Necdet Şen - 9 Ekim 2001
Otobanda yapılan gidiş dönüş 70-80 kilometreden sonra, kentten yalıtılmış bir arazinin orta yerinde sıkı güvenlik önlemlerinin, istinat duvarlarının, lastik yırtan bıçakların, eli otomatik silahlı periferi rambolarının barajını aşarak ulaşırsınız plaza binasının giriş kapısına.
Öyle bir paranoya ve öyle bir ezici kast sistemi yönetir ki plazanın manevi protokolünü, sadece sizin değil, otomobilinizin de yaka kartı olmak zorundadır.
O yaka kartını torpidonun üzerine, dışarıdan arabanıza suçlarcasına bakan kapı görevlilerinin görebileceği bir şekilde koymanız gerekir.
Eğer arabanızın markası yeterince gösterişli değilse, ayaklarınızda boyalı siyah pabuçlar yerine çamurlu yürüyüş botları varsa, kravatlı değil de (örneğin) tişörtlü, montlu iseniz, kasım kasım kasılmıyor da normal insan gibi davranıyorsanız, aynı koridoru, bitişik odayı ve yapışık sütunları paylaştığınız kalem erbabının karşısında neredeyse hazırola geçen kapı kâhyası, size terörist muamelesi çekebilir.
Binanın kapısında da haddinizi bilmek ve ecirlerin kapısından girmek zorundasınız, eğer kast sisteminin size bahşettiği "ayrıcalığı" kullanmayı onurunuzla bağdaştıramıyorsanız.
O andan itibaren danışmadaki memureden kapının yanında bekleyen silahlı korumaya ve getir-götürcüden zırcahil sekreter haspaya kadar tüm ara katmanlar tarafından "saygı gösterilmeyecekler" kategorisine dahil edilirsiniz.
Birçoğu birbiriyle dargın ya da ihtilâflıdır plaza ahalisinin, yine de aynı mekânlarda sırt sırta oturarak çalışırlar.
Anormal yüksek tavanları, her biri neredeyse asgari ücret fiyatında granit yer karoları, her adımınızda (belki işerken bile) sizi gözetleyen güvenlik kameraları, füme camlar, lüks asansörler, ama en utanç vericisi, bilmemnerenizle iterek içinden geçmek zorunda olduğunuz aşağılayıcı turnikeler, her metrekaresinde aslında kavruk bir kasabadan geldiğini ve burjuvalaşamadan kompradorlaştığını unutturmaya çalışan bir para babasının ve gecekonduda büyüdüğünü unutmaya çalışan bir emekli sosyologun sınıf atlama tutkularını yansıtan post modern bir saray bozuntusunun karnına doğru çekildiğinizi, paranın hükümranlığı tarafından yutulduğunuzu, canavarın midesine doğru kaymakta olduğunuzu hissedersiniz.
O binalar ki, gazeteden başka her şeye benzer.
Asansörde karşılaştığınız insanlarla göz teması kurmamaya özen göstererek kendi katınıza çıkmak sizi geriyorsa, merdivenlere yönelirsiniz. Üst katlara çıkmak için sizden başka merdiven kullanan olmayacağı için, tırmanma süresince yalnızca inen insanlarla karşılaşacaksınız demektir. Onlar sizden siz onlardan gözlerinizi kaçırırsınız.
Enerjiniz şimdiden bitmiştir.
Sizi yutan binaya meydan okumayı düşünemezsiniz bile.
Pencerelerinden baktığınızda karşıdaki yoksul semtleri, fabrikaları ve hava alanına doğru inişe gökyüzüne doğru kalkışa geçmiş uçakları görürsünüz.
Camları açılmaz plaza binalarının, pencerelerinde ağaç, çiçek, kuş, insan görüntüsü yoktur.
Ayaklarınızın altında bir yerlerde, kesilmiş fabrika halısının ortasında ızgaralar ve o ızgaralardan yukarı püskürtülen yapay hava vardır; alt kattakilerin kıçlarının fosforunu, miadı dolmuş nefeslerden artakalan karbon dioksit fazlasını, üst kattakilerin saç kepeklerini, yan taraftakilerin nezlesini, koridorlarda içilen sigaraların dumanını evirip çevirip yine size üfleyen merkezi havalandırma sistemi, ucuza gelsin diye, aynı kirli havanın içine bir lokma da temiz hava katarak tekrar tekrar püskürtür odanıza; nefes alasınız gelmez, yenilenemezsiniz.
