabakhaneye kitap, senaryo, web dergisi falan yetiştiriyorum, ama bu da bir sorun, borçlu kalmaya alışkın değilim. İşi gücü bıraktım, kalktım yakınlardaki bir Denizbank şubesine gittim, orada öğrendim ki, bankanın genel merkezi birkaç ay önce taşınmış, telefon numaraları değişmiş, santralde herhalde işten anlamayan biri oturuyormuş, ondan böyle oluyormuşmuş...

Aaa, iyi, noolucak, Red Kit'deki bankalar da aşağı yukarı bunun gibi. Belki kapıcı Hüsam efendiyi oturtmuşlardır santrale. O da ayağının kirlerini eziyorduk baş parmağıyla.

Bankadaki bayan, eksik olmasın, bir faks metni yazıp ilgili birime gönderdi. Ben de bankanın en tepedeki genel müdürüne (alıştık ya, herkesi İshak Alaton ve Üzeyir Garih sanıyorum) durumu anlatan ve rahatsızlığımı dile getiren bir faks çektim.

Sorun çözüldü değil mi? Yaa evet. Çözülmez mi? Heh heee!

Gelin isterseniz konuyu banka müdürüne bir türlü ulaştıramadığım ikinci faks mesajından öğrenelim:

Faks

Sayın Hakan Ateş,

Geçtiğimiz Cuma (9 Ağustos 2002) günü size bir faks mesajı gönderip Denizbank'a ilişkin bir rahatsızlığımı dile getirmiştim.

Ne yazık ki, gündelik hayatımı fazlasıyla aksatan bu "ufak" ama can sıkıcı pürüz, son üç gün içinde çözülmek şöyle dursun daha da içinden çıkılmaz hal aldı.

Önce (bu mesajın size ulaşabileceğini ümit ederek) elinize geçmediğini sandığım önceki faks mesajımı özetleyeyim:

* * *

Veezy İnternet Kartı ile yaptığım online ödemede ortaya çıkan bir sorunu giderebilmek için Cuma günü Denizbank Kredi Kartları bölümünü aradım. Ancak, karşıma çıkan bant kaydı "santrale bağlanmak için sıfıra basmamı" bildirdikten sonra hat kesildi.

Aynı işlemi yarım saat boyunca tekrar tekrar denedim ve her seferinde aynı şey oldu, bankaya ait hiç bir dahilî numaraya ulaşmayı başaramadım.

Sorunu çözebilmek umuduyla gittiğim Şaşkınbakkal şubenizde "Genel Müdürlüğün geçenlerde taşındığını ve telefon numaralarının değişmiş olduğunu" öğrendim. Eski numaraların neden yenisine yönlendirilmediği soruma ise tatmin edici bir yanıt alamadım.

Hesap ekstreleri (posta ve email ile) düzenli olarak geldiğine göre, "adresimde bulunamamam" olasılığı sözkonusu değil. Dolayısıyla, bu telefon değişiklikliğinden neden haberdar edilmediğimi merak ediyorum.

(Burada bir de "benim zaviyemden bakınca lâçkalık olarak görünen bu durumun oradan nasıl göründüğünü bilmek isterdim" diye bir cümle vardı, ama koskoca müdüre ayıp olmasın diye bu cümleyi ikinci faksa koymadım.)

(... mektuba devam)

Faks mesajım hemen hemen buydu. Ama devamı daha vahim:

Bankacılık mevzuatından hiç anlamam; yalnızca geçen yıl...

(...) (bla bla bla) (sıkıcı ayrıntılar) (bla bla bla) (...)

...isteyen bir faks mesajı çektim ve altına telefon numaramı ekledim.

Ama sıkışık çalışma trafiğimi bir kenara koyup tüm öğleden sonramı harcadığım bu iç daraltıcı işlemlerden sonra eve dönünce, saat 18.00 cıvarı, bankanızın bir çalışanı tarafından telefonla arandım ve "ufak" sorun daha da çapraşıklaştı.

Muhatabını asla dinlemeyen, gayet negatif, ağzımdan çıkan her cümleyi bir başka polemik cümlesiyle kesen ve konuşma boyunca (telefonların açılmaması ve gönderdiğim faks konusu da dahil) her konuda beni yalancı çıkaran Cengiz adındaki bu çalışanınıza (bırakın çözüm aramayı) sorunun ne olduğunu anlatmak bile mümkün olamadı.

Beni borçlu durumda bırakan bu tahsilât sorununu daha makul kişilerle konuşarak çözebilmek için elimde olan telefon numaralarının hangisini denediysem, hiç biri açılmadı ve aynı bunaltıcı süreci tekrar yaşadım.

