Necdet Şen - Star, 4 Eylül 2008
Gezegenin kaynakları hızla tükenirken kulağımıza daha da fazlasını tüketmemizi fısıldayan bir insan türü var:
Adı Reklamcı.
Elektronik neşriyatı, matbuatı, sokakları, otobüs gövdelerini ele geçirmiş. Kuralları o koyuyor.
Yüz yıl düşünsek eksikliğini hissetmeyeceğimiz bir yığın ıvır zıvırı, boyalı içecekleri, kozmetikleri, oluk oluk benzin yutan arazi araçlarını öyle bir allayıp pulluyor ki, en alık halkasından başlayarak tüm insanlık bu gaflet deryasında usul usul boğuluyor.
Bilinçaltımız reklamların saldırısı altında. Hipnotize ediliyoruz.
Dünyayı nasıl algılamamız gerektiğini, neyin eksikliğini hissedeceğimizi, kimi hangi kriterlerle beğeneceğimizi reklam kuşakları telkin ediyor bize.
Neredeyse tüm reklamlarda aynı toz pembe dünya tasviri; bonbon şekeri gibi kızlar ve oğlanlar, kusursuz bembeyaz dişler, hiç çalışmayan, sadece eğlenen kaygısız gençlik, spor ayakkabının ya da otomobilin markasına bakarak beğenilen karşı cins, en konforlu evlerde oturan, en leziz yemeklerle beslenen, üşümeyen, yorulmayan, itilip kakılmayan, ihtiyarlamayan, ölmeyen gül yanaklı masal insanları...
Mesaj hep aynı: "Bunu satın al, mutlu olacaksın."
Peki ya biz şimdi de mutluysak ne olacak?
O zaman müşteri olamazsın; git önce mutsuz ol.
Kıskançlığı, imrenmeyi, ezikliği, yoksunluk duygusunu tat.
Sonra buyur gel, mağazamızda sana uygun bir şeyler de bulunur.
Reklamlarda yaşayan insanların hiç derdi yok. Ne güzel. Varsa bile tek dert neşe hanımın kepek sorunu, şükran hanımın selülit sorunu.
O sorunlar da 10-15 saniyede çözülüyor. No problem.
Reklam ülkesinin insanları yiyor içiyor dans edip para harcıyor.
Gündelik hayatın kuruluğu içinde her şeye imrenen yoksun kalabalık için minik ekmek kırıntıları.
Kırıntıları takip edenlere şekerci dükkânının yolunu bulduruyor reklamlar.
O kadar sağanak halinde o kadar ısrarcı ki, sadece şu ya da bu ürünü satmakla yetinmiyor, gerçekte var olmayan ve olamayacak bir mutluluk yanılsaması yaratıyor.
Sabah uyanmadan önce gördüğümüz herhangi bir rüya bazen gün boyu kendimizi iyi ya da kötü hissetmemize neden olurken, bilinçaltımızı kesintisiz telkin altında tutan reklamlardan kalıcı olarak etkilenmediğimiz söylenebilir mi?
Zaten etki altında kalalım, yoğurulup şekillenelim diye değil mi şunca masraf ve tantana?
Bilinçaltımızın en bakir alanlarına yönelik sistemli bir istilâ değil mi bu?
Amaç, bizi iştahı kabarmış, memnuniyetsiz, açgözlü insanlara dönüştürmek, eksikliğini duyduğumuz doyumun parayla satın alınabileceğine inandırmak değil mi?
Cazibesiz biri olduğumuza inanmalıyız ki kazancımızın neredeyse tamamını giyim kuşama kozmetiğe harcayalım, mutluluk hayallerimizi lüks otomobillere, yatlara, villalara bağlayalım.
Kendimizi çok önemli bir şeylerden yoksun kalmış hissetmeliyiz ki şence budala gibi o etkinlikten bu etkinliğe seğirtip, yaşadığımız mekânın her metrekaresini müflisten mal kaçırırcasına satın alınıp oraya buraya tıkıştırılmış bir yığın ıvır zıvırla dolduralım.
Biz bu kadar uyuşuk zihinli bir toplum olmasak, arada bir "istiflediğimiz şunca şeyin hiç biri yokken neyimiz eksikti" diye sormaz mıyız?
Keşke reklamın ve reklamcının hiç olmadığı bir dünyada yaşamak mümkün olsa.
Bana göre reklamcı, yeteneğini, zekâsını, bilgisini piyasa düzeninin emrine sunmuş olan zararlı bir kişidir.
Dünyanın sonunu getirecek olan şeyin sorumsuzca kaynak israfı olduğunu bal gibi bilir. Ama gene de meslek icabı müsrifliği telkin eder.
İnsana "ben neye hizmet ediyorum" diye sordurtan vicdan eşiğinden çoktan atlamış, diğer tarafı seçmiştir.
Bundan sonrası, o seçimi kendisine ve başkalarına mazur gösterecek mavralar uydurmak ve müşterileri hesabına kolları sıvamaktır.
Tüm becerisini seferber ederek akıl çelmek, yapay ihtiyaçlar yaratmak, sıradan insanları soru sormaksızın alışveriş yapan birer otomata dönüştürmektir reklamcının işi.
Dünya baş aşağı giderken, o emrine amade olduğu sınıfın tahsis ettiği maddî olanaklarla burnundan kıl aldırmayan bir züppeye dönüşür.
Arada bir "çevreci-solcu" filmler falan yapar günah çıkarmak için.
Devir reklamcının devri. Kavramları belirleyen o.
Gazetelerin sayfa düzenini, çok satacak kitapları, televizyon yayınlarının formatını, yayından kalkacak dizileri, seveceğimiz yüzleri, tüketim alışkanlıklarımızı, zevklerimizi reklamcılar tasarlıyor.