İç mekânlarda sigara içmek yasaklandığı için koridorlarda pinekler tiryakiler.
Medeniyetten, insan sevgisinden değil, elektronik aygıtlar zarar görmesin diye tabii ki. Tıpkı tüm o güvenlik önlemleri gibi. İnsanlar kolayca gözden çıkarılabilir; patronun servetidir aslında o güvenlik çemberlerinin içine hapsedilen.
Bina, sonradan görmeliğin yarattığı ezikliği ve köksüzlük duygusunu telâfi etmek için olsa gerek, her ne kadar gazete binası olarak kullanılır-mış gibi görünse de, aslında yılın belli günlerinde devlet ricalinin ya da reklam verenlerin ağırlandığı şaşaalı kokteyllere mekân oluştursun diye alabildiğine cafcaflı, alabildiğine kasıntı, alabildiğine üstüne para sıvanmış, (içinde fikir ve bilgi üretmesi gereken insanların kişiliğini ezsin diye mi bilinmez) alabildiğine lüks ve boşluklarla, engellerle, korkutucu koridorlarla doludur.
Ne kadar özgüven sahibi olursanız olun, o tarz binaların koridorlarında dolanan sinsi bir fısıltı ense kökünüzde yapışıktır hep:
"Sen bir hiçsin, bir gölgesin yalnızca; ilk tensikatta kapının önüne konacak olanlardan birisin; bir gün turnikelerde takılacaklardan, içeri giremeyeceklerden birisin; ayaklarının çamurlarıyla kirletme benim pahalı granit yer karolarımı; kaybol ortalıktan!"
Öğlenleri tavanından yapma çiçekler, plastik papağanlar sarkan yemekhanede, "ayrıcalıklı" olmayı içine sindirebilenlerin önünden geçerek kuyruğa girer, her an herhangi bir taraftan gelecek bir ayıplanma ya da azara maruz kalmaktan ödün koparak krom tabağını uzatırsın kepçeli adama.
Bitişiğindeki odayı paylaşan "fikir insanı" senin gibi kuyruğa girmez, kasım kasım kasılarak geçer önünden, gider ayrıcalıklılar bölümündeki masaya kurulur ve diğerlerinden esirgenen özel menünün masasına getirilmesini bekler.
Belki de karşı tepelerdeki gecekondudan ya da elektriği kesik izbe bir evden gelen düşük ücretli emekçilerle, füme camlı zırhlı, şoförlü otolarla işe gidip gelen astronomik maaşlı plaza aristokrasisi koridorlarda göz göze bakışmadan geçip gider birbirinin yanından.
Binaya girmeden önce maruz kalınan güvenlik ağları, gözetleme sistemi, barikatlar, tekerlek deşen bıçaklar, silahlı rambolar yetmez, bina içinde de adım başı herkese açılmayan elektronik barikatlar, şifreli camlı kapılar, yasak levhaları, sert uyarılar, kimlik kontrolleri, metal dedektörleri keser yolunuzu. Plaza içinde elinizi kolunuzu sallayarak dolaşamazsınız.
Herkesi ve her şeyi eleştirmeyi en doğal hakkı olarak gören kudret sarhoşu plaza gazetecisi, yazarı ve çizeri, kendisine maaş ödeyen, arada bir sırtını şaplaklayıp "nassın bakalım?" diye soran patronu ve onun bu utanç verici sarayını asla sorgulayamaz.
Korku dağları bekler plaza binalarında; düşük maaşlı emekçi ilk toplu işten çıkarmada kapının önüne konmaktan, astronomik maaşlı medya mefistosu da koltuğunu daha hırslı bir mefisto adayına kaptırmaktan korkar.
Yetenekli ve gelecek vaad eden gençler herkesten evvel elenenlerdir plaza binalarında; daha ilk günden başlayarak karşılarında kararlı bir çapsızlar koalisyonu bulur, ne olduğunu, neden dışlandığını bile anlayamadan dışarıda bulurlar kendilerini.