(... bla bla bla ...)

Kısacası, bugün Pazartesi oldu ve sözkonusu online tahsilatın halen yapılıp yapılmadığını bilemiyorum. Bankanızın telefonlarına ulaşamıyorum, ulaşacak olsam da karşıma diyalog kurulamayan bunalımlı bir memurunuz çıkıp günümü berbat edebiliyor.

Bankanızın müşterisi olmak benim tercihim değildi; bir kampanyaya girip bilgisayar aldım ve önce Veezy ve şimdi de Denizbank tarafından hayatımın zorlaştığı, yıprandığım, vaktimi ve enerjimi heba eden, öfkemi kabartan 3 yıllık bir sürecin içine düşmüş oldum.

Veezy şu ana kadarki performansıyla batma sinyalleri veren lâçka bir firma olduğu konusunda beni ikna etmiş bulunuyor; umarım Denizbank hakkında da böyle olumsuz bir yargıya varmam.

Saygılar.

Necdet Şen, 12 Ağustos 2002, İstanbul

Eeee, sonra?

Tabii ki bu mektubu ilgili yere fakslayamadım. Çünkü daha santralini geçemediğim bir bankanın genel müdürünün faksını nereden bulayım?

Bana o numaraları bulması ve faksı göndermesi için e posta ile bir "yakînime" yolladım. Ne mi oldu? Tam üç kez tekrar göndermeme rağmen, Veezy o mesajları yerine "ulaştıramadı".

(Yok canııım, koskoca Veezy'nin teknik elemanları benim posta kutumu sabah akşam göz altında tutuyor olacak değildir herhalde; böyle bir şey düşünemem; ama "şirket"ten yakındığım bir mesajın her seferinde kaybolması ya da geri dönmesi bayaa ilginç!)

Ben de allem ettim kallem ettim, mesajı bir başka kanaldan "yakînime" gönderdim (ilk denemede yerine vardı), ben de yattım uyudum.

Bugün öğrendim ki, "yakînim" de gerekli telefonlara ulaşana kadar saatlerce ter dökmüş, karşısına çıkan kişiler (yani bizzat şikâyet edilenler) arkadaşıma da genel müdürlüğün faks numarasını vermemiş ve "bize fakslayın" demişler.

Benim başka ne işim var? Boş gezenin boş kalfasıyım. Birkaç günümü Denizbank bankasında şikâyetimi dinleyecek, en azından bana genel müdürlüğün faks numarasını verebilecek bir görevli aramakla geçirebilirim. Hiç sorun değil. Ekmek paramı sonra kazansam da olur.

Hem, bankalar bir nevî gizli örgüttür ve telefon numaraları öyle her isteyene verilmez, hatta ana santrali bile açılmaz. Bankaya telefon edebilmek için önce muhtarlıktan belge, sonra da bir milletvekilinden arkasına çarpı atılmamış kartvizit getirmek gerekir.

Bugün kalkınca da üşenmedim, aramaya devam ettim ve uzunca bir süre oradan oraya aktarıldıktan sonra "Müşteri İletişim Merkezi" gibi bir adı olan bölümdeki bir "yetkili"ye ulaşabildim.

Karşıma kim mi çıktı? Hani şu asla dinlemeyen, sözlerimi ağzıma tıkan cici çocuk Cengiz var ya, o canım, kim olacak?

Ona doğrudan doğruya "sizinle iletişim kuramıyoruz, bana bir başkasını verin, ona anlatayım" dedim. Biraz inatlaştıktan sonra başkasını verdi.

"Haa evet, dilekçeniz bize ulaştı" dedi o başkası.

"Ne dilekçesi bayan? Sizin astınız mıyım ki dilekçe göndereyim? Ben Denizbank'ta memur değilim; müşterinizim; ve bankanız bana para karşılığı hizmet sunuyor; bir de utanmadan sizi şikâyet etmek için gönderdiğim faksa el koyup sümen altı mı ediyorsunuz?" dedim.

"Bu konuyla ilgili merci biziz" dedi memure.

"Peki iletecek misiniz sizinle ilgili bu şikâyeti orada adı yazılı olan genel müdürünüze?" diye sordum, "tabii ki hayır" dedi...

Sorun, bunların anlaşmalı olduğu Master Card'ın bir uygulama değişikliğinden kaynaklanıyormuş, artık online ödemelerimizi o kartla yapamayacakmışız.

"Peki bunu bize bildirdiniz mi?" diye sordum, "hayır, niye bildirecekmişiz ki, bu Master Card'ın uygulaması" dedi.

