Necdet Şen - 14 Nisan 2008
Bir arkadaşım birkaç yıldır "aman, Darıca Hayvanat Bahçesi'ne git, şöyle güzel böyle güzel" diye gaz verip duruyordu.
Bilmiyor tabii nasıl biriyle konuştuğunu. Annesinin odasındaki gevşemiş ampulü bile dört yıllık rötarla sıkan bir miskin var karşısında. Kalkıp taa Darıca'ya gitmek de ne demek? Çook uzak. Bayağı iş yani. Gerçi hepi topu yarım saatlik mesafe, ama gene de çok uzak benim için.
Ama sonunda dün eşin dostun iteklemesiyle de olsa gittim.
Biraz hayal kırıklığına uğradım doğrusu.
Bugüne değin çok fazla hayvanat bahçesi gördüğümü iddia edemem, ama gene de bir hayvanat bahçesinin böyle sarp bir yamaçta kurulmuş olması bana pek mantıklı gelmedi.
Rakunlar, kafeslerine kimbilir ne zaman dökülmüş ve üzerinde kesif bir sinek bulutu gezinen bir balık ve tost ekmeği yığınının en uzağında yatmış güneşleniyor. Arada bir aralarından biri kalkıp sinek bulutunun arasına dalıyor ve yığının içinden bir ekmek dilimi alıyor, boz bulanık bakteri yuvası bir suyun içinde ıslatıp didikleye didikleye yiyor.
Ayılar, kanalizasyon kıvamındaki bir havuzun içinde güreşiyor.
Tilkiler, lamalar, keçiler, develer, tüyleri tozdan topraktan yapağılaşmış bir halde güneş altında pinekliyor.
Dişi şempanze, kendi kakasını elinde yuvarlaya yuvarlaya bir çeşit yalancı helva yapmış ağzına sokup sokup çıkarıyor.
Babun maymunlarının kafesinde, erkek babun, hortum gibi sarkan pembe çükünü eline almış, maymunu tokatlıyordu.
"Tüh lan sana! Etrafta aile var!" dedim. Utandı mı nedir, bıraktı elindekini.
Yokuşun en dibindeki kafeteryadaki herhalde ucuz işgücü diye çalıştırılan Moldayvyalı mı Ukraynalı mı olduğu belirsiz iki hanım kız, verilen siparişleri bile anlamakta zorluk çekiyor.
Masalardan kalkanlar arkalarında bir çöp yığını ve saygısızlık deryası bırakıp gidiyor. Yerlerde kirli tepsiler üzerinde karmakarışık duran tost ve meşrubat artıkları...
Sağda solda briketten falan yapılmış, boyasız, gecekondu benzeri duvar ya da eklentiler.
Belki gitmeden evvel gözümüzde fazla egzotik bir yer canlandırdığımızdan mıdır nedir, pek beğenemedik bu hayvanat bahçesini.
Demek ki her şeyi özel sektörden beklemek de zannedildiği kadar büyülü bir çözüm değil. Belli ki girişte ödenen adam başına 15 lira ücret bu büyüklükteki bir yeri çekip çevirmeye yetmiyor.
Baktık baktık üzüldük, baktık baktık hayran kaldık tutsak maymunlara. Derken midemizden de "açım" sinyalleri gelmeye başladı. Bize fındık fıstık atacak kimse olmadığına göre, besinimizi kendimiz bulmalıydık.
Yokuşun dibindeki döküntü kafeteryaya dönmeyi kimse istemedi. Çıkışa yöneldik.
Yokuşları ine çıka, labirent gibi ara yollarda kaybola kaybola, tavaf ettik kafesleri. Bol bol hayvan gördük, "ah canıııım" diye sevdik uzaktan ve saatler geçti gitti.
Bir tek zürafayı göremedik.
Tam çıkmak üzereyken bir görevli geçti yanımızdan. Ona sorduk "zürafa nerede?" diye. "Öldü yaa!" dedi sesinde acıyan bir tınıyla.
Herhalde enfeksiyondan ölmüştür.
Ne yaparsın, alın yazısı. Onun kaderinde de "eşref-i mahlûkat"ın hapishanesinde boklu su içip, çürük sebze yiyerek hastalanıp ölmek varmış.
Bu ayeti indirmekteki maksadım Darıca Hayvan Hapishanesi'nin nasıl işletildiği (ya da işletilemediği) değil tabii; Hayvanat Bahçesi diye bilinen toplama kamplarının sahiden de gerekli olup olmadığı. Ve adına "hayvan" dediğimiz diğer türleri yakalayıp kafeslere hapseden zalim bir tür olan biz insanların vicdan denen sorunlu uzvumuzla aramızdaki hep görmezlikten gelinen nedensellik ilişkisi.