Gergedanlaşmakla un ufak olmak arasında seçim yapmaya zorlar plaza binaları kapısından içeriye adım atan herkesi. Yüksek maaşlarla satın alınmış ve gideceği başka durak kalmamış fason kalem efendileri patron hesabına kelle koparırlar.
Bunu yapmayanların pek fazla iş güvencesi olduğu söylenemez. Topun ağzındadır kararsızlık gösteren. Kifayetsiz muhterislerin bir bir depara kalkıp sağından solundan geçtiğini görür. Koridorlarda onlarla selâmlaşmak, en çok da onlara karşı kıçını kollamak durumundadır.
Bordrolarda görünen maaşıyla cebine giren para arasında karlı dağlar kadar fark vardır plaza gazetecisinin. Orada işler öyle yürür.
Plazanın penceresinden dışarıya bakarken, plaza gazetecisi, kendi derin korkularını, güvencesizliğini, teslim olmuşluğunu düşünür. Diğerleri gibi unutulmuş, işsiz, peş parasız kalmakla, o anki astronomik maaşlı kral hayatı arasındaki tüm ara tonların silinişini, kendi gençliğinin medya starlarının bir bir buruşturulup kapının önüne konuşunu görmüştür. Ve aynı şeyin bir gün kendi başına da geleceğini, artık zenginlikle yoksulluğun, içerisiyle dışarısının arasındaki sınırın zar gibi ince ve plaza lordunun iki dudağının arasında olduğunu bal gibi bilmektedir.
Ne mesleki birikimi, ne şöhreti, ne karizması, hatta ne de o güne kadarki köpekçe itaati, ona aynı odayı yarın da işgal edeceği, aynı dolgun ücreti yarın da alacağı konusunda kendini rahat hissetme lüksünü tanımaz.
Bilir ki, ertesi gün o turnikeleri orasıyla iterek geçmeyi denediği an, turnike mıh gibi direnip inatla kımıldamayabilir. Bilir ki, turnikenin kımıldamadığını gören eli silahlı muhafız, gözlerindeki birikmiş kıskançlık ve nefretin pırıltısıyla, "işten kovulduğunu ve binayı terketmesi gerektiğini" tebliğ edebilir.
Bilgisayarının başına geçtiğinde ya da resim kartonunu önüne koyduğunda gözetmek zorunda olduğu dengelerin çokluğu elini kolunu bağlar, parmaklarını ağırlaştırır. Çok şey fısıldaşılır kapalı kapılar ardında, o çok azını yazıp çizebilir.
Meslek etiği değildir her zaman bunun nedeni, bazen de malum mıntıkanın korkusu engeller bildiklerini kaleme almayı.
Ben "bazen" diyeyim, sen "çoğu zaman" hatta "her zaman" anla.
Sıkıldığında, için daraldığında sokaklara atamazsın kendini; o lüks ve şaşaanın iki adım ötesi çamur çorak, sanayi mahallesi, grosmarket silsilesi, vesaire; otobanda yürüyecek halin yok ya; zaten yürümek ayıp kaçar oralarda, araban yok sanırlar. Kilometrelerce uzaktadır en yakın kahvehane. Oralarda pek köfteci dükkanı da bulunmaz.
Çevresi olmayan kuşatılmış bir esir kampında çalışır plaza gazetecisi. Komşusu, ahbabı, parkı, çay bahçesi, kırtasiyecisi, balıkçısı, bakkalı, ortak bir meyhanesi yoktur. Toplumsal hayatla arasına koyduğu mesafenin hem sebebi hikmeti hem de sonucudur gazetelerin İkitelli denen kuş uçmaz kervan geçmez semte taşınmış olması.
Akşam olunca, dizi dizi otomobiller çıkar plazanın kapısından, otobandaki trafik selinin içine karışır. Her biri farklı adreslere dağılırlar. Her otomobilin direksiyonunda ya da arka koltuğunda bir yorgun insan, kaçarcasına uzaklaşır işyerinden.
Cep telefonları zırıldayıp durur gün boyunca, ziyan olan bir hayatın ardısıra seğirtir durur, yetişemez plaza gazetecisi. Yorgun ve yalnızdır, gününü kurtarmaya çalışmaktadır.