"Peki ama ben sizin kartınızı kullanıyorum ve bu uygulama yüzünden işleri aksayan benim; Veezy kartındaki bir değişiklik neden Veezy'yi ilgilendirmesin?" dedim, memure bu cümlelerimi benim saplantılı olmama bağladı.

Ayrıca, "Genel Müdür mühim adammış, öyle her müşterinin şikâyetini dinleyemezmiş, bu işlere onlar bakıyorlarmış..."

Tabii bu genç hanım kızımıza bu ülkede "mühim adam"lıkla İnterpol'ün kırmızı bülteni arasındaki mesafenin kısalığından hiç söz etmedim. Bilmez o konuları. Dilerim onun "mühim" patronu asla böyle bir felâket yaşamaz.

İşte bu kadar...

Orada bir banka var uzakta, ama o banka ne halt eylerse eylesin, ne yanlış yaparsa yapsın, en tepedeki zevatın bundan haberdar olma şansı bile yok. Bu yolu bizzat kendileri kesmişler.

Telefonları açılmayan, müşteriyi bezdirenlere ilişkin şikâyet mektuplarının bizzat o kişiler tarafından ele geçirilip yok edildiği bir banka: Denizbank! Çağdaş bankacılığın adresi!

Dijital teknoloji! Füme camlı plaza binaları! Zırhlı arabalar! Bilmemkaç kanallı telefon santralleri! Ticaret Odası'na kayıtlı şu kadar şirket! her şey son model! En pahalısından! Yıllık ciro bilmem kaç milyon dolar! Falanca holdingi geçtik! Ohh, harika!

Haa, biz mi? Bizler sayısal değeriz.

Ah, o kravatlı beyler! Bir de tebdili kıyafet halkın arasında dolansalar da görseler bakalım, o halk onlar için ne düşünüyor?

Batacaksınız beyler, batacaksınız; bu gerçek bugünden görünüyor. Titanik kadar azametlisiniz ve onun gibi siz de batacaksınız!

Bizim verdiğimiz paralarla ayaktasınız ve o paralar sonsuza kadar kasalarınıza akacak sanıyorsunuz.

Ahmak olduğumuza bu kadar yürekten inanmayın. Biz değil, siz batacaksınız!

Batacaksınız! Ve olan maalesef yüzlerce holding çalışanına olacak. Sizin kusurunuz yüzünden onlar işsiz, ekmeksiz kalacaklar.

Sizi BDDK falan değil, lâubaliliğiniz batıracak.

Okura not:

Bu uzun şikâyetnameyi sonuna kadar okuyabilme sabrını gösterenlerdensen, valla helâl olsun; ben bile daraldım yazarken. Ama ne yapayım ki derdimi anlatabileceğim senden başka kimsem yok.

O nedenle, bana bir güzellik yap ve bu yazıyı posta kutundaki herkese gönder, onlar da okusun.

Çünkü bu şikâyet, şahsi bir şikâyet değil, hayatımızı yakından ilgilendiren kronik bir sorunun (tüketiciyi avanak yerine koymanın ve "ufak dağları ben yarattım" sendromunun) taze bir örneği.

Onlar medyaya verdikleri trilyonluk reklamlarla oralardaki ağızları büzmüş olabilirler. Ama e postalarımıza yansıyan tercihlerimizi, özgür kanaat ve protesto hakkımızı ipotek altına alabilmek için daha hin yöntemler aramaları gerekecek. Sadece Derkenar.com'un değil, aslında internetin de patronu olmadığını, burasının satın alınamayan, tekelleşilemeyen bir mecra olduğunu önce biz öğreneceğiz sonra onlar.

Diyorum ki, "Midas'ın kulakları eşek kulağı gibi" ve diliyorum ki rüzgâr bu fısıltımı en ücra köşelere bile ulaştırsın.

Bunları da okumakta faide var:

Sadece 2 hafta oldu

Veezy saç baş yolduruyor!

 

Yorumlar

Sayın Şen... Ne güzel de özetlemişsiniz Türkiye gerçeklerini. Büyüğüm demekle büyük olunmuyor. Büyük olmak için gereğini yapmak elzem oluyor.

Yabancı uyruklu'ların şirket kurup şirket yönetmedeki vizyon ve misyonları takdire şayan.

Bunların dışında kalanlar önce kendilerinin, sonra yandaşlarının cebini doldurmayı amaç edinip, hizmet ve misyon eksikliğinin sonuçları oluşur.

Yeşil sermaye; önce birlikte saf tuttuğu müslüman kardeşini öper, ortada kalmış sermaye (safını belirleyememiş kabesi yalnızca PARA olan sermaye) ise herkesi ve her coğrafyayı öper. Devlet veya devletçikler de buna çanak tutar.