Aslında bunun üstüne söylenecek başka bir söz yok. Yazının bundan sonrası, bir üstteki uzun ve çetrefilli cümleyi başka uzun cümlelerle izah etme çabası olarak da algılanabilir.
Daha önce de sorulduğu için, "biz insanız, eşrefi mahlûkatız" gibi palavraları bir kenara bırakıp şunu sormalı: Kim veriyor bize kendi ırkımızı diğer ırklardan üstün görme hakkını?
Elcevap: Allah.
İyi o zaman, bende Allah'la konuşurum.
Ey Allahım, madem bizi diğer mahlûkatı hile ve desise yoluyla yakalayıp pis kafeslere tıkmak ve kendi necasetini macun yapıp ağzında geveleyecek kadar bunalıma sokmak gibi bir ayrıcalık bağışladın...
O zaman şu "vicdan" dediğimiz sızlayan zırıltıyı neden yerleştirdin içimize? Bize işkence etmekten zevk mi alıyorsun?
Yok eğer "ben hiç bir mahlûkatı diğerinden ayırmam, hepiniz benim eşit derecede aziz ve sevilesi evlâtlarımsınız" diyorsan, o zaman ben daha fazla eşşeklik etmeyip, gene kendi hemcinslerimle papaz olayım.
Ey insanoğlu, ulan kerata, ne diye teke tek dövüşte bileğini bükemeyeceğin o vakur duruşlu aslanları, kaplanları, leoparları, yılanları, timsahları, zebraları, zürafaları, sülünleri, tilkileri, kazları, balıkları bir yerlere tıkıştırıp, seyirlik malzemeye dönüştürüyorsun? Sadist misin yoksa?
Kaldı mı artık içinizde "ama çocuklarımız aslanı kaplanı zürafayı başka nasıl tanıyacak" türünden bir açıklama getirebilecek kadar ezberci biri?
Eskiden National Geographic diye bir dergi vardı. Şimdi artık onun televizyonu da var. Ayrıca hangi kanalı açsak, günün hangi saatinde olursa olsun hem de, bir hayvan belgeseli görebiliriz. Çocuğumuz da görebilir. Tasmanya Canavarı'nın neye benzediğini bilebilmek için illâ hayvanat bahçesine gitmek gerekmiyor.
Ayrıca, ben gittim, gözümle gördüm, çok az kişinin umurunda bilgisini ve görgüsünü artırmak gibi entel kaygıları. Millet oraya etkinlik ya da eğlence olsun diye gidiyor bana kalırsa. Babalar çocuklarını eğlendirmek için hayvanları ürkütüp kahkaha patlatıyor. Maymunlara sigara izmariti ya da yenemeyecek şeyler atıp, onların şaşkınlığından kendine haz devşiren hamşolar da cabası.
Bu mudur "eşref-i mahlûkat" olmanın gereği?
Buysa eğer, ben almayayım. Eşşek-i mahlûkat olmak daha evlâ.
Yine de gün gelip hepsi kapatılana kadar, sırf maymunları görmek için bile gidilebilir hayvanat bahçelerine.
Eğlenmek için mi? Değil. Daha çok anlamak için.
Evinde kedi köpek falan besleyen herkesin de bildiği gibi, uyuyan bir kediyi seyretmekteki haz ve keyifle kıyaslanabilecek başka bir şey ben bilmiyorum. Ama eğer diğer türleri (kendini anlamak için rehber olacak bilgi ve gözlem adına ve saygıyı elden bırakmadan) seyredenlerdensek, demem o ki, maymunlar bayağı düşündürüyor insanı.
Kıyısından köşesinden de olsa, onlarla ilişki kurmak, daha da öğreticidir mutlaka.
Kafeste yaşaya yaşaya kendilerine özgü bir tutsaklık kültürü geliştirmişe benziyor maymunlar. Kafesin dışından kendilerine bakan insan sürüsünü şöyle dikkatli gözlerle süzüyor ve aralarından hangileri kendilerine bir şey verebilir, onu kestirmeye çalışıyorlar.
Bazıları hiç ilgilenmezmiş gibi yaparak çaktırmadan gözlerken, bazıları açık açık karşılarına geçiyor ve kafesin kenarlarında açtıkları gediklerden dilenci gibi avuçlarını uzatıyorlar.
Hele şempanzeler, kimisi kütüklerin üstüne oturarak, kimisi de çimenlerin üzerine sırtüstü uzanıp bacak bacak üstüne atarak, insanlardan ikram bekliyor.
Bazıları yiyecek atma potansiyeli taşıyan ziyaretçileri teşvik etmek için onlara el çırparak "hadisene" anlamında işaret yapıyor.