Hızla dönen bir çarkın içinde savrulup dururken, belli mi olur, belki Babıali günlerini anımsar bazen. Yirmili, otuzlu yaşlarını düşünür. Yaşlandığı için yılkıya ayrılan eski ustaları, yol arkadaşları, artık görüşmediği, "yok" dedirttiği "tutunamamış" ahbapları gelir aklına, korkusu daha da artar. Boyanmış saçlarının yanında kusur gibi duran beyaz favorileri, göz altlarındaki torbacıklar, makyajla kapatamadığı kırışıklıklar ele verir yine de yaşını. Pop starı gibi genç görünmeye çabalar.
Onca yıllık bıyık sakal kesilir, kırlaşan dökülen saçlar kabak kafa modasına uyarak kamufle edilmeye çalışılır.
Plaza binalarının penceresinden baktığında, muhtemelen içeriyi loşlaştıran füme camdaki kendi yansımasını görür plaza gazetecisi ve pencerenin dışındaki ürkütücü yoksulluğu. Ne kendinden hoşnuttur, ne de bir umut besler geleceğe ilişkin. En çok da yoksulluktan ve yoksullardan korkar.
İstihbarat örgütleri, kudret simsarları, holding patronları, devlet ricali, generaller, silah lobileri, borsa spekülatörleri, bakanlar, batık bankalar, yurt dışına kaçmış karanlık kişiler, mafya babaları, metresler, metresten dönme köşe yazarları, yalakalar, ispiyoncular, suç ortakları, hempalar bir telefon mesafesindedir plaza gazetecisine; yoksul çoğunluk ise okyanus aşırı bir düşman kadar uzak ve tehditkâr.
En son görmek istediği, kendi halkıdır onun; sokağın gerçeğini ne bilmek ister, ne de tartışmak; plaza gazetecisi kalemini satalı çook uzun zaman olmuştur. O kara para yüklü gemiyle birlikte batacağını çok iyi bilse de inecek cesareti kendinde bulamaz.
Kötü bir insan değildir aslında plaza gazetecisi, kurnazlıkla ahmaklığın ilginç bir karışımı, frenleri boşalmış bir kamyondan atlayacak refleksi gösterememiş, donup kalmış korkak ve çapsız bir kişidir olsa olsa. Bütün o paralar-pullar, yalılar-köşkler, bakan-patron-general sofrasından ziftlenmeler, o lüks o ihtişam, bu acıklı yazgının diyeti olarak algılanmalıdır.
Onlara kızarak harcadığınız enerjinizi ne kadar şanslı insanlar olduğunuza sevinerek çoğaltın derdim işsiz gazeteci arkadaşlarıma beni dinleyeceklerini bilsem. Çürümenin tam ortasında olmadığınız için sevinin derdim.
Ve "nasıl para kazanırım?" diye düşündüğünüz kadar, "nasıl masraflarımı kısarım, telkin edilmiş yapay harcama kalemlerinin beni ve kalemimi köleleştirmesinin önüne nasıl geçerim?" diye düşünmeyi öğrenin, derdim.
Böyle bir dönemde plazaların dışında kalmak, aslında gazeteci kalmak anlamına geliyor derdim onlara.
Vatandaş ne düşünüyor?
Bu anlattıklarınızın hemen hemen hepsini, hatta daha fazlasını her gün yaşıyoruz. Ama gel gör ki, "yıkılası hanede evlâdü iyal var".
Herkes Necdet Bey gibi kapıyı çarpıp gidemiyor. Onca yıl eğitim gördüm, gazetecilik tahsili yaptım. Peki çekip gideyim de ne iş yapayım?
Mecburen, ağlaya zırlaya katlanıyor ve mesleğimizi yapmaya çalışıyoruz. Keşke İsmet Paşa'nın da dediği gibi, "başka bir dünya kurulsa da biz de orada yerimizi alsak", ama olmuyor, kurulamıyor işte.
Gazeteci - 10 Mayıs 2007
Ertuğrul Özkök sizinle ilgili yazdığı bir yazıda:" Nasıl oluyor da Sosyolog olmadığı halde bu gözlemleri ve tasvirleri yapabiliyor, anlayamıyorum" mealinde bir şeyler söylemişti. Bu yazıyı okuyup gene hayret etti mi bilmem ama. Bu yazı plazalara dair yazılmış ve bizim insanımızı anlatan en güzel yazı.
İlker Tortop - 7 Ocak 2009 (03:19)
Zaten Ertuğrul Özkök, Necdet Şen'in nasıl oluyor da oluyor Sosyolog olmadığı halde bu gözlem ve tasvirleri yapabildiğini anlasaydı, o Ertuğrul Özkök, Necdet Şen de Necdet Şen olmazdı, öyle değil mi?
E.D - 8 Ocak 2009 (01:45)
Zaten her zaman şükrettim bu çarkın içine hiç bir zaman girmediğim, sistemin dışında kalıp, düşüncemin özgürlüğünü (olabildiğince) koruduğum için. Yazıyı okurken içim daraldı, daha tasvirinden bu kadar daralıyorsam içinde olsam kimbilir ne olurdu, herhalde çok kısa bir süre içinde camı çerçeveyi indirecek noktaya gelirdim. Zaten o binların camlarına bakarken içimden hep "bunlar kolay kırılır mı acaba," diye geçiriyorum. Öyle bir iş yerine, o koşullara mecbur olsaydım bir gün mutlaka denerdim sanırım:)
Yazık, o ortamlara mecbur olan insanlara. Ve gerçekten binlerce kez şükürler olsun halimize.
Dilek Y. - 25 Nisan 2009 (22:41)
"Hayatım boyunca işimi kaybedebileceğim korkusuyla yaşadım. Özellikle 2001 ekonomik krizinde bu yüzden uykusuz gecelerim oldu. Çünkü, 1929'daki Amerikan krizi hakkında çok kitap okudum, film seyrettim. O yüzden Tansu, uzun yıllar Ankara'daki küçük bodrum katı evimizi satmadı. Birgün oraya dönebiliriz diye. Ben de bazen kendimi 'Etlik-Çinçin Bağları' dolmuşunda görürüm. Ankara'nın sisleri içinde, o dolmuşların donuk sarı istikamet levhalarını hatırlarım. 'Abartıyorsun' diyebilirsin ama insan insandır ve herkesin korkuları vardır. Benimki de bu."
Böyle diyor Ertuğrul Özkök, hayattaki en büyük "başarısı", vitrin süsü, gözbebeği Ayşe Arman'a.
Gecikmiş bir itiraf.
Alttaki paragraf da yukarıdaki yazıdan alındı. Yoksulluktan onun kadar korkmayan biri, 9 yıl önce şunları söylemiş:
"Plaza binalarının penceresinden baktığında, muhtemelen içeriyi loşlaştıran füme camdaki kendi yansımasını görür plaza gazetecisi ve pencerenin dışındaki ürkütücü yoksulluğu. Ne kendinden hoşnuttur, ne de bir umut besler geleceğe ilişkin. En çok da yoksulluktan ve yoksullardan korkar."
Ah, o korkudur ki, umut vaad eden genç bir sosyologu yoğurur yoğurur Ertuğrul Özkök yapar.
Allah, bu tür korkuları her er kişinin yüreğinden uzak tutsun.
Amin.
Durmuş Düşünür - 3 Mart 2010 (14:17)
Necdet Şen
Kaynana şekerleri ve Bruce Lee
Ali Türkan
Tıpkı o filmlerdeki gibi, ölenlerin "kötü" adamlar olduğuna inandırıldığımız zaman, bizim için sorun kalmıyor. Bu da altıncı kaynana şekerinden daha zor bir denklem haline geldi benim için. Üstelik bir şeyler de fena değişti. Devam
Çizgi romanda sömürge, sömürgede çizgi roman
Necdet Şen
İsterdim ki, dünyada eşi benzeri bulunmayan, tamamen kendine özgü bir estetik ve içerik dünyası olan bir çizgi roman geleneği burada ortaya çıksın. İnancım o ki, böyle bir çizgi roman damarının olduğu ülke kendini pazarlamaya çalışmasa bile er geç farkedilir. Devam
Bilge Bozkurt - Köyden kente göç sürecinde yalnızlaşan insanın, biraz da dînî bütün bir kimlikse hele... İslâmî Cemaatler
Bade - Sevgili Alper Uzun, anlaşılması zor bilimsel konuları akıcı bir dille bize aktardığınız... GPS'li hayatlarımız
Muzaffer Terzi - Yazının sonunda söylemem gerekeni başında söyleyeyim de meramım güme... Memur sadizmi ve can çekişen hastanelerimiz
Melih Özel - Sevgili Faruk, gene bir solukta okunan, akıcı bir yazı yazmışsın. Son 4... Kozmik Deprem Senaryosu
Necdet Şen - 17 Ağustos depreminden sonra 2 hafta kadar Adapazarı'nda kalıp gönüllü olarak işin bir... Kozmik Deprem Senaryosu
Büdütör - Yine Radikal'den bir haber alt başlığı:"Yeni sürüm Beta 4.1, (...), dil çeviri fonksiyonuyl"... Bu nasıl haber dili?
Melih Özel - Ülkemizin en uzun süreli tahsilini yapan bireylerinin, bu uzun süre sonunda... Eğitim 'cehaleti' alır, eşeklik baki kalır (mı?)
1977 seçimlerinde Şehremini'de sandık müşahidiydim. Bir ara yaklaşık 40 kişilik sakallı-çarşaflı bir grup geldi, oylarını kullandı. İçlerinden birini tanıyordum, dışarıda kime oy verdiklerini sordum, "AP'ye, yani Demirel'e" dedi. Sebebini sorunca "CHP korkusu" dedi. İçim cız etti.
Ev alırken nelere dikkat edilir?
Durmuş Düşünür
Evini satmak isteyip de bir türlü satamayan insanlara acizane tavsiyem, mutfağa yaptırabildiğiniz kadar bol dolap yaptırın. Dolap kapaklarının kulpları da parlak sarı madenden ya da sedeften olsun. Gerisi önemli değil. Devam
Dört anlaşma
Don Miguel Ruiz
Dört anlaşma dönüşüm ustalığının özetidir. Tolteklerin ustalıklarından biridir. Bu cehennemi cennete dönüştürme ustalığıdır. Toplumsal kâbusu, bireysel cennet rüyasına çevirme ustalığıdır. Devam
Kozmik Deprem Senaryosu
Ahmet Faruk Yağcı
Kozmik bürolarda mutlaka büyük İstanbul depremi müdahale senaryosu da olmalı. Hangi birlik hangi yolları tutacak, hangi bölük hangi mahallenin güvenliğini sağlayacak? Seyyar hastane ve fırınlar nerelere kurulacak? Devam
İslâmî Cemaatler
Vahap Demir
Sosyoloji bir anlama çabasının adıdır, değer yargılarını, inançlarını bir kenarda tutmayı, olan biteni en objektif haliyle resmedebilmeyi gerektirir. Devam
Eğitim 'cehaleti' alır, eşeklik baki kalır (mı?)
Necdet Şen
"Eğitim cehaleti alır, eşeklik baki kalır" sözü ne yazık ki gerçeği tam yansıtmıyor, çünkü eğitimin cehaleti aldığı falan yok. Tam tersine, -eğer kişinin mayasında efendilik yoksa- bu cehaletin üstüne bir de lâf ebeliğini ve kendini bilmezliği ekliyor. Devam
Evliyalar, Bursa, çocukluk ve şu hayat
Erdem Abaka
Ben kazık kadar adam oldum. Kendime hâlâ uygun bir balta arıyorum sap olabilmek için. Kokaine tövbe eden Megastar Tarkan dışarıda. Bazı şeyler için tövbe etmeyen bir takım adamlar içeride. Devam
"Eğitim Şart!" Neye ki?