Mustafa Kurt - 4 Mart 2008 (10:54)

 

Görüşlerinizi paylaşmak ister misiniz?


Adınız Soyadınız
E Posta adresiniz (gizli kalacak)
« ( Rakamı kutuya yazınız )

 

 

Necdet Şen

 

Yazıyı arkadaşlarınıza da önermek ister misiniz?

Kim s!ker Bukowski'yi!

Ali Türkan

Birkaç dazlak. Bu parkta uyuyordum gene; üstüme benzin döküp kibriti tutuşturdular. - Sonra? - Sonra da kaçtılar. Gebermedim ama bu kaldı işte. - Ucuz atlatmışssın. - Evet. Kalktım. Cebimden bi yirmilik çıkartıp verdim. Almak istemedi. - Borç, dedim. - Borç, dedi ve aldı uzattığım parayı. - Kimin kitaplarını getireyim sana? Bukowski ister misin? - Kim s!ker Bukowski'yi be! Banim bardağımda kalan kahveyi kendi bardağına dökerken, elimle bir selâm verip ayrıldım yanından. Yazar

Yazar ve Patron

Necdet Şen

Ayın ortasını zor getiren yoksul kalabalıklarla alay eder gibi ballandıra ballandıra lüks otellerde orda burda nasıl para harcadığını, zengin sofralarında yaladığı kemiklerin nefasetini anlatan yazarlara ibretle bakıyor ve kendime "sen sakın bunlar gibi olma" diyorum.   Necdet Şen

Web Gezgini

Türkiye Kürtleri'nin geleceğine dair

DTP'nin kapatılmasını demokratik nizamımız için doğru bulmuyorum fakat siyasi hamle inisiyatifini "dağ kadroları"ndan alan bir siyasi hareket, kendi meşruluğunu bile silah haline getiriyor demektir. Niçin mücadele ediyoruz ki biz? Silahsız politik mücadele için, sivil siyaset için.

Ahmet Turan Alkan (Zaman)

En Son Yazılar

Yaban

Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Şimdi başım iki ellerimin arasında düşünüyorum: Onlar gibi olmak, onlar gibi giyinmek, onlar gibi yiyip içmek, onlar gibi oturup kalkmak, onların diliyle konuşmak... Haydi bunların hepsini yapayım. Fakat, onlar gibi nasıl düşünebilirim? Nasıl onlar gibi hissedebilirim?   Kitap Kurdu

Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?

İlker Tortop

Her şeye alışmış olan bizler hiç bir şeye de şaşırmayacağız. Tankerler evlere girecek, uçaklar taksilere çarpacak, çocukların öğretmeni sapık, mahallenin doktoru sahte çıkacak ama şaşırmayacağız. Dağda ölecek, vadide ölecek, ölecek de ölecek insanlarımız.   Yazar

Neanderthal ve biz

Alper Uzun

İki yüz bin yıl boyunca Avrasya da yaşadılar. Yaklaşık otuz bin yıl önce de ortadan kalktılar. Nedeni tam bilinmiyor ama tahminen modern insanın gelişi ve hava/iklim koşullarının soylarını kuruttukları düşünülüyor.   Yazar

İnsan neden nefret eder?

Kâmuran Kızlak

Klinik Psikoloji insanların nasıl düşünürlerse öyle duygulandıklarından, düşünceleriyle duygularının genellikle tutarlılık gösterdiğinden, yani duyguyu belirleyenin düşünce olduğundan bahsediyor. Olumlu düşünceleri olumlu duygular, olumsuz düşünceleri de olumsuz duygular izler.   Yazar

Doğulular, Batılılar, iş hayatı ve Kemal Tahir

Seyit Balkuv

Kemal Tahir'in dediği gibi rezil bir geçmişe sahip olsa bile, günümüzde sadece zenginler için değil işçiler için bile en yüksek refah düzeyinin Batı'da olduğu gerçeğinden yola çıkarsak, Batı sistemini elden geldiği kadar Doğu'ya uyarlamak insanların hayat şartlarının iyileşmesine yardımcı olmaz mı?   Yazar

Güce tapanlar tarikatı

İlker Tortop

Çok değil yirmi yıl önce yani benim gençliğimde kızlara dik dik bakmak yürek isterdi. Ayrı ayrı merdivenlerden sınıflara girilirdi, etekler şimdiki gibi göbekte değildi. Bir kızın elini tutmak, onunla tenhada konuşmak en havalı aksiyondu bıçkın gençler için. Şimdiyse toplumun bu kadar tatminsiz olmasına şaşırmak mı yoksa şaşırmamak mı gerekiyor bilemiyorum.   Yazar

Star'a veda

Necdet Şen

Eskiden hüsranlarım çok uzun sürerdi. Zannederdim ki bütün bunlar bir tek benim başıma geliyor. Uzun uzun yas tutardım. Kendime acımaktan ve "boşa geçen" hayatım için yazıklanmaktan marazî bir zevk alırdım. Kolum kanadım düşer, dünyaya hoyratlığın egemen olduğunu düşünürdüm. Şimdi bunlar çok kısa sürüyor. Karar verene kadar.   Necdet Şen

Serseri miyiz ki yazın ceketsiz gezelim?