Yazarın çizerin gazetecinin işi, reklamlardan arta kalan boşluklara kendi meşrebince üç beş satır karalamak.
Reklamcıların başrolde olduğu bir filmin yan rollerdeki oyuncuları gibiyiz biz aslında.
Bir çeşit dolgu malzemesi. Garnitür.
Mesleğimize ilişkin tüm o parlak söylevler, o büyüklenme, o dava adamı pozları, aslında bu durumumuzu bir nebze katlanılabilir kılabilmek için.
Düşünenlerin düşünceleri
Kızım geçen yıl ilk kez üniversite sınavlarına hazırlanırken, tercihleri arasında "reklamcılık ve halkla ilişkiler" de olduğunu görünce ne yalan söyleyeyim, bozuldum. Kendimi ihanete uğramış gibi hissettim bir an. Biz devrimci bir kuşaktık. Reklamcılık, bizim için ayıp bir şeydi. Küçümserdik. Şimdiki gençler biraz daha "değişik".
Anlamaya çalışıyorum tabii ama itiraf edeyim kızımı gene de anlayamıyorum. Ama neyse ki o okula girmedi, veterinerlik okuyor.
Kerem - 25 Şubat 2010 (11:33)
Necdet Şen
Devrim yazısı yazıcam ama bir türlü olmuyor
Ali Türkan
Sorsan eylem dayatıyorum sayfaya: Sıçıp sıvamak bizim de hakkımız, söke söke alırız! Ben gelene kadar ortalık sakinleşir nasıl olsa. Ben de gaza gelip eyleme geçen militanlara bok atar, büyük yazar sınıfına girerim. Devam
İyilik-Sağlık
Necdet Şen
Sendikasına "benim için ne yaptın?" diye sormayı akıl edemeyen sağlık çalışanı, yüzüne vurulan acı gerçek karşısında kolay yola sapıp hırçınlaşıyor. Gel gör ki hamlık diploma ile telâfî edilemiyor. Devam
Ahmet Faruk Yağcı - Ata'nın yakın çevresi ve liyakat üzerinde çok zamandır düşünürüm. Önceleri bu insanları... İki küçük kol düğmesi, bir kurşun
Necdettin Yançizer - Az önce okuduğum bir haber aklıma yıllar önce seyrettiğim Jacob's Ladder... Akbaba'nın dördüncü günü
Filiz Sazak - Türkiye'de de özel dedektiflik kurumu usul usul yerleşiyor. İlk müşteriler... Özel Dedektif lâzım mı sevgili Urfalılar?
Ali Barutçu - Çok hayran kaldığım sözler. Bir öğretmenin eski bir gazete kâğıdından okumuştum bu... Eski bir tapınak yazıtı
Ali Sedat Çetinkoz - Sözler, anlar uçar gider; yazılan kalıcıdır. Belki de Kuran'ın ilk ayeti o yüzden... Kur'an okuyun demek hayata müdahale mi?
Sonuçta hepsi de 'vatansever' olan bu gençler, en büyük engellemeyi, Mustafa Reşit Paşa, Âli Paşa, Fuat Paşa gibi bürokratlardan gördükleri için, Padişah'tan çok Tanzimat bürokrasisine düşman oldular.
İki küçük kol düğmesi, bir kurşun
Kâmuran Kızlak
Umarım kimsenin aklından "nasıl olur da aynı suçu işleyen iki adamdan biri idam edilirken, diğeri dalavere ile mahkemelerin elinden kurtarılır" gibi münafıkça sorular geçmemiştir. Yine de kendi fikrimi beyan edeyim... Devam
Şarkiyatçılık
Edward Said
Beyaz Adam olmak bir fikirdi, bir gerçekti. Hem beyaz dünya hem de beyaz olmayan dünya karşısında düşünülüp kararlaştırılmış bir konum almayı gerektiriyordu. Devam
Ev alırken nelere dikkat edilir?
Durmuş Düşünür
Evini satmak isteyip de bir türlü satamayan insanlara acizane tavsiyem, mutfağa yaptırabildiğiniz kadar bol dolap yaptırın. Dolap kapaklarının kulpları da parlak sarı madenden ya da sedeften olsun. Gerisi önemli değil. Devam
Dört anlaşma
Don Miguel Ruiz
Dört anlaşma dönüşüm ustalığının özetidir. Tolteklerin ustalıklarından biridir. Bu cehennemi cennete dönüştürme ustalığıdır. Toplumsal kâbusu, bireysel cennet rüyasına çevirme ustalığıdır. Devam
Kozmik Deprem Senaryosu
Ahmet Faruk Yağcı
Kozmik bürolarda mutlaka büyük İstanbul depremi müdahale senaryosu da olmalı. Hangi birlik hangi yolları tutacak, hangi bölük hangi mahallenin güvenliğini sağlayacak? Seyyar hastane ve fırınlar nerelere kurulacak? Devam
İslâmî Cemaatler
Vahap Demir
Sosyoloji bir anlama çabasının adıdır, değer yargılarını, inançlarını bir kenarda tutmayı, olan biteni en objektif haliyle resmedebilmeyi gerektirir. Devam
Taksit taksit gidiyorum galiba
Deniz Türkoğlu
Ondan sonraki günlerde her zil sesi, kafana balyoz gibi iniyor. Allahtan elektriğimi kestiniz de, ruhum huzura eriverdi. Elleriniz dert görmesin. Zaten uzun zamandır ışığa bakamayan kuduz köpek hastalığı var bende. Devam
© 2000-2010 ~ Derkenar ~ Sitedeki içerik 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir. »