Kafeslerine (herhalde) yemek atılmak amacıyla yapılmış demir boruyu parmaklarının tersiyle tıklatan ve "buradan atacaksın" gibisinden işaretle yol gösterenler de cabası.
O zaman daha iyi anlıyorsun neden şempanzelerin "insana en yakın ırk" sayıldığını. Sadece zekâlarıyla değil, beden dilleri ve ilişki kurma şekilleriyle de şaşırtacak kadar insanı andırıyor bu maymun türü.
Lisanı olsa konuşacak gibi, ama konuşursa ne der bilemiyorum.
"Abi, memleketten yeni geldim, ameliyat olacak param yok, Allah rızası için bir hevenk muz parası..."
Hani zaman zaman okuruz ya kitaplarda dergilerde şurda burda; hayvanlardaki zekânın varlığını (ya da varsa, derecesini) ölçmek için deneyler yapılır ve sonuçlara bakarak "hımmm, birbirine benzeyen iki halkadan yeşil olanını seçti, demek ki şööle bööle" falan gibi sonuçlara varılır ya...
Bu tarz deneylerin ertesinde edinilen kanaat de üç aşağı beş yukarı, "hayvanlarda zekâyı andıran bir şey tabii var, ama insanınkiyle kıyaslanacak düzeyde değil" mealinde olur hani...
Peki ama, kelimelerden yoksun bir zekâyla binlerce yıldır cümle kurarak konuşan bir türün zekâsını karşılaştırmak ne kadar bilimsel?
Örnek vermek gerekirse, "kafes" kelimesi ile kafamızdaki kafes görüntüsünü eşleştirmeden, içinde "kafes" kelimesi geçen bir cümle ya da deyim oluşturabilir miydik?
Peki ya "kafes"in içine bir de "tutsak" kelimesini ve onun görüntüsüyle tanımını eklersek ne olurdu?
Muhtemelen içinde "kafes" ve "tutsak" kelimeleri geçen bir cümle kurabilmenin ve bu cümleden hareketle soyut bir kavram oluşturabilmenin yolu açılırdı. Hatta daha da ileri gidip "kafesledim enayiyi" diyebilen maymunlara rastlayabilirdik.
Bu dediğim şey, tabii ki birçok kuşağın deneyimlerinin, gözlemlerinin ve bunların sonucunda edindiği kültürün geriden gelen kuşaklara öğretilmesi ve o kuşakların da kendilerine öğretilenin üzerine bir katre daha eklemesiyle zamana yayılarak usul usul oluşurdu.
Öyle zannediyorum ki, insan soyu, saçı dökülmüş erkeklere "kabak kafalı" diyebilmek için önce kafayı, sonra kabak bitkisini adlandırmak, en sonra da "kafa" ve "kabak" kavramlarından, üçüncü bir anlamı haiz melez bir kavramı, yani "kabak kafalı"yı oluşturabildi.
(Hatta kafes bekçisine yaranma derdindeki birtakım maymunlar, saksıyı biraz zorlayıp "iç evreni karanlık zibidi" türünden cümleler bile kurabilirdi.)
O zaman, bir üniversitenin deney laboratuarında ya da sahada birkaç haftalık ya da birkaç yıllık gözlemler ve sınamalar sonucunda varılan kanaatler ne kadar bilimsel? Yani o süreç içinde sadece geometrik şekilleri bir bakışta ayırdedebilen ve bu iki şeye ilişkin komutları buyruk olarak algılayıp itaat eden bir maymuna ya da papağana bakılarak zekâ konusunda doğru bir tez oluşturulabilir mi?
Benim kuşağım ve öncekiler, test (yani seçeneklerden birinde karar kılma) sistemiyle değil nazarî (bilgi istifleme ve sıraya koyma) sistemiyle eğitildik. O nedenle de mahut zekâ ölçen testlere tabi tutularak kıyaslanacak olsak, öyle zannediyorum ki, IQ olarak 1980'den sonra doğup şimdiki test sistemine göre eğitilmiş olanlardan daha kötü bir puan alır. Ama herhangi bir nesneye şöyle üç beş dakika baktırılıp, "ne gördün, anlat" dense, bu deneyin sonunda gördüklerini biraz daha yetkin ve teferruatlı bir biçimde ifade edebilen grubun bizim kuşak ve daha eskiler olma ihtimali de hayli yüksek.
Binlerce yıldır devam eden öğrenme, işlemden geçirme, soyut kavramlar oluşturma, bu kavramları kullanarak başka soyut düşünceler üretme, öğrendiklerimizi sonraki kuşaklara aktarma sürecinin sonunda edindiğimiz "akıl" ve bu aklın vaaz ettiği "kader" ya da "tevekkül" gibi hasletlerin hayvanlarda olmadığı ne malum?