Vahap Demir

Efendi adam kışın da kazak giymezdi çünkü kazağı da serseriler giyiyordu. Efendi adam efendi gibi üşürdü ama hasta da olmamalıydı. Ülkemiz fakir ama onurluydu ve maalesef hastalık tedavisi için yurtdışından gelen ilaçların karşılığında onur kabul etmiyordu köftehorlar. İlle de dolar olmalıydı.   Yazar

Lego seti gibi bir dünya

Alper Uzun

Proteinlerin üç boyutlu yapısına baktığınızda tıpkı o LEGO setleri gibi birbiri içine geçmiş ve yapacağı işe göre özelleşmiş parçalar var. Yakın bir gelecekte istenilen bir takım proteinler böyle LEGO setlerinin parçacıkları gibi takıp çıkarılacak. Ona göre ilaçlar yapılacak. Bireye özel ilâç geliştirilmesinde belki de en heyecan verici adımlar böyle atılacak.   Yazar

Mini mini birler

Seyit Balkuv

Gelecekte ne olurlarsa olsunlar, şu an için bir önemi yok. Bacaklarında dolanan sabah serinliği ile çişi gelen çıplak bacaklıların, ilâhî yolculuklarına attığı bu ilk adım kutsallığından bir şey kaybetmiyor. Hem çocukların, hem ebeveynlerin, hem de izleyenlerin gözlerini nemlendiriyor.   Yazar

Kaşıyan Adam

Vahap Demir

Halk hem cumhuriyetten hem de serbest seçimlerden hoşlanmaktadır ve tepede işler nasıl giderse gitsin sabırla ve tevekkülle kendinin söz söyleyeceği günün gelmesini beklemektedir. Beklerken de herhalde keyif verdiğinden olsa gerek göbeğini kaşıyarak filân beklemektedir.   Yazar

Ramazan geldi, hazırlıklar tamam mı ey medya?

Ali Sedat Çetinkoz

Ramazan, sonuçta bir dinsel olaydır. Din deyince aklımıza ilk gelen şey nedir? Fatih Çarşamba: 50 yıldır karikatürüne aşina olduğumuz; peşinde dört tane kara çarşaflı kadınla yürüyen kurt dişli, koca tesbihli, kara sakallı bir adam! Bunlardan kurtulmamızın ilacı nedir? Laiklik! Laikliğin en katı savunucusu kimdir? TSK.   Yazar

Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı

Murat Örem

Türkiye 30 Temmuz'da işi gücü bırakmış bir mahkeme kararını beklemiyordu. İnanın ki bu ülkede her şeye rağmen insanların çok büyük bir kısmı artık bu arkaik devlet oyunlarına dönüp bakmıyor bile. Onlar para pul hesabı yapmadan bir cana daha can katmanın çabasıyla, bir çocuğa daha iki harf öğretmenin çabasıyla gecesini gündüzüne katıyor.   Mektup

Son Yorumlar

Doğudaki insanların işlerini kaybetme konusunda Batılılar kadar ürkek olmamalarının sebebi aile...
Erkal Duran - Doğulular, Batılılar, iş hayatı ve Kemal Tahir

Ben de Star gazetesi yazarı Yağmur Atsız'dan bir alıntı yapayım. Konuya çok...
Onat Dikici - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?

Hasan Celal Güzel ülkemizdeki siyasi sistem için iki başbakanlı sistem diyor. Biri...
Tuncer İnceoğlu - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?

'Analar daha neler dogurur' diyenlerin kanli elleri opuluyor bu memlekette. Kapitalizmin bir kez...
Umut Kalan - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?

Yakup Kadri'nin bu eseri Türk edebiyatının önde gelen gerçekçi romanlarındandır. Yazarın Ankara...
Güliz Aktuğ - Yaban

Mevlana Celaleddin-i Rumi demiş ki:...
Ali Sedat Çetinkoz - Çıplaklık ayıp mı yani?

Tüm Yorumlar

 Google Web   Derkenar  
 

Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi   © 2000-2008   Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.

78