İlyaz Bingül
1980'lerden itibaren Türkiye'de de görünen, kurulan tezgâh budur: Eşitsizliğin eğitim sopası ile perçinleştirilmesi ve meşrulaştırılması; devlet tekelindeki -görünür- şiddetin iyi eğitim almış bedenlerin görünmez eliyle uygulanması. Devam
GPS'li hayatlarımız
Alper Uzun
Belki de Isaac Asimov'un hikâyesindeki günleri yaşamamıza az kaldı diye düşünüyorum. Bu telefonlar, GPSler ve hatta Google beynimizin bir köşesine bir çip içinde iliştirilse de kurtulsak tüm bu "bağımlılıklarımızdan". Devam
Derkenar yazarının dikkat etmesi gereken bazı önemli hususlar
Büdütör
Amaç, yazdığımız yazıyı olabildiğince çok insana okutmaksa, bunun bazı püf noktaları olduğunu da hatırlatalım. Samimiyetimize binaen, tecrübeyle edindiğimiz birkaç ipucunu sizinle paylaşmak isteriz. Devam
Kur'an okuyun demek hayata müdahale mi?
Enver Turan
Belki bilmiyorsunuzdur ama burası Türkiye ve bu ülkede yaşayan Müslümanların sayısı bir hayli fazla. Garip gelecek size ama Müslümanlardan üzerine Cuma namazı farz olanlar Cuma günleri cemaat halinde namaza dururlar. Devam
Kaplan Yılı'nda Çin
Kâmuran Kızlak
Neo Liberal papağanlara göre, gelişme arttıkça bu gelişmeden sebeplenenlerin sayısı da artarmış. Kesinlikle doğru bir tespit. Ben bunun doğruluğunu her yıl Çin'den tüyen üst düzey bürokrat sayındaki artıştan biliyorum. Devam
Yeni Başlayanlar İçin İş İlanı Okuma Rehberi
Candan Dinç
Bizimkisi sürekli yapılan bir iştir. Ama işçiyi yıllarca çalıştırınca giderek daha fazla izin kullandırmak, arada bir zam yapmak, işten çıkarmak gerektiğinde daha fazla tazminat ödemek zorunda kalıyoruz. Devam
Demokrasi ve Carl Schmitt'le seyahat
İlyaz Bingül
Sirklerde ücretli hokkabazlık yapan, ünvanı Prof. Dr. de olsa seviyesi Hacivattır; TV'lerde haber-yorum oyununa katılan "akademisyen" lâkaplılar gibi. Bu hokus bokus akademikusların ağzından şu lâfları asla duyamazsınız: Devam
Performansçı geldi hanııım!
Candan Dinç
Ücretli çalışmak özgürlükse eğer, ya hapishanenin özgürlük alanı olduğunu kabul etmek veya yapılan bu edime çalışmak değil, olsa olsa kahrolmasını istediğimiz "ücretli kölelik" demek gerekir. Devam
Taksi Kullanıcısının El Kitabı
Enver Turan
Taksiciler genellikle durak taksileri olduklarında ve taksi sayısına göre yolcu sayısının fazla olduğu bölgelerde mesafe ayırımı gözetirler. Çünkü ortalık o taksiye binmek üzere akın etmiş uzun mesafe yolcularından geçilmemektedir. Devam
Benim babam bir sperm
Kâmuran Kızlak
Baki selâm niyetine sön sözümü de bu psikiyatr ve antropologlar'a edeyim bari: İnsan, içgüdülerinin üzerinde kontrol kurabildiği, onları denetleyebildiği ölçüde insan oluyor ey fetva ehli. Devam
İtina ile fişleme yapılır
Ahmet Faruk Yağcı
Şu sıralarda yaşananlar işte bu vicdan sahibi subayların eseri. Kimisi bilgi fişlerini sakıt etti. Kimisi gözü dönmüş adamların kıyım yapacağını farkedip ayaklarına çelme taktı. Devam
Görünmez Adam
Alper Uzun
Belki de görünmez adam olmak sanıldığı kadar güzel bir şey değil. Tıpkı hayallerimizde yaşattığımız şeylerin gerçek versiyonlarının o kadar da tatlı olmaması gibi bir şey bu. Devam
Düş Gücünün Standartlaşması
Serge Latouche
Etnografya bulunur ve genel başarıya katkısı olur, Napoleon Mısır seferine çıkarken yanında bir araba dolusu bilgin ve bilimsel araç gereç götürecektir. Keşif yolculukları geleneğinin XIX. Devam
© 2000-2010 ~ Derkenar ~ Sitedeki içerik 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir. http://www.derkenar.com/necdetsen/plazanin-penceresinden-gorunen-dunya/