Tabii bu söylediklerim netice itibariyle kahvehane muhabbeti. Zekâ bireyden bireye değişiklik gösteren bir şey. Bir gözlemcinin de iddia ettiği gibi, "bazı kuzgunlar bazı insanlardan daha zeki olabilir". (Hatta belki kargaların çıkardıkları "gak gak" sesleri, bize bakarken tutuldukları gülme krizinin sonucu bile olabilir.)
Ama gene de sormadan duramıyorum. Parmaklarının tersiyle boruyu tıktıklayıp işaret diliyle "mama ver" diyen şempanzenin Nobel ödüllü Orhan Pamuk'a "akıllı ol akıllı" diye mesaj gönderen insandan daha iptidaî olduğunu kim söyleyebilir?
Bilim adamı Pavlof bilinen deneyini bugün yapsaydı, acaba gazete tiryakiliğini de "şartlı refleks" tanımı içine alır mıydı? Ya da şöyle sorayım: Bir şempanzeye 40 yıl boyunca aynı gazeteyi okutsak, sonuç ne olurdu?
Selim Atak - 16 Nisan 2008 (18:05)
Necdet Şen'in yazılarını okudukça, yazar diye gazeteci diye koca koca köşeleri tutan bazı insanları silkeleyip silkeleyip uzaklara atasım geliyor. Bir de şu vicdan meselesi. Bazı araba modellerinin kusuru gibi Türklerinde vicdan tutukluğu ya da ilgili mekânizmanın hiç çalışmaması problemi var bence. Belki de bu ülkede yaşamak bu yüzden gittikçe karmaşık hale geliyor.
İlker Gökçen. - 17 Nisan 2008 (00:30)
Hayvanların Sessiz Dünyası (yazarı Marian Stamp Dawkins) kitabında bu konu ("hayvanlarda bilinç var mı?" konusu) ayrıntılarıyla anlatılıyor. Tübitak yayınlarından çıkmıştı. Meraklısına önerilir.
Güler Turna - 20 Nisan 2008 (15:09)
Editörün notu: Bu kitaptan kısa bir bölüm Derkenar'da var zaten:
Hayvanların Sessiz Dünyası - Marian Stamp Dawkins »
Köpeği olan herkes bilir. Köpek birçok komutu, hatta konuşmaları anlar ve vücut diliyle karşılık verir. Konuşamadıkları konusuna da katılmıyorum. Köpeğin birçok farklı tonda ve biçimde havlaması vardır. Köpek havlar, afkırır, ulur, ürür, hırlar, iykler, vs.
Bunların da kelime olmadığını söyleyebilir miyiz?
Necmi Ziya - 22 Nisan 2008 (11:29)
Necdet Şen yazıları
Necdet Şen
Öyle bir ağız dalaşı ki, bunu "kim haklı?" diye izleyenlerin eline geçecek tek şey, ancak kafa karışıklığı ve utanma hissi olabilir. Belki bir de "ben bu kadar lâubaliliğe müstehak mıyım?" sorusu.
Bildiğimiz üzüntü duygusunu depresyon&q…
Bunalım Burhan » Ayol, bunlar sağlam insanı…
Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu
ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu
Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü
Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu
İki şeyi birbirinden ayırmak lâzım. Dünyada sosyalizm diye bir şey hiç olmadı. İslâm'ın başına gelen tabiri caizse, sosyalist teorinin de başına geldi.
Hikmet Kıvılcımlı
Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.
Erdem Abaka
Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.
Hülya Yalçın
Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.
Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal
Gökhan Akçiçek
Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.
"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"
Melih Özel
Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.
Hikmet Kıvılcımlı
İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.
Çocukken yağmurun kokusu da başka
Melih Özel
Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.
Gökhan Akçiçek
Bizden başka evrenin tüm konukları hep susuyormuş oysa. Ağaçlar, kelebekler, gökyüzü, karıncalar, tırtıllar, solucanlar… Binlerce lâkırdının içinde susarak var olanlar varmış.
Densizlikler denizinde boğulurken
Melih Özel
"Ben de densizlik yapmalıyım!" diyorum kendi kendime. Başka çaresi yok. Belki böylece boğulmam. Ne bileyim, belki su üstünde kalmanın yolu budur.
Gökhan Akçiçek
Onları tanımanın en kolay yolu, yüzlerine, özellikle gözlerinin içine ısrarla bakmaktır. Bakışlarını ilk kaçıran onlar olacaktır. Neden dersiniz acaba? Her kardeşle azalmanın ıstırabı mıdır bu?
© Derkenar - Sitedeki içerik 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.
(Ayrıntılı bilgi için, bakınız »
Derkenar'ın Manifestosu)
Şu an 133 cici çocuk Derkenar'a bakıyor
Yazı Boyutu
Büyük
